• İyi niyetli olanlar,kötü niyetlilerle aynı tarza davranıyordu.
  • insan tanıdım bana sahip olmak isteyen etrafımda dolanan, ama kendimi bildim bileli kanmadım sahte yüzlere. Kedi ciğer hesabı mundar derler ya kötü insan oldum.. Bu yüzden dostumu da sevgilimi de özenle seçtim. Birileri olsa da, çok kalabalıkmış gibi görünse de hayatım tek başıma ayakta kaldım düşsem de kimsenin elini tutmadan kalktım. Kimseye muhtaç olmadım. Beni sevenler oldu elbet kötü giden ilişkilerimi tamir etmek istedim çok yoruldum ara verdim.. Herkese her şeye dertleşecek bir kağıdım birde kalemim vardı yazdım hiç sıkılmadan usanmadan.. Ölürcesine sevmedim ben birini "Aşkın ne olduğunu çok iyi biliyorken, tanışamadım onunla sıkamadım elini ".. Evet, farklı geldim hayata diğerleri gibi değildim, olmamda zaten. Hamurum sağlam fazla su yok! Sürekli derim kendi kendime ne gülüşüm ne bakışım nede sevgim herkese nasıp olmaz diye.. Kendimi çok yükseklerde gördüğümden değil tabikide her insanın özeli vardır ya, özelime sakladım ‘ kendimi ‘ .. Her ne kadar rollerimiz olsa da, bu hayat bir film değil gerçeğin ta kendisi..
  • Beklemenin ve düşünmenin, itiraf etmekten ve özür dilemektense sessiz kalıp kendini suçlayarak ve tabiri caizse yiyip bitirerek insanın kendisini de çevresinde hak eden ve etmeyen birçok insanı da yıpratmasını konu alan; korkarak yaşamanın nasıl ölümcül raddelere gelebileceğini en açık şekliyle gösteren, etkileyiciliğiyle yine ve yine şaşırtmayan bir Zweig romanı.

    Korku, cezadan daha ağırdır.
    Tıpkı işlediği suçtan, döndüğü sözden dolayı duyduğu pişmanlık ve korku yüzünden kendini kaybeden Irene'nin metanetli davranışını sürdüren ve teselli etmeyi asla bırakmayan kocasının da söylediği gibi; insanın korkuyla beklemesi, kendini suçlayarak saatler, günler ve aylar hatta belki yıllar geçirmesi ona verilecek herhangi bir cezadan çok daha ağırdır. İnsan cezalandırıldığında, adaletin yerini bulduğuna inandığında ve bu korku, pişmanlık ve stres kendisinden uzaklaştığında gerçek rahata kavuşabilir.

    Vicdandaki mizan dengede durmadıkça insanın bir tarafı hep fazla ve diğer tarafı da mutlaka hep eksiktir. İtiraf etmek ve verilecek herhangi bir cezaya razı olmak, korkuyla beklenen zamanların yanında çok küçük bir cezadır. Bu yüzden bazen yargılanmayı kendisi seçer insan. Sonucu ne olursa olsun hiçbir şey bu belirsizlikten ve her şeyi bulandıran korku duygusundan daha cezalandırıcı olamaz.

    Romanda da bunu açıkça görebiliyoruz ki yapılan bir hata, korkunun da gölgesi hiç eksilmeden, gereken yapılana dek kendi kendine çırpınıp duruyor. Güzel giden her şeyi bozmuş olmanın verdiği "çok kötü bir şey yaptım, hiç yapmamalıydım, şimdi ne olacak" hissiyle yaşamına devam etmeye çalışan bir insanın bitiş çizgisinden başlangıca yaptığı geçiş süreci anlatılıyor. Gözle görülür bir itiraf olmasa bile yapılanların anlaşılmış olması, ama gerçekten "anlaşılmış" olması karaktere oldukça büyük bir rahatlık ve değer bilme duygusu kazandırdı.

    Ve bir kez daha çok net bir şekilde anlaşılabilir ki; biz insanlar, şeylerden değil, şeylere duyduğumuz korkudan korkuyoruz. Tıpkı Paulo Coelho'nun da belirttiği gibi, tam hatırlamıyorum ama sanırım şöyle söylemişti:"Yüreğine acı korkusunun acıdan da daha kötü bir şey olduğunu söyle."

    Bu yüzden yüzleşmemiz söylendi yıllarca. "Korkunun üzerine git, ondan kaçma, yüzleş ve mücadele et." dendi. Hep güzel sonuçlanmasa da, sinema devimiz Kemal Sunal'ın dünya üzerinde en korktuğu şey olan bir uçağın içinde can vermesine zemin hazırlasa da, yani anlayacağınız sonu ölüm de olsa yüzleşmek her zaman en iyisiydi. Kaçtığımız sürece hep korkacaktık ve bu bekleyiş bizim bütün yaşamımızı sararak zevklerimizi, renklerimizi, keyiflerimizi emecek ve bizi yavaşça öldürecekti. Kocası dur demeseydi, Irene'ye de olacak olan buydu. Teşekkürler Fritz.

    Bir nefeste okunacak ve çok etkileyecek, hatta etkisi de uzun sürecek olan kitaplar arasına bir isim daha girmiş oldu. Etkisinin uzun sürmesinin sebebi de bence fazlasıyla psikanalitik bir roman olması. Olaylar nasıl gelişirse gelişsin insan bu kadar güzel ve net iç dünya çözümlemeleriyle karşılaşınca ve içinde biraz da sorgulamalara sebep olunca ister istemez kitap onu kapıp götürüyor.

    Önerilesi ve okunası bir roman, genele konuşmayı pek sevmesem de:

    Ne de olsa Zweig, demeden geçemeyeceğim...

    İyi okumalar herkese!
  • Beklemek cehennemdir.Ama beklerim seni.
    Iyi kötü demeden, suçlamadan keyfini.
  • Pastoral Senfoni'den sonra beklentimi yüksek tuttuğumdan mı bilmem pek etkileyici bulmadım Dar Kapı'yı. Aşk ve din arasında sıkışıp kalmış bir kız ile kendinden iki yaş küçük kuzeni Jérome arasındaki karamsar aşkı konu alıyor kitap. Kitap boyunca Alissa'nın -bu denli aşıkken ve bu aşk karşılıklı iken- neden Jérome'den kaçtığını düşünmekten hikayeye odaklanamadım. Kitabın ikinci yarısında bakış açısı değişiyor ve Alissa'nın günlüğüne geçiliyor. Orda şu yazıyor: " Ama gene de kaçıyorum ondan, üzüntüyle, neden kaçtığımı anlamadan." Neyse ki Alissa kendi bile anlamamış. :) Alissa'ya bu kadar odaklanmasaydım kitabı sürükleyici bulabilirdim. Çok az da olsa Leyla Mecnun hikayesini anımsatan tarafları vardı kitabın. İlahi aşka erişmek çabasıyla kayboluyor Alissa. "Tanrım, ama neden seninle arama daima onun görüntüsünü koyuyorsun?" İşte bu cümle bana göre tüm kitabın özeti. Sonuç olarak iyi veya kötü diyemiyorum orta da bir kitaptı benim için.
  • Ya bir gün geri dönerse Mecnun
    Yine altüst olursa ortalık bütün
    Daha mı iyi olur daha mı kötü bilmiyordu
    Bir umut vardı gönülde eksilmiyordu
  • "Bu kömür benim ağabey, bak da..." demişti. Ufacık bir söz insanı rahatsız edebilir. Bak da, sonra kuşkulanma. Burnundan sızan kan, kirli ağzının kenarında kurumuştu. Sırtında kocaman küfesi...

    Hesaplı bu laf, iğneli. Sen çaldın dersin. Senden bir acıma beklenmez, demek istedin galiba. Anlıyorum. Ama ne hakla? Yanlış. Herkes kötü olabilir. Nereden belli benim de...

    İyi kişiliğimi alaya aldı, canımı sıktı bu çocuk.
    Vüs'at O. Bener
    Sayfa 36 - YKY, 10. Baskı