• Ben bundan 6 sene önce lösemi hastalığına yakalandım. Ankara'da LÖSEV'in LÖSANTE Hastanesi'nde çok zor olan tedavim başladı, iki sene sürdü tam "iyileştim" derken hastalığım tekrarladı. Tekrar başa döndük ve 3 yıllık tedaviye başladık. Hiç yıkılmadım, "Ben bu hastalığı yeneceğim" diye anneme, kardeşlerime söz verdim. Ama lösemi canavarı beni 3'üncü kez pençesine alıp lösemi tekrarlayınca tam umudum kırılmak üzereyken LÖSEV'in doktorları yine imdadıma yetişti ve "Artık sana kemik iliği nakli yapacağız ve yaşatacağız" dediler.
    3'üncü defa uzunca bir kemoterapi aldım, yine saçlarım döküldü, ateşler içinde yandım ama sonunda Kemik İliği Nakli Servisi'ne geçmeyi başardım. LÖSEV LÖSANTE Hastanesi'nin Kemik İliği Nakli Servisi tıpkı bir uzay üssü. Her tarafı havadaki gözle görülmeyen en küçük tozları, mikropları süzen hepafiltrelerle kaplı. Doktorlar, hemşireler içeri girerken özel solüsyonlarla yıkanıyorlar, çok özel kıyafetler giyiyorlar. Annemden başka kimse içeri giremiyor, o da dışarı çıkamıyor. Adeta fanusta yaşıyordum. Kapıların birisi kapanmadan diğeri açılmıyor. Anlayacağınız, sağlığımız için dünyanın en steril Kemik İliği Nakil Merkezi'ndeydim.
    Bir gün hematoloji uzmanı profesör doktor odamıza geldi ve "Artık radyoterapi (ışın tedavisi) alacaksın, sonra da kemik iliği naklini gercekleştireceğiz. Ama radyoterapi için başka hastaneye gideceksin" dedi. Hemen, "Bizim hastanemizde yok mu" dedim.
    - Var, hem de dünyanın en iyi radyoterapi cihazları var ama kullanamıyoruz, dedi.
    - Neden, diye sordum.
    - Çünkü Sağlık Bakanlığı ruhsat vermiyor, yani çalıştırmamız yasak.
    - Neden kötü bir şey mi yaptınız?
    - Hayır, her şey yönetmeliklere uygun. Hatta Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'ndan (TAEK) ruhsat da alındı ama kullanamıyoruz.

    Bağışıklık sistemim çökmüşken ve bu servisten dışarı adım atmamam gerekirken hem sabah hem de akşam (günde iki defa) başka bir hastanede radyoterapi almak için dışarı çıktım ve ışın aldım. Düşünebiliyor musunuz, hem milletin tuğla bağışlarıyla satın alınmış dünyanın en mükemmel, 5 milyon dolarlık aleti LÖSANTE Hastanesi'nde çürüyor hem de ben aynı hastanede 2 kat aşağıdaki bu özel merkezde ışın tedavisi alabilecekken dışarıya yani mikrop dolu ortama çıkıp hayatımı tehlikeye atıyorum.

    En son olarak size şunu itiraf etmek istiyorum:
    "Beni lösemi hastalığı öldürmedi ama bürokrasi canavarı öldürebilecek." Belki de sayılı günlerim kaldı. Ben görmedim ama bu mektubu herkese iletirseniz, sizin sayenizde başka lösemili çocuklar bu cihazın çalıştığını görebilirler.

    Saygı ve sevgilerimle...
    Kaan Özelçam

    "Kaan 16 yaşında bir çocuktu. Lösemi ile mücadele eden milli bir dansçıydı o. Maaalesef Kaan LÖSANTE'nin radyoterapi cihazının çalıştığını, hastaları iyileştirdiğini göremedi. 22.02.2019 tarihinde bir cuma günü kaybettik onu. Onun adına hem İzmir'de hem Ankara'da ormanlar yapılacak. Umarız radyoterapi ruhsatı verilir de başka Kaanlar, Merveler, Ayşeler kaybedilmez."
  • 395 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Çocukken masallarla öğrenen insan, büyüdüğünde de misallerle daha iyi anlayabiliyor. Saygı duyulması gereken zekalar, güzel bir kurguyla büyük bir evreni size sunabiliyorlar. Kurmacanın bu büyülü dünyasını kullanan Tanpınar da bize, bir enstitü üzerinden dünyayı ve insanı anlatıyor.

    Derinliği ve felsefesi olan bir roman, aynı zamanda oluşturduğu evren, merakınızı çekecek bir ilgi değerine sahip. Anlatım hususunda; bazen kıvrak bir zekanın muzip mizahını, absürt komedisini görürken bazen de gerçekle gerçeküstüyü yumuşak geçişlerle birbirine bağlayan, ustaca yapılmış metaforik ve simgesel bir anlatımla karşılaşıyoruz. Ancak bu anlatım öyle zorlayan bir anlatım değil. Aksine zekice yapılan mizahi bir anlatımı olduğu için bol bol ‘bıyık altı’ güldürüyor ve kendini sevdiriyor. Bu mizah ve absürt komedi yanı okurken ara ara aklıma Salah Birsel’in Dört Köşeli Üçgen kitabı geldi. Bence bu iki kitabın akrabalık ilişkisi var :) SAE kitabını okuyup beğenenler, bu kitabı da beğeneceklerdir diye düşünüyorum.

    “Saatleri Ayarlama Enstitüsü her şeyden evvel kendisine inanılmağa muhtaçtır.”

    Tanpınar, daha iyi anlayalım ve bu enstitüye inanalım diye uzun bir ön hazırlık yapıyor. Futboldaki olgun atak girişimi için yapılan uzun hazırlık pasları gibi epey top çeviriyor ve sonra anlatıyor enstitüyü. Bu yüzden SAE son 150 sayfada anlatılıyor aslında. Onun öncesinde karakterlere derinlik kazandırılıyor.

    Romandaki anlatıcı Hayri İrdal, diğer önemli karakterse Halit Ayarcı. Halit Ayarcı, hayata nizam verip insanlara ‘ayar’ çekmesini bilen, onlara gerçekten öte, kulağa hoş gelen, duymak isteyecekleri yalanları söyleyen, ilm-i siyaseti iyi ezber etmiş birisi. Bu yüzden ad-soyad seçimi roman geneline bakarsak oldukça manidar. Elindekini çok iyi pazarlayan iyi bir tüccar, bunun yanı sıra, insanlarla arasındaki diyaloğu iyi kuran bir siyasetçi var karşımızda. Eserde bu enstitü ve Hayri-Halit karakterleri üzerinden zekice yapılmış ironiler var. Kadrolaşmadaki ahbap-çavuş-hemşeri ilişkisi trajikomik yansıması ile tüketim ekonomisinin ‘otomat’laştırıp sistemli hale getirdiği arz tarafı ve sömürmeye hazır duruma getirdiği zihni uyuşturulmuş yığın haline gelen tüketici tarafı enstitü üzerinden karikatürize ediliyor.

    Romanın felsefi boyutuna gelirsek; Muvakkit Nuri Efendi üzerinden zaman felsefesi yapılıyor. Tanpınar’ın, dönemin filozoflarından olan Bergson’dan etkilendiği biliniyor. Zaman hususunda Bergson’un dikkat çeken görüşleri vardır. Eserde de bu felsefenin izleri görülüyor. Henri’nin yaptığı felsefenin benzerini, eserde bize Nuri anlatıyor, sonrasında da ustasından öğrendiklerini Hayri devam ettiriyor. Henri-Nuri-Hayri benzeşmesi bence rastlantı değil. Nuri Efendi, saat ve zaman üzerinden insanları okuyor. “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır” derken, Henri Efendi (Bergson) ise eşyada zaman beraberliği, ruhta süre bulunmaktadır diyor. Dolayısıyla bilince yani insana bağladığı dinamik olguyu süre diye isimlendirerek dış zamandan ayırıyor. Yine Nuri Efendi “Hâl yoktur, mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz” derken, Henri ise “Süre, geleceği kemiren ve ilerledikçe büyüyen geçmişin daimî ilerlemesidir” der. Yani “Süre, tıpkı bir kartopunun yuvarlanarak büyümesi gibi geleceği kemiren ve ilerledikçe büyüyen geçmişin daimî bir ilerlemesinden başka bir şey değildir”.

    Eserdeki zaman anlayışı da, baş karakterin (Hayri İrdal) zaman algısına bağlı olarak şekilleniyor. Bu yüzden düz bir zaman çizgisi yerine, zaman ölçeğinin çeşitli kısımlarına çağrışımlarla yolculuk yaptığınız oluyor. Romandaki zaman için şunu diyebiliriz; Hayri İrdal’ın şahsi süresiyle (bilinciyle), dış zamanın geçişlerle birbirine harmanlanması.

    (Uyarı: Buradan sonrası biraz detaylı analiz içereceğinden dolayı, kitabı okumamış olan arkadaşlar isterlerse devam etmeyebilirler.)

    Yukarıda Nuri Efendi’nin maziden gelişen bir istikbal anlayışı olduğunu söylemiştik. Halit Ayarcı ise “mazi ve istikbalini hâlin arasından gören zattır”. Yani onun dünyasında bugünün durumu, maziyi de değiştiriyor. Burada Tanpınar’ın zaman üzerinden yaptığı oyunu görüyoruz. Bu anlayış da aslında algıya ve hissiyata dayalı bir zaman kavrayışıdır. Bugünün hissi, maziye taşınıyor ve anılar değişiyor. Yani maziyi, hâl tayin ediyor. Eğer bir kişiyle maddi-manevi menfaat sağlayacağınız bir ortam doğduysa, geçmişte aranızda husumete dayalı olarak oluşan anılar, birden minnetle anılacak hâle gelebiliyor.

    “Yalan mı söylüyordu? Hayır. Sadece bugüne ait bir hissi maziye taşıyordu.”

    Bu aslında gerçekte de böyle değil midir? İnsanın diplomatik yanı, olanı olmayanla değiştirebiliyor. Bazen de psikolojik olarak akıl, o kötü anıyı karartıp yok sayabiliyor ya da gittikçe silikleşen anıya, o günün hissiyatıyla eklemeler, çıkarmalar yapabiliyor.

    Belki de felsefeyi, “metafizikle nihayetlenen bir psikoloji” olarak gören Bergson gibi, Tanpınar da benzer düşündüğü için romandaki felsefe-psikoloji birlikteliğini bozmuyor. Nuri Efendi’nin zaman felsefesi, Doktor Ramiz’in rüya ve psikanaliz yaklaşımlarıyla birlikte, psikoloji temelli felsefeyi destekler nitelikte.

    Doktor Ramiz’in, Hayri İrdal’ı hasta olduğuna ikna etmeye çalışıp, O’ndan bunu destekler rüyalar görmesini istemesi absürtken; Hayri İrdal’ın hastalığını doğrulayacak geçmişe dair bir rüya görme endişesiyle yaşayıp, geleceğine dair gerçekleşmesini sürekli bir korku ve gerilimle bekleyeceği kehanet gibi bir rüya görmesi de zaman üzerine güzel bir oyun, psikoloji üzerine düşündürücü bir hareketti. Psikolojik olarak Hayri İrdal, belki Doktor Ramiz’in baskısından kendini kurtarmak, belki de aklındaki iyice belirginleşen kuşkulara teslim olmak için, doktorun reçete ettiği kara rüyalara şartlanmışken, başka bir kara rüya gördü ve hayatını adeta bu rüyayı gerçek edecek şekilde yaşadı. Yani gerçek, sipariş rüyayla psikolojik olarak doğrulanacakken, rüyada görülenin psikolojik teslimiyetle ileriye doğru yaşanarak gerçekleştirilmesi söz konusu. İşte bu insan psikolojisinin karmaşasına dair düşündürücü bir detaydı.

    Sona gelelim...
    Romanın sonu da aklıma Halit Ayarcı’yla alakalı olarak şu sahneyi getirdi;
    https://youtu.be/1ZQcTnj7JsY?t=5968

    Hayri İrdal’ın da Halit Ayarcı’nın da okura söyleyeceği şeyler, yansıtacağı duygular var. Ben Halit Ayarcı üzerinden şunları söyleyebilirim:
    Başarmanız için önce sizin kendinize ve o şeye inanmanız gerekir. Bu inanç temin edildiğinde insanları koca bir yalana bile inandırabilirsiniz. Yeter ki sizin inancınız onlara dahi yetecek kadar görkemli olsun.
    En çok inanan kaptan, gemiyi terk ettiğinde gemi su almaya başlar.
    Samimiyeti menfaatiyle ölçülen insanların muhabbeti, menfaatine endekslidir (Bu da özellikle son sahnenin söylediğidir)
  • 112 syf.
    http://elestirihaber.com/...kavurmacioglu-yazdi/

    Göğü Delen Adam; Büyük Okyanus’taki Polinezya Adaları’nın yer aldığı Samoa’da yaşayan kabilelerden birinin reisi olan Tiavealı Tuiavii’nin Avrupa’da bulunduğu yıllarda zihninde oluşan Avrupa ve Avrupalılar hakkındaki düşüncelerini kendi ana dilinde taslak hâlinde kaydetmesi, sonrasında ise Erich Scheurmann’ın bu notları alıp, anlaşılıp anlaşılmayacağı endişesine rağmen Avrupa’nın insanlarına bir ayna tutmak ve onların kapalı olan gözlerini açmak arzusuyla Almancaya çevirmesi suretiyle ortaya çıkan bir kitap.

    Orijinal adı Der Papalagi olan kitapta Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır, ama aslında kelime literal olarak “göğü delen” anlamına gelmektedir. Kitapta, Papalagi’nin yitirdiği ama Tuiavii’nin sahip olduğu eleştirel bir bakış açısıyla ve yine Tuiavii’ye has bir ifade şekliyle Avrupalının bir başkasının gözünden kendisini görme imkânı sunulur. Uygarlık tutkunları için Tuiavii’nin bakış açısı ilkel, çocukça, budalaca hatta barbarca gelebilir, ama sağduyulu ve alçakgönüllü olanlar onun düşüncelerine hak verecekler ve kendilerini yeniden gözden geçirmeye mecbur hissedeceklerdir. “Çünkü onun bilgeliği herhangi bir eğitime değil, doğal bir yalınlığa dayanmaktadır.”

    Göğü Delen Adam’da Tuiavii’nin ilk olarak Papalagi’nin bedenini örtmesine ve bunun için kullandığı çeşit çeşit kılıflar ve örtülere dair görüşleri dile getirilir. Kadın ve erkeğin giymek veya kullanmak zorunda kaldığı çeşitli kıyafetler ve aksesuarlar üzerinden eleştirilerini dile getiren Tuiavii, anlam veremediği ve paradoksal olarak değerlendirdiği kimi tutumları beyaz adamın budala ve körlüğü ile izah etmeye çalışır ve Papalagi’nin gerçek mutluluğa sağır olduğu ve utancını gizlemek istediği için de kat kat örtünmesi gerektiğini ifade eder.

    Tuiavii’nin anlam veremediği bir diğer husus Papalagi’nin taştan kutularda yaşamak için gösterdiği çabadır. Onun dilinde modern şehir hayatındaki devasa apartmanlara karşılık gelen “taş kutu”larda bir Samoa köyünde yaşayan toplam insandan daha fazla insanın yaşamasına rağmen bunların birbirlerinin isimlerini dahi bilmeden ve birbirlerinden habersiz bir şekilde yaşamaları, doğallığını yitirmemiş Tuiavii’nin izahını yapamadığı bir durumdur. Üstelik Papalagi, bu taş kutulara olan hayranlığından dolayı ona temiz havanın ya da güneşin girememesi veya mutfaktaki kötü kokuların dışarı çıkamaması gibi yaşam için oldukça zararlı olan taraflarını da fark edemez. Daha garip olanı ise köylerde yaşayan “toprak insanları”nın kentlerde yaşayan “yarık insanları”na göre daha güzel ve daha sağlıklı ortamlarda yaşıyor olmalarına rağmen şaşılacak bir şekilde yarık insanlarını kıskanmaları, yarık insanlarının ise onları küçümsemeleridir. Kendini ve kendisi gibi olan kabilesini güneşin ve ışığın özgür çocukları olarak gören Tuiavii, Büyük Ruh’a sadık kalarak taşlar sebebiyle O’nun kalbini kırmamak gerektiğini düşünür ve yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı’nın elini elinde hissetmeyen insanların bu taştan yarıklar arasında güneşten, ışıktan ve yelden yoksun kaldığı hâlde mutlu olabileceklerini ifade eder,“Bırak, Papalagi’nin sözde mutluluğu kendinin olsun!” der.

    Papalagi’nin para ile ilişkisini paranın onun gerçek tanrısı olduğu nitelemesiyle ifade eden Tuiavii, para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenlerin; gülmekten, onurundan, sevincinden, hatta karısından ve çocuklarından olanların; bu uğurda sağlığını bile feda etmekten çekinmeyenlerin varlığından bahseder. Papalagi için para her şey demek olduğundan her şey için de para ödemek zorundadır. Güneşin doğuşundan batışına kadar neredeyse parasız yapabileceği hiçbir şey yoktur. Yemesi, içmesi, uyuması, eğlenmesi, odasını aydınlatması bile paralıdır. Hatta öldüğünde de öldüğü için ailesi para ödemek zorundadır; hem mezarı için hem de mezarı başına onun adına dikilen mezar taşı için. Tuiavii’nin Avrupa’da para vermeden kullanılabildiğini keşfettiği tek şey “hava”dır. Bunun da muhtemelen unutulduğu için parasız olduğunu; çünkü her Avrupalının para istemek için sürekli yeni nedenler arayıp durduğunu düşünmektedir. Kapitalist sistemin doğal bir sonucu olarak para sahibi olanlar da sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmemektedir. Her zaman daha fazlasını istemektedir. Her zaman başkalarından daha fazlasına sahip olmak derdindedir. Bu hırs Papalagi’yi sürekli paraya karşı uyanık tutarken bir taraftan da bütün duygularını ele geçirir ve gerek fiziksel gerekse ruhsal açıdan hasta eder. Tolstoy’un İçimizdeki Şeytan adlı kitabında yer alan “Yumurta Büyüklüğünde Tohum” adlı hikâye de insanların elinde olanla yetinmeyip başkalarının hakkına göz dikmeye ve hırsları sebebiyle daha çok elde etmek için daha çok çabalamaya başladıklarında tıpkı Tuiavii’nin de ifade ettiği gibi kendilerini nasıl bir hazin sonun beklediğini örneklendirmesi açısından çok değerli.

    Tuiavii, halkına “Bizler Papalagi’nin düşüncesine göre zavallı dilencileriz. Ama ben sizin gözlerinizi varlıklı efendinin gözleriyle karşılaştırdığımda, sizinkiler neşeyle, güçle, yaşamla, sağlıkla büyük bir ışık gibi parıldıyor, onunki ise sönük, solgun ve yorgun kalıyor. Sizin gözlerinizdeki parıltıyı yalnızca, henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada. Çünkü henüz paradan haberleri yoktu.” diye hitap ederken Papalagilerden varlıklı olanlara gösterilen saygının gerçekte kendilerine mi yoksa paralarına mı olduğunun da kestirilemeyeceğini ifade eder.

    Papalagi’deki daha çok kazanma hırsının onu ne hâle getirdiğine dair satırları okurken bir metro yolculuğu esnasında yorgun, mutsuz ve ıstırap içindeki insanların yüz ifadelerini şaşkınlıkla fark eden ve bir süre hayretle gözlemleyen Muhammed Esed’in o an yaşadıklarını ve sonrasında ise nasıl hidayete erdiğine dair öyküsünü hatırlıyorsunuz: 1926 yılının Eylül günlerinden biriydi; Elsa ile birlikte Berlin metrosunda, birinci mevki kompartımanlardan birindeydik. Birden gözlerim karşımda oturan adama takıldı; görünüşe bakılırsa varlıklı, başarılı bir işadamına benziyordu. Düzgün kılığı, göz dolduran görünüşüyle bu adamın, o günlerde Orta Avrupa’nın her yerinde göze çarpan refah havasını çok iyi yansıttığını düşünüyordum. Halk şimdi iyi giyiniyor, iyi besleniyordu ve karşımda oturan adam da bu bakımdan bir istisna değildi. Ama adamın yüzüne bakınca, onun hiç de mutlu bir adam olmadığını sezinledim. Yorgun görünüyordu; sadece yorgun değil, vahim denebilecek ölçüde mutsuz. Gözleri ilerde, belirsiz bir noktaya boş bakışlarla takılıp kalmış, dudakları adeta ıstırap içinde kasılmıştı. Fakat bu ıstırap bedenî bir ıstırap gibi görünmüyordu şüphesiz. Sürekli adamı izleyerek kabalık etmiş olmamak için gözlerimi yana çevirdim ve onun yanındaki şık giyimli bayana çevirdim gözlerimi. Bu bayanın yüzünde de garip, mutsuz bir ifade vardı; sanki ona acı veren bir şeyi düşünüyor ya da tecrübe ediyor gibiydi. Ve o zaman gözlerimi kompartımanda dolaştırıp bütün öteki yüzlere, istisnasız hepsi iyi giyimli, iyi beslenmiş şehirli insanların yüzlerine baktım birer birer: Ve bu yüzlerin hepsinde aynı gizli ıstırabı yansıtan ifadeyi görebiliyordum; bu ıstırap öylesine gizliydi ki o yüzlerin sahipleri bile bunun farkında değildi.

    Tanık olduğum durumun üzerimdeki etkisi o kadar güçlüydü ki bunu Elsa ile paylaştım. Elsa, insanın özelliklerini incelemeye alışmış bir ressamın dikkatli gözleri ile etrafına bakmaya başladı. Daha sonra şaşkınlık içerisinde bana döndü ve şöyle dedi; ‘Haklısın. Sanki hepsi cehennem azabı çekiyor gibi görünüyorlar. Merak ediyorum, acaba kendileri bunun farkında mı?’ Farkında olmadıklarını biliyordum. Çünkü eğer farkında olsalardı, her gün daha fazla refah, daha fazla âlet edevat ve belki birbirlerinin üzerinde daha fazla tahakküm gücü elde etmekten başka umutları, ‘hayat standartlarını’ yükseltmek arzusundan başka bir amaçları ve gerçeklerle örülmüş bir inançları olmadan, hayatlarının böylesine boş sürüp gitmesine göz yumamazlardı herhâlde.

    Eve döndüğümüzde, daha önce okumakta olduğum ve masamın üzerinde açık duran Kur’an nüshasına gözüm ilişti. Rutin olarak kitabı kaldırmak için elime aldım. Fakat tam kapamak üzereydim ki, gözüm açık sayfaya takıldı ve okumaya koyuldum: “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz… Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür suresi/1-9)

    Bir an öylece sessiz kaldım. Sanırım Kitap elimde titredi. Sonra onu Elsa’ya uzattım ve şöyle dedim, ‘Bunu oku. Bu, bugün metroda gördüğümüz durumun cevabı değil mi?’

    Medeniyet inşa etmek; ancak madde ile mana, fizikî dünya ile metafizik ilke, refah ile adalet ve dünyayı imar etmek ile dünyanın ötesine geçebilmek arasındaki dengenin doğru bir şekilde kurulabilmesiyle mümkündür. Hâlbuki Papalagi’nin inşa ettiği medeniyette bir efendi kendi bedeni yağ bağlasın, gelişip serpilsin diye kardeşlerini en kötü işlerde çalıştırmaktan çekinmezken ve bu durumdan vicdanı zerre kadar sızlamazken sahip olduklarının bir kısmını ihtiyacı olanlarla paylaşmayı aklının ucundan bile geçirmez.

    Kapialist sistem varlığını devam ettirebilmek için modern insanı bir taraftan sürekli kazanmaya bir taraftan da sürekli harcamaya teşvik eder. Bunun için de mütemadiyen ihtiyaç listesine hep yenilerini ekler. Papalagi sürekli yeni “şey”lere ihtiyaç duyar; ama Tuiavii’ye göre bir insanın çok fazla “şey”e ihtiyaç duyması aslında büyük bir yoksulluğun göstergesidir. Papalagi de yoksuldur; çünkü o tam bir “şey” düşkünüdür ve asla “şey”leri olmadan yaşayamaz. Hatta “şey”siz yaşamaktansa, ölmek için “ateş borusunu” alnına dayamayı bile tercih eder. Ateş gördü mü yanıp kül olacak, güçlü bir tropikal yağmurda eriyip gidecek, bir depremde yıkılıp harap olacak ve her seferinde yeniden yapması gerekecek “şey”leri elde edebilmek için yüzleri daima yorgun ve acılıdır.

    Tuiavii’nin Avrupalı insanlarda anlamakta zorlandığı bir diğer konu da onların hiçbir şey için zamanlarının olmaması ve sürekli bir şeyleri yetiştirme, bir şeylere yetişme çabası içinde olmalarıdır. Modern insanın haz ve hız peşinde koşarken aslında hayatın kendisine sunduğu birçok güzelliği de farkında olmaksızın ıskaladığına, ne acısının yasını tutmaya ne de mutluluğunu doyasıya yaşamaya dahi vakit bulamadığına dikkat çeken Tuiavii, “Oysa zaman orada öylece durur. O ise en iyi niyetle bile görmez onu. Zaman alan binlerce şey sıralayıp yakına yakına işinin başına çöker.” der ve Papalagi’nin bütün gücünü ve bütün aklını zamanını genişletmek için harcayıp daha çok zamanı olsun diye ayağının altına “demir tekerlekler”, sözcüklerine kanatlar takarken elde ettiği bu zamanını ne yaptığını, nerede/neye harcadığını sorar, kendi sorusunu da şu şekilde cevaplar: “Sanıyorum ki, çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan bir yılan gibi akıp gidiyor ellerinden.”

    Medeniyetin ölçütü bilim ve teknolojide ilerlemiş olmak mıdır? Tuiavii; “Ah kardeşlerim, bir Samoa köyünü içine alacak kadar kocaman bir kulübesi olup da, bir yolcuya bir tek geceliğine bile çatısının altında yer vermeyen adam hakkında ne düşünürsünüz?” diyerek Avrupa’nın medeniliğini ve Avrupalının medeniyet anlayışını sorgularken bir taraftan da sahip olunan zihniyetin bir toplumun kullandığı dile nasıl yansıdığını kendi dillerinde hem benim hem de senin anlamına gelen “lau” gibi bir kelimeye Papalagi’nin dilinde rastlamanın asla mümkün olmayacağını ifade ederek örneklendirir.

    Papalagi’nin gözünde makinenin Büyük Ruh’tan daha güçlü ve değerli olmasını da eleştiren Tuiavii, makinenin Avrupa’nın ulu büyücüsü konumunda olduğunu ifade eder. Çünkü makine yorulmak nedir bilmez; sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar çalışabilir. Kıtalar ötesine uzanan elleri, karanlıkta gören gözleri vardır. Çok daha fazlasıyla mucize olarak nitelendirilebilecek başka özelliklere de sahip olsa da kusursuz olmayan bir tarafı daha vardır ki o da biz çalışırken her şeyin içinde olan, ellerimizle var ettiğimiz sevgiyi midesine indirmesidir. Tuiavii’ye göre yaptığı iş üzerinde konuşamayan, o işi yaparken gülümseyemeyen, işini bitirdikten sonra yaptığı işi görsünler diye anne babasına ya da herhangi bir sevdiğine gösteremeyen, takdir karşısında mutluluğunu, tenkit karşısında hüznünü sergileyemeyen soğuk metal yığınının ürettikleri, Papalagi nezdinde eşyanın değersizleşmesine sebebiyet vermektedir. Papalagi hiçbir şeyi layıkıyla sevemez, hiçbir şeye hak ettiği değeri veremez, makine aynısından defalarca yapabilirken nasıl sevsin, nasıl değer versin ki!

    Papalagi’nin akıl almaz davranışlarından biri de her şeyi meslek hâline getirmesi ve nefret ederek de olsa ömrü boyunca kendine meslek olarak seçtiği her ne ise onu yapmasıdır ve çoğunun da yalnızca meslekleri olan şeyi yapabilmesidir. Bu, yalnızca koşmak, yalnızca tat almak, yalnızca savaşabilmek gibi bir şeydir; hâlbuki insan sadece ayak, sadece dil, sadece güç-kuvvet demek değildir; bunların hepsi bir bütündür, hepsi bir arada olmak ister. İnsanın yüreği, ancak bütün organları ve duyuları ile bir arada hareket ediyorsa sağlıklı, mutlu olabilir, yoksa bir bölümü canlı diğer bölümü ölüyse asla!

    Yoksulun zengini, zenginin yoksulu oynadığı; hastanın kendini sağlamın, zayıfın ise güçlünün yerine koyduğu; kısacası herkesin gönlü ne çekiyorsa, gerçek yaşamda yaşamadığı, yaşayamayacağı ne varsa sahte olarak yaşama imkânı bulduğu, sahte yaşamların yaşandığı yerdir sinema, Tuiavii’nin kafasında ve çok büyük bir yeri vardır sinemanın Papalagi’nin hayatında. Bir de onun hayatında böylesine önemli bir yer işgal eden ikinci bir şey; özellikle kötü ve acı veren olayların bütün detayları ile anlatıldığı, ama çoğunlukla insanların bir araya geldiklerinde birbirlerine anlatabilecekleri yeni şeylere imkân vermeyecek, anlatsalar bile bildikleri bir hususun tekrarı olacak şekilde hemen hemen dünyada olup biten her şeyden haberdar olmalarını sağlayan ve nihayetinde zerk etmeye çalıştığı bakış açısı ve fikirleri ile bütün insanları tek bir kafa hâline getirmeye çalışan “gazete”dir. Gazete bir makine gibi her gün yeni düşünceler üretir; ama bu düşünceler besleyen fakat güçlendirmeyen gıdalar gibidir.

    Papalagi’nin handikaplarından biri de sürekli düşünmesi ve bir şeyin üzerine düşünürken üzerine düşündüğü şeyi elinden kaçırıp kaybetmesidir Tuiavii’ye göre. Mesela, “Savaii’ye varmam ne kadar sürer acaba?” diye düşünür; ama yolculuğun akıp gittiği o güzelim güzergâhı gör(e)mez, ölü olmadığı hâlde yaşamayı beceremez. Bu sebeple Tuiavii, halkını uyarma gereği duyar; Papalagi bize ışığı getirmiştir, ama ışığı elinde tuttuğu için kendisi karanlıkta kalmıştır; Tanrı’nın sözü ağzındadır, ama kendisi anlamamıştır; yüreği paranın, zevkin ve makinenin önünde eğilir, ama Tanrı’nın önünde eğilmez; Tanrı “Birbirinizi sevin” der, ama Papalagi zıvanadan çıkmıştır, birbirini katleder, bir de bize vahşi der.

    Medeniyetin bir zihniyet ve tutum meselesi olduğunun çok iyi farkında olan Tuiavii, onun en temel özelliğinin maddi gelişmişlik ya da tabiata hâkim olma değil, gerçek manada “medenilik” ilkesinin toplumsal hayata hâkim kılınması olduğunu düşünür ve bu sebeple son olarak halkına şu çağrıda bulunur: “Kendi kendimize ant içelim ve (Papalagi’nin) yüzüne haykıralım. Sevinçlerin zevklerin uzak dursun bizden, bütün zenginlikleri vahşice elinde ya da kafanda toplaman, kardeşinden daha üstün olma hırsın, anlamsız işlerin, türlü marifetlerin, ne idüğü belirsiz göz boyamaların, meraklı düşüncen, hiçbir şey bilmeyen bilgin bizden uzak dursun. Senin bile uykularını kaçıran, döşeğinde rahatını bozan bütün çılgınlıkların uzak dursun. Bizim bunların hiçbirine gereksinmemiz yok, yeter bize Tanrı’nın bol bol sunduğu soylu güzel mutluluklar.”
  • Biri dedi ki: “Ali (r.a.); ‘Nefsini bilen, Rabb’ini bilir’ demiştir, bu nefse mi demiştir?”
    Mevlana dedi ki: Bu nefse demiştir desek de yabana atmamak lazımdır. O nefsi anlatırsak bu nefsi de anlar o, çünkü o, o nefsi bilmiyor ki. Mesela eline küçücük bir ayna almış, ayna iyi de gösterse büyük de gösterse küçük de gösterse gösterdiği odur. Sözle anlaşılmasına imkân yoktur, sözle ancak bu kadar anlaşılabilir, onda da bir şüphe belirir. Söylediğimiz sözlere sığmayan bir âlem var, onu isteyelim. Bu dünya, bu dünyadaki zevkler, insandaki hayvanlığın payıdır. Bütün bunlar, insanın hayvanlık tarafına kuvvet verir, insanın aslıysa zaaf içindedir. Nihayet “İnsan konuşan hayvandır” derler ya, şu hâlde insan iki şeyden ibarettir.
    Hayvaniyet (kuvve-i hayvaniye) kısmında var olan şey şehvetler ve arzulardır. İnsanın hayvanlık tarafı Hak Teâlâ’dan kaçmadadır, insanlık tarafı ise dünyadan kaçmada. “Sizi yaratan O’dur. Böyle iken kiminiz kâfir, kiminiz mümindir. Allah yaptıklarınızı görendir.” [29]
    Şu bedeninde iki kişi savaşmaktadır,
    Bakalım, talih kimin yüzüne gülecektir?
    Bunda şüphe yok ki bu âlem kıştır. Cansız şeylere neden cemadat derler? Çünkü hepsi de donmuştur. Şu taş, şu dağ, bedene giyilen şu elbise hepsi de donmuştur. Kış değilse dünya ne diye donmuştur? Âlemin manası mücerrettir de göze görünmez fakat eserleriyle bilinebilir ki bir yel, bir kış var. Bütün şu dünya kış mevsimi gibi, her şey donmuş. Fakat ne çeşit kış? Akılla anlaşılan, duyguyla duyulan, gözle görülen kış (şita-yı aklî) değildir. Fakat o ilahî hava geldi mi bütün dağlar erimeye başlar, dünya su kesilir. Hani Temmuz sıcağı geldi mi bütün donmuş şeyler erimeye başlar ya, tıpkı onun gibi... Kıyamet günü o hava geldi mi her şey erir.
    Hak Teâlâ bu sözleri, sizi çepeçevre kuşatmak, sizinle düşman arasında bir duvar vazifesi görmek, düşmanları, amma içteki düşmanları kahretmek için bizim askerlerimiz kılmış, bize ordu yapmıştır. Dıştaki düşmanlar bir şey değildir; ne olabilir ki zaten? Görmüyor musun? Bu kadar kâfir, padişahları olan bir tek kâfire tutsak olmuş; o kâfir ise kendi endişesine tutsak.
    Şu hâlde şekli gören de donmuş, anlama yolu yok, görünüşte ihtiyar olsa yüz yaşına gelmiş bulunsa bile çocuk, ergen değil. Hz Peygamber; “Biz cihad-ı asgardan (en küçük savaş) cihad-ı ekbere (en büyük savaş) döndük” buyurur. Yani suretlerle, göze görünür düşmanlarla savaşıyorduk, şu anda havâtır ordularıyla savaşıyoruz. İyi havâtır, kötü havâtırı kırsın, bozguna uğratsın, beden ilinden çıkarsın diye savaşa girişmişiz, işte en büyük cihat da budur. Bu savaşta düşünceler, bedensiz faaliyettedir. Hani akl-ı faal de araçsız olarak göğü döndürüyor da âdeta araca hacet yok diyor ya, onun gibi işte. (Fasıl 14)
    [29] . Teğâbün Suresi, 64:2.
  • seni aramak istedim
    çünkü sesinin ciğerimdeki yangına iyi gelen bir tarafı vardı.
    seni aramak istedim
    çünkü sesinin elleriyle bağlantısı vardı ve kötü şeyleri altederdin.
    seni aramak istedim
    çünkü halini hatırını geçelim, sormak istediğim şeyler vardı.
    seni aramak istedim
    çünkü beni bu girdaptan çekip çıkarabilecek tek kişi sendin.
    seni aramak istedim
    çünkü beraber izleyeceğimiz filmler birikti.
    seni aramak istedim
    çünkü kaburgalarımdaki alçak sızıyı sesin dindirirdi.
    seni aramak istedim
    çünkü sana okumak istediğim şiirler vardı.
    seni aramak istedim
    çünkü senin toprağında açan çiçeğin bereketi vardı avuçlarımda.
    seni aramak istedim
    çünkü bir omurgam eksildi.

    seni aramak istedim
    çünkü sesinin iyi geldiği yaralarım vardı.
  • Bu hikâye suya yazılmıştır. Kuytu bir köşede nemden ve dahası it bağlasan durmaz denilen bir yerde dökülmüştür cümleler çatlayan dudaklardan. Takvimler Mart ayını gösterirken; kapı aralığından gazete parçasına sarılı öğün yemeğini uzattılar. Göz ucuyla baktı bırakılan gazeteye; karanlık, isli odaya vuran güneş ışıklarının tozları havada görünür kıldığı zaman diliminde; 8 Mart Dünya Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun yazıyordu. Birden irkildi, kadın olduğu aklına geldi. “Evet, evet!” dedi, “ben bir kadındım peki ama insan mıydım?”

    İnsan olmasına insandı ama insan olmak kişinin elinde olan bir meziyet değildi. Hüviyet denilen şey peyda olmadan kadının kimliği falanın karısı, filanın kızından öteye gidemeyecek kadar kötüydü. Birey olarak asla tek değildi. Her zaman başka bireylerin bir ardılı olarak anılmak ise “kadını” birey olmaktan uzaklaştırıp; korunması, kollanması gereken ve “namus” denilen sadece kadını bağlayan bir cehaletin kurbanı yapıyordu.

    Dizlerinin üzerinde emekleyerek gazete parçasına uzandı, içerisindeki yiyecekleri kenara itip habere odaklandı. Okumayı tam olarak bilmiyordu, ancak harfleri çatarak usulca okumaya çalıştı. Beceremedi. Okuldan alındığı günü anımsadı yine bir 8 Mart günüydü. Büyük babasından gizlice gider okula, kayıtsız isimsiz bir şekilde derslere girer, okumayı ve öğrenmeyi isterdi. Tesadüf o ya; günün anlam ve önemi için okul bahçesinde bir müsamere düzenlenmektedir. Bütün öğrenciler heyecanlı, en çokta kız öğrenciler. Onların günüydü bu en nihayetinde. Sıralar taşındı, sahneler hazırlandı; protokolde muhtar, jandarma komutanı, müdür ve kasabadan ileri gelen birkaç kişinin başı çektiği seyirci kitlesi gözlerini dikmiş pür dikkat sahneyi izliyor, alkışlar tebessümlere karışıyordu.

    Sahneye adımını attı, kafasını kaldırmadan sahne ortasında bulunan işarete yöneldi, her adımda yüzü daha da kızardı. Böyle bir görevi kendisi istemişti, ancak şimdi kalabalığın önünde içindeki korku daha da içini sardı, elindeki kâğıdı göğüs hizasına çekti ve okuması olmadığı halde ezberletilen cümleleri söylemeye başladı. “8 Mart Dünya Kadınlar Günü,” dediğinde ensesinde büyük dedesinin tokadını hissetti. Protokol ve diğer herkes ayaklandı, sahneye doğru bir koşuşturma başladı. Anca büyük dedeye karşı gelebilecek kimse orada bulunmuyordu. Paranın, malın ve servetin gücü; kızı dedenin ellerinden almaya yetmiyor, herkes başını eğiyor, ancak yapma etme çocuktur demekle yetiniyordu. İyice hırsını alan büyük dede “sen bizi katil mi edeceksin, milletin önüne çıkıp milleti eğlendirmekte nedir? Doğru eve git, seninle daha görülecek bir dünya hesabımız var,” diyerek yanında bulunan tarım mühendisiyle sahibi olduğu tarlalara gitmek için okul bahçesinden çıktılar.

    Büyük dede alınan mahsulden hiçbir zaman memnun kalmadı, her yıl ekinlerde ciddi oranda bir azalma, bir kayıp görüyor ve bunu da tarlasında çalışanlara bağlıyordu. Şehirden tarım mühendisi getirip toprağın kalitesini, gübrelemeyi ve tohumların yeterliliğini öğrenmekten başka çaresi kalmamıştı. Tarlaya indiklerinde toprağın çok yerinde olduğunu, ne ekersen çok rahat bir şekilde biçileceğini söyleyen mühendisi izliyor, yanında bulunanlara ise mühendisin dediklerini unutmamasını tembihliyordu. Mühendis ise ekim zamanlarını iyice bilmelerini istiyordu. Bu sene geç ekim yapılmış ocak ayında yapılan ekim; tohumlarda yitimlere yol açar ve zamanından sonra filizlenme olduğu için ise buğdayın kalitesi düşürür; hasat zamanının da geç olmasından dolayı böceklenme olabileceğini söyleyip, tarım ilacıyla desteklenmesini bildirdi. Bir sonraki ekimin ise bu bölgede Kasım – Aralık aylarında yapılması gerektiğini büyük dedeye izah etti. 1 haftaya kadar ise bir tarım ilacı hazırlayıp getireceğini ve bu getirdiği ilacın 1 ton suya katılıp Nisan ayında tarlaya püskürtülmesini istedi. Büyük dede mühendisin elini sıkıp yolcu ettiğinde, arkasında duran üç kişiden biri olan Müslüm’e seslendi, “akşam babanlara söyle gelip kızı istesinler,” cümleyi duyunca Müslüm’ün içi titredi. Anasını iki sene evvel toprağa vermiş, babasının bitmek tükenmek bilmeyen hırsıyla tek başına uğraşmak zorunda kalmıştı. Babası ise büyük dede ile akraba olmayı çoktan kafasına koymuştu. “Beyim,” dedi, “kız daha on üç yaşında, babam ise kırk altı, uygun olur mu?” diye ağzının içinde gevelerken, büyük dede elini kaldırdı ve Müslüm susmak zorunda kaldı.

    Kız, yediği dayaktan dolayı yüzü gözü yara bere içerisinde eve vardı. Görenler ne olduğunu sordularsa da hiçbir şey demeden kendini evin içerisine atıp, çocukluğundan beri saklandığı, o zamanlar depo olan kuytu yere sığındı. İçi içine sığmaz gözündeki yaşları dindiremeden, içten gelen hıçkırıklarla başına gelen hadiseye üzülüyordu. Kendinden bir yaş küçük olan er kardeşine yapılanlar asla kendisine yapılmamıştı. Yeni kıyafetler, yeni oyuncaklar ve hatta eğitimi için paralı yatılı okullara dahi verilmişti. İsimleri bile o kadar aynıyken, “Can” diye seslendiği kardeşine kıyamazken, sonuna eklenen iki harf nasılda etkiliyordu yaşamlarını. Hele ki akşamın olmasını ve büyük dedeyle yeniden karşılaşmayı hiç istemiyordu. Korku ancak korktuğunla yüzleştiğinde sonu gelen bir güdüydü. Ne kadar kaçarsan kaç asla peşinizi bırakmaz, her an yakana yapışırdı. Normalde ilerlemeyen saatler bu gibi zamanlarda nasılda su gibi akıp gidiyordu. Yapılacak en iyi şey biran önce karşılaşmak ve sonucunu yaşamaktı, yaşadı da…

    Akşam büyük dede eve geldiğinde daha üzerini çıkarmadan kızı karşısına aldı. Tek bir kelime dahi etmeden tir tir titreyen kıza önce çıplak elleriyle tokatlar savurdu, hırsını alamadığında ise belindeki İstanbul’dan hediye gelen kemere uzandı eli… Kız ise sessiz çığlıklarını havaya saldıkça, ip ince akan gözyaşlarını iyice bıraktı yanaklarına, savrulan kemerin iç yakan keskin sesi kulakları gıdıklasa da hınç ile değiyordu kızın bedenine, her vuruşta bedeni sarsılan kızın çığlıklarını duyamayan büyük dede ağzında salyalar fışkırtarak durmadan vuruyor, içerisindeki zehri dışarı salmak istiyordu. Kemer darbeleri dahi teskin etmemişti büyük dedeyi, yerde topak olan kızın önce sırtına tekmeler savurdu. Sırtına aldığı darbelerden dolayı topak olan bedeni açıldı, açılan bedeni gören büyük dede ise kızın karnını tekmelemeye başladı. Bilmem kaçıncı tekmede kızın karnına inince kızın acı çığlıyla sarsıldı ev ve çığlık ile baygınlığını gören büyük dedenin hırsı sönmeye başladı.

    Kızın ablasını çağırdı, alıp odadan çıkarmasını istedi. Ondan iki yaş büyük olan ablası ise kızı alıp başka odaya götürdü. Her tarafı gözyaşıyla ıslanan, gözyaşının kanla temasıyla yüzde açılan kanallara baktı. Su ile bez alıp bayılan kardeşinin yüzünü gözünü temizlemeye başladı. Elbisesini yavaşça üzerinden çıkardı, güzelliğine her zaman kin ile hayran olan ablası içten bir kıskançlıkla morluklarını tespit edip, elindeki kremi sürüyordu. Etekliğini açtığında kanamasını olduğunu gördü, paramparça olan et parçaları sanki rahiminden dışarı sarkıyordu. Hemen pamuklarla baskı uygulayıp, bezle sardı. Büyük dedesine ise bir şeyi olmadığını ancak adet kanamasının başladığını söyledi. Kendisini isteyen adamdan kaçmak için bu yalanın çok yerinde olduğunu sezen abla, ağız içerisinde “artık evlenebilir,” diye sessizce büyük dedeye duyurdu. Bilinir ki “bir kadının en büyük düşmanı yine başka bir kadındır.” Önemsiz olan tarafı ise değersiz bir insanın doğurganlığını yani rahmini kaybettiği bir gün olduğuydu.

    İki hafta ağrılar içerisinde yatan kız bir türlü kendisine gelemiyor, adet kanaması diye kandırılan kan ise bir türlü durmak bilmiyordu. Büyük dede tarla işleriyle iyice meşgul olduğundan evde pek görünmüyor, kızın acıları ise yine kendi içerisinde çoğalıyordu. Birkaç kere ablasına dese de ablası oralı olmadı ve kendisinin de aynı dönemlerden, ağrılardan geçtiğini söyledi. Ayrıca büyük dedesinin Müslüm’ün babasına verdiğini duyurdu. Kız ise ruhundaki acının mı yoksa bedenindeki acının mı daha kötü olduğunu hesaplayamadan sadece susmakla yetindi.

    Sarışın bir Pazar günü sabah mühendis büyük dedeye uğramış; önceki getirdiği tarım ilacının yerine bir yenisini yaptığını söylemiş, bunun hem kokusuz ve hem de mahsulde iz bırakmayan bir ilaç olduğunu övgüyle söylemiştir. Büyük dede hayran hayran dinlediği mühendisi eve davet edip, bir kahve içmesini istedi. Mühendis ise keyifle sabah kahvesi içmediğini bunun kendisini mutlu edeceğini sevinçle söyledi. Beraber içeri geçip kuruldular yer divanlarına… Mühendis elindeki şişeyi odanın kenarında duran su testilerinin yanına bıraktı. Üzerinde “tarım ilacı” ve “öldürücüdür” simgesi olduğundan dolayı endişe etmeden dönüp kahvesinden yudumlamaya başladı. Kahvenin yarısına gelen büyük dede kalbinde hafif bir çarpıntı hissetti, artık yaşının da ilerlemiş olması bu tür durumları olağan kılmış, yaşlılıktandır diye kendi içerisinde geçirmeye başlamıştı. Benzi sararmış ve kahvesini de bitirmiş olmanın yorgunluğuyla mühendisi uğurladı. Hemen geri dönüp iyice yorgunlaşan bedenini divana saldı. Çarpıntısı yeniden alevlenmeye başladı, kendini iyice divana saldı ve içerideki kızlara seslendi. Dili damağı kurumak üzereydi; başucundaki testiye uzandı, ancak içerisinde su kalmamıştı. Diğer köşedeki testileri gördü, kalkmaya yeltendi ancak kalkamadı. Ağrılarından dolayı iki büklüm olan kız içeri girdi ve “buyur dede,” dedi. Kızından sert bir şekilde su istedi, testilerinde boş olduğunu onlarında doldurulmasını söyledi.

    Ağrılarından iyice canı burnunda olan kız köşedeki şişeyi eline alıp, üzerindeki yazıyı okumaya çalıştı, beceremedi. Dedesinin iyice bağırmasından dolayı kapağını açtı ve demir bardağa suyu dökmeye başladı. Hemen dedesinin yanına koşup, eliyle başını kaldırıp usulca bardaktaki suyu içirmeye başladı. Daha bardak boşalmadan dedenin yüzü gözü morarmaya kızarmaya yüz tuttu. Ağız kenarından köpükler çıkmaya başladı. Gözleri yardım dilercesine kıza kilitli ve açık bir şekilde kıza bakıyordu. Kız korktu ve çığlık attı. Çığlığı duyan herkes odaya koştu, koşanlar içerisinde bulunan Müslüm hemen ne olduğunu sordu. Kız ise su istediğini ve su verdiğini söylediği anda Müslüm kenardaki tarım ilacını gördü. Bundan mı verdin diye sordu. Kız evet anlamında başını salladı. Bu tarım ilacıdır dediğinde kızın ablası kızın üzerine atladı, “bilerek öldürdün onu,” dedi.

    Büyük dedeyi bu sabah gömdüler. Ben ise doktor muayenesinden iki saat önce çıktım. Bir daha çocuk sahibi olmayacağımı söyledi; “aldırmadım.” Dedeni öldürdüğün için mahkemeye çıkacağımı söyledi; “biz kadınlar için fark eder mi?” dedim. Uzun yıllar içeride kalabilir, hatta bir daha “gün yüzü” göremezsin dedi; “insan hiç görmediği bir şeyin yoksunluğunu çeker mi?” dedim. Sustu.

    “Bak burada ne yazar bilir misin?” Diye duvarı gösterdi. “Okuma yazmam yok” dedim. “Olsun, bilmek ister misin?” diye tekrarladı. “Evet” dedim. “Bir erkeği eğitirseniz bir adamı eğitirsiniz; Bir kadını eğitirseniz, bir kuşağı eğitirsiniz,” dedi. Ağladım.

    Dünya herkese eşit şekilde pay vermiyor; özellikle kadınlar gerçekten hayata bir sıfır yenik başlamanın kahrını her kuşakta çekiyor. Her ne kadarda hüviyetleri onları birer birey yapsa da bilinçsiz toplum arasında yok olup, savrulup tükeniyorlar. Kadın ya da erkek sadece bir türdür. İşin aslı, hamı ise insan olduğudur. Kadın bunu bize izah ile mükellef değildir, kadını insan olmaktan ayıran biz karşı cinsleriyiz. Çünkü onlar bulundukları toplumların verdiği kadar değerde, onlara gösterdiğimiz hassasiyette güvendelerdir. Bütün kadınlarımızın 8 Mart Kadınlar Günü kutlu olsun.
  • İçinde bir iyi tarafı olmayacak kadar kötü kitap yoktur.

    ~Goethe~