• Vücudunda fazla hiçbir şey yoktu; hayatında manevi taraflarla pratik taraf arasında bir denge kurmaya çalışırdı. İki tarafı birbirine paralel yürür, bazen birbirine karışır, fakat hiçbir zaman, bir kördüğüm haline gelmezdi. Yolunda sebatla, şevkle yürürdü; parasına göre yaşar, dakikalarının da, rublelerinin de hesabını bilir, harcadığı heyecanı, ruh gücünü dikkatle ölçüp biçerdi. Sevinçlerini, kederlerini ellerinin, ayaklarının hareketleri gibi kontrol eder ya da onları iyi hava, kötü hava gibi görürdü. Derdi olduğu zaman duyduğu üzüntü yağmurda şemsiye açmak kabilindendi. Üzülmesi de uyuşuk bir tevekkülden ziyade bir öfkeye benzerdi. Istırabına sabırla katlanırdı, çünkü nedenini başkalarında değil, kendinde arardı. Sevinçleri de yoldan çiçek toplar gibi koparır ve daha solmadan atardı; böylece her zevkin dibindeki acı tortuyu tatmazdı. Onun istediği, hayatı basit görmek ve olduğu gibi almaktı. Hayat sorunlarını çöze çöze zorluklarını daha iyi takdir ediyor ve yolunun yanlış yönde gittiğini görüp de doğru yolu bulunca içinden bununla övünüyor ve mutlu oluyordu. Kendi kendine çok defa, "Basit yaşamak çok zor, çok karışık bir iş," diyordu. Hayat yolunun nerede düğümlendiğini, işin nerede bozulduğunu çabucak görürdü. En çok korktuğu şey hayaldi. Bu ikiyüzlü yol arkadaşı, bir bakıma dost, bir bakıma düşman; inanmadığın zaman dost, tatlı akışına kapılıp gittiğin zaman düşman. Hülyadan kaçardı; kaçmadığı zaman da üstünde, "Ma solitude, mon hermitage, mon repos,"[15] yazılı bir mağaraya girdiğini, içinden saat kaçı kaç geçe çıkacağını bilirdi. Ruhunda rüyalara, muammalara, sırlara yer yoktu, deneyimin süzgecinden geçmeyen her şey onun için yanlış görme, bir göz boyanması ya da henüz kanıtlanmamış bir gerçekti. Mucizeler dünyasında dolaşmak merakı ya da bin yıl sonra yapılacak keşifler için varsayımlar kurmak donkişotluğu yoktu. Ne çocukça bir inanç, ne de gereksiz bir şüphe göstererek esrarlı şeylerin eşiğinde inatla durur ve bu esrarı açacak olan anahtarın bulunmasını, yeni bir kanunun ortaya konmasını beklerdi.
  • 448 syf.
    ·2 günde·3/10
    *Spoilerli yorum*
    Kitabı dün bitirdim ve yorumumu dün
    yazmış olsaydım çok daha sinirli bir yorum olacaktı fakat serinin 2. kitabını da yeni bitirdiğim ve 2. kitap daha iyi olduğu için sakinleştim. Açıkçası ilk kitap böyle başarısız olunca herkes 2.yi okur mu bilmiyorum. Kaldı ki ilk kitabı bitirmek bile büyük sabır istiyor. Sebebiyse Armin karakteri. Armin'i okurken o kadar bunaldım ki hâlâ sabredip nasıl bitirdim şaşırıyorum. Yaşadığı olay çok büyük ve bence inanılmaz ağır. Böyle bir olaydan sonra psikolojisinin normal olması beklenemez zaten. Hatta muhakkak bir psikolojik yardım da almayalıydı diye düşünüyorum. Gel gelelim Yağız mı Ege mi muhabbetinde yaptıklarını 'Ama yaşadıkları çok ağırdı' diye görmezden gelemem. Hadi Yağız'ın bu kadar sevmesinin bir noktada mantıklı bir tarafı var. Ama Ege ne ara sevdi de benim yaralarımı sen saracaksın moduna girdi muamma. Cidden çok saçma. "Bir ona gideyim bir buna, canım yandı Yağız gel, ama Ege'ye bakınca ondan da hoşlanıyorum. Az Ege'yi kırayım, sonra Yağız'ın canını yakayım. Günün sonunda hep Yağız ile olayım ama Ege'yi görünce ona da az umut vereyim." falan filan. İşte özetle Armin karakteri. Yaşadıklarının gerçekten çok kötü olduğunu kabul ediyorum. Fakat yaptığı saçmalıkların açıklaması bu olamaz. Ayrıca kitabın bir sahnesinde ailesi 'Yeter seni geri alacağız' dedi fakat Armin gitmedi. Buna rağmen ilerleyen bölümlerde Yağız'a 'Sen beni ailemden zorla aldın.' falan demeye devam etti. Ee gitseydin ailenle. O noktada Yağız bile tamam diyecekti belli ki. Ya seversin ya sevmezsin bir insanı. Yağız, Armin'i zorla ailesinden alıp getirdiği için sevmese de şaşırmazdım. Ama Yağız'a sen oksijensin bilmem ne deyip sonra senden nefret ediyorum moduna girince Armin'i sevmek mümkün olmadı. Ayrıca kitabın sonunda Ege ile korumaları atlattıkları sahne de delirdim. Ölümün eşiğinden dönüp buna rağmen böyle saçma hareketler yapmak nedir Armin? Bizi niye yoruyorsun? Neyse. Bazı olaylardan sonra Yağız biraz kızacak gibi olunca ağlayarak işin içinden çıkan bir karakterdi Armin. Yağız ise inanması güç bir karakterdi. Armin'i her şeye rağmen bu kadar sevmesi çok farklıydı. Gerçek hayatta bulunması pek mümkün olmayan bir karakter olduğu kesin. Gel gelelim Yağız'ı sevmemek mümkün mü? Kitapta tek sevdiğim karakterdi zaten. Kızı zorla getireceğine her şeyi anlatsaydın dediğim çok yer oldu ama Yağız'a çok kızamadım. Ege-Buğra ilişkisini de çok anlamsız buldum. Yahu o kadar olay olmuş. Tamam kardeş gibiydiniz ama insanlar gerçek kardeşleriyle bile görüşmüyor çok ağır şeyler olursa. Her hatanın affı olmaz çünkü. Olmamalı da bence. Niye bir aradasınız? Ayrıca asla Ege'yi haklı bulmadığım bir olaydı. Hâlâ 'Buğra benim sırrımı tutmadı' diye olayları anlatması da ayrı saçma. Hadi o zaman kötüydün anlamadın. Hâlâ nasıl suçlarsın? Başkasını öldürecek boyuta gelmiş bir karakter Ege. Buğra herhalde babasına anlatacaktı. Nehir gibi sessiz kalmak mı doğru olan? Sussa Ege daha da batacak belki ölecekti. Ayrıca Ege'nin yaptığı şey de çok kötüydü. Kısacası bu iki arkadaşın sözde Nehir için hâlâ bir arada durmaları bana manasız geldi. Ayrıca büyük bir sırdan bahsedildi tüm kitap boyunca. Bari onu öğrenseydik dedim o da olmadı. Ben merak edip 2. kitabı okudum bile. Fakat bu kitabı sevmedim. Okuyacaksanız bile sıfır beklentiyle başlayın derim.
  • 182 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    > Merhaba, bilmem farkında mısın? Ama bugün seninle yollarımız yine kesişti ve sen benim bir incelememi daha okuyacaksın. Ama maalesef üzülerek ifade etmem gerekir ki, bugün bu incelemem pek keyif verici geçmeyecek gibi görünüyor. Konu başlığından da anladığın gibi, bugün burada konumuz Zezé! Evet, evet o masum, kendi halinde, iç dünyasında hayalleri ile yaşayan bizim küçük Zezé. Aslında hep gördüğüm, ama bir türlü elimin gitmediği bir romandı Zezé’nin yaşadıkları. Gerek burada, gerek başka kitap ve edebiyat platformlarında sıklıkla karşılaşırdık kendisi ile ama bir türlü şahsen tanışma imkânım olmamıştı Zezé’yle. Zaman içerisinde, okumak istediğim bu tür popüler birçok eserin benim şahsi kitaplığımda yer aldığını fark ettim. Hatta geçen bir siparişimde dalgınlıkla, Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı kitabını ikinci kez sipariş etmişim. Bu hatamı, kitaplar geldiğinde fark ettiğimde, Osman Balcıgil’in Nefesi Tutku Olan Kadın-Afife Jale adlı kitabı ile telafi ettim. Benim yoğun tempo geçen iş ve ev hayatımdan dolayı okuyamadığım ve okumak istediğim o kadar çok şey var ki, bazen bırakın diğer olmayanları, elimde olanlara bile ömrüm vefa etmeyecek diye korkuyorum doğrusu. Neyse, konumuz Zezé’ydi ve en sonunda kendisini ile tanıştığım ve yakın zamanda okuduğum, bitirdiğim bu güzel esere dönelim tekrar.

    “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü” s.11

    > José Mauro de Vasconcelos tarafından yazılan ve elimde olan Şeker Portakalı adlı kitap (Mustafa CANBEK tarafından çevrilmiştir). 1968 yılında Rio de Janeiro'nun Bangu mahallesinde geçen ve yazarın kendisinin çocukluğuna dayanan otobiyografik bir romandır. Vasconcelos, Rio de Janeiro'nun gecekondu kasabasında zorlu şartlar altında büyümekte olan, hayallerini, hüznünü ve düşüncelerini içinde yaşayan bir çocuğun kendi dünyasının görüntüsünü aktarıyor biz okurlara. Zezé, hayatta kalan yedi kardeşin ikinci en küçüğüdür. Zorlayıcı şartlar altında, varoşlarda sürdürülen bir hayat ve babaları işsiz olduğundan, aileyi ayakta tutabilmek için fabrikada, uzun saatler ayakta kalarak çalışmak zorunda olan bir anne. Mahallede yoksulluk içinde yaşayan pek çok kişi var olsa da, özellikle Zezé’ye, ailesinin Noel'de iyi bir yemek ve hediyelere paralarının olmaması çok üzücü gelmektedir. Bu gururlu, ama fakir ailenin katlanabileceği zorluklar önlerinde bir dağ yığını gibi dururken, bizim küçük Zezé’nin yaptığı haylazlıklar ile ilgili yaşadıkları hayal kırıklıkları onları bir hayli üzmekte ve düşündürmektedir.

    “Öyleyse bana öbür gün, kentten bir ‛Ayışığı’ getirir misiniz?” s.20

    > Manevi sıkıntıların yanında maddi sıkıntılar içerisinde olan ailesi, biriken kira borçları baş edilemez hale geldikten sonra, mecburiyetten yeni bir eve taşınmak zorunda kalırlar ve Zezé bu evin arka bahçesinde ileride arkadaş olacağı küçük portakal ağacı ile tanışır. Küçük kardeşiyle oyunlar oynayacağı bu evin arka bahçesini heyecan verici yeni bir dünyaya dönüştürür.

    “Tanrım! Neden hayat bazıları için bu kadar zor?..” s.41

    > Okulunda kendisine çok saygı duyduğu iyi kalpli öğretmeni ile tanışacağız ve kocaman yürekli bu küçücük Zezé’nin öğretmenini memnun etmek için çırpınışına şahit olacağız.

    “Hayır, Dona Cecília. Yeryüzü, Ulu Tanrı’nındır, değil mi? Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı’nındır öyleyse. O zaman, çiçekler de…” (s.75-76)

    > Üzüntüsünden kendisini yollara vuran ve geç saatlere kadar ayakkabı boyayarak kazanacağı parası ile üzmüş olduğu babasının tekrar gönlünü kazanmak isteyen bu cesur çocukla gurur duyacağız. Bir yarasa gibi rüzgâra karşı uçmak ve en büyük hayallerinden birisini gerçekleştirmek isteyen Zezé, bir gün okuldan kaçtığında, bir şekilde Valadares’in arabasına gizlice biner, biner binmesine, ama Valadares’in bunu fark edip ve kendisini dövmesinden sonra ona büyük öfke duyar. Ama aradan birkaç gün geçtikten sonra, Zezé ayağındaki yaradan dolayı okula acılar içinde giderken Zezé’ye rastlayan Valadares onu arabasına davet eder ve Zezé ile aralarında çok sıkı bir dostluk başlar.

    “Yarasaların, çocuklarının kanını emen vampirler olduğunu söylerdi.” s.41

    > Zezé'nin davranışları ve yaramazlığı hep bir ceza ya da kötü bir son ile bittiği için Zezé, iyiden iyiye kendisinin sevilmediğini, dışlandığını ve istenmediğini düşünmektedir. İşte bu sebepten, aklından geçen düşüncelerini, kendisine cevap verdiğini düşündüğü küçük portakal ağacıyla paylaşıyor. Biliyor musun Zezé? Ben sen de, benim çocukluğuma dair birçok şey okudum ve sen her ne yaşadıysan, ona yakın bir kader ortaklığım vardı seninle. Aklıma küçükken, yarıyıl tatillerinde simit sattığım, şeker imalathanesinde fındıklı şeker ve horoz şekeri kalıplarına döktüğüm sıcak şerbet geldi. Küçüktüm ve her defasında kendime; “bu sefer ellimi yakmayacağım!” desem de, kalıba sıcak şerbet dökerken her defasında yandığım geldi. Kader ortaklığımızın tek eksik yanı, fakir de olsan, senin anne ve babanın yanında olmasıydı. Oysa benim kendisine kazandığım para ile hediye alabileceğim bir babam asla olmadı ve annem ise bir fabrikada çalışıyordu, ama benden 3500 km kadar uzakta, bilmediğim bir yaban eldeydi ve orasına Almanya diyorlardı. Evet, zamanında çok giden olmuş. Kimin yakını ya da canı gitmemiş ki oralara?! Yaşadığın bu hayat sana ne kadar zorsa, bana da bir o kadar zordu ve benim de içimden geçenler çoktu. Hâlâ o günleri düşündükçe içimden geçiyor o şeyler!

    “Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.” s.47

    > Zezé, zeki ve kurnaz bir çocuktur, ama asla kötü niyetli değildir. Fakat bazen görmüş olduğu kötü muameleler yüreğinde ve düşüncelerinde intikam duygularını çağrıştırmaktadır. Hep şair olmayı hayal etmekte, müzikte güzellik bulmakta ve öğrenmeye hevesli olduğu görülmektedir. Babası, şarkı söylemeyi çok seven Zezé’ye, Arivaldo ile olan samimiyetini sonlandırmasını ve bir daha onunla asla şarkı söylememesini söyler. Bir akşamüstü Zezé babasına şarkı söylemeye karar verir, ama babasını mutlu etmek isterken, Zezé’nin hiç beklemediği bir son ile biter o gün. İşte burada aklıma, eskiden benim de küçüklüğümde yaşamış olduğum olumsuz hadiseler gelmedi değil. Hangimiz Zezé gibi küçüklüğümüzde sıkıntılar ya da olumsuzluklar yaşamadık ki? Eminim birçoğumuz yaşadık bunu… Bu eser alışılmadık bir hikâyeye dayanmakta, ama içerik olarak biz okurları da doğrudan ve duygusal olarak içine çeken bir öyküyü barındırmaktadır. Yazar, Zezé'nin çekmiş olduğu sıkıntılarını biz okurlara iletiyor ve onun, küçük Zezé’nin yaratıcı tarafı ile hayata karşı nasıl başa çıkılabileceği stratejisi arasında iyi bir denge kuruyor. Eserde hayatın küçük çocuğa karşı olan sertliği çok açıktır, ancak edebi yazım ve söylem dili biz okurlara hiç ağır gelmez. Kocaman bir dünyada, yalnız bir çocuğun gözünden hayatta kalma öyküsünün ve sevgiyi arayışının edebi yanıdır Zezé'nin çekmiş oldukları! Eğer bugüne dek yaşadıklarımızı biraz olsun anlayabilmiş ve o meşakkatli yoldan geçmişsek, o zaman, bu güzel varlıkların (çocukların) dünyasını, duygularını unutmayıp, onlara gereken ilgi ve şefkati göstermeliyiz.

    “Hepimiz büyüktük. Küçük küçük parçalarla, aynı üzüntüden payını alan büyük ve üzgün kişiler.” s.49

    "Daha çok anlat” dedim.
    “Hoşuna gidiyor mu?”
    “Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
    “Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
    “Gider gibi yaparız." s.157

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • 101 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Mini özet- spoiler içerir

    Okyanus kıyısında bir kasaba.

    Bir tarafında derme çatma barakalarda yaşayan yerliler, diğer tarafında işgalci ve müreffeh beyazlar.

    Yerliler açlık ile yokluk arasında bir yerde. Geçim kaynakları inci toplayıcılığı.

    Binlerce yıl dilden dile aktarılan türküleri var. Aile türküsü, aşk türküsü, savaş türküsü, düşman türküsü ve daha niceleri.

    Roman kişimiz Kino. Evli ve küçük bir oğlu ile yaşamaya çalışıyor.

    Kino her sabah en güzel güne uyandığı hissiyle kalkar ve aile türküsü kulaklarında çınlar.

    İlerleyen saatlerde küçük oğlunu barakaya rahatça sızan akrep sokuverir ve çocuğun yüzü anında şişer kocaman olur. Felaket türküsü çalmaya başlamıştır bile.

    Anne doktora gitmek gerektiğini söyler. Kino paraları olmadığı için doktorun ilgilenmeyeceğini söylese de annenin bir bakışı yola koyulmalarına yetmiştir bile.

    Doktorun kapısı çalınır. Uşak doktora haber verir. Doktor “paraları yoksa evde yok de ve gönder” der. Yoksulluk türküsü çalmaya başlar.

    Kino, eşi ve çocuk çaresiz günlük nafakalarını çıkarmak için dede yadigarı teknenin yolunu tutar. Anne sahilde bulduğu ot ve yosunlardan macun yapar ve akrebin soktuğu yere boca eder.

    Tekne ile okyanusa inci avına koyulurlar. Kino kovasıyla suyun altına dalar. İlahi bir ışık görür bir an. Midyenin içinden dışarıya göz kamaştırıcı ışık sızar. Kino hemen midyeyi kovaya kor ve tekneye döner.

    İlk müjdeli haberi anne verir. Çocuğun yüzündeki şiş inmeye başlamıştır. Şifa türküsü çalmaya başlar.

    Sıra Kino’ya gelmiştir. Kovadan çıkardığı midyeyi açar. Dünyanın en büyük incisi karşılarındadır. Talih onlardan yana dönmüştür. Kulaklarda zenginlik türküsü.

    Eve dönerler. Ahali çoktan haberdar olmuştur. Ev tıka basa mahalleli ile doludur. Tek gerçek dostu kardeşi Kino’ya yaklaşır. İnsanların iyi günde yanındaymış gibi davranacaklarını, kötü bir anında kendisini terk edeceklerini ve inciden dolayı içten içe kendisine düşmanlık beslediklerini hatırından çıkarmaması gerektiği tembih eder.

    Evi ilk ziyaret eden kalburüstü misafir papaz olur. Parası yok diye Kino’nun nikahını kıymayan papaz, Kino’ya tanrının yüzüne güldüğünü, paranın kendisini şımartmamasını, kiliseyi ihmal etmemesini, yardım etmesini, bunların kitapta da yazdığını söyler. Kino okuma yazması olmadığı için okuyamadığı kitapta ne yazdığını bilmediğinden mecburen papaza inanır.

    Kino 50 bin pesos değerindeki incisi ile hayal kurmaya başlar. Kıyafetler, yiyecekler, düzgün bir ev… En önemlisi oğlu okuyabilecektir.

    Hayaller kurmaya devam ederken bu sefer gelen sabah kapıdan çeviren doktor olur. Sabah evde olmadığını, akrep sokmasının çok ciddi risk oluşturduğunu, çocuğu acilen tedavi etmesi gerektiğini söyler. Anne ne kadar çocuk iyileşti dese de doktor kandırır ikisini de. Zorla çocuğa bir hap içirir. Bir saat sonra çocuğu tamamen iyileştireceğini söyler ve evden ayrılır. Doktor gider gitmez çocuğun yüzü yine şişmeye başlar. Düşmanlık türküsü çalmaya başlar.

    Doktor bir saat sonra gelir ve çocuğu kusturur. Parayı sorun etmemelerini söyler.

    Gece barakaya inciyi çalmak için gelenler olur. Kino hırsızları bertaraf eder ve sabaha kadar teyakkuz hali başlar.

    Sabah inci alıcılarının yolu tutulur. Kartel olan alıcılar ağız birliği yapmışçasına inciye en fazla bin beşyüz pesos değer biçer. Kino sinirlenir ve eve döner. Sabah ilk iş inciyi kente satmaya götürmektir.

    O gece yine inci hırsızları iş başındadır. Kino bir kez daha tehlikeyi bertaraf etmiştir.

    Sabah sahile indiklerinde tekneyi her tarafı delik deşik edilmiş halde bulurlar. Ertesi gün yürüyerek şehre gitmek gerekmektedir. Eve dönüş yolunda evlerinin ateşe verdiklerini görürler. Artık sabahı beklemeden yürüyerek şehre inmekten başka çare kalmamıştır.

    Karanlıkta patika yollardan ilerler. Dinlence yerinde arkalarına üç tane silahlı inci avcısı takıldığını görürler. Dağlara doğru kaçmaya başlarlar. Mağarada saklanırlar.

    Kino avcıları aklamak için pusu kurar. Başka yerde ses çıkararak dikkatleri dağıtacak ve avcıları aklayacaktır. Planı başarı ile gerçekleştirecekken çocuk ağlamaya başlar ve silahlar patlar. Kino kargaşada avcıları bertaraf ettikten sonra mağaraya döner. Eşinin kucağında kafası parçalanmış oğlunun ölüsü vardır. Felaket türküsü dağlarda yankılanır.

    Anne başına gelenleri incinin lanetine bağlar ve inciden kurtulmaları gerektiğini söyler. Kino eşiyle okyanus kıyısına gelerek inciyi suyun en derin yerine fırlatır.

    Tanrının güzel bir hayat yaşamaları için verdiği fırsat, insanlar tarafından hem de en kıymetli hazineleri ellerinden alınarak yok edilir.  
  • 336 syf.
    ·10/10·
    Burada analizin niçin, nasıl yapılacağı, şahsi kıskançlıklar anlatılır.


    Yapmış olmak için yapmaktansa parmakları taşın altına sokma vakti. Bazı kitaplar paylaşılmazdır. Çakıl taşlarına odaklananların inciyi, onun ağırlığını anlayamayacağı “hissi” - bazılarınca “önyargısı”, bazılarınca “aşağılaması”- damarlarımdaki hükmünü bir an olsun azaltmıyor. Yazardan, onun “Kayboluş”undan konuşmanın zaruri olduğunu sanmam. Romanın anlattıklarındansa anlatmadıklarına odaklanmak daha lüzumlu göründü bana. Kalanını romanı okuyup anlarsınız. Akımları bilip hafızamda tutma hamallığını yapamayan biri olarak yalnızca alabildiğim haz, ortaya koyabildiğim çaba olarak analizini yapmaya çalıştım kitabın. Harika PR çalışması olarak adlandırmaktansa yapılan çalışmanın zorluğunu yaşamaya çalışmayı, yazarı anlamayı arzuladım. Kısacası “ O baştan çıkarıcı yosmanın arzusuna uydum.”. Ancak biliyorum ayağımı ayakkabılarına sokmaktan fazlası olamayacak yaptığım.


    Burada,kayboluşları anlatan bir romanın noksanlığının yarattığı haz, savaşın kaybının mutluluğu anlatılır.


    Kaybolma vaktidir bir daha bulunması için...
    Hasan Ali Toptaş’ın açtığı noksanlığı kapatma arayışındaydım. Kitap okumanın hazzının doruklarına çıkartması, zorlaması aradığım ilk şarttı. Kullanılan sözcük güruhlarının oluşturduğu bütünün sanat kokulu olması lazımdı. Bununla kalmamalı olayların kurgusu okumaktan caydırmamalı, kitaba bağlamalıydı. Düşünüp durmalı, bir ipucuyla yargısız infazlar yapmalıydım. Sonrasındaysa yüzümü asmalı yanlış olduğumu anlamalıydım. Haklı olmaktansa haksız çıkmanın mutluluğunu arzuluyordum uzun lafın kısası.


    Burada, uğruna harp yapılacak olanın bulunması, bulunanın bulunmuş olanlarla aynılığı anlatılır.

    Bulunma vaktidir bir daha kaybolması için..
    “Kayboluş” uzun zamandır okumayı arzuladığım ancak fırsat bulamadığım bir kitaptı. Kısa bir araştırmanın sonucunda düşman bulunmuştu. Arzuladıklarımın iktidarı altına gönüllü bir girişti bu.
    Calvino kokulu, Hasan Ali hissiyatlı.. Noksanlığımın fazlalığından mı bu kadar aynı hissiyatları taşıyordum, kararı okuyuca bırakıyorum. Ama bir zamanlar aldığım dozajın yarattığı baş döndürücü tadı aldırmasının hayalini kuruyordum.
    Ağa bağlı olduğunuz anda -sizin dahi şahsi olarak hakkınızda hayalini kuramayacağınız bilginin sahipliğinin başkalarına aktarımı-ayrıca bunun sizin aldığınız hazzın arttırılması için kullanılması hayatın tüm alanlarında algoritmaların olduğunun, olacağının ispatıdır. Bir kitabın yazılmasında olmamasını düşünürdüm, ancak itinayla örülmüş tüm sözcük gruplarının toplandığı Kayboluş, Calvino -ya da aynı tarzda yazan varlığını duymadığım başkaları- gibi yazarlar sanattan çok insanların haz almalarının dahi bir mantığa oturmasını sağlamışlardır.
    Bazı kitapların çıt çıkmayan ortamlarda - sanki ıssız bir adada yalnız başına misali- okunma zorunlulukları dikkatimin yönünü oraya kaydırmamla sonuçlanırdı, bu da bulunmuş olanlarla aynılığıydı.

    Burada, ortada olmayanın farkına varılmasının şartları, kısıtlamaların kabulü, hafif hafif Pisagor, şahsi hatalar, hadsizlik anlatılır.

    Bir noksanlık ancak farkına varıldığında yakalanır. Olmayan harfin yokluğunun pişmanlığının - kullanılma olasılığı var olup da kullanılmayacak olan tüm sözcük kalabalığının okuyucunun alacağı hazzı azaltmasının- daha başlangıçtaki kabulü, yazarın çabasının şayanı takdir bir girişim olmasını sağlamakta. Yirmidokuz harfin anlamlı kombinasyonlarındansa sayının bir azaltılarak anlamlı kombinasyonların daha fazla azalacağını ispatlamayı Pisagor’culara bıraksam da, bir harfin sizin arzunuz dışında sizin avucunuzdan alınmasının hayalini okura sunmak boynumun borcu olarak düşünüyorum.
    Okunduğu anların istisnasız tüm hududunca insan dürtüm bana ağır basmış, okumaktansa kullanılmayanı arayıp durmuş, sonunda boynumu yavaşça, saygıyla bükmüştüm. Doğal olarak anlamaktan uzaklaşan bir girişimin ortasında, karşı tarafı mağlup sıfatına yakıştırmayı planlamıştım.


    Burada sayılar, rakamlar, Fransız dili, korkmadan doğrusunu yapan - çokta iyi yapan- bir adam anlatılır.


    Rakamların, sayıların- analizini yaparsanız fransızcanın yazımıyla dilimiz arasındaki farklılıklardan dolayı-romanda da farklılaştırılmasının zaruri olduğunu kolayca anlarsınız. Fransızcasında kaybolanın olmaması şartı karşılanmış durumda, dilimiz için durum biraz karışıyor. Ama aynı zamanda Yarı yazarın kısıtlamalarını saçma olarak yapmadığının da bir kanıtı sayılır. Fransızca altı, yirmialtı kullanılmış( six, vingt-six).Dilimiz için altı,yirmidokuz. Yirmidokuz varolandan altıncısı kaybolmuş bilindiği gibi. Bu zarifliği yapması Yarı Yazarın aldığı insiyatifi layıkıyla kullandığının kanıtıdır. Yazar Yarısı’nın açıkladığı gibi “...Sahip olduğum, bulabildiğim mahalli boyalarla, fırçalarla, onun çizdiği tablonun bir kopyasını çıkarmaya çalışmadım”, “ Kimi küçük sapmalar, farklılıklar kaçınılmazdı. Ama nasıl küçük bir kusur göz alıcı bir yosmanın baştan çıkarıcılığını azaltmıyor, bilakis artırıyorsa, nasıl mutlak bir kusursuzluk biraz itici oluyor, karşısındaki insanın huzurunu kaçırıyorsa, bu tür farklılıklar da okuduğunuz kitabın, orijinal anlatıya daha sadık olmasını sağlıyor.”.

    Burada, başta da aktardığım gibi yazarın ayakkabılarını giyişim,psikiyatri lisansını alamadığım için dışarıdan psikiyatristlik çabalarım anlatılır.

    Niçin bunun gibi bir çabaya girildiğini düşünüp durduğum anlardaysa bulabildiğim bu oldu; kötü olarak sıfatlandırılan olaylar insanın hayatına taaruza başladığında asgari ufak parçaya kadar araştırmakta olan insan haklı ya da haksız farkına varmaksızın bir intikama sarılıyor. Çünkü o bulunan o an için insanda tüm olanların sorumlusuymuş hissi yaratıyor. Doğal olarak; artık bu noktaya saldırmak yaşananın yükünü azaltıyor.

    Tüm olanların sorumlusu olarak adlandırılana bir saldırı mı yoksa zarif bir saygı duruşu mu? Biraz daha kazarsak;

    Hayatındaki birisinin artık onunla olmamasının yarattığı kısıtlamaları açıklama yolu mu ?

    Hayatlarımızdan kaybolanları düşünün. Tümü bir noksanlık bir kısıtlama olarak adlandırılamaz mı? Ana- babamız, arkadaşlarımız, dostlarımız, karı-kocalarımız... Tümünün varlığının son bulmasına alışmak bizim için daha başlangıçtan kaçınılmaz... Ölüm için doğmadık mı? Tüm ölümü tadanların ardında kalanlar yıllardır alıştıklarının kaybını yaşamaz mı?Kaybolanlar bizi kısıtlamalarla - olmayışlarının acısı- yaşamak zorunda bırakmaz mı ? Hayat nasıl onlarsız aksasa dahi sürüyorsa kısıtlamayla yazmak da romanın aksayarak, topallayarak sürüyor oluşudur.

    Burada, kaybolanın da bulunduğu bir kanıtla Ata’ya duyulanın ispatlanışı, ‘kaldıramazsan kaldırırlar gülüm’ düsturunun şartlarının ortaya konuşu anlatılır.

    Kanıt : #40739835

    Bunun gibi bir romanı yazmak için bir kaç şart vardır: altıncısı gönüldür. Hayatımızdan bir canın kayboluşunun onuruna, hatırına bir harfin yok oluşudur. Kalanın yolcuyu hatırlamasıdır...Sunabildiği tüm gücüdür çünkü roman, yazarın yaratıcı vasfını kuşandığı, baş kahramanları arzuladığı gibi dolaştırdığı, canını aldığı, hayata döndürdüğü oyun alanıdır. Tüm bunlardan dolayı Kayboluş, zarif bir saygı duruşudur.

    Yirmidokuzuncu şartsa; kafayı kullanmaktır. Kısıtlamalarla yazmak hayal gücünün doruklarına bir yolculuktur.Zira tanımlanmış olanı tanımlanmamış- alışık olmadığımız- bir yolla anlatmak büyük bir düşün yapıtıdır. Tüm anlarda ağzımıza sakız yaptıklarımızdan kurtulmamızı, dolambaçlı yollarla anlatmamızı yani o kafayı kullanmamızı sağlar.

    Burada, okumayı düşünmüş, düşünüyor olanlar için analizi yapanın yorumu anlatılır.

    “Dümdüz kitap okuyayım, zorlarsa sıkılırım,bunalırım.” hüküm sürüyorsa sizin için bu kitaptan uzak durun.

    Ama “ Yoook, harp bizim işimiz.” sizi tanımlıyorsa okunması şart bir kaç kitaptan birisidir. Çünkü tüm olay döngüsü sizin dikkatinizi, ortada olandan alıp kaybolmuş gibi davranmasını sağlamaktadır. Alınan hazsa yaklaşık 310 sayfa boyunca damarlarınızda dolanmakta olacaktır. Dikkatli kullanın.

    Burada, analiz bitti.

    İyi okumalar