• Kalın kırmızı perdenin ardında beklerken kalbinin atışlarını kontrol etmeye çalışıyordu. Çıkacaktı şimdi yine burdan. Yine gidip yerini alacaktı. Her zaman ki heyecan, her zaman ki muhteşem sona ulaşmasına az kalmıştı. Siyahlar içindeydi. Yüzündeki makyaj kafasındaki şapkayla.. Kendini dünyanın en mutlu insanı hissediyordu. Sabahın sisli havasına rağmen evden yine büyük bir heyecanla çıkıp gelmiş hazırlıklara yardım etmişti. Kendi hazırlanmaya başlamadan önce elindeki kitaptan bir kısım okuyarak rahatlamaya çalışmıştı. Oysa onu görenler çok rahat olduğunu düşünürlerdi. Bunu sürekli dile getirenler oluyordu. ‘İnsanlar hep bir şeyler düşünür zaten birilerinin hakkında’ diye geçiriyordu aklından böyle zamanlarda. ‘Ve hep yanılırlar.’ ‘Benim gibi’ diyordu sonra içinden. Gülüyordu aynadaki hiçte kendine benzemeyen yansımasına. ‘Tıpkı benim gibi’ diye tekrar ediyordu. Kendini herkesle aynı payda da buluşturmaya çalışarak. Bazen buna ihtiyaç duyuyordu. Herkes gibi.

    Her şey bittikten sonra. Genel hazırlıklar, kendi hazırlıkları. An yaklaştıkça artan heyecanını yenmeye çalışarak yeniden kitabını alıyordu eline. En büyük sığınağı. Bir evin kimsenin girmediği sadece kendisinin girebildiği, o evin en rahat en kendisine hitab eden odası gibi görüyordu kitapları. Onlarda dinleniyordu. Onlarda yoruluyordu. Onlarda yola çıkıyordu. Onlarda bir yere varıyordu. Onlarda yeni biri oluyordu, eski biri. Biri olma hakkını en çok onlarda yakalıyordu. Şimdi sakinleşmesi, heyecanını yenmesi gerekiyordu. Biraz okudu içinden. Ama kalbinin çıkardığı gürültüden anlamıyordu sanki okuduklarını. Sıkıntı içinde yüksek sesle okumaya karar verdi. Kendini hazırladı. Gözleriyle geçti önce kelimelerin üzerinden hafifçe dokunarak. Sonra, “Fakat Mari, "Ben göçebe değilim," derdi . "Göçe­ be olanlar Havva, Ahmed ve diğerleri . Ben sadece yolcu­yum." Gitmek istediğini söylemekten çekinmiyordu. Sa­aadece henüz yolu bulamamıştı.” Dura dura, uzata uzata, kelimelere takıla takıla bu satırları okudu kendine. ‘Oysa gözlerimle okurken hiç takılmıyorum’ diye geçirdi içinden. ‘Bak işte dil bela, dil bir işe yaramaz, iş açar anca başına.’ Sonra bu durumu fark edenlerin tepkileri geldi aklına. Canı sıkıldı. Yok efendim yüzlerce kitap okumuşum da madem nasıl seri okuyamıyormuşum !? Düşünüyordu ama bu işin içinden kendi de çıkamıyordu. Bunu bir sorun olarak görmüyordu aslında ama insanların kontrolsüz tepkileri ve sözleri canını sıkıyordu. Bu sefer her şey bir sorun olarak görünmeye başlıyordu gözüne. Rahatlamaya çalışırken kafasının içinde kendisini sürüklediği çıkmazdan kurtulmak için yeniden eline aldı Kağıttan Gemiler kitabını. Öyle çok sevmişti ki yazarın kalemini, bazen bir satırı defalarca okuyor, altını çiziyor, yetmiyor not defterine kendi el yazısıyla yazıyordu. Şimdi yazmak için vakti yoktu. Ama bir kez daha okuyabilirdi. Bundan mahrum bırakmadı kendini. Biraz önce yüksek sesle ağır aksak okumaya çalıştığı satırları tekrar okudu gözleriyle seri bir şekilde. Kitabı kapattı ve ‘bende Mari gibi bir yolcuyum. Ama ben yolu buldum galiba’ dedi.

    Aynanın karşısına geçti. Her şey tamamdı. Kaç kez tekrarlanmıştı bu. Tabi ki tamamdı her şey. Bu heyecanın da lüzumu yoktu esasen. Ama elinde değildi. Şapkasını taktı. Aynanın karşısından ayrılıp giriş yapacağı yere geldi. Kalın kırmızı perdenin arkasından içeri baktı. Sıra ondaydı. Hazırlanan dekorda camda bekleyen kıza yanaştı. Ona kızın yanakları kadar kızıl bir elma uzattı. Kız elmayı almak istemeyince gönül koyar gibi yaptı. Her şey çok güzeldi. Olması gerektiği gibi hiç bir tekleme olmadan ilerliyordu. Kız elmayı aldı. Isırdı ve boylu boyunca yere uzandı. Korkuları heyecanı her şey geçmişti. Her şey bir suyun ırmakta akışı gibi akıyor, o da bu kusursuz akışın sorunsuz bir parçası olarak eşlik ediyordu. Şimdi kocaman siyah şapkasını tutarak selam veriyordu arkadaşlarıyla birlikte. Kalın kırmızı perde üzerlerine kapanıyordu ağır ağır. Akşamın ağır ağır gündüzü fethedişi gibi. Bir şeyin sonu, bir başka şeyin başlangıcı arasındaki o sınır gibi. Alkışlar eşlik ediyordu bu sınır çizgisinin belirginleşmesine. Çoğu minik ellerden çıkan alkışlar. Tüm bu hazırlıklar, bu heyecanlar, bu tekrarlar onlar içindi çünkü.

    Perde tamamen kapanmıştı, seslerden salonun boşalmaya başladığı belliydi. İşte tam bu anda terk edilmiş hissediyordu kendini. Kısa sürede arkadaşları kulise yönelirken, bir duraksama yaşadı. ‘Burda kalamaz mıyım ? Böylece burda, bu kalın kırmızı perdenin ardında. Kimsenin aklına gelmeyecek ihtimalleri saklayan, sonra bunları sunan kalın kırmızı perdenin arkasında.’ Cevabı kendisi de biliyordu. Kulise yöneldi o da. Hazırlanıp çıkanlar dışarda kapıda bekliyorlardı. Şimdi birlikte bir yerlere gidilecekti. Biraz ağırdan aldı. O olmadan gitsinler istedi. Yüzündeki makyajı silerken arkadaşları girip çıkmaya devam ediyordu. Bir şeylerini unutanlar geri dönüyordu. ‘Hep unuturlar. Hep dönerler’ dedi. Çıktığında kapıdaydılar hala. “Oyunun akışına aykırı bir cadıydın kabul et. Çocuklar seni Pamuk Prenses’ten daha çok sevdi” dedi Halil. Hep böyle düşünmeden söylerdi fikirlerini. Nezaketen gülümsedi. “Belki prensesleri değil cadıları seven bir nesil büyüyor. Yoksa Ayça çok tatlı bir Pamuk Prenses olmuştu” dedi arkadaşına gülümseyerek. Kendisini konuşturmalarından rahatsızlık duyarak “iyi akşamlar” dedi. “Aaa sen de bizimle gel” dediler neredeyse hep bir ağızdan. “Söz seni çok konuşturmayacağız. Sahnede nasıl konuşuyorsun şaşıyorum bazen. Nasıl oluyorda en az konuşan karakteri seçmiyorsun bilmiyorum. Sahnede seni gören sabaha kadar konuşarak anlatacak şeyleri olan biri sanır,” dedi Erdem. “Çok konuşan biri olsam sahneye yalnızca pandomim sanatçısı olarak çıkardım. İnsanın bir yerde bari susmayı bilmesi lazım,”dedi gülümseyerek. Verdiği cevabı kendide beğenmişti. Sonra, “Feride evde yalnız. Sıkılmıştır. Ben eve gideyim,”dedi. “Bir kaç saat daha sensiz durabilir. Altı üstü bir kedi. Bu kadar abartma. Yokluğunu bile hissetmiyordur belki,” dedi Kemal. Deri ceketinin içinde, ince uzun yüzüyle kuzguna benziyordu. ‘Eşek herif’ diye geçirdi içinden. ‘Altı üstü kediymiş! Sen ne anlarsın!’ Yorgun olduğunu, başının ağrıdığını, hiç havasında olmadığını ve daha bir sürü şey söyleyip ayrıldı yanlarından.

    Anahtarı çevirip içeri girdiğinde Feride yataktan atlayıp yanına koştu. Gülerek kucağına aldı onu. “Özledin mi sen beni,” dedi ağız dolusu gülerek. “Ben de seni çok özledim” dedi içtenlikle kediyi kucağında tutarken. Sonra yere indirip mutfağa yöneldi. Feride de peşinden mik mik sesler çıkararak ilerliyor ayaklarına dolanıyordu. Çay suyu koydu. Bir sigara yakıp masanın üstündeki küllüğe bırakırken, Feride yüzünü buruşturarak atladı sandalyeden. Gidip mamasını ve suyunu yiyip içmiş mi diye kontrol etti. “Aferin benim kızıma” dedi. Kitaplığa koştu bir şiir kitabı aldı. Radyoya koşup düğmesini çevirdi. Bu saatte yayında olan spikerin sesini beğenmeyip kapattı. Kırmızı kalın perdenin arkasındaki kadar mutluydu. ‘İşte benim kadim sahnem’ diye düşündü evine bakarak. ‘Ve hem sadık izleyicim, hem oyun arkadaşım’ derken Feride’ye bakıyordu. Kuzgun Kemal’in deyimiyle altı üstü bir kedi olan Feride’ye. Feride tüm bunlardan habersiz masanın etrafında olan iki sandalyeden birine oturmuştu. Tam karşısında ona bakıyordu. Arkasına yaslanıp şiire eşlik etmesi için müzik açtı telefondan, kitaplıktan aldığı kitabı açtı. Kediye bakarak okumaya başladı. Patisini yalayan kedi, kendisine bir şey söylendiğini anlar gibi patisini ağzından çekip pür dikkat karşısına baktı. Kendine has ağır aksak ritmiyle, tekleyerek
    “sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize
    öpüp durma üç numara traşlı kafamı öyle
    Feride, kız, geldim işte
    ağlama, şişmanlarım yine
    yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince

    Feride, bu sen misin, nasılsın söylesene?
    ellerin...ellerin nerede?
    bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
    beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece. “ dizelerini okurken, çalan müzik insanı içine çekiyordu, Feride gerçekten gelip sarsın onu istiyordu şiirdeki Feride gibi..

    https://youtu.be/qGVS_Ugb92c
  • “Yazmasaydım alçak olacaktım biraz.”

    Zaman gittikçe çoğalarak kendini tüketiyor, silik bir anı olarak bizi o sonsuz boşluğa fırlatıp çürümenin vaktini geciktiriyordu. Dahası anımsamanın ardında bıraktığı her çatlak gibi bizi dinginlikten uzaklaştırıyor ve bize mutlak bir acı veriyordu.

    Ey insan soyunun sağırlığının tarihi! Bugün günlerden Roboski.Böyle günlerde ruhumun o kadar çok yaşlandığını hissederim ki, o vakit, sadece tek kişilik yeri kalmış bir köy mezarlığı kadar soğuk gelir bu dünya bana. Lakin kıblesi kalbi olanlar iyi bilir. İnsanı bir tek kendi vicdanının sesi sağır eder…

    İktidar zenginleri sever, yoksullarla pek ilgilenmez. Kapitalist zihniyetin menfi mefhumunu idealleştirme arzusu içerisinde olanlar o sivri dişlerini geçirmiş, kemirirken zihinleri. Esirgemek zenginlerin, merhamet de fakirlerin kaderiydi şu hayatta. John Steinbeck’in Gazap Üzümleri romanında geçen "Gidip şu lastiği çalarsanız, siz hırsız olursunuz; ama onlar patlamış bir lastik için sizin 4 dolarınızı alırken buna iyi ticaret diyorlar," sözü ilgilendirmezse bir iktidarı, mensubu olduğu bireyleri ise itaatsizlik yoluna başvurarak kendi çözümlerini getirirler.

    İtaatsizlik özgürlüktür. Bunu bize cennetteki yasak meyveyi koparan ilk insan öğretti.

    Hayatını idame ettirebilmek için ya Bahman Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filmi gibi ya da Tarık Dursun K.’nın Kurşun Ata Ata Biter (1983) romanı gibi katırlarla birlikte sınıra yakın yerlerde kaçakçılık yapar bazılarımız. Ölüm en çok onlara yakındır bu hayatta.

    Bilmek çoğu zaman mutsuzluk getirir bir insana. Öleceğini bile bile yaşama fikrinin ürkünçlüğü darlandırır mesela insanı. Hem sonra zihninin sokaklarında kaybolmak korkutur. Varoluşunun sütunlarını yıkıp kendini bir enkazın altında en umutsuz bir baş ağrısıyla bulurken sonsuz bir döngünün kapılarını aralar, boşluğun soğuk koridorlarında gezinip hiçliğin tülünü örter üzerine. Adını koyamadığı bir keder öylece sızar damarlarından. Etten bir mermerin tedirginliği sarmalar durur ruhunu. Ve artık kelimeleri de yetişemez zamana. Her şeye geç kalır; ama bir tek ölüm erken gelir ona. Oysa zamansızlık değildir bu; çünkü hiçbir randevusuna geç kalmaz Azrail. Değil mi ki insanoğlunun en büyük keşfidir ölüm. Çok sonra anlar ki insan, gerçek geçmişi öngörmektir. Bilir ki insanı ölüm değil ölümsüzlük korkutur. Şüphesiz bunu en iyi, Homeros’un İlyada isimli mitolojik eserinde geçen Akhilleus bilirdi. İnsan dediğimiz çok fena: bazen bildiğini anlayamaz bazen de anladığını bilemez. Boşluğa sığamayıp daim örseler kendini.

    Vaktiyle Katolik öğrenci gençliği önderlerinden birisi olan ve Latin Amerika’daki direnişi de simgeleyen papaz Frei Betto, polisler tarafından işkence görür. İşkence yapan polislerden biri, “Ateist komünistlerle ne işin var?” deyince, “ Benim için insanlar ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır,” diye karşılık verir Frei Betto.

    İktidarlar erildir. Dayatma anlayışları vardır. Zamanla bu dayatmalar kendi halkını bombalamayı dahi meşru kılar.
    "Devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verirdi."

    Özne hatırlamak ve anımsamak isterken iktidarlar bunu unutturmak isterler. Boşluğu dövme çabasından başka bir şey değildir bu. Hakikatin üstünü örtmek, hakikatin kendisini yok etmez.

    Hakikati sıradanlaştırarak, çözüme düğüm - ötekiye çalım atarak, öldürülmeleri olağanlaştırarak, yaşama hakkını itibarsızlaştırarak, umudu ipotek altına alarak ve en nihayetinde kalpleri mühürleyerek belleğin kapısına kilit vurmak ister her iktidar. Ama hangimiz açık sözle “Ne çıkar siz bizi anlamasanız da,” der Edip Cansever gibi.

    Kürtçe de bir söz vardır: mar qula nas dike/ yılan deliğini tanır; ne eksik ne fazla:
    Şuursuz ve kötücül iktidarlar, ölümler ve öldürülmeler karşısında utanç duymaktan uzaklaştırır özneyi. Lakin ölümlere ve öldürülmelere hiç de yabancı olmayan bir kavmin çocuklarıyız biz.

    Bu dünya kendimizden saklanmak için pek müsait bir yer değil. Aslolan belki de günahkâr düşüncelerin gölgelerinin ağırlığı altında ezilirken bile yüce ruhların duyumsadığı o ıstırabı yaşayabilmektir.

    Manayı imha etmeye çalışan bir iktidar, imha ettiği şeyin yeniden mana kazanabileceğini unutur. Tıpkı o Meksika sözü gibi: “Bizi gömmeye çalıştılar, fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.”

    Ne iktidar kendisini oluşturan bireyden bağımsız ne de birey kendisinin temsil eden iktidara bağımlı düşünülebilir. Özne hiçbir zaman tarafsız olamaz.

    Foucault, "Kurumların ve düzenin motoru savaştır," der.
    Gerçek şu ki her devlet kendi savaşının hayalini kurar. Bundandır savaşlar dişildir, yeni devletler doğurur. Savaş her devleti kendi sınırlarının içine hapseder. "Kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, fakat bu onun uzun sürmesini engellemez."

    Zaferi bir taraftan çok diğerine yakıştıran mekanizma faşizmdir. Faşizmin bir hayali yoktur. Olsa olsa bir ülkenin en milliyetçi insanı, ülkenin en ucundaki insan hapşırdığı zaman kendini nezle bulabilen insanı olabilir. Ötesi yanıltmaca.
  • "Kalbin, acı çekeni görmekten zevk alma eyleminin ötesinde, yapabileceği daha kötü, daha alçak bir eylem olmasa gerek."

    Dikkat! Dikkat! Birazdan okuyacağınız inceleme hem somut hem de soyut olarak derin ve bayağı uzun olacaktır. Bunu bilerek okumaya başlamanız veya başlamadan burada bırakmanız sizin tercihiniz olacaktır. Müessesemiz hiçbir şekilde mesuliyet kabul etmeyecektir. En azından bu konuda etmeyecektir. Uyarımı da yaptığıma göre başlayabilirim.

    Dip Not 1: İki alıntı hariç diğerleri link şeklindedir. Alt alta olanlar birbirinin devamıdır. Boşluk varsa başka bir dala atlanmış demektir.

    Dip Not 2: Uzunluğun ve derinliğin iki sebebi var.
    1-) Olur da bunu okuyacak çılgınlar çıkarsa diye birçok bakış açısı sundum. En azından bir tanesi, bir çılgının kitaba yönlenmesine vesile olur diye umuyorum. Kısacası birden fazla kör atış yaptım.

    2-) Kitabın oluşturduğu düşünceleri yazmak ve paylaşmak istedim. Hepimize bol şanslar diliyorum.

    İyi-kötü kelimelerinin anlamlarını yüzyıllardır şekillendiriyoruz. Her geçen gün herhangi biri/birileri tarafından boşluklar dolduruluyor. Bazen de boşluklar keşfediliyor. İyi ile kötü, bana gelene kadar milyonlarca kez farklı anlamlara sahip oldu. Bana geldiğinde de farklılaştı. Bende kaldığı sürece de farklılaşacak. Ve en son benden gittiğinde de farklı olacak. Bunun önüne geçemem. Ki geçmek de istemem. Bireysel güzellikler ile çirkinliklerin, kısacası özelliklerin yansımasını barındıran yegane kelimelerdir. Birinin, birilerinin ya da durumların üzerindeki düşüncelerini anlamamızı ve kendimizle bağdaştırmamızı sağlayan soru zamirleri ve sıfatlarıdır. Bazen de tam tersi etki yaparak uzakta tutmaya vesile olur. Günün sonunda her şey bizim için iyi-kötü olarak değerlendirilmeye tabii tutulur. Var olduğumuz sürece her olguda, her durumda ve her kişide yapacağımız bir düşünce süreci bu. Her birimizin düşünme şekli ve düşünceyi şekillendiren unsurları farklı olabilir. Sonuçta neredeyse tamamen metafiziksel bir süreç. Ki bana göre tamamı öyle. Buna mukabil iyi ile kötünün sahip olduğu anlamlar ile yorumlar sonsuz sayıda olabilir. Fakat tüm farklılıklar ile kişiselleştirilmiş yorumlamalara rağmen ortak ve/veya benzer bir şeyler yok mu? Tabii ki var. Tıpkı vücudumuz gibi. İçerisindeki hücreler, organlar ve işlevleri, mekanizmalar vs. neredeyse hepsi aynı iken ortadaki sonuçlar tamamen birbirinden farklı. Benim bahsetmek istediklerim de bu benzerliklere yönelik olacaktır. Özellikle geçmişi en geriye gidenlerden bir tanesi. Bu benzerlik bana göre yüzyıllardır yanlış bir yorumlamaya veya inanışa dayanıyor. Neyden mi bahsediyorum? Acı. Acı, yüzyıllardır varlığı yadsınmaya çalışılan kötü bir duygu olarak düşünülmüş ve/veya inanılmıştır. Neden peki? Çünkü bilincimizin, bedenimize ya da metafiziksel olarak kendimize yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılıyor. Acı olduğu sürece onu ve onun etkilerini düşünüyoruz. Ona göre hareket ediyoruz veya edemiyoruz. Bu da varoluşumuzun ve hayatımızın olağan akışına indirilmiş bir darbe gibi yorumlanıyor. Her canlı kendi bedeni ve yapabildikleri hakkında az veya çok bilgiye sahiptir. Eski dönemlerde de böyleydi. Ancak o dönemlerde yaşamış olanların bizden daha zor bir konumda olmalarına sebep olan bir eksiklik vardı. Aktarılmış ve aktarılan bilginin azlığı. Keşfetmenin her an ve her yerde olduğu zamanlardı. İnsan beyni açısından tam bir şölen havası yani. Her yerden sürekli gelen girdiler, bilinçte hayranlık uyandıran bir havai fişek gösterisi gibi etki yapıyor. Beyindeki nöronlar ise yıldızlar gibi parlıyor. Tam o anda simsiyah bir gülün kokusu ve güzel görüntüsü zihne ulaşıyor. Cazibeye dayanamayan birey güle yaklaşıyor. Ellerini uzatıyor. Acı dolu bir irkilme ile geri kaçıyor. Parmaklarda kanama başlıyor. Aynı anda acı da ortaya çıkıyor. Az önce olmayan duygusal ve fiziksel durum bir anda oluşuyor. İlk başta oluşan şaşkınlık ve refleks hareketlerinden dolayı bilinç devreye biraz geç giriyor. Girdikten sonra ise olaydan önceki an ile olayın yaşandığı an kıyaslanıyor. Olaydan sonraki anla da kıyaslayarak kanaatini veriyor. Çünkü yaşanılan acı, olayın gerçekleştiği anda yoktu. O anda da tesir ile alakalı bilinç devrede olamazdı ya da farkındalık belirtemezdi. Tuttuğu güle bakıyor. Dikenlere bakıyor. Diğer elindeki parmaklara bakıyor. İki elinde de aynı hareketleri yaparak hissettiklerini karşılaştırıyor. Fark ediyor ki, acıdan dolayı kanayan eldeki hareketleri tam yapamıyor ya da yapmayı otomatik engelliyor. Diğeriyle aynı yapmaya çalıştığında da hem fiziksel hem de metafiziksel zorlama yapması gerekiyor ve acı artıyor. Gül, dikenleri, şekli, temas yüzeyi, kavrama şekli vs. aklına gelebilen her açıdan nedenler yorumluyor. Bu tecrübe ile edindiği bilgelik sayesinde güllere karşı daha dikkatli oluyor. Fakat o bilgi sayesinde beynimizin ilginç bir özelliği devreye giriyor. Bağdaştırma, kategorizeleştirme ve bütünleştirme. Bunlar ne demek oluyor peki? Şöyle anlatayım: Sivri uçlu diğer cisimlerden ve canlılardan uzaklaşma, bütün güllerin ve/ve dikenlerin elinde kanamaya sebep olacağını düşünme, elde duyulan acının ve benzerlerinin tekerrüründen mutlak suretle kaçınılması vs. bu şekilde öğrenilen bilgiyi her şeyin ucuna bağlıyor. Şimdi, bu acının çeşidi doğal bir acı. Doğal bir acı dediğim kişinin kendi kararı ile yaptığı bir eylemin ya da kişinin varoluşunun içine düştüğü coğrafyanın getirdiği bir acı çeşididir. Bu ihtiyaç duyulan bir acıdır. Çünkü gelişmeyi ve öğrenmeyi sağlar. Bir de doğal olmayan acılar var. Bu gül örneğinden giderek anlatayım. Parmakları kanayan bireyin çektiği acıyı, başkasına yönlendirme isteği ile oluşan acı. Yani, içindeki acının ve zayıflığın ortaya çıkardığı zarar verme isteği. O gülü kullanarak, gül hakkında bir şey bilmeyene gülün dikeni ile acı vermek ya da gülün dikeninin etkisini öne sürerek güle dair güzel olan her şeyden onu yoksun bırakmaya çalışması. Şimdi bunlar doğal olmayan acılar. neden doğal demiyorum diye soracak olursanız eğer; çünkü ihtiyacımız yok. Acı çektirenin buna ihtiyacı yok. Bu da hazzın şeytani yanına tekabül ediyor. Acı çektirilen bu durumdan dolayı belli bir bilgi edinmiş oluyor. Fakat iradesinin ve yönetiminin tamamı içeriden değildi. Acı çektirenin tesiriyle bu duruma düştü. Bu sayede kendine ve hatta karşısındaki insana dair bir şeyler öğrenmiş oluyor. Mamafih sonucunda fayda sağlamış olup olmadığı büyük bir muammada kalıyor. Daha sonra iki tarafta bu bilgileri önce beyinlerine, sonra DNA'larına ve sonrasında da çevrelerine yayılmasını ve yapışmasını sağlıyor. DNA ve çevresel faktörler ile nesilden nesile aktarılanlar arasında acı, en geniş yeri ve en büyük yanılgıyı oluşturuyor. Acının ve acıya sebebiyet veren durumların mutlak suretle zararlı ve kaçınılması gereken olgular olduğu kanaati yüzyıllardır bizimle. DNA'mızda ve çevremizde olan bu yanılgıdan kurtulmak çok zor. Ki ondan önce bunun bir yanılgı olduğunu düşünmemiz lazım. Ondan da önce kendimizin ve otoritelerimizin yanıldığını düşünmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu düşünme süreçlerinin başlamasını sağlayacak gerçek bir farklı düşünme yapısı ve korkuya rağmen devam etme cesaretini ya da şansına dışarıdan bu düşünceyi yakalayıp üzerine gitme cesareti gösterecek kaç kişi var ki? Varlığını geçelim böyle kaç kişi yaşamıştır ki? Ben sadece üç kişi düşünebildim. Buddha, Arthur amcam ve Dostoyevski. Bana göre acının sağladıkları hakkında en derine inmiş üç kişidirler. Çok kişiyi tanımadığım ya da düşüncelerine ulaşamadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Bu konu hakkında son bir örnek daha verip Arthur amcamın alıntılarını yazacağım. Acının doğal gelişimdeki zaruriyeti ile ilerletici etkisini insan yaşamında gösterdiği iki basit ve temel olguda ifade edeceğim. Ki bunlar hayattaki başlangıç dönemlerimize ait. Hatta bir tanesi tam başlangıç anımız ve sonrası. Evet, ilk travmamızdan bahsediyorum. Doğum. Güvenli ve kusursuz hizmetli olan anne rahminden çıktığımız anda ciğerlerimize hava dolar. Ciğerlere giren hava tüm hava keseciklerini ilk kez doldurur ve hücreleri ateşler. Yani oksijen yakımı başlar. Yanma hissiyatı ile birlikte acı gelir. Çocuk ağlar ve hayat başlamış olur. Diğer örnek ise bizi hayvanlar arasında eşsiz kılan bir özelliğimiz. İki ayak üzerinde durabilme yeteneği. Bir bebeğin iki ayak üzerinde durmayı başarabilmesi için kaç kere poposunun üzerine düştüğünü biliyor musunuz? En az 200. Neredeyse her biri acı ve hüsranla biten denemelerin sonucunda tüm yanlışları fark edip ayıklıyor ve bu denemeler sayesinde gerekli kas kuvveti ile koordinasyonunu oluşturuyor. Uzun lafın kısası, acı, varoluşumuzun nadide bir parçasıdır. Onun güzelliğini ve kendi güzelliğimizi, acının etkilerinin varlığı sırasında da sonrasında da olanlar sayesinde anlayabiliriz. Onun eksikliği, aklımızın noksanlığına sebebiyet verir. Zekâlı varlıklar olarak kendimiz bu hallere gelmiş ve dünyayı bu hallere getirmişken, zekâsız halimizle neler olabileceğini hesap edin.

    https://i.hizliresim.com/pnpygn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Bz5JXp.jpg

    https://i.hizliresim.com/3znrYr.jpg

    Az önce iyi-kötü kavramları arasında yaşanılan git-geller beni başka bir noktaya daha sürükledi. İnsanın doğasına derin ve uzun bir yolculuğu içeriyor bu. Şu anda ve buraya hepsini yazmamın imkânı yok maalesef. Zaten hepsini anlatabilme imkânım olduğunu da düşünmüyorum. Gül örneğinde karşısındakine acı verenin karşıtı karakterin doğasına inmeye çalışacağım. Bu kişi yaptıkları ile diğerlerinden ayrıldığı gibi, yapmadıkları ile neredeyse tamamen sıyrılıyor. Acıya sebep olmama ve acıya sahip olanı rahatlatma. DNA'mızda sahip olduklarımızın değiştirilemez ve ayrıştırılamaz olduğundan eminim. Yani, şansımız ne düşmüşse oyuz ve onunlayız. Özümüzde iyi, kötü, zeki, aptal, hırslı, meraklı, korkak, kıskanç vs. bunlar gibi temel karakteristik özelliklerimizi değiştiremeyiz. Kıskanç bir kişinin düşünme şekli kendisine adapte olmuştur. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı bir ortamda bile kıskançlık duygusu yükselebilir. Aynı şekilde iyi-kötü ve diğer insanlar da varoluşlarını sürdürür. Doğarken sahip oldukları ile çevresini şekillendirirler. Dış dünyada bulunan her şey, daha doğrusu bizim kafamızın ve bedenimizin dışındaki her şey yine kafamızın tasavvurlarıdır. Merkezde her zaman kendimiz oluruz. Bilgileri biz toplarız. Hazları biz yaşar ve yaşatırız. Oksijeni biz tüketiriz. Yaşayan sadece bizizdir. Diğerleri yaşamımızın kurgusallığı içinde araçlar, gereçler ve/veya süslerden öte değildir. Bu düşünme şekli çocukluk döneminin sona ermesiyle ve zamanın ilerlemesiyle sarsılmaya başlar. Çünkü gerçeklik ve gerçekler denilen kavramlar bir an, hatta bir çok an bizi yakalamaya başlar. Ben merkezli inşa ettiğimiz her tasavvur ince ince sarsıntılar geçirmeye, kimi zaman da büyük bir yıkım başlar. Gerçek, hazlarına ve yararlarına göre dizayn edilmiş kurgusal gerçekliğin önüne bir duvar koyar. Bireyin canı sıkılmaya ve hafiften sinir olmaya başlar. Seçenekleri değerlendirmeye başlar. Ya duvarı ve dünyasını eski haline getirecektir ya da diğer taraflara çevirecek ve kalan sağlar ile idare edecektir. İki seçenek de kendinden sonra gelebilecek bir çok olasılığı doğuracaktır. Ben bir tanesinden yola çıkayım. İlk önce duvarı görmezden geleni anlatayım. Gerçeğin acıtan çirkin yüzünden korkan ve/veya tiksinen kişiden. Bu arkadaş, duvarı görmezden gelerek kendi kurgusallığı içinde yavaş yavaş sıkışmaya başladı. Çünkü yaşadığı her an başka ve önceki bir çok gerçeklik kafasının içinde yer kaplamaya devam eder. Ona rahatsızlık veren acı ve diğer duygu ile mental durumlardan kaçmaya başlar. Ancak algısına giren bir olgunun hiçbir zaman kaybolmayacağınız bilmez veya bilmezlikten gelir. Her an daha fazla bozulan kurgusallığı bedeninde ve beyninde elektriksel akımların coşmasına sebebiyet verir. Sinirlilik, tahammülsüzlük, nefret vb. içsel durumları artmaya başlar. Sonra 'ben' diye tabir ettiği bedene benzeyen kurgusal varlıklara dikkat kesilir. Onların bazılarında kendisinde olan bu can sıkıcı durumların olmadığını yavaş yavaş fark etmeye başlar. Bu farkındalık daha fazla sinirlenmesine ve nefret etmesine sebebiyet verir. Fakat bu duygular hep ben'in dışındaki unsurlara yöneltir. Belli bir süre sonra bu durum daha fazla seyirci kalamaz. Çünkü içindeki zayıflık durumu kabullenmesine izin vermez. Durumu değiştirmek ister. Bu isteği de yine dışarıya yansıtır ve orada arar. Özledikleri ve istediklerinin içinde bulunanlardan bir tanesi bile sahip olan kişiyi ya da canlıyı bulur. Ben merkezli düşünme temeli ve isteme bir araya geldiği için karşısındakinin sahip olduğunu çalmak ister. Çalma girişimi başarılı olursa eğer, kafasını başka yöne çevirir ve diğerleri için uğraşmaya başlar. Ama çalmada başarılı olamadıysa ya da çalınabilecek bir şey değilse, eylemi değiştirir. Algısına giren bu unsuru yok etmek ister. Sahip olamadığını yok etmeye çalışır. Bunu başarırsa eğer, şeytani bir haz ve rahatlama duyar. Ve yine başkalarını aramaya başlar ya da başkalarının oradan geçmesini bekleyerek aynı süreci başlatır. Lakin yok etmeyi de başaramadıysa eğer, öfke ve sinir zirve yapar. Ya direkt istediğine sahip olan kişiye zarar vermeye veya yok etmeye çalışır ya da yakınında zayıf olarak ne gördüyse içindekileri onlara daha büyük bir hınçla yöneltir ve istediğine benzeyen ne varsa öfkesine maruz kalır. Bencil özümüzün doğurduğu çeşitli kötü insan profillerinden sadece bir tanesi bu. Şimdi de duvarların üzerine giden bireyden bahsedeyim. Kurgusal dünyasının ortasına aniden yerleşen duvara karşı duyduğu çekingenlikle karışık merak ve duvarın onda oluşturduğu sıkıntıyı gidermeye yönelik istek doğrultusunda ona yönelir. Duvarı anlamak ve duvarın arkasındakini duyumsamak ister. Gerçekliğin oluşturduğu bu duvarı kendisine ait görmez. Yani ondan bir parça olarak düşünmez asla. Fakat gerçekliğin (duvarın) ilk taşını çektiğinde kendisinden de bir parça kopmuş gibi hisseder. İrkilir. Korkusu ve merakı daha fazla artar. Kendisinden olmayanın, kendisinden olanı etkilediği yetmezmiş gibi bir de kendisinden olmayan tarafından kendi içinde etkileniyor. Kaotik ve kısır bir döngünün içine düşmüş gibi hisseder. Duvarın arkasındakine ve duvarın olmadığı kurgusal dünyasına olan arzusu taşları sökmeye devam etmesini sağlar. Her oynattığı taşla aynı acıyı ve irkilmeyi yaşar. Belli bir ilerlemeden sonra gözüne farklılık çarpar. Açılan boşluktan kendisininkine benzer bir dünyaya sahip başka birinin olduğunu fark eder. Karşısındakinin dünyasının kendisininki ile bütünleşmiş ve/veya kesişmiş olduğunu anlar. İlk an şoke etkisi olur. Daha sonra kaybın ve kaybolan yalnızlığın getirdiği hüzün oluşur. Fakat insanoğlu umduklarından kolayca vazgeçmediği için taşları sökmeye devam ederek kalanını aynı bulacağını umar. Ve öyle de olur. Duvar yıkılmıştır. Ufak sayılabilecek bir kısmı hariç her şey aynıdır. Gözlerimiz, doğal olarak onun gözleri de ilk önce farklılığa odaklanır. Tekrardan yeni kişiye ve onun dünyasına dönüp bakmaya başlar. Kendisine olan benzerliği ve kurgusal dünyaların benzerlikleri onu şaşırtır. Belli bir süre sonra onun ve dünyasının varlığını benimser. Çünkü değişikliği kabul etmiştir. Duvar yıkılmıştır ve sonuç kabullenilmiştir. Hafızada ve bedende, öğrenilenler ile yapılanların etkileri yer edinmiştir. Duvarın tekrardan çıkmasından içten içe korkarak yaşamının seyrine devam eder. Belli bir süre sonra etrafındaki her şeye alışmış olur. Sanki hiç duvar olmamış gibi yaşamaya devam eder. Ta ki bir anda yıkılan duvarın getirdiği yeni kişi ile ortak alanında başka bir duvar oluştuğunu görene kadar. Kendi kurgusal dünyasının dibinde çıkan bu duvarı görünce tüm benliğini endişe sarar. Daha önce yaşamış olduğu süreçleri anımsar. Şimdi aynı süreci karşısındaki kişi yaşayacaktır. Ona doğru bakar. Kişinin duvardan ilk taşı alıp arttığında yaşadığı irkilmeyi görür. Acı yüzüne yansımıştır. İkinci taşı sökerken ise karşısındaki ile birlikte kendisini de acıyı duyumsar. Ne olduğunu anlayamaz. Korku duygusu içinde yükselir. İzlemeye devam eder ve başka taşın sökülmesiyle tekrar acıyı duyumsar. Bir anlam veremez. Bu durum öncekinden -kendi bölgesindeki duvar ile yaşanılandan- daha da karmaşık ve garip bir hal almıştır. Kendi bedeninde ve dünyasında gerçekleşmeyen bir olay ve kişi tarafından nasıl böyle etkilenebilmekte olduğunu anlayamaz. Kafasını başka yöne çevirir. Oraya bakmamaya ve düşünmemeye çalışır. Fakat çabaları nafiledir. Kendisinin duvarında ilk taşı söktüğünde duyumsadığı acı ile duvarın varlığının verdiği sıkıntı şu anda da içindedir. Ne tarafa baktığının, ne yaptığının ve de ne düşündüğünün etkisi kalmamıştır. Bu durumdan çıkmak ve kurtulmak ister. Buna neden olan unsuru ortadan kaldırmak ister. Kişiye ve duvara döner. O tarafa doğru yönelir. Duvarın yavaş yavaş kayboluşunu izleyerek bu acıdan kurtulacağını umar. Duvar karşısındaki kişi tarafından yok edilmiştir. Ancak acının kaynağının kaybolmasına rağmen içindeki sıkıntı ile huzursuzluk varlığını sürdürmektedir. Neyi yanlış yaptığını ya da hiç yapmadığını düşünmeye başlar. Artık sırf bunu düşünmektedir. Etrafta her şey eskisi gibidir, fakat rutinine dönememiştir. Kurgusallığı donmuş ve buna yıkılan duvarın sebep olduğunu düşünmüştür. Kafasında gezen sorular, ızdırap veren düşünceler içerisinde iken karşı dünyada yeni bir duvarın oluştuğunu fark eder. Ama bu sefer kendi dünyasından en uzak noktadadır. Tekrardan merakla izlemeye koyulur. Bu sefer de etki görüp görmeyeceğini öğrenmek ister. İlk taş yerinden sökülür ve BOOM! Acı tekrar içinde oluşmuştur. Bu sefer hiç düşünmez -çünkü son duvardan bu yana sürekli düşünmüştür- ve hiç duraksamadan kendi dünyasından çıkar ve direkt olarak karşısındaki kişinin dünyasına geçer. Onunla birlikte taşları sökmeye başlar. Ancak bir farklılık vardır. Tek başına yıktığından da yıkılışını izlediğinden de farklı bir şey. Öncekilerinde her taş söküldüğünde duyumsadığı acı, yerini ferahlık veren bir hazza bırakmıştı. Şaşırmıştı. Bu şaşırma güzelliğin karşısında nutku tutulan birininki gibiydi. An o kadar güzeldi ki, ne düşünüp ne hissettiğinden ve neye tanık olduğundan bir şey anlayamıyordu. Fakat içini tatlı bir coşkunluk dolduruyordu. Duvar yıkıldı. İkisinde de rahatlama oldu. Takas edilen gülümsemelerden sonra kendi dünyasına doğru yol aldı. Rutinine geri dönebildi. Basit ve huzursuzluk vermeyen alışkanlıklarına geri döndü. Bundan sonra ne yapacağını, daha doğrusu ne yapmaya ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Kendi dünyası ile kendi dünyasından duyumsadığı başka dünyalarda oluşan ve oluşabilecek tüm duvarları yıkmalıydı. İşte, merhamet böyle doğdu. Yani insanın içinde bulunan tek iyilik kaynağı. Merhamet sahibi kişi kendi kurgusal dünyasındayken, başkalarınınkini de tanımaya ve benimsemeye başlar. Kendi gerçekliğinin içine onların gerçekliğini ile hepsinden bağımsız olan gerçekler de dahil olur. Her şeyin kurucusu, her şeyin içinde bir parça olur. Parçanın içinde bir bütün, bütünün içinde ise bir parça olmanın anlamlılığını -kimine göre anlamsızlığı da olabilir- yaşar.

    https://i.hizliresim.com/0zovLR.jpg
    https://i.hizliresim.com/zM78V4.jpg

    https://i.hizliresim.com/NDRa1N.jpg
    https://i.hizliresim.com/VD1oMq.jpg
    https://i.hizliresim.com/oVRGV2.jpg


    Bu konuları son olarak günümüz gerçekleri ile ele almak isterim. Fark etmişsinizdir; iyi ve güzel olan bir etkiyi ya da olguyu tasavvur etmek oldukça güçtür. Fakat acının dahil olduğu bir şeyi hemen hemen herkes kolay bir şekilde ifade edebilir. Birazdan içinde bulunduğum bu zaman dilimindeki dünyada merhamet ile bencilliğin durumunu kısaca anlatmaya çalışacağım. Yani merhametin bozguna uğramasını veya bencilliğin ezici üstünlük kazanmasını. Hangisini seçerseniz o olsun. İçimizdeki kötülük Süha atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi oluştuğu noktadan başlayarak yayılır ve genişleyerek ilerler. Hatta ilerledi. Önce kendimizde, kendi birlikteliklerimizde, kendi bulunduğumuz toplumda ... bu şekilde ilerleyerek en son kendi dünyamıza yayıldı. Merhamet, bencilliğin karşısında okyanusa düşen bir kar tanesi gibi oldu. Güzelliği ve özelliği çoğunluğun içinde eridi gitti. Okyanusun buz kesme ve/veya kar taneleri tarafından baskılanma ihtimali var. Ancak çok zor. Benim nezdimde imkânsız. Neden mi? Çünkü gerçekleri görüyor -en azından ben öyle düşünüyorum tıpkı sizler gibi- ve çevremi gözlemliyorum. Anlatayım. Dünyamızda üç çeşit birlikte yaşam şekli vardır. Mutualist yaşam, kommensalist yaşam ve parazit yaşam. İlkinde bulunan her iki canlı da birbirileri tarafından ihtiyaçlarından en az bir tanesi giderilir ve fayda sağlarlar. Kommensalist yaşamda bir taraf ne yarar ne de zarar görürken diğeri ondan faydalanır. Son olarak parazit yaşam da ise bir taraf fayda sağlarken, diğer taraf bu faydanın oluşması için zarar görür. İşte bu sonuncu birlikte yaşam şekli, bizim diğer tüm canlılarla olan ilişkimizin dahil olduğu tanım. Ve işin ilginç yanı binlerce, hatta milyonlarca canlı ile olan bu ilişki çeşidinde neredeyse hepsinde hep aynı taraftayız. Fayda sağlayan ve zarar veren tarafta. Bu ne anlama geliyor? Olur da hayatı bizim yaşam alanımızla kesişmiş bir canlı olursa eğer, anında onu sömürmeye başlıyoruz. Bazen sömürmek yetmiyor ve hayatını da kontrol ediyoruz. Bazen kontrol etmekle de kalmıyor korkumuzdan ve kendi çıkarlarımız için hapsediyorduk. Bazen de direkt öldürüyorduk -ki bana göre en merhametlisi bu-. Bazen de sadece görsel ve/veya bedensel rahatsızlıklara sebebiyet verebilecekleri için bulunduğumuz ortamlardan izole ediyor ya da direkt katliam yapıyorduk. Ve sayamadığım daha nice eylemler ve işlenme şekilleri var. Bir de kendi türümüze yaptıklarımız var. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Çünkü insanlardan yeterince nefret ediyorum. Bir de onlara (toplu olarak) empati ya da acıma besleyemem. En azından benden çıkan bir düşünceyle. Şimdi, tüm bu gerçekler varken neye ve nasıl umut besleyeceğim? Kutsal kitaplarda, dinlerde veya insanların kendine has inanışlarında bahsettikleri "İlahi dokunuş", "İlahi güzellik", "Kutsal canlı", "Tanrısal öz barındıran varlık" vb. saçmalıklara mı inanayım? Gerçekler ve dünya önümüzde duruyor. Bir parça merhameti ile anlayışı olan ve bahsettiklerimden sadece bir tanesini bile fark eden kişi nasıl insanın iyi veya güzel olduğuna inanır? Hatta onu yaratan ile ilgili tüm hikayelere hayranlık ve/veya şükran duyabilir? Büyükbaş hayvanları düşünelim. Doğdukları andan ölecekleri ana kadar bir zincirle binlercesini arasında veya hareketsiz dar bir alanda tek başına fabrikanın birinde varoluşunu tamamlıyor. Hareket yok. Özgürlük yok. Birliktelik yok. Yaşamın kendisi yok, ama varoluş var. Doğalarında olan özelliklerden dolayı sadece bizler tarafından kullanılma şansları var. Bir de tavuk fabrikaları var Orada bir gün gözlem yapın sadece. Milyonlarcası küçücük bir alan tıkılmış durumda yaşıyorlar. Yetişkinler makinalara taşınıyorlar. Çalışanlardan bir tanesi önüne gelen her tavuğun boynunu koparıyor. Bu bir iş. İş! İş... İnanabiliyor musunuz? Sonra tüyleri yolunuyor. Derileri kesiliyor ve soframıza tavuk geliyor. Son olarak evcil yırtıcı kedilerden bahsetmek istiyorum. Bir çitayı ya da aslanı evcilleştirilmek için neler yapmış olabiliriz acaba? Bir düşünün derim. Bitkiler alemine hiç girmeyeceğim. Onların canlı olduğunu bilen ya da düşünmüş olan insanların varlığından bile emin değilim. Kendi aramızdakiler ise tam bir absürt komedi. Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, dini savaşlar, para savaşları, hırsızlıklar, yalanlar, ihanetler bla bla bla böyle sonsuza kadar gider. Uzun lafın kısası, yapabileceğimiz en iyi hareket kendi soyumuzu yok etmek olur. Ama bencillik yine kazanacaktır maalesef. Katliam yapasım var, ama yapamıyorum...

    https://i.hizliresim.com/pnpyXz.jpg
    https://i.hizliresim.com/0zov1D.jpg

    Anarşist lobisinden sevgilerle,
    https://i.hizliresim.com/nl3zll.jpg

    Kitabın bana yazdırdıkları bu kadardı. Düşündürdükleri ise ... İncelemenin kitap ile Arthur amcamın hakkındaki yorumumla bitireceğim. Bir de alıntı yazacağım. Görüş, dilek ve şikayetleriniz için yorum bırakabilir veya mesaj atabilirsiniz. Şaka maka okudunuz ha. Helal olsun! İnş sevmişsinizdir. :)

    1-) Arthur amcam, kitapta insanı ve davranışlarını çok iyi bir şekilde incelemiş. Madalyonun iki yüzü olayını zirveye taşımış. Karanlık ile aydınlık yüzleri sırt sırta iken, onları yan yan getirip birbirilerine karıştırmış. Bu karıştırma yoluyla ikisinin birlikteliğini, ayrı ayrı işleyişi ve birbirlerine olan etkilerini çok ince bir şekilde göstermiş. Zıt kavramların yakınlığı ve varlığı sayesinde anlayışı da kolaylaştırıyor. Bence olağanüstü sayılabilecek başarılı bir anlatımdı.

    2-) Felsefenin en büyük sorununun da ortadan kaldırmış. Kitapta geçen her düşünce ve/veya yorumu günlük hayatta kullanabilirsiniz. Günlük hayatımızda insanın dahil olduğu her durum ve/veya direkt insan yorumlama konusunda kullanabilirsiniz. Buna kendimiz de dahildir. Olağan düşünme süreçlerimize ve yorumlama şeklimizin iyileşmesine yardımcı olabilecek çok düşünce var. Tam olarak bu sebeple herkesin okumasını isterdim. En azından kendi ülkemdeki herkesin. Veya sadece bu sitedeki insanların. Belki sadece çevremdekilerin. Ya da sadece en yakınımın. Hayır, hayır! Sadece bir kişi bile olsa okusun isterim. Elimde olsa ya da M.E.B. başkanı olsaydım eğer; lise 1'den üniveriste bitene kadar her yıl en az bir kez olmak üzere her öğrenciye okumayı zorunlu kılardım. Çünkü okuduğum en sade ve basit, ama en dolu kitaptı.

    "Burada yazdıklarımı dikkatlice okuyanlar, benim etiğinin bütünlüğünü ve sonucunu görebilecekleri. Her ne kadar, bazıları fikirlerini yadsınamayacak dahi olsalar, onlar da zamanla haklı olduğumu anlayacaklardır. Çünkü hakikat, doğa ile özdeştir. Hakikat doğayı, doğa da hakikati gösterir. İnsanların benim fikirlerimi yadsımak için kendi kendilerine savaş vermeleri manasızdır. Bu sessiz protesto ilelebet sonuçsuz kalacaktır."

    Çok güzel dememiş mi? Sırf bu alıntı bile onu, insanlar arasında yüce bir noktaya taşır. Seviyorum seni Arthur amcacım.

    İSTEK: Buraya kadar okuyanlara öncelikle teşekkür ederim. Sizden absürt bir isteğim olacak. Bu incelemedeki her şeyin, benim sanrım olduğunu düşünün. Sonra size başkaları tarafından öğretilmiş veya size benimsetilmiş her şeyin, insanlığın sanrısı olduğunu düşünün. Son olarak da sizin düşündüğünüz ve keşfettiğiniz her gerçekliğin, sizin sanrınız olduğunu düşünün. Çıkan sonuçla da ne yaparsanız yapın. Ben gidip bir sigara yakacağım. Hadi eyvallah!
  • Varlık, sürekli bir değişim ve genişleme halindeyken mutlak ruh sabittir. Teknik olanaklar ve malzeme çağa göre farklılık gösterirken ulaşmaya çalıştığımız ebedi tasavvur kusursuzdur ve bizdeki algılayış kemale ererek derinleşir. Bu yüzden teknik tercih ve üslup ne olursa olsun sanat yapıtı bir ruhun, köklü bir geçmiş çekirdeğinin etrafında kümelenmiş değilse veya kendi külliyatını yaratmamışsa soysuz kalacaktır. Modern dünyanın değişim değerleri, teknik olarak mükemmel ama anlamsal olarak sathî bir yaşama formu oluşturduğu için, derin bir hakikate, bir kusursuzluk arayışına tekabül etmiyor.

    Kusursuz bir sanat üretme girişimi tanrısal olandan rol çalma olarak yorumlanabileceği gibi kadir-i mutlaka / ruhu ilahiyeye ulaşma eğiliminin de göstergesidir. Düşmemek için yaptığımız hareketler, düşerkenki hareketlerimizin aynısıdır. Kopmaya çalışmak, bitişik oluşumuzun delilidir. O halde malzeme ve üslup ne kadar kötü olursa olsun, tasavvurumuz, özdeki hakikate uygun olmak zorundadır: hayranlık uyandırıcı, ihtişamlı, tutarlı, anlamlı ve soylu.

    Maddi olarak üretilen her şeyde temel ilke maddi olmayan mutlak bir gerçektir.Önce ışık, sonra nesne ve en sonunda gölge. Her seferinde başka bir anlatıcı başka bir sahneyi anlatsa da hikâye tek ve aynıdır ve olup biten, olup bitmiş olanın aynasından bize yansıyandır. Levh-i mahfuz da kalem de bezm-i elest de Kalubela da bütün bu düşünsel arka planın imgeleridir. 

    Evrendeki bu tanzim düşüncesinin minyatür bir biçimi, kültürler ve kültürel üretimler için de geçerlidir.

    Kürdiesk olan; resimde, heykelde, müzikte, anlatıda, mimaride, siyasette ve dahası tüm psikolojik ve sosyolojik hal, tavır alma, tefekkür, davranış ve sanatsal tezahürlerde maddi bir benzerliğe değil ruhsal bir tevhide işaret eder. Coğrafya, malzemeler, teknik olanaklar, üsluplar, üretim araçları değişse de Kürdiesk olarak tariflenebilen bir şey, temelde size aynı Kürdi duygunun farklı cephelerini gösterebilendir. Çünkü özde bütünlüklü bir kavrayış ve onu ötekilerden ayıran başka bir ruha sahiplik vardır. Bu ruhun dışına çıkış bir yeniliğe değil bir bozulmaya; bunun Kürdi enstrümanlarla yapılışı ise patolojik bir kusura ve yaradılışsal bir çürümeye işaret eder.

    Kürdiesk ruhu somutlaştırmak için bir cümleye ihtiyacımız olsa bu şüphesiz zıtlıkların süreğen uyumu gibi bir cümle olurdu.

    Anlaşılır kılmak için şöyle demeliyiz: Kürdiesk tarz, birbirine zıt duygu ve durumların iç içe, sonsuz çoğaltılabilir ve birbirine eklemlenebilir hale getirilerek bağdaşık olarak ifade edilme biçimidir. Onun tezahüründe göze çarpan temel öğeler; karşıtlık ve çok renklilikle beraber sadelik, berraklık ve sahihliktir.

    Bu ifade tarzının zaman-mesafe algısı yoktur ve içeriğin sonsuz devam etme özelliği vardır. Bir dengbêj tam da bu yüzden bir hikâyeyi aynı makamda günlerce söyleyebilir ve Kürt masallarında hakikatte bir bitiş yoktur ve anlatıcının maharetine göre bütün hikâyeler birbirini devam ettirebilecek formdadır.

    Yine mimaride ister ova-şehir evleri olsun ister taraça şeklindeki dağ evleri olsun, birer oda eklenerek yapıların legolar gibi yeniden biçimlendirilebilir oluşunun ve bunun bütünlüğü bozmamasının temelinde de bu yapısal algı vardır. Öyle ki İslam mimarisinde ornomentalizmin gelişmesi ve aynı biçimdeki bir şablonunun (pattern) yan yana veya üst üste eklemlenerek sonsuza kadar çoğaltılabilme mantığı ancak Kürdiesk anlayışın güneye taşınması sonrası ortaya çıkmış ve ilk örnekleri Eyyübi İmparatorluğu döneminde Kürtlerin başkenti Şam’da verilebilmiştir.

    İslam sanatındaki ilk tezhip örneklerinin, İslam’ın simge literatürüne aykırı olmasına rağmen Kürt güneşi formunda oluşunun yegâne sebebi de bu durumdur. Bu biçim teknik olarak Kürdistan arkeolojik buluntuları arasında büyük bir yer kaplayan silindir mühürlerdeki devamlılık özelliği ile göze çarpar (günümüzde rulo fırçalar ve boya şablonları aynı görevi görür) ve bu birkaç bin yıllık bir kültürel özün yansımasıdır. Ne var ki Kürdiesk’teki sadelik ilkesi tezyinde bir Sami özelliği olan abartma arzusu ile bozulmuştur. Bunun rövanşını Bedirxan Bey, Botan’da yaptırdığı ibadethanelerde, kapılardaki muhteşem kündekari işlemelere rağmen içmimaride süslemelere yer vermeyerek almıştır ve bu sadeliği bir süreliğine geri getirerek hâkim kılmıştır. Lakin Türk devleti bugün Kürdistan’da restore ettiği veya inşa ettiği yapılarda yapay bir duyarlılığa dayanan plastik, çiğ ve anlamsız bir süsleme sanatı benimsemektedir.

    Kürt kültürünün devletsizlik sebebiyle içe çöküşü ve bir hamilikten yoksunluğundan dolayı, günümüzde Kürdiesk’e dair mutlak ruh en kusursuz şekliyle müzikte ifade edilir. Fakat Kürt müziği de diğer bütün sanat disiplinleri gibi bir mirasa dayandığı için özgür değildir ve belli formlar, haller, makamlar ve edep ile icra edilmek zorundadır.

    Teknik gelişmelerin, modern müzik yargılarının değişmesi ile birlikte Kürdiesk müziğin dönüşümü bir gerekliliktir. Fakat bu sebeple Kürdiesk ruhun dışına çıkış onu öldürmeye kasttan başka bir şey değildir. Yeniden üretilemeyen her sanat çürür.Yeni teknikler, yeni enstrümanlar, yeni imkânlar, yeni tarz ve üsluplar kesinlikle kullanılmalıdır. Fakat bu, herhangi bir yolla ifade edilmesini beklediğimiz ruhun bozulmasına sebep verirse bu artık üstünde kavga edilecek bir konudur ve üretilen şeyin Kürt müziği olduğu iddia edilemez. Bir çalgının telinin uzunluğu değiştiğinde telin çıkardığı sesin perdesi de değişiyor. Malzemeyi ve biçimi değiştirirseniz bu yeni bir enstrüman olur. Kürtlük de müzikte bir makam ve hal tezahürüdür. Bunun dışına çıkılarak üretilen şey, dili ve ritimleri Kürt/çe olsa bile Kürdiesk değildir.

    Kürdiesk müzik, varlığı birlik halinde kavrayan bir anlayışın dışa vurumudur ve bu yüzden yapısında ikilik vardır. Evrenin işleyişindeki dinamik zıtlıkların uyumu bizim müziğimizin temel taşıdır. Dikkat edilirse istisnasız bütün hakiki Kürt müziklerinde hüzün ve coşku bir aradadır. Ritmin yüksekliği ve düşüklüğüne bakılmaksızın her Kürdiesk eser, bu iki temel duygu etrafında biçimlenmiştir ve bu durum onun karakterini yansıtır. Örneğin en ağır ağıtta (ölüm) bile vurguların her biri beşik (doğum) ayaklarının yere değiş ritmine göre yapılır. Bu, Kürdiesk’te bir genel tavırdır. Fakat eserin duygusunun gerçekte ne olduğu çok berrak bir biçimde ortadadır. Temelde bir org ve bateri etrafında gerçekleşen elektronik düğün orkestrasyonuna kadar bu böyleydi en azından. Şimdi bile ne kadar hareketli çalınırsa çalınsın Giranî’deki hüzünlü hava silinemiyor çünkü gerçekte o bir gelinin başarısız olmuş taliplilerinin, sevgililerinin düğününde oynadığı bir govenddir.

    Aynı şeyi Afrin’den İçanadolu’ya sürgün gelmiş Reşî Kürtlerin, bugün Ankara Havasıolarak bilinen düğün şarkılarında da görmek mümkündür. Bütün bozulmaya rağmen Fidayda, Kesik Çayır, Angara’nın Bağları, Ankara Misket, Çargah, Çaçanê – Çeçen Kızı, Çiftetelli, Kaba Guvende gibi eserler bu yüzden hala Kürdiesktir ve hareketli yapılarına rağmen içlerinden üstümüze kocaman bir hüzün boca edilir. Kürt sufi-alevi müziğinde de Klasik saray müziğindeki Kürdî makamlarla yapılmış tüm eserlerde de aynı şey görülür.Örneğin Tanburî Cemil Bey’in Kürdilihicazkar Peşrev’i çok iyi bir örnektir.

    90’larla birlikte Kürt müziği, bu işi yüzyıllardır yapan Gewende, Dûman ve Mitriblarınelinden alınıp şehre göç etmiş dar kafalı muhteris köylülerin eline düştü ve Kürdiesk’teki bu bozulma politizasyonsüreciyle birlikte akıl almaz bir hal aldı. Neticede Bingol Şewtî (Bingöl Yandı) gibi bir ölüm parçası eşliğinde hunharca halay çeken ama cenazelerde de alkış çalıp slogan atan bir nesil ortaya çıktı.

    Bu durum, Kürt Hürremilerden Babek’in kendilerine Ehlê Xerabat (Harabat ehli, kötülük tarikatı, gönlü kırılmış olanlar, meyhane müdavimleri) diyen takipçilerinin meyhanelere girişinin yasaklanmasıyla vukuu bulan bir olayı hatırlatır bana hep. Şehrin hâkimi ferman çıkarmış ki bunlar meyhanelerde demlenip tefekkür etmesinama o günden sonra şehrin sokakları sarhoşlarla dolup taşmış. Zira meyhane edebini bilenlerin kadehi kırılıp onlar ortadan kaybolunca edepsizler sokaklara dökülmüş. O gün bugündür de durum aynı.

    Son birkaç yıldır hızla devam eden bu bozulma sürecimiz, iyi niyetli ama bilgisi eksik bir neslimizin de yetişmesiyle artık başka bir evreye girdi. Son günlerde popüler olan çoğu Kürtçe müzikte benzer bir sorun var. Şarkı söyleyenler çok güzel, sesler çok iyi, kayıtlar ve enstrümanlar şahane, Kürtçeler harika ama Kürdiesk edep yok.Zira bu bilgi yeni nesle aktarılmadığı gibi Kürt müziği sadece Kürtçe söylemekle yapılıyormuş gibi bir anlayış gelişiyor ve geleneksel müziğimizin arkaplanı, şarkı sözlerini ve onların metinlerini var eden bağlamlara dair hafıza yok oluyor.

    Kürt müziği adına gelecek vaat ettikleri ve kendilerinin çabasını önemsediğim, zat-ı şahanelerini takdir ettiğim için elimde kabarık bir listesi olan kötü örneklerin sahiplerinin ismini vermeyeceğim.

    Fakat iki örnek üzerinde duracağım.

    Son zamanlarda bütün dillerden mashupvideoları görüyoruz ve neticede iki güzel Kürt kızı da Kürtçe ve başarılı bir örnekle bu kervana katıldılar. Günlerce bu başarılı çalışmalarını dinledim. Ne var ki seçtikleri şarkılarda sırf bu hüzün ve coşkunun bir arada olması sebebiyle iki tane de çok acı hikayesi olan ağıta da yer verdiler ve gülümseyerek bunlar eşliğinde çılgınca dans ettiler. Bu korkunç bir şey. Başkaları yapsa, bu bizde millî bir travmaya dönüşebilecek kadar acı bir şey.

    Hatırlayalım. Tevrat’ın Mezmurlar bölümü (Zebur Kitabı) bir ilahiler ve dua kitabıdır. 137. Mezmur’un acı bir hikâyesi vardır. Asurlular ve Babilliler birkaç yüzyıl arayla İsraillileri topraklarından alıp sürgün etmiş ve köleleştirmişlerdir. Bir gün onları sürgün edenler onlardan şarkı söylemelerini ve kendilerini eğlendirmelerini isterler. Onlar da bunu reddeder ve lirlerini Dicle Nehri’nin kıyısında kavak ağaçlarına asarak kutsal şehirleri Zion’u hatırlar ve ağlarlar. Kim söyledi bilmiyoruz ama bu mezmur 2700yıldır Yahudilerin milli gururunun ve tarihsel hafızasının canlı bir örneği olarak durur. Kilise ayinlerinde de sıkça okunan bu ilahinin Don McLean tarafından seslendirilmiş Waters of Babylon isimli halini mutlaka dinlemelisiniz çünkü o gün vukuu bulmuş acıyı hissetmemeniz olanaksızdır

    Fakat bugün Kürt çocukları Dersim katliamını ve arkasından Kürtlere uygulanan tehciri anlatan Malan Barkir adlı bir ağıtı aradan 80 yıl geçtikten sonra bir dans müziği olarak yeniden üretebiliyorlar çünkü gerçekte sözlerinin ne dediğine dair bir fikirleri yok.  Acı. Başka hiçbir şey değil.

    Bir diğer örnek ünlü Kürt mutasavvıfı Melayê Cizirî’nin Terci-i Bend’inin başına geldi. Mela, kendi döneminin Kürt sultanına onun kudret, azamet ve güzelliğini anlatan bir şiir yazmıştır. Şiir bütün öğeleriyle Kürdiesktir. “Sebahulxeyri xanê min, şehê şîrînzebanê min” (Sabahı şeriflerin hayırlı olsun ey Han’ım, şirin dilli şahım” diye başlar. Kürtçe’deki basit dil kurallarını bilenler isimlerin dişilik-erillik ekleri alarak bahsedilenin kadın mı erkek mi olduğunu bildirdiğini de bilirler. Bu yüzden bu şiiri okuyan biri, şiirde bahsedilenin “sevgili bir kadın” olmadığını anlar ama ne var ki şiir nasıl olduysa son on yılda öyle bir değiştirildi ki “ê” harfi “a”ya dönüştürüldü ve “Han”, “Hanım”;  “Xanê min”, “xanim” yapıldı.

    Güneybatı Kürdistan’ın Kobanî şehrinden ünlü bestekâr ve müzik üstadı Reşîd Sofî’nin bu şiir için 1970’lerin sonunda yaptığı o harika müzik ve düzenleme Kürdistan’ın kuzeyinde berbat bir hale getirildi. Zûbêr Salih’in de besteyi daha yumuşatarak ve yanlış okuması üzerine bu şiir bir aşk şiiri sanılarak yayıldı. En son yine yetenekli bir hanım kızımız öyle bir işve ve güzellikle, saçlarını omuzlarının üstünden savurarak bu şarkıyı okudu ki yüzbinlerce sevgili coşa gelip nûş eyledi ama Melayê Cizirî duysa “Ahê ji derdê te dikem” derdi.

    Belki elli farklı şekilde okunabilecek ama bu şekilde okunmaması gereken bir şarkı, tüketim malzemesi olurken Kürdiesk’in epik olanı ve aşka dair olanı aynı anda barındırması öz müziğimizden götürdü çünkü müzikte Kürtlük iddiası salt dil fetişizmine indirgenemez. Onun bir ruhu, bir ritmi, bir anlamı vardır.  (Bu şarkının kuzeydeki en başarılı yorumu Kardeş Türküler’e aittir zira içinde şiir, müzik ruh ve muhteva arasında huzuru sağlayan bir denge barındırır:

    Ahvalimiz budur.

    Tahrif edilen Kürdiesk, köklü bir ruhun kendi varoluş sistemiyle çeliştiği için varlığını yitirmesine neden olur. Yeniden üretimde bu denge sağlanamazsa tıpkı Türkler gibi ilerde kendimize ait bir müziğimiz olmayacak.

    Çok şey yazmak gerekir belki ama benim aklımda Solanas’ın El Viaje filminden bir replik var, her şeyi söylemeye yetecek:

    “Öldüğüm gün dünyada başka ozan kalmayacak ama yeni şarkıcılar gökyüzünden yağacak.”
  • Merhaba canım insanlar, :")

    Bugün Hatay olarak 3.okur buluşmamızı gerçekleştirdik. Sıcağa rağmen sıcakla...

    Fatih Kurt https://1000kitap.com/pluton_zombisi ve bendeniz, Arzunalbant kanlı canlı Hatay'ımızın sessiz ve benim pek beğendiğim kafelerinden biri olan Kültür Miras Kafe'nin eski koltuklarında, https://1000kitap.com/hc31 öğretmenim de telefonun diğer ucunda bizlerleydi. Her ne kadar ses duyulmadığı için, görüntülü konuşmamız kısa sürmüş olsa da..

    3. buluşmamız olan bu buluşma, aramıza yeni katılanlar olduğu ve bir kitap belirleyemdiğimiz için "bir tanışma buluşması" olarak tarihe not düşüldü.

    Tabi memnun olduk deyip, dağılmadık. Yaklaşık iki saat boyunca, edebiyattaki boş'luktan tutunda Kuantum fiziğine kadar birçok konu hakkında birçok fikir attık ortaya... İnsanlar olarak tembel olduğumuza ve sadece söyleyip harekete geçmediğimiz konusunda mutabakat varıp, bir şeyler yapmaya, yazmaya, başlamaya karar verdik...
    Yeni yazarlar dedik, Kaan Murat Yanık
    Kemal Hamamcıoğlu Rolan Aybey (Kurdikan) 'ı okumayı tavsiye ettik, meraklı kardeşim beni aradığı için masadan ayrıldığımda Hüda'da önerdiyse birini, şimdi burda bizimle paylaşsın :))

    Şair dedik, herkes yazmaya meyilli, herkes elbet yazmıştır bir şiir dedik, ders kitaplarındaki akrostiş etkinliklerine bin minnet ettik, ve canım insan Şükrü Erbaş'ın
    "Eğri çizgiler dalgın
    İki kaşım üzerinde
    İki kaşım üzerinde bir ağrı
    Gözlerim yanıyor günlerdir
    Gözlerimde bir yangın.
    Bir yanım gündelik şeyler
    Evdir ekmektir
    Yaşadığım kaskatı
    Bir yanım olmadık türküler söyler
    Yoldur özlemdir
    Benim en güzel düşlerim
    İçimde kaldı.
    Bir yerlerim eksiliyor günlerdir
    Bir yerlerim eriyor
    Günlerdir başımda bir esrik bulut
    Ben süt mavilerde umarken günü
    Aykırı sularda akşam oluyor." bu şiirini Hüda bize okudu, sesine sağlık :))

    Daha neler neler... künefemizi yiyemedik, olsundu kahvemizi içtik...

    Tıpkı ilk buluşmamızda olduğu gibi, herkes bir kitap önerdi, bir tane de fazladan kitap yazdık, çektik kağıtlarımızı masada kalan kağıttaki kitabı okumaya karar verdik..
    Son bir not düşmek, istiyorum, bunu bir sitem olarak algılayabilirsiniz, keşke gelemeyecekler, belirtselerdi de biz de beklemeseydik, keşke onlar da gelseydi de paylaşsaydık, bir kitabı,bir şeyleri..

    4 kişilik dev kadro ile, güzel bir gün paylaştım, ruhunuza bin minnet..memnun oldum kendi çapımda,buluştuğumuza, tanıştığımıza...

    Hüda pankartı açsaydık birileri de bize katılırıdı belki, :)) bir de sorduğumuz, adam da 1000k'lı çıksaydı keşke...

    İçerde sohbete dalıp fotoğraf çekilmeyi unutsak da, az kalsın,şarja taktığım telefonumu kafede unutacakken, aklıma gelmesiyle, dağılmadan bir fotoğraf çekildik.
    Bu sefer dans eden garson yoktu,(hatırladıkça gülümserim)bu yüzden garsondan bizim fotoğrafımızı çekmesini rahatlıkla isteyebildik...

    Hoşça kalacak, an'ın anı olduğu fotoğraflar...

    https://hizliresim.com/4zVQk7
    (Hüda ile ekildiğimizi ve pankart açmayı düşündüğümüz, anlar...)

    https://hizliresim.com/k68pJJ

    https://hizliresim.com/GD4gO7
    (Ve günün son ve en güzel fotoğrafı, telefonla aramıza katılan öğretmenimi fotoğrafa eklemeden olmazdı )

    4. Buluşmamız Eylül ayında yada Ekim ayının ilk haftası olur diye düşündük.. katılacak kişilerin uygun olduğu bir günü ileriki zamanlarda belirleriz.
    Okunacak kitabımız:
    Adem'den Önce

    Pdf okuyabilenler https://1000kitap.com/hc31 öğretmenimle irtibata geçebilirler..

    İyi kalın canım insanlar, Hatay'da olanlar bir dahaki buluşmada kitaplarınız ile görüşürüz..
  • Bir insan neden intihar etmek ister? Hayattan sıkıldığı için mi,yoksa umutsuzluktan mı? Hayır hayır, söyleyeyim: intihar etmek ister, çünkü başka çaresi yoktur. Ama her zaman bir çare vardır! Evet, her zaman bir çare vardır ama istisnalar kaideyi bozar...

    Bir hafta ömrünüz kalsaydı, ilk yapacağınız şey, son kez yapacağınız deneyim veya hep isteyipte ertlediğiniz şey ne olurdu?

    Veronika, 22 yaşlarında genç, güzel, gezmeyi ve sosyal takılmayı seven bir kadın olmasına rağmen hayattan zevk alamıyor, her daim bir şeylerin eksik olmasından kaynaklı yeterince mutlu olamayan bir kadındır. Bir gün intihar girişiminde bulunur ve hayata veda ettiğini sanarken, gözlerini açar.''Burası cehennem mi?'' dedi Veronika. Derinden bir ses,'hayır, daha vaktin var.' dedi. Veronika intihar girişiminin başarsızlıkla sonuçlandığını ve kendisinin bir akıl hastanesinde olduğunu anlar. İntihar girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığını öğrenen ve hoşnutsuz olan Veronika'ya iyi haberi Dr.İgor,'Yarım bıraktığın iş tamamlanacak,çünkü en fazla 1 hafta ömrün kaldı.' der. Veronika, ilk birkaç günde hastaneyi pek umursamaz, çünkü birkaç gün sonra hayatta olmayan biri için yapacak pekte bir şey yoktur. Ama 3-4 gün geçtikten sonra hastanedekilerle arkadaşlık kurmaya çalışır. Bunlardan biri şizofreni hastası Eduard'dır. Eduard, Veronika'nın piyano çalmasına tutulmuş bir gençtir. Veronika Eduar'da karşı tarifi olmayan birtakım duygular besler, ölümün yaklaştığı günlerde onunla beraber olmak ister. Ancak Eduard, kimseyle konuşmamış ve herkese konuşmadığını sahiden bir şizofreni olduğuna ikna etmiştir. Vaktinin dolmasına sadece 1 gün kalan Veronika, Eduard ile yürüşteyken Eduard konuşur ve ona bu son günü dışarda geçirmek gerektiğini söyler ve elinden tutup firar ederler. Lüks bir lokantada yemek yerler, gece boyu şarap içerler ve birbirlerine sarılarak ağlamaya başlarlar...

    Kitap son derece sürükleyici, düşündürücü, imgelere ve kısa sözlere yer verme açısından tatmin edecek şekilde yazılmış. Özellikle kapak fotoğrafı olan fotoğraf gerçekten okumayan birini,'Hımm, acaba nasıl bir şey, nasıl bir hikayesi var.' dedirtebilecek türden.

    Karakter isimleride son derece akılda kalıcı, bölgesel isimler olmasından beğenilecek ve kitabın yer yer kopmasından dolayı bile olsa akıldan çıkmayacak ve kopmasına izin vermeyecek türden önemliydi. Veronika, Eduard, İgor...

    Kitaptan birkaç bölüm paylaşmak istiyorum:

    ''Kendini vurmak, yüksek bir yapıdan atlamak, kendini asmak, bu seçeneklerden hiçbiri onun kadınsı doğasına uymuyordu. Kadınlar kendilerini öldürek için çok daha romantik yöntemler seçer; bileklerini kesmek ya da aşırı dozda uyku ilacı almak gibi.'' (15)

    Kadınlar üzerindeki bu tespiti beni mestetti diyebilirim. Ama bu tespit sadece kadınlar üzerinde mi etkili emin değilim. Paulo Coelho belki de, kadınların ağır duygusal yönlerine dikkat çekmek için bu tespiti yapmış ve intihar girişiminde olan birinin, bir kadının farklı düşüncelerine ve duygusal açıdan şiddet eğilimi gösterdiğini vurgulamıştır.

    2-''İki dileğim olacak. Birincisi bana öyle bir ilaç verin ki uykum gelmesin ve yaşamımın geri kalanının her anını yaşayabileyim. Çok yorgunum, ama uyumak istemiyorum. Yapacağım sandığım günlerde hep ertelediğim şeyler bunlar, sonra, hayatın yaşanmaya değmeyeceğine inanmaya başlayınca da...''

    Okurken acıyı hissettiniz mi? Problem değil, o da hissetti.

    Kitaptan iki söz paylaşacağım;

    1-''Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. Şizofrenler, psikopatlar, manyaklar. Yani başkalarından farklı olanlar.''

    Bazı şeyleri sağduyu belirler: Bir gömleğin düğmelerini öne dikmek mantık işidir, çünkü bunları yandan iliklemek çok zor, arkadan iliklemek ise imkansızdır.

    Herkesin hayatta kalmak için yaşam mücadelesi verdiği bu dünyada, intihar etmek isteyenleri anlamak kolay mı?

    Keyifli okumalar.