• Yeni bir yolculuk.. Farklı bir iklim.. Bisiklet binmeye çoğumuz 4 tekerlek ile başlamışızdır. Alışma süreci ve alıştıktan sonra yola 2 tekerlek ile devam ederiz. Hiç çaba göstermeseydik 4 tekerlek ile bisiklete binmeye devam etseydik neler kaçırırdık hiç düşündünüz mü? Gösterdiğimiz azim ve kararlılıkla düştüğümüzde yara izlerimize hiç aldırış etmeden devam etmeseydik hayatın dengesini kurabilir miydik? İşte Bildiğimiz yazarlar 4 tekerde takılı kalmak gidebileceğin yolun ve hızın bellidir . Başka bir iklim istersen biraz çaba gerek belki sıkar yorar tekrar tekrar düşüp kalkman gerekir ama bambaşka bir sen olursun. İşte böyle başladık Hasan Ali Toptaş ile.. Bir kaç kez elime alsam da hep başka kitaplara yönelmiştim her seferinde. Bunu daha önce Hasan Ali Toptaş ın kelimeleriyle bu denli tanışmadım içindi belki de. Onun yağmurlarıyla ıslanmak gerçekten muazzam bir şeymiş. Kelimelerinin araladığı dünyada çoğu zaman kendimi buldum kimi zaman da kaybolup farklı iklimleri kucakladım. O kadar yoğun bir dünya ki onun dünyası kelime kelime sindirmek lazım. Hani resme bakıp puzzle tamamlarız ya hani kelimeler bir araya gelince daha önce aşina olmadığımız büyülü bir dünya ortaya çıkıyor. Kimi zaman karlı bir dağın zirvesinde yürürdüm kimi zaman bir deniz kenarında.. Binbir renkli bir dünya idi anlayacağınız. Keyifli bir serüvendi..
    ️Bu arada neden bisiklet binmeye benzettim Bisiklete binmek biraz denge işidir.. Dengeyi kurduğumuz taktirde ilerleriz. Bu sürede baya yaralanırız.Işte Hasan Ali Toptaş'ın kelimelerinin mana derinlikleri tepetaklak ediyor insanı. Aynı bisikletten düşüp yine aynı umutla o bisiklete binmek gibi. Her seferinde bir öncekinden daha iyi sürersin. İşte her yeni kelime her yeni cümle bir ileri noktaya taşıyor. Velhasıl Kelime kuyusunda baya yaralandım anlayacağınız. Yine de yılmadım🤭 Keyifli okumalar sevgili gönül dostlarım.. #gölgesizler #hasanalitoptaş
    #kitaplar #kitapsever #edebiyat #roman #kitapsevgisi #kitapkokusu #instakitap #instabook #kitapkolik #kitaptavsiyesi #bookstagram #bookself #bookworm #bookish #booked #booking #bookpic #kitapkurdu #okudumbitti #mylibary #readingbooks #books kitapdostluğu #kitapyorum #kitapönerisi #kitap
  • Şimdi geçmişe bakıyorum. İnsanlar değişmiş, okumuş, gezmiş, eğlenmiş. Bi de kendime bakıyorum, sen gittikten sonra neler yaptım, ne kazandım diye. 6 yıl oldu sen gideli, koskoca 6 yılda ne yaptım ben? Tüm imkanlarımı içkiye yatırdım, yok hayır abartmıyorum cidden öyle. Yurt dışında okumak yerine sınıfın en arka sırasında kafamı vurdum yattım. İnsanlar sevdikleriyle gezerken ben senin hayalinle uyudum. Bak, abartmıyorum hiçbir derse tam saatinde girmedim ve hiçbir dersi dinlemedim. Bu bir başarı ya da gurur öyküsü değil, hayıflanıyorum sadece. İnsanlar kitap okurken ben seni yazdım, seni anlattım, yaşadıklarımızı… Hiçkimse anlamadı. Anlasa ne değişecekti ki sanki. 6 yıl acı çektim. Kendi içime kapandım ve orada yıllarca bekledim. Yok hayır seni veya bir başkasını beklemedim. Sadece kendimi bekledim, kendime gelmeyi… Bak sen Dünya'yı gezdin, ben ise sadece bekledim. Zamanla kendime gelme inancım azaldı ve bundan dolayı kendime olan güvenim de etkilendi. Birçok şeye imkanım varken acı çekmeyi seçtim, ne saçma değil mi? Sayıkladığım birkaç cümle kaldı dudaklarımda senden hatıra ve sayısı unutulmayacak dikişlerim. Dövmeye ne gerek var ki aslında değil mi? Hiç geçmeyecek izlerin. Her mücadeleyi verdim ve senin için girdiğim her kavgadan galip ayrıldım. Bir zamanlar güçlüydüm, istediğim her şeyi yapardım, seni tanıyana kadar. Gücüm yetmedi sana, gönlüne… Her şeye sahip oldum bu hayatta ama sadece aşkını istedim ve ben bu istek uğruna ağır kaybettim, yıllarımı kaybettim. Aslında ikimiz de aşıktık birbirimize hatırlıyorum. Ama son güne kadar benim aşkım taşıdı seninkini. Yoksa asla o kadar zaman sürdüremezdik bu ilişkiyi, bunu sende biliyorsun. Şu hayatta her şeyde mutlu olabilecekken sende takıldım kaldım. İyi değilim, farkındayım. Ve farkında olmam beni mutlu ediyor aslında. Üzgünüm, yıllar boyunca bizi ben yaşattım yokluğunda ve artık umudum kalmadı. Seni unutmam gerekiyor ve bunu başaracağım. Önceden alakasız bir yerde ismini duyduğumda bile heyecanlanıyordum ve artık yaşayamadığım 6 yılın her günü için sana ve yaşattığın o aşağılık olaylara söverken buluyorum kendimi. Bu hayata yaşamak için geldim ve sonuna kadar yaşayacağım.
  • Günümüzde bizler çok iyi yetiştirilmiş, ancak bu dünyada zerre kadar değeri olmayan varlıklar mıydık?
  • Laboratuvar ortamında yapılan bir deneyde, makaklara yalnızca zinciri çekmeleri halinde yemek veriliyordu ve aynı anda diğer makakla akrabalığı olmayan başka bir makağa elektroşok verilerek ayna yoluyla acı çeken makak açıkça gösteriliyordu. Zinciri çekmeyi kabul etmezlerse de aç kalıyorlardı. Bağlantıyı öğrendikten sonra maymunlar sıklıkla zinciri çekmeyi reddetti... Bir makak, arkadaşının canını yakmaktansa neredeyse iki hafta boyunca bir şey yemedi.
    Bu Faustvari deneyi yapan insanlarla, başkalarını incitmektense açlık yüzünden acı çeken makaklar arasında seçim yapmak gerekirse, ahlaki sempatimizi bilim toplamayacaktır... Geleneksel insan standartlarına göre pazar ayinine hiç katılmamış, 10 emirden bihaber, asla vatandaşlık dersi görmemiş makaklar, etik temelleriyle ve kötüye karşı cesurca direnmeleriyle örnek oluşturmaktadır... Eğer şartlar değişseydi ve tutsak insanlar makak bilimciler tarafından aynı deneye maruz kalsaydı biz de onlar kadar iyi bir iş çıkarabilir miydik? İNSANLIK TARİHİNDE, BAŞKALARI İÇİN KENDİLERİNİ FEDA ETTİĞİNDEN ÖTÜRÜ ANILARIMIZDA YAŞATTIĞIMIZ ÇOK DEĞERLİ BİRKAÇ KİŞİ VARDIR. ONLARDAN HER BİRİNE KARŞIN, HİÇBİR ŞEY YAPMAYAN KALABALIKLAR MEVCUTTUR.
  • I

    Kimbilir hangi ürkek mevsimi alırsın
    gizlice odalara,
    saçların balkonları terk edeli kimbilir
    ne kadar olmuştur? 
    -annene göstermeden aşağı akardı saçların
    kaç kez eksilip çoğalırsın dişlerini fırçalamayı
    ezbere bildiğin günlerde…

    Mor bir kedi geceyi sıyırarak geçiyordur
    kuyruğunda teneke yıldızlar
    düşlerinle buluşurken lanetli aynalarda
    söylesene hangi ürkek mevsimi alırsın
    gizlice odalara…

    Ne gece yer rüşveti ne ben
    Söz! Annene söylemem…

    II

    Yüzüm
    hangi dağa baksam
    içinde öfkelerinden habersiz
    korkunç atlar gezdiren
    bu sessiz, yıldızsız.
    Yüzüm
    hangi yola çıksam
    bu yetim avlusu, bu ateş
    bu ağlamaklı şey.

    III

    Hiç gürbüz
    hiç pembe yanaklı
    sayfalarımız olmadı mı bizim? 
    Biz hiç mavi kalacak bir mevsime
    çıkmamış mıydık yorgun yokuşlardan
    kışın?

    Kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini
    ne çok severdin,
    Nasılsın…
    Bugünlerde ben iyi gibiyim
    yorgun gri kaideler arasında
    hüzünlü bir yeşilim,
    Ya sen…
    Sen… Nasılsın? 
    Göğsündeki ağrılar nasıl? 
    İyi misin?

    IV

    Ben hangi kelimeye açsam ağzımı
    Ben hangi kelimeyi nereye koysam
    Bir sonbahar konaklar sesimde.

    Ben hangi kelimeyle girsem akşama
    Ben hangi kelimeyle nereye gitsem
    Yokluğunun renginde depremler düşer boynuma.

    Ben hangi yaprağın ince hüznüyüm
    Sen hangi sersem haydut…

    Birhan Keskin
  • ARŞ, KENDİNİ AŞ!

    ''Bu yıkılışın sırrını bul, kendini çöz, içini ayıkla, şuurundan utanan ve ruhunun izbelerinde kaçacak delik arayan suçlu hislerini yakala, getir.''(S.245)

    *Hepimiz ismini duyarız ama Peyami Safa gerçekte kimdir? Kitap okuyanlar bilhassa onu okuyanlar bilir lafını hiç esirgemez Peyami Safa. Ne düşüncesi var ise onu korkusuzca dile getirir. Yaşadığı dönemin yazarlarıyla deyim yerindeyse savaş halindedir. Safa'yı bilenler en çok kimi sever diye sormaz en çok kimden nefret eder diye merak ederlermiş. Kimler yok ki nefret dünyasında: Sait Faik Abasıyanık, (bir numaralı düşmanı), Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve maalesef Sabahattin Ali!

    *İki yaşında babasının kaybettiğinden sebep ''Yetim'i Safa'' olarak da bilinir. Babası İsmail Safa Bey, amcası Ahmet Vefa, diğer amcası Ali Kamil Akyüz, abisi İlhami Safa, kuzeni Behçet Kami yazar ve şairlik yapmışlardır. Safa'nın bu kitabında yer alan üçüncü tabaka diye nitelendirdiği genetikten doğan davranışlar belki de onu yazarlığa iten sebeplerdendir. Bahsettiğim isimlerden tek kelime bile okumadım ancak Safa beni tam anlamıyla mest etti!

    *Peyami Safa romanlarında genelde;
    doğu-batı,
    madde-mânâ,
    ruh-beden,
    idealizm-materyalizm gibi ikilemleri işler.

    *Yalnızız hepsinin toplamıdır. Ütopik hayat Simeranya, ruhsal çözümlemeler, karakterler üzerinden olağanüstü tahliller, çevreye olan alakayı uyandırma adına yapılan tasvirler. Ne diyebiliriim, ne diyebiliriim.

    *Şüphelerin, tereddütlerin, dünyasında kendinize bir yer açın. Zihinlerinizi boşaltmakta acele edin. 414 sayfalık bir muhaberenin ortasında kılıçlarını terk edip kalemlerinizi kuşanın.

    -PEYAMİ SAFA'nın kitaplarını cümle içinde değerlendirme-
    Burası ''Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'', ''Yalnızız!'' En çokta burada yağmurlar yağar ''Şimşek''ler dolar koğuşa, ''Biz insanlar'' ''Mahşer'' kalabalığında bile olabildiğince ''Yalnızız.'' Burası ''Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'' oturmuşum ''Matmazel Noraliya'nın Koltuğu''na onu düşünüyorum. Bir tek onu. İsteğim beni sevmesi için ömür biçtiğim ismi sıfatı bir ''Canan!'' şeytan günaha davet eder der ''Sözde Kızlar'' nerede? Bilmez midir ben sadece bir ''Canan'' isterim. O da kalbimi mahşere çevirmiştir.
    ''Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'', ''Fatih-Harbiye''nin ortasında sıkışmış kalmış bir koğuştur. Hastanenin içinde cehennem yaşar. Yeraltı kişiliğe bürünür. Korkarım sıkıntılar beni zikrediyor. Şüphelerim beni bırakmıyor ''Canan''! Hayatım olsa olsa ''Bir Tereddün Romanı'' olur. Çünkü yazdığım bütün romanlar iki yaşımdaki acıma dönüyor. Dönüşün ancak geriye olduğunu tekrarlıyorum tavana. Lanet tavanları hiç sevmem! Hatırlar mısın, bilmem. Yine İstanbulda güzel ''Bir Akşamdı'' dört kişiydik. Sen, ben, ''Selma ve Gölgesi.'' Selma iyi kızdı esasen ancak tek isteği ''Cumbadan Rumbaya'' erişmekti. Kendisi mahallemizin en ''Cingöz Recaisi''dir zannımca. Muhitimize ihtilaf olan ve abesle iştigal çıkmazında sefil bir hayat süren ''Atilla'' ağabeyimizin de gönlü Selma'da idi. Bir Akşamdı ve Biz İnsanlar Mahşer kalabalığında kendimizi Yalnızız sanıyorduk.

    DİP ZITLIK

    İnsanın içinde iki farklı benlik vardır. Safa, bunu bir ve iki diye kodlamıştır. Birinci daima masumiyeti simgeler iken ikinci birincinin hislerini karanlığa davet eder. Kurnazdır. Bir şey aynı anda hem var hem yok olamaz. Ancak var yoka, yokta vara ihtiyaç duyar. Zıtlıklar kendi içlerinde bir bağlılığı da barındırır. Varlaşma ve yoklaşma diye iki kutup vardır. Bu kutuptan diğer kutba geçiş genellikle mümkün olmaz.

    ''KENDİ KENDİMDEN NEFRETİMİN ÇERÇEVELEDİĞİ VE ÇİRKİNLEŞTİRDİĞİ BİR DÜNYADA YALNIZIM.''

    Özerkliği kendin yitirdin ve özverili çoğul bir maddeye dönüştürdün, yangınları sen çağırdın muhitine, sefil bir karanlığa itildin. Gorki'nin de dediği gibi ''Kadının gidecek kimsesi yoktur, kimse onun günahını yiğitlik saymaz.'' Saymadılar Meral, saymadılar! Günahlarla, kötülüklerle çevreledinse de bendini hiçbir madde, hiçbir canlı üzerinde seni ölüme götürmemeliydi. Küçük devrimler besledin içinde, kaçıp kurtulmayı arzuladın, durdular önüne, yok oluşunun önüne geçtiklerini zannettiler. Kafaya koymuştun sende, gidecektin! Öyle ya da böyle ya Paris'e ya da pek az umursadığın ölüme. Bir kıvılcıma ihtiyaç duydun. Kendi kıvılcımını yine kendinde buldun. İnsan önce kendini keşfetmeli diye içinden terkarlıyordun. Her bir şeyi kendisi başarmalıymış gibi. Sen de kendi kıvılcımınla kendi gidişine yön verdin. Belki istediğin, arzuladığın bu değildi ancak gitmek kaderinde esastı. Yokluk hissinin verdiği tatta kaybolup, tüm hayatını bir çırpıda gözlerinin önüne serişin, aynada tanıyamadığın benliğinle, bilhassa taşıyamadığın, taşımak istemediğin bedeninle buralardan gitmeyi en çokta sen istedin. Ne diyorlar senden için ''rezil''. Kendi günahlarını sırtından atıp hüküm vermenin yiğitliği, nüktedanlığı. Seni en çokta dostların öldürdü Meral. Erkeklere biçtiğimiz değer ile kadınlara biçtiğimiz değer arasındaki uçurumu kabullenemediğinde aşikardı. Günahlarınla sen yüzleşmeliydin, sen. Sırf rezil olma korkusuyla yanıp tutuşan pek sevgili çevren değil. Muhitinden kaçamadığın gibi, kendinden de kaçamadın.

    SIR, SONSUZLUĞUN PRENSİBİ!

    Samim Bey, cemiyet bey, ahlâk bey, namus bey! olmazsa olmazlar listesinin başında mantık abidesi, çevresinde saygı uyandıran, en büyük saygıyı da yine kendisinden görmüş bir adamsın Samim. Hem sen demiyor muydun? Tüm bu olanlar aşk mücadelesi değil, mücadele aşkıdır. Senin aşkın mücadeleye hitap ediyordu besbelli. Meral'in dünyasında tuhaf bir bağlılıktan öteye gidemeyişinde bundan. Kendimizle hesaplaşamıyoruz değil mi Samim? İnsanların hayatlarına yükselttiğin merceğini bir kez olsun kendinde denemedin. Olağanüstü tahlillerini bir kez olsun kendi perspektifinde yoğunlaştıramadın. Doğrunun, esasın kendinden başladığını iddia edipte neden kendini hiç keşfedemedin. Başkalarının günahlarıyla aziz olabilir miydik sahi? Hiç kimse senin aydınlığında körleşmek istemezdi. Kalbin içinde balta ile yaptığın ameliyat, oğlu tarafından öldürülen ananın feryadı, hiç bir şey içinde kendini avuttuğun yalana bu kadar benzemiyor. Kimsesizler mezarlığı gibi için. Bugün kayıpların içinde kaybolma vakti. Her şey olmak için kendine mahsus şartlara muhtaçtı, olmadı. Ölümler yığıldı, suretler dağıldı, bir yangın ki yüreklerin dışına taşıp bedenleri yakmış, sen dönmüş arkanı gidiyorsun. Samim bey, cemiyet bey, ahlak bey, namus bey!

    Evet bitti, öylece geldi geçti. Sis perdesinden uzanan sırlar olmadan ne yaparım şimdi. Belirsizliklerin, şüphelerin, tereddütlerin sonuç ile kavuşmasından mahrum mu kalacağım yani? Ne de güzel tanışıklıktı oysa. Kalbim unut bu kitabı, unut ki yabancı olalım, öyle yabancı olalım ki bir daha karşılaştığımızda yeniden tanışmamız gereksin. Olmaz mı?

    Etrafta gezen yorumlar görüyorum kadın düşmanlığına benzer yorumlarla karşılaşıyorum. Saygı duymasına duyuyorum da aynı kitabı mı okuduk. Burada anlatılmak isteneni gerçekten anlamamışsınız siz. Bir daha okuyup farklı pencereden değerlendirmeyi deneyin. Sabahattin Ali'ye olan sevgimi beni tanıyanlar bilir. İlk defa Ali ile kıyas edebileceğim bir yazar var şuan karşımda. Etkisinden nasıl çıkarım ne zaman çıkarım kestiremiyorum. Ve ve ve kirmizicekic sana esaslı bir teşekkürü borç biliyorum :) Bol yıldızlı, altı çizili cümlelerinle ayrı bir esinti vardı kitabında. Hakkını vererek okumuşsun.

    Peyami Safa'nın değerini, derinliğini anlamanızı diliyorum hepinize. İyi okumalar.

    https://www.youtube.com/watch?v=reuDS84657o
    https://www.youtube.com/watch?v=brecMZGToLE
    https://www.youtube.com/watch?v=-ixXF3l96vo
  • İlkokul birinci sınıfın ilk günleri. Her taraf ağlak, sulugöz bebeler ile dolu. Onlarla nasıl geçineceğimi düşünerek sürdürüyorum bundan sonraki hayatımı. Ben ise yeni ütülenmiş beyaz yakam ve siyah önlüğüm; berbere amerikan tıraşı olsun dediğim hâlde hep alabros kesilmiş tıraşımla aralarına karışmışım. Fanusu yadsıyan kocaman bir japon balığı gibi. Tabii ki ağlamıyorum. Ne münasebet. Öyle her şeye üzülecek bir tarafım asla bulunmaz. Duygusallığa asla yer yoktur hayatımda.

    Çantamı açıyorum. Defterlerimi masaya koyuyorum. Annemin okula gitmeden önce çantama yerleştirdiği nevaleleri çıkarıyorum. Annemin en sevdiğim tarafı bana sürprizler yapması. Çantama koymuş yine en sevdiğim şeyi: Capri-Sun. Önce hüpletiyorum sonra gümletiyorum. Daha yeni ağlayan bebeler bir bakıyorum kaçışmaya başlamış. Belliydi zaten. Her şeyden korkarak yaşanılsaydı bu hayat dediğimiz şey çekilmez bir sürü yığından ibaret olurdu. Ben üstüne üstüne giderim korktuğum şeylerin. Dedem derdi: Korktuğunda aynaya bak. Aynada kendini gördüğünde bil ki asla yalnız değilsindir. Dedemin elbet bir bildiği vardı. O günden sonra ne zaman kendimi çok güçsüz ve yalnız hissetsem hep bir ayna arar olmuştum.

    Öğretmen geliyor. Birtakım uyarılarda bulunuyor. İlk kez o gün tanışıyorum otorite figürüyle. Sırama oturuyorum. Yanıma biri oturuyor. Saçlarını iki taraftan örmüş. “İstersen sıra arkadaşı olabiliriz?” diye soruyor. Daha yeni yaptığım Capri-Sun şovumdan etkilenmiş. Bir de öğretmenin gelip bana uyarılarda bulunmasına az biraz içerlemiş. “Adım Neriman. Ya sen?” diye soruyor. “Tolga ben de, ” diyorum. Şaşırıyorum ve soruyorum. “Neriman adı sence de fazla büyük bir ad değil mi hani sanki ellili yaşların üstündeki insanların sahip olabileceği bir ad.” Gülüyor kıkır kıkır. “Neden güldün,” diye soruyorum yine gülüyor. Sanırım Neriman gülmesini bilenlerden. “Babaannemin adı” diyor. “Senin adın neden Tolga,” diye soruyor. “Teyzem çok istemiş. İlle de Tolga olsun demiş. Bizimkiler de kıramamış. Tolga demişler.”

    Neriman çantasını açıyor. Kalemliğini masaya koyuyor. İçinden arı maya silgisi çıkıyor. Arı maya silginin varlığını o gün öğreniyorum. Çok güzel kokuyor. Silmeye asla kıyılamayacak cinsten. Ama zaman ilerledikçe o da eskiyecek. Eskidiğini kimse fark etmeyecek. Kimse fark etmediği için eskimiş olmasından utanıp kendiliğinden kaybolacak. Bir bakacaksın yok olmuş. Sonra yeni bir arı maya silgisi daha girecek kalem kutusunun içine.

    Akşam oluyor eve dönüyorum. Çantamı olduğu gibi evin koridoruna atıyorum. Yakayı ve önlüğü de yanına bırakıyorum. Annem yemek olana kadar izin veriyor sokakta oyun oynamama. Arkadaşım Selim aşağıda beni bekliyor. Selim, tanıdığım en mert çocuktur. Adeta futbol topuyla dans ederdi. Sürekli onu futbol sahasında gördüğümden hiç temiz göremezdim. Bir futbol topuyla yaşardı. Bakkala giderken bile sokak direklerine çalım atardı. Aldım verdimler yapıldı. Takımlar kuruldu. Akşam ezanı okundu. Beş sayı farkla önde olmamıza rağmen atan kazanırdı. Golü yedik. Kaybettik.

    Eve kir, pas içinde girdim. Annem kolumdan tuttuğu gibi banyoya girdirdi. Sonra da sobanın başında yemeğimizi yedik. Yemekten sonra babam işten gelirken getirdiği bir sürü defter kabını poşetten çıkardı. Oturuyoruz defter, kitap kaplıyoruz. Her şeyi özenerek hallediyoruz. Büyük bir titizlikle bantlıyoruz kapladığımız defterleri. Üstlerine adımızı, soyadımızı, sınıfımızı, numaramızı yazdığımız etiketler yapıştırıyoruz. Kapımız çalıyor. Yan komşumuzun kızı Tuğçe kapıda. Anneme bir şey söylemek istiyormuş. Çağırıyorum. Müsaitseniz akşam annemgil size çay içmeye gelecekler Ayten teyze, ” diyor. Annem daveti kabul ediyor.

    Komşularımız geliyor. Tuğçe ile ben halının üstüne oturmuşuz. Tuğçe benden bir üst sınıfta okuma yazmayı iyi biliyor. “Baaak ben beşlere kadar çarpım tablosunu ezbere biliyorum, naber?” diyor. Ben ise a harfinden dolayı “Ali ata bak,” fişini anlamlandırmaya çalışıyorum. Çaylar bitiyor. Saat geç oluyor. Tuğçegil kalkıyor. Kapı aralığında annemin sesi yankılanıyor “Yine bekleriz Meliha hanım, tabii tabii biz de geliriz,”

    Aylar geçiyor. Biz Neriman’la okulda çok iyi ikili oluyoruz. Gerçi Neriman’ın hiç konuşmadığından bahsetmiştim. O hep gülerdi. Bir keresinde güldüğünde ağzında vampir dişleri vardı. Çok komikti. Babası iki gün önce dişini iple çekmiş. Yastığının altına koymuşlar ve bir de yanına istediği hediyenin yazılı olduğu bir not iliştirmiş. Sabah uyandığında eğer yastığının altında dişini bulamazsa, diş perisi ona istediği hediyeyi getirecekmiş. Bulamamış. Notun altında da istediğin hediye için bana birkaç gün süre ver yazıyormuş. Bu diş perisinin de işleyişi sanırım daha farklı.

    Okuldan döndüğüm bir gün apartmanın girişinde bir nakliyat firmasının kamyonu duruyordu. Selim’i o gün ilk kez tertemiz görüyordum. Sanki bambaşka birisi var karşımda. Kucağındaki futbol topuna bakıyorum. O da tanıdık değil. Havası inmiş. Bir şeyler oluyordu sanki. “Biz başka mahalleye taşınıyoruz Tolga,” diyor. “Durduk yere nereden çıktı şimdi Selim bu taşınma fikri. Sen olmadan ben n’apabilirim. Eto’o ve Ronaldinho gibi muhteşem ikili değil miydik ileri uçta forvette. Sen asist yapmazsan ben nasıl o şutları gole çevirebilirim Selim?” diyorum. Bir şey diyemiyor. Çantasından çubuk krakerini çıkarıyor. Evlerindeki tüm eşyalar tamamen kamyona yüklenene kadar ikimiz de duvarın üstünde hiç konuşmadan oturup çubuk kraker yiyoruz. Eşyaların hepsi yüklenince Selim gitmeden bir avuç jetonu elimin içine tutuşturuyor. Gittiğimiz lunaparklardan kalma. Bir futbol topu düşüyor önüme. Uzaylamasına dikliyorum havaya. Beş yıldır boş olan bir evin balkonuna düşüyor. Aldırmıyorum. İlk kez kendimi bu kadar çaresiz hissediyorum. Eve koşarak gidiyorum. Ayna arıyorum. Aynanın karşısına geçiyorum. Bakıyorum ama asla kendimi göremiyorum…

    “Babaaaaa uyan. Uyansana baba hadi uyan.” diye bir ses bölüyor uykumu. Uyanıyorum kırk beş yaşımla. İşten eve döndüğüm gibi uykuya dalmışım, yorgunluktan. Kalkıyorum. Elimi, yüzümü yıkıyorum. Aynada biraz kendime bakıyorum. Orta yaşlı oldum artık saçım hafif kel diye mırıldanıyorum. Koridora girer girmez mutfaktan hoş bir koku geliyor. Eşim Neriman yine maharetlerini göstermiş sofrada bir kuş sütü eksik. Telefonum çalıyor. Telefonda Selim. Mahallenin en iyi çalım atan adamıydı bir zamanlar ama artık bankacı. İş, güç koşuşturmadan epeydir görüşemiyoruz diye yakınıyoruz birbirimize. Bir şeyler yapalım bir ara diye sözleşip kapıyoruz telefonları.
    Babaannesinin ısrarlarıyla adını koyduğumuz kızım Ayten, ödevi için yardım istiyor. Kızımın yanına oturuyorum. Kızım ödevlerini yapmak için defterini ve kalem kutusunu çıkarıyor. Kalem kutusunun içinde yepyeni, hiç kullanılmamış bir arı maya silgisi var Alıyorum. Kokluyorum. Yıllar geçmiş ama asla değişmemiş o koku. Neriman'a gösteriyorum. Yine gülümsüyor. Çocukluğumun kokusunu içime çekiyorum...