• Öyle güzel ağırlıyoruz ki yalanları.
    Suçlu aramaksa en kestirme yolumuz.
    Sorgulamayı dahi unuttuk nicedir.
    “Ben ne yapmış olabilirim?”
    sorusunu, kendimize sorma cesaretimiz dahi yok.
    Öyle kolay ayırıyoruz ki yolları, ne de olsa bir tıkla geliyor artık arkadaşlıklar.
    Gene bir tıkla bitiyor.
    Öyle güzel cümleler kuruyoruz ki işimiz düşünce, kendimiz dahi gerçek sanıyoruz.
    Öyle kolay hasta oluyoruz ki, teşhislerin adına yetişemiyoruz.
    Öyle yeni kelimeler icat ettik ki,
    üç harfle “seni çok seviyorum” diyebiliyoruz.
    Oysa biz eskiden yalan söyleyince burnumuzun uzayacağını sanırdık.
    Salak mıydık? Haşa! Tertemiz akıllılardık.
    Oysa biz eskiden ilk kendimize kızar, ilk kendimize küser; yine ilk kendimize sorardık.
    Deli miydik? Haşa! İyi niyetliydik. Ahde vefâ bilirdik.
    Oysa biz eskiden sıkı dostlardık. Sevmek için bahaneler arardık.
    Bir parmakla küserdik de, çok sürmezdi kaldığımız yerden devam edişlerimiz.
    Utanmak bilirdik.
    Derdimizi dahi on yeminden sonra söylerdik.
    Kalpte olmayanı dile dökmezdik.
    Öyle kolay canım demezdik.
    Üç harfli sevgilerimiz yoktu.
    Uzun uzun şiirler yazardık.
    Oysa biz eskiden kirli ellerimizle simitlerimizi bölüşsek de, hasta da olmazdık.
    Şimdi mi?
    Öyle- böyle değil.
    Güzel kirlendik. !
  • 520 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bazı kitaplar vardır ya hani, okurken bitmesinden korkarsınız. Mustafa Kemal de onlardan birisi... Yavaş yavaş hazmederek okuyayım dedim. Hatta hemen bitmesin diye araya başka kitaplar sıkıştırdım. İçimden bir his beni sürekli dürtse de yavaş yavaş, düşünerek, hissederek, her bir cümleyi kalbime ve zihnime kazıyarak okudum. Lakin hazmedemedim. Bazı sayfaları iki hatta üç kez okudum. Anladım ki değil üç kez, üç bin kez de okusam hazmedemem. Ne Mustafa Kemal’i dünyaya getiren annesinin, cami avlusunda göçmenler arasında, battaniyeye sarılarak uyumasını hazmedebildim. Ne türlü iftiralar ile zindana atılan Mustafa Kemal’in küf ve nem kokan odalarda kuru ekmeğe, soğuğa ve işkenceye mahkum edilmesini hazmedebildim. Ne de Mustafa Kemal’e berduş, katil... gibi türlü hakaretler eden İngiliz yandaşı Ali Kemal’in, 2000 yılında, Mustafa Kemal’in Türkiyesi’nde, basın şehidi ilan edilip, ilk kuşunu sıkan Hasan Tahsin ile aynı listeye konmasını hazmedebildim.

    Dirisine de anısına da yeterince sahip çıkamadık. Atatürk’ün “Cumhuriyet’imizin ilk parasıdır” diyerek özenle kasada sakladığı 5 kuruşun, onun ölümünden sonra, bu para tedavülden kalkmıştır denerek Merkez Bankası’na gönderilmesi ve akabinde kaybedilmesi gösteriyor ki bize geleceğimizi bağışlayan adamın 5 kuruşuna bile sahip çıkamadık.

    Bu kitaptan öğrendiğim pek çok şeyi, bu yaşta öğreniyor olmaktan utandım. Oysa hepimiz 10 seneden fazla tarih eğitimi(!) almamış mıydık? Gelin görün ki tarihin yönünü değiştiren, bir milleti baştan yaratan Ulu Önder’imizi yeterince iyi tanıyamamışız. Hepimiz Çanakkale Savaşı’nı okuduk. Sormak istiyorum. Kaçımız bu başarının geri planındaki hazırlığı biliyorduk?

    Kısa bir alıntı:
    “Üç bin yıl önce Truva Savaşı’nın yaşandığı yerleri dolaştı. Karadan ve denizden saldırı noktalarının o günkü konumlarıyla bugünkü şartlarını harita üzerinde karşılaştırdı. Harabeleri gezdi. İlyada’yı okumuştu. Homeros’un destanındaki yer tariflerini keşfetmeye çalıştı. Achilleus’un mezarı olarak bilinen tümülüsü ziyaret etti. Milattan önce 334 yılında Asya seferine çıkan Büyük İskender, 35 bin kişilik devasa ordusunu Çanakkale Boğazı’ndan geçirmişti. O geçiş güzargahını adım adım inceledi, notlar tuttu.”

    Çanakkale Savaşı sadece topun tüfeğin, cesaretin değil, itina ile hazırlanmış, edebiyattan beslenmiş, nice tecrübeleri süzgecinden geçirmiş, deha timsali bir planın zaferiydi. Bilmiyorduk! Bilseydik, sınavlarda savaş tarihlerini ezberlemek yerine, onun penceresinden bakmayı biraz olsun becerebilseydik, belki bugün daha aydın bir toplum olabilirdik. Şanslıyım ki bu kitap sayesinde birçok şeyi öğrendim ancak ülke nüfusunun yarısından fazlası tüm bunlardan bi haber yaşayacak. Kızgınım, kırgınım ve utanç içindeyim.

    Fransa’da 3 dönem başbakanlık, 3 dönem meclis başkanlığı yapan, kendisine Uluslararası Barış Ödülü verilen Edouard Herriot bile, Mustafa Kemal’in sofrasına oturabilmek, onun fikirlerini dinleyebilmek için sekreteri olmaya razı olduğunu söylerken, bizler Atatürk’ün ismine bile sahip çıkamadık.

    Okuyun bu kitabı dostlar ve çocuklarınıza okutun. Okutun ki, sistemin çarkına kapılıp, ATA’larının hayatını “1881’de Selanik’te... annesi Zübeyde Hanım...Şemsi Efendi İlkokulu...” gibi 100 kelimeden ibaret sanmasınlar. Sadece Atatürk’ü değil, Mustafa Kemal’i de tanısınlar.
  • 56.
    Yaşlılıkta İnançlı Olmak. — Kimin dindar, inancı güçlü insanlara karşı antipatisi var? Tam tersine, onlara içten bir saygıyla bakıp onlar için sevinmiyor muyuz ve bu mükemmel insanların bizlerle aynı duyguları paylaşmadığından dolayı derin üzüntü duymuyor muyuz? Peki bir zamanlar tinin bütün özgürlüğüne sahip olup, sonunda “mümin” olan kimseye karşı bu nedensiz, derin ve ani nefret nereden kaynaklanıyor? Bunun üzerine düşündüğümüz zaman, sanki ruhumuzdan çabucak silmemiz gereken iğrenç bir şey görmüş gibi oluruz! Bu bağlamda bize şüpheli görünseydi en saygıdeğer insana da sırtımızı dönmez miydik? Daha doğrusu bunu ahlaksal cezalandırmadan değil de, ani bir iğrenmeden ve dehşetten ötürü yapmaz mıyız? Duygunun bu keskinliği nereden geliyor! Belki de şu ya da bu, herhangi biri bize aslında kendimizden tam olarak emin olmadığımızı anlamamızı sağlayacaktır? Vakitli olarak etrafımıza inançtan nefret edelim diye koruyucu olarak sivri dikenler ekmemizin nedeni, yaşlılıktan gelen zayıf ve unutkan olduğumuz ve aynı zamanda dine düşkün olduğumuz önemli anlarda inanca karşı duyduğumuz nefreti unutarak tehlikeye düşmemek için değil midir? — Çok doğru: Bu tahmin yanlış, ve kim bu tahmini yaparsa, özgür tini neyin hareket ettirdiği ve belirlediği konusunda hiçbir fikri yok demektir. Düşüncelerini değiştirmek ona pek de aşağılık bir şey olarak görünmüyor! Buna karşın nasıl da düşüncesini değiştirme becerisi sayesinde saygı görüyor; özellikle yaşlılığa kadar devam etmesi halinde nadir veyüksek bir paye! Ve hırsı (korkaklığı değil) spernere se sperni ve spernere se ipsum yasak meyvelerine dahi uzanır: nerede kaldı, kendini beğenmiş ve halinden memnun kimselerin korku duyacağı şeyler karşısında korkuya kapılsın! Yine de o bütün düşüncelerin masumiyeti öğretisinin geçerliliğinden emin olduğu kadar, bütün eylemlerin masumiyeti öğretisinin geçerliliğinden de emindir. Yaşlılıkta inançlı olmadan önce yargıç ve cellat nasıl olabilirdi! Daha çok iğrenç bir hastanın görünümü doktoru etkilediği gibi, görünümü de onu etkiler. Peltemsiye, yumuşamışa, etrafa yayılana, cerahatliye karşı duyulan fiziksel tiksinti bir an akla ve iradeye yardım konusunda galip gelir. Böylece bizim iyi irademiz, yaşlılıkla gelen inançlılıkta egemen olduğu kabul edilen korkunç hilekarlık düşüncesi tarafından yenilir: karakterin iliklerine kadar işlemiş olduğu genel bir soysuzlaşma düşüncesi tarafından.
  • 87 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    "Kendi olarak, sana gelen
    sana gereksinimi olmadan, seni isteyen
    sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen
    kendi olmasını, senin ile olmaya bağlayan
    O, işte..." Oruç Aruoba

    "Sevdiğiniz için acı çekiyorsunuz, daha fazla sevin. Aşk yüzünden ölmek, yaşamaktır." Victor Hugo

    Yoksa Oruç Aruoba'nın içine Spinoza'nın cevheri mi kaçmıştı?

    "Hani" eğer aklıma biri gelecekse, sadece elim değil diğer herhangi bir uzvum da senden başkasına gidemez. Oysa ki sadece elim gitseydi diğer organlarım elimi kıskanırdı, bu kadar güzel bir yere gitmeyi hak ettiği için.

    Bindiğimiz vapurlar iptal oldu, bakma sen. Hava şartlarından diyorlar. Yok canım! Ben pek inanmam haberlere. "Hani" iki kişilik bir haber kanalıydı bizimkisi, kimsenin izlemediği. İnsanların kendi ruhlarını iskelelerde bıraktığı ve kimsenin binmediği vapurların seferleri hakkında konuşurduk senle. Fakat bu sefer neden oldu böyle?

    Duygu iklimimiz sevdiğimiz kadınla birlikte kendisini tinsel mevsimlerimizde tanımlatır. Eğer hatırlıyorsan "hani" sana gereksinimim olmadan seni isterken ve sensiz de olabilecekken sen ile olmayı seçen biri vardı, bu da benim bir zamanlar duygu iklimimi oluştururdu.

    Sevmemiş olabilirsin tabii beni, bir "Hani" kadar. Bunu anlarım. Fakat "Hani"yi küçümsememelisin. "Hani" kelimesi sınırı bir ilişkinin cesaret çitinden atlamasının çıkardığı sestir. Bu yüzden bu kitabın içinde yazanlardan sonra hayatın diğer sesleri yükselir. İnsan ruhunun sesi ise id'dir. Orada yer bulur tutkularımız, orada yer bulur kendimize seslenmelerimiz. Bu yüzdendir sözcüksüz kalmalarımız.

    Farkında mısın, sana hiç hangi eczanede kahvaltı yapmak istediğini sormamıştım. Oysa ki her gün benim önümde bir çift kişilik gibi silüetlenen görüntünle kahvaltı yapardım. Bir tek eksik vardı, o da gerçekliğin. Hala eczanede kahvaltı yapmak ister miydin?

    Bir sabah mı seni unutturacak? O zaman geceyi bir kenara bırakmalı, o sabahla tanışmalı. "Hani" nerede o sabah? Yoksa gecenin yıldızlarını kaybetmemesi uğruna kendisini uzatmasını mı beklemem gerek? "Hani" nerede o gece?

    Herkes isterdi manzaralı mezarım olsun, sen benim manzarasız mezarımdın. Çünkü seni en derinime gömdüm. En derini, en yükseğidir hayatın, bunu unutma. "Hani" nerede gömüleceğim yer, göstersene bana? Ben kederlerimle kazarım orayı, sevinçlerime bir kuyu oluşturmak için. Bu sevinç kuyusuna giden merdivenim ise ikimizin bulunduğu fotoğraflardır.

    Herkesle tanışmak için harcadım ömrümü, o tek "sen"i bulmak için. Senleştirdim bütün dünyayı, adeta bütün insanlığın timsali oldun benim için. İşte dedim o gün, herkesle tanışamam artık. Çünkü bir insan önüne baktığında bir tek onu görür, arkada kalanlar ise bir bulanıklıktan ibarettir dedim. "Hani" neredesin peki şimdi?

    Gündüzle gece gibidir bu sevgi dediğimiz olay, ikisi de birbirini bekler bizim görmediğimiz çağlardan beri. Fakat ışığını güneşten alan kalp gündüzünü akıl olarak belirlediğinde esas gece için hazır olunur. Gece insanın kimlik arayışıdır. "Hani" nerede kaldı kimliğim, şimdiye kadar gelmesi gerekmez miydi?

    Ettiğimiz danslar, sessiz kavgalar. En iyi buluşma yarım kalandır, yarım kalan danslar, yarım kalan kavgalar. Bir de senin pencerene gelen kargalar. "Hani" ikimiz de bakıp gülerdik onlara, ama tek bir farkla. Ben bukalemunluk yapıp sana da bakardım.

    Senle çok yattık ve battık. Fakat yattığımız yerden kalktığımız gibi battığımız yerden de kalkacağız, inan buna. Çünkü inançtır insanı kandıran. Yine de bunların hiçbirisi ikimize ait değil, ikimize ait olan esas gerçeklik "Hani"dir, geçmişimizdir. Ben buraya kadar ne demişsem bana inanma. İkimize ait olan tek şey seninle beraber söylediğimiz "Hani"ler olabilir. Çünkü hayat zevklerden acılar çıkarılınca geride kalanlardır. Bizim elimizde ise sadece "Hani"miz kaldı.

    Sonra biraz sustuk, biraz daha sustuk, tamamen sustuk. Konuşacak mıydık daha? Biraz hayatı dinledik, baktık diğerleri ne diyor. Tamamen kargaşa. anlaşılmaz sözcük kalabalıkları. Eh, tabii düzensizlikler arasında düzen bulmak öğretildi bize. Bu kaosta bile bir ritm bulduk. Arkadan hayatın diğer sesleri yükseldi, Biz ise kaybolmuşlardandık. Ne zaman kendimizi bulabilmiştik ki? Arayan bulurdu oysa ki, aramayı seçmemiştik. Seçmemeyi seçmek istemiştik. "Hani" nerede kaldı seçmemeyi seçtiklerimiz?

    Aklımda bir şey var sana söylemek istediğim. Eğer burayı okursan -ki bu artık imkansız bir ihtimal- bu "Hani" kitabı senle görkemli bir geçmiş olarak kalsın ikimiz arasında.

    Cenin. Boynun oluşma safhası. Bir sevgilinin elinin şeklini alırcasına. Rahimden çıkış. Bir evde kendini buluş. Büyütülüş. Birkaç monoton hayat meşgalesiyle karşılaşış. Eve dönünce boynuna sarılış. "Hani" kitabına inceleme yazış.

    Güvendiğim tek şey sensin, bir de kapının kilidi. Fakat ben anahtarı çoktan kaybettim.
  • 283 syf.
    ·2 günde·7/10
    genelde insanlar hayatında birtakım değişiklikler yapmak istediğinde bir şeyi bekler/arar. nesnelere, insanlara, olaylara, kitaplara, mekanlara ve yeni günlere/aylara/yıllara çok fazla anlam yüklediğimizden kaynaklanıyor sanırım bu durum.
    ben de bir şeylere yön verebilme hevesiyle almıştım kitabı ama örnek almadım kendime mustafa inan'ı. ha farkına da vardım birkaç şeyin örneğin vakti boş yere harcamamam gerektiğinin. oysa zaten 'O halde boş kaldığında yine kalk yorul!' diye söylenmişken...
    mustafa inan babasının 'adam olmayacak bu çocuk' cümlesini işiterek büyümüş. yukarıdaki değişim inan'da da yaşanmış belki de. yoksa adana'da kaybolup gidebilirdi. zekasına çok imrendim okurken. durumu iyi olmayan bir aileden geliyor mustafa inan. şimdilerde bu durum haberlere konu oluyor çok ilginçmiş gibi. yakıştıramadıklarından mı yoksa kendilerinde olan beynin durumu iyi olmayan birisinde olmadığını zannettiklerinden mi bilmem. insan bir şeyi gerçekten istediğinde ister çoban olsun ister iki işte çalışıp ailesine bakmak zorunda olsun ya da deftere/kitaba sahip olmasın yine de vaktini ayırıp çabalayarak zamanla başarır istediğini. kitapta da görüyoruz bunu uykuyla baş etmesi olsun üniversite döneminde hem ailesine bakması hem okumasıyla olsun. haberlere asıl konu olması gereken her türlü imkana sahip olup bir şeyler başaramayanlar aslında.

    inan'ın hemşehrisi ve profesörün arasında geçen bir diyalogla başlayıp onların mustafa inan'ı tanıtma amacıyla araştırmalar yapmasıyla devam ediyor ve akıcı bir dille akıp gidiyor. biyografik bir film izliyormuş gibiydi.

    bilimi batı seviyesine hatta daha ileri seviyeye kendi ülkesinde kalarak getirmek isteyen birisi. bu durum mutlu etti okurken. çünkü biz batı'yı örnek alma olayını çok yanlış anladık. hem de çok. nedense kitaba nuri pakdil'in 'boynumuz ağrıdı batı'ya bakmaktan.' cümlesini yakıştırdım. gerçi şimdiki halimize daha çok yakışıyor.
    inan'ın bilime hayatını adaması bilimi yaymaya çalışması çok hayran olunası gibi duruyor ama değil. bir ömürü diğer ömüre katkısı olmadan geçirmiş gibi duruyordu kitapta bu kanıya ise dini arayışını musonlukta bulmasından çıkardım.

    şimdilerde mustafa inan gibi hoca-öğretmen var mı merak ettim okurken. varsa da bilemeyiz sanırım çünkü onların biyografisini yazacak birileri yok gibi duruyor. yazılırsa da okur muyuz bilemedim.
    mustafa inan'ın hayatını yazan oğuz atay olmasaydı yine de tanır mıydık inan'ı?
    inan'ın tiyatroya, sanata ve edebiyata olan ilgisi çokça söz ediliyor kitapta. göz ardı edilecek gibi de değil zaten.
    dillere olan ilgisi ve araştırmaları bir şeyler tetikleyebilir okuyanda. mesela ben kitabı bitirdikten sonra alkolün ülkemize kimler tarafından getirildiğini/yapıldığını, ülkemizde nasıl yaygınlaştığını kimlerin buna müsaade ettiğini kimlerin yasakladığını araştırmıştım.

    öğrenme ve öğretme isteğiyle dolu birisi mustafa inan. hayatına işlemiş bu durum. bilime sevdası, bilimi daha ileriye götürme isteği okuyanda bir şeyleri kamçılatacak muhtemelen. bir anlık gaza gelmeleri severiz çünkü. asıl önemli olan bunu hayatımıza yedirmek. kısa süreli isteklerle ne kadar gelişir ve geliştirir ki insan?
  • +çay içer misin
    -birini mi bekliyorsun?
    +her zaman yanımda fazladan bir bardak taşırım hayat bu ne olacağı belli olmaz
    +değişmişsin
    -nasıl değişmişim?
    +halin tavrın değişmiş ama iyi görünüyorsun
    -bunun için kendini tebrik edebilirsin
    -beni neden terkedip gittin müzeyyen?
    +elimde değildi kendime engel olamadım, ona aşıktım seni üzmek istemezdim ama kendimden de vazgeçemedim.
    -değdi mi peki
    +mesele bu değildi ki yaşamam gerekiyordu ve yaşadım ama biliyorsun işte bitiyor her şey en nihayetinde
    -bitiyor
    -çay için teşekkürler
    +gitme, lütfen lütfen...
    +diyelim ki gitmedim seninle beraber olmaya devam ettik ne değişecekti, ne yapacaktık?
    -sevişirdik
    +başka
    -sabahları beraber uyanırdık ben senden önce kalkardım senin uyuyuşunu izlerdim sonra sen uyanırdın, bana gülümserdin
    +sonra
    -sonra sabahları çayı tek şekerli içtiğini günün diğer saatlerinde şekersiz içtiğini biliyor olurdum. o ilk şekeri ben atardım çaya zarifçe eritişini izlerdim.
    +sonra
    -sonra en çok boynundan öpülmeyi sevdiğini biliyor olurdum
    +güzelmiş.
    -sonra dışarı çıkardık. dışarda yağmur yağıyor olurdu, biz şemsiyeyi almazdık. sırılsıklam olurdum sonra sen bana sokulurdun saçağın altına hiç girmezdik sonra sen üşütürdün ayakların buz gibi olurdu sonra ben sana en sevdiğin mavi çoraplarını getirirdim.
    -sonra bayramları babaannenin mezarını ziyaret etmeye giderdik
    +gider miydik gerçekten
    -giderdik. hayatta en sevdiğin kadın için ağlayışını izlerdim senin. hiçbir şey yapmazdım gözyaşını silmezdim teselli etmezdim orada öylece ağlayışını izlerdim senin. başka insanların mezarlarının arasında dolaşarak hayatın ne kadar şahane bi şey olduğunu düşünürdüm sonra sonra hiçbir şey yapamazdık öylece otururduk. çok bilinmeyenli bu sorunun yanıtını arardık. hayat bizi yalancı çıkarana dek bulduğumuz cevapları doğru sanırdık.
    +o zaman bi çay daha içelim mi?
    -daha fazla çay içmek istemiyorum ben.
  • 272 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Bir gün sabah bambaşka bir bedenin içinde uyandığınızı hayal edin.Aynada gördüğünüz yüz size ait degil; hatta sesiniz,gözleriniz bile ...
    Işte kitaptaki baş kahramanımız Rosa tam da bunu yaşıyor ama zorunlu seçimi nedeniyle.
    Rosa'nin ışıl ışıl işleyen beyni, çocukken yakalandığı bir hastalık sebebiyle genç yaşında hareket edemeyen bir vücuda mahkum oluyor. Doktor olan annesi,babası ve çok sevdiği ağabeyi ile beraber çaresizce ölümü beklerken bir mucize gerçekleşiyor ve bir ilk deneme ile beyin ölümü gerçekleşmiş Sylvia'nin bedenine beyin nakli yapılıyor. Kitabın ana konusu, ameliyat sonrası Rosa'nin yaşadığı kimlik bunalımı ve hayati sorgulaması üzerine odaklı işleniyor. Yazarin oldukça akıcı ve merak uyandırıcı bir yazım tarzı var.

    Şimdi bir düşünün. Birini sevdiğimizde aslında nesini sevmiş oluruz? Kalbini mi,aklını mi, düşüncelerini mi, bakışlarını mi yoksa bedenini mi? Peki sevdiğimiz bambaşka bir vücutta karşımıza çıksaydı yine aynı şekilde sevmeye devam edebilir miydik? Bizi biz yapan aslında neydi?

    Dış görünüşün ne derece önemli ya da önemsiz olduğunu sorgulatan, bir insanı kendi yapanın ruh güzelliği mi aklı mi yoksa yaşadıkları mi olduğunu ise düşündürten bir roman...

    Iyi okumalar:)