“Sadece 68 defa Beğen butonuna basmış herhangi bir Facebook kullanıcısının hangi partiye oy vereceğini %85 doğrulukla bulabiliriz”

Modern sosyal mühendislik “Cambridge Analytica” olayını, çıkan sonuçlarını, bizlerin yapabileceklerini bir zincir ile toparlamaya çalıştım. Buyrun.

Cambridge Analytica; tüketici, takipçi, seçmen davranışlarını değiştirmek isteyen iş dünyası ve siyasi partilere hizmet sunmayı amaçladığını ilan ederek 2013’te Londra’da kurulmuş bir şirket.

Şirket, verilerimizi “davranış bilimlerini” kullanarak analiz edip kurumların (şirket, parti, devlet, STK vb.) hedef kişi ve kitleleri belirlemeye/bulmaya yardımcı olacağını ilan etmiş.

Şirketin ilan etmediği çalışma şekli ise; “bilgiyi internetin dolaşım sistemine bırakıp, arasıra küçük müdahalelerle olayın büyüyüp yayılmasını izleriz. Kimsenin ‘propaganda’ olduğunu düşünmemesi önemli, çünkü propaganda diye düşündüğünüz anda bir sonraki soru; arkasında kim var?

Şirketin kurucusu Alexander Nix (finansçı). Şirket kuruluş hikayesini şöyle anlatıyor;

“ABD’de Demokratlar teknoloji devrimine öncülük ediyorlardı. Veri analizi ve dijital dünya Cumhuriyetçilerin rekabette zayıf oldukları alanlardı. Biz de bunu fırsat olarak gördük.”

Ve şirket, vadettiği plana göre hedeflenen kişi/kitle için özel içerik üretmeye başlar.

Not: Hedef kitle yani kime seslendiğin her alanda insanlık için hep önemli olmuştur/olmalıdır. İnternet ise sesleneceğin doğru kişiyi bulmak için şimdiye kadar bulunmuş en iyi araç.

Peki nasıl yapmışlar?

İki çalışma önlerini açmış.

1. 2008’te Cambridge Üni. Psikometri Merkezi’den davranışbilimci iki doktora öğrencisi (Kosinski ve Stillwell) “Büyük Beşli” adlı seksenli yıllardan kalma davranış teorisi üzerinde çalışmalarıyla başlamış.

Nedir bu teori?

Bireylerin her davranışının kişiliklerindeki 5 yapıtaşı (yeniliklere açıklık, mükemmeliyetçilik, sosyallik, uzlaşmacılık ve kırılganlık) üzerinden çözümlenebileceğini savunuyor.

Sonra; bu teoriyi test etmek için geliştirdikleri “MyPersonality” adlı bir Facebook uygulaması yapmışlar. FB kullanıcılarına kişisel basit sorular soran bu kişilik testi uygulaması üzerinden gönüllü denekler ile çalışmaya başlamışlar.

Nasıl oluyor Facebook bu test/uygulamalara izin veriyor? sorusu gelebilir;

2010’da FB daha fazla büyümek (kullanıcı/para vb.) için “bizi” uygulama geliştiricilerine satıyor.

Dükkan sizin, FB daha çok kullanılsın. Birşeyler yapın gibi.

Hatta; diyelim ki siz bu uygulamalardan kullanmadınız, izin vermediniz ama Facebook arkadaşınız kullandı, izin verdi. Geçmiş olsun.

Skandalın başlangıcı olan “MyPersonality” uygulamasının hikayesine devam edelim..

Ne sormuşlar FB kullanıcılarına?

Sorular çok basit (maceracı mısın?, bir topluluğun önünde konuşabilir misin?, kapalı yerlerde huzursuz olur musun? gibi) ve projenin uygulaması değil ama sitesi hala çalışıyor.

Bu Facebook uygulaması üzerinden basit sorularla milyonlarca kişinin bilgilerine ulaştıklarında ellerinde dünyanın en büyük psikometri veri seti oluşmuş ve rotayı bambaşka bir yöne çevirmişler.

İşte burda bir dananın kuyruğu kopmuş.

Tam o yıllarda Facebook, “Beğen” özelliğini devreye almış. Birbirimizin paylaşımlarında kullandığımız bu özel ve kişisel özelliği kendi projeleri için kullanmaya başlamışlar.

Yani “neyi beğeniyorsan o’sun” ile büyük beşli teorisini ilişkilendirmişler.

İzin bile istemeye gerek olmadan, herkesin ulaşabileceği bir veri vardır artık: “Beğeniler”

Onlarca firma/kişi; kural, kanun, ahlak gibi olmazsa olmazları gözardı ederek sessiz sedasız bu “davranış mühendisliği” üzerine çalışmaya başlamış.

Bu çalışma sonuçlarına göre; herhangi bir Facebook kullanıcısının sadece 68 Beğenisi üzerinden deri rengi, cinsel yönelimi ve hangi partiye oy vereceğini %85 doğrulukla ölçebildiklerini keşfetmişler.

Dahası her Facebook abonesinin davranış özelliklerini 70 Beğeni ile arkadaşından, 150 Beğeni ile ailesinden, 300 Beğeni ile eşinden ve bir miktar daha fazlasında ise kendisinden bile iyi tanımlayabildiklerini görmüşler.

Sadece “Beğen” butonu!

Doktora öğrencileri Kosinski ve Stillwell’in bu araştırmalarını 2012 yılında makale olarak yayınlamalarının hemen ardından Facebook, Beğen özelliğini dışarıdan ölçümlemeye kapatmış.

Ancak bu araştırma fırsatçılara ‘ilham kaynağı’ olmuş.

Örneklerle anlayalım,

- 17 eyalette her gün Facebook üzerinde ellerindeki profillerin kişiliğine göre şekillendirilerek sadece o kişiye gösterilen Trump yanlısı paylaşımlar atıldı, anketler yapıldı.

- Anketleri dolduranlara para bile verildi bazen.

- Trump’a asla oy vermeyecek Miami’deki siyahlara, onları sandığa gitmekten alıkoyacak haberler (Clinton aleyhinde/bazıları yalan) gösterildi. Bu sayede seçime katılım etkilendi.

- Trump’ın konuşmalarından bir parçayı sağcılara, bir kısmını liberallere vb. gösterdiler.

"Bilal Eren'den alıntıdır."

Merve, bir alıntı ekledi.
05 May 20:18 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sosyal medya cumhuriyetinin sanal vatandaşı olarak kendimizi, dert anlatmaya yeten ya da yetmeyen, 140 karakter ile; ne kadar iyi bir tüketici olduğumuzu ispat etmek niyetiyle mutluluk efekti verilmiş fotoğraf paylaşımları üzerinden ifade ediyoruz. Bu "paylaşımlar" yüzünden, "beriki" bile giderek "öteki" haline geliyor.

Mutluluk Onay Belgesi, Fatma Barbarosoğlu (Sayfa 93)Mutluluk Onay Belgesi, Fatma Barbarosoğlu (Sayfa 93)

"Kaliteyi sayı çokluğuna kurban etmenin ve tek tipte okulun vahim bir neticesi ilköğretimi bitirenlerin mutlaka liseye, liseyi bitirenlerin mutlaka üniversiteye ve yüksekokula koşmaları, üretici yerine tüketici insan ve memur yetiştirmek sisteminin kökleşmesidir. Memur şüphesiz devletin temel organıdır. Fakat memurun kaliteli ve ihtisas sahibi olması, çok sayıda iyi yetişmemiş değil, işinde ihtisas yapmış daha az sayıda olmasına önem verilmesi, devletin bir mütehassıs memurlar ve idareciler devleti olması lazımdır."

[Eğitim Felsefesi, Hilmi Ziya Ülken]

Varoluşçuların Ustalarından..
"Her şeyi ciddiye alıyordum; sanki ölümsüzmüşüm gibi."
[Duvar]

"Bana öyle geliyordu ki, hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum."
[Düşüş]

"Yaşam ne denli saçma ise, ölüm o denli dayanılmazdır."
[Sözcükler]

"İnsan da, yaşam da saçmadır, boşunadır, rastgeledir, sağlam hiçbir şey yoktur, ama yine de yaşamak gerektir."
[Denemeler]

"İnsan, kendi başına bırakılmıştır. Ne içinde dayanacak bir destek vardır ne de dışında tutunacak bir dal."
[Varoluşçuluk]

"Beni aldatmışlardı, yalnızca kötülüğün krallığı çatlaksızdı, beni aldatmışlardı, gerçek dört köşeli, ağır, yoğundur, ayrım götürmez, iyilik bir düş, hep ertelenen ve tüketici bir çabayla sürdürülen bir tasarı, hiçbir zaman erişilemeyen bir sınırdır, krallığı olanaksızdır."
[Sürgün ve krallık]

"Eğer başkasının hürriyetini kendiminkine eşit saymıyorsam hürriyeti kendime amaç alamam!"
[Özgür olmak]

"Yarın yoktur. Bundan böyle özgürlüğümün dayanağı bu işte."
[Sisifos Söyleni]

"Şurada bir sandalyenin üzerinde, gırtlağıma kadar kendi yaşamıma gömülmüş oturuyor ve hiçbir şeye inanmıyorum."
[Bulantı]

"Umut bir yolun dönemecinden var hızla koşarken birden yetişen bir kurşunla yere serilivermektir."
[Yabancı]

"İnsan-gerçekliğinin kendinin ne olduğunu kendine duyururken yola çıktığı hareket noktasıdır."
[Varlık ve Hiçlik]

"Başkaldırıyorum, öyleyse varız,ve yalnızız."
[Başkaldıran insan]

Jean-Paul Sartre & Albert Camus

Süleyman, Bir Psikiyatristin Gizli Defteri'yi inceledi.
25 Mar 01:59 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Öncelikle kitabı beğendiğimi söylüyorum, gayet akıcı hoş bir kitap, psikiyatriye ilgi duyanların zevkle okuyacağı bir eser.

Yazarın kullandığı vakalar bazı incelemelerde de gördüğüm üzere herkese çok sıradışı gelmeyebilir. Başta bunu söylemekte fayda var.
Ama bu konuda şu açıdan bu çok sıradışı olmamaklığı sevdiğimi söyleyebilirim. Psikiyatri karışık ve geçmiş-günümüz toplumlarında hep tabu olarak görülen bir alan. O nedenle vakaların daha anlaşılır samimi bir şekilde verilmesi gayet yerinde olmuş, zira kitapların toplumu iyileştirme yönündeki katkısını ele alırsak böyle olması yani herkese hitap edebilecek şekilde olması daha yerinde olacaktır diye düşünüyorum.

Birkaç argümanla yazıma ek yapmak istiyorum; biraz da gevezelik yapmak istiyorum sanırım :)


Kitabı okurken psikiyatriye bakışı da düşünüyorum tabi ki. Biraz baktığımızda elimize hiç de hoş olmayan sonuçlar geliyor.

1990 yılında dünyada en çok ölüme yol açan hastalıklar arasında DEPRESYON VE BAĞLI İNTİHARLAR DÖRDÜNCÜ sırada yer alırken,
2020 yılında bu nedenlerin İKİNCİ sırada yer alacağı tahmin edilmektedir.
(Bruntland GH. Mental Health in 21st Century. WHO; 2000; 78(4): 411).

(1998) Türkiye Ruh Sağlığı Raporuna göre ise;
-Türkiye'de 2-3 yaş grubu çoçuklarda ruhsal bozukluk görülme sıklığı % 10.9
-5-18 yaş grubunda %11.9
-Erişkinlerde ise %17.2

Bazı çalışmalarda ülkemizde ruhsal bozuklukların prevalansı %18-31 ;
Ancak yetişkinlerde ruh sağlığı hizmetlerine başvuru oranı %4.7

Ülkemizde nevrozlar tüm hastalıklar bazında en sık görülen 4.hastalık.

Böylesi daha birçok sonuç eminim uzmanlarımız tarafından biliniyordur.
Ancak ne yazık ki toplumun bakışı, korku ve önyargıları ( damgalanma-stigmatizasyon-ne derler endişesi- istediğinizi diyin ) gibi birçok sebeple bu konuda birşey yapmaktan bir hayli uzağız.

Özellikle bizim toplumumuzdan bahsedelim;
Etyolojide neler olabilir?

Hızlı kültürel değişim
Bir yandan çağdaşlaşma, öte yandan geleneksel değerler sistemini korumamız
Genel eğitim yetersizlikleri
Yurt içi yurt dışı göçlerle ailelerimizin bölünmesi, evrensel bir yaşama evrilmemiz
Kadının toplumda güvenli ve etkin bir yer kazanamamış olması
Sağlık ve eğitim sektörlerinin üretici değil, tüketici olarak görülmesi

Sizinde aklınıza ek maddeler geliyor elbet, neden çok ! Ama bunun için bişeyler de yapmamız lazım. Tabularımızdan bir şekilde kurtulup iyileşmeye gitmemiz lazım!

Bu kitabın belki içeriği birçok okura sıradışı gelmedi, anlatılan psikoterapi ülkemizde yaygın değil onun için etki bırakmadı belki ve yahut birisi bu kitabı çok satsın diye de yazmış olabilir elbet. Ama biz birazcık daha altını kazıp birşeyler çıkarmaya çalışalım. Bu platformdaki gibi değerli insanlar sayesinde geleceğimizi daha iyi yapabiliriz belki, çünkü aksi halde gelecek ve hümanistliğimizin bizi getireceği nokta çok da iyi gözükmüyor :)

İyi okumalar :)

Sena Ç, Minimalizm'i inceledi.
21 Mar 07:42 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 8/10 puan

Beni kitaplarla tanıştıran sebepleri seviyorum.Birbirini etkileyen zincirler kümesi ne hoş! Bana her zaman hayatımın neden sonuç ilişkileriyle kusatildigini anlatıyorlar.

Bu kitabı okuma hikayemde "The True Cost " belgeselini izlememle başlıyor aslında.Buradan bu belgeseli öneren "Necip Gerboğa" hocama çok tesekkür ediyorum.Bu kitabı okuma zincirimin ilk halkasini onun aylar önce paylaştığı belgesel iletisi kapsamakta.
Türkçe karşılığiyla gerçek bedel isimli bu belgesel durup düşünmemi sağlayacak türden bir içeriğe sahip tüketim çılgınlığının arka planını tüm objektifligiyle bize sunmaktaydi.
Biz onuncu pembe kazagimizi alirken dünyanin diğer ucunda 15 yaşında bir hintli kız sırf bu yüzden daha fazla mesai yapmalıydi.Biz harcayalım diye onlar çalışmaliydi hem de çoğu güvenlik öneminden yoksun şartlar altında.

Hayat neden sonuç ilişkisinden ibaret.Bizim tüketim alışkanlıklarimiz ne kadar da bambaşka sonuçlara yol açıyor.Bu belgesel bana bunları hissettirmiş düşünmediğim şeyleri düşünmeye sevk etmişti.
izleyin tavsiye edilir.

The True Cost'tan sonra belgesel arayışına girdiğimde karşıma çıkan ilk "Minimalizm" belgeseli olunca haydi dedim.O aralar bir şeylerden rahatsız ve sakinlik peşindeydim.Bu arayışıma güzel bir yoldaş olabileceğini düşündüm.

Minimalizm belgeseli oldukça düşündürücü ve etkileyiciydi .Hayatinizda düşünmeden harcayıp aldığınız her nesnenin birsüre sonra size rahatsızlık ve mutsuzluk getireceğini hiç düşündüğünüz mü?
Az eşya çok huzur kavramı ne kadar doğru aslinda.

Belgeseller iyi hoş da ben nedense hep elimde somut bir şey olması taraftarıyım.Belgeseli varsa belki kitabi vardır diye bir hevesle ararken "everyhing that remains" adı ile çıkarıldığını gördüm.Türkçeye ise Minimalizm anlamlı bir yaşam adı altında çevrilmiş.

130 sayfalık bir kitap olarak çok akıcı olmasa da bana bir çok şey öğrettigi gerçeğini inkar edemem.Liseden kulaktan dolma bir bilgi ile sade yaşam felsefesinden cok daha fazlası olduğunu öğrendim.

Minimalizm nedir diye soranlara cevabım hayatımızdan fazlaliklari çıkarıp anlamlı ve değer verdiklerimize odaklanmamizi kolaylaştıran bir düşünce akımıdır diyebiliriz.

Minimalizm hayatımızda amaçsizca yaptığımız tüm eylemleri,düşünceleri,ilişkilerı bir tarafa bırakıp hayatımıza anlam katan eylem olaylar düşünceler iliskiler içinde olmamızı salık verir bize.

Bu belgesel ve kitaba kadar minimalizmi sadece maddi açıdan bir sadeleştirme işlemi sanarken her konuda sadelestirme çalışması olduğunu gördüm.

Heyecanbozanlar içerir!

Kitabımızda 2 karakterimiz var kitabın yazarları Ryan ve Joshua...Bu iki arkadaş ilk gençlik süreçlerinde çeşitli zorluklar yaşıyorlar ve diyorlarki: Xyz kadar param olursa işte o zaman tamam mutlu olacağız.
Bir süre sonra bakıyorlarki , aa hacı biz çoktan aylık Xyz kazanmaya başlamışız peki mutlu muyuz!? ....
Harika bir sirkette yaşayan Joshua en iyi terfiyi aldıktan sonra terfi ile ters orantılı olarak dibe çöktüğünü hissediyor.Çılgınca harcamalar lüks yaşantı vesaire bakıyor hiç ama hiç tatmin olamıyor.
Aldıkça tükettikçe iyi değil,kötü hissettiklerini fark ediyorlar ve sonra arayışlar.... Exile lifestyle adında bir internet sitesi onları minimalizm akımı ile tanıştırıyor ve aradıkları seyin minimalizmde olduğunu fark ediyorlar(ya da saniyorlar diyelim)

MUTLULUGUN NESNELERDE DEĞİLDE HAYATIN KENDİSİNDE OLDUĞUNU FARK ETMEK....
Tüm mesele bu değil mi!

VAZGEÇMEK ÖZGÜRLESTİRİR'i motto haline getirip ilerliyorlar.Hayatlarında köklü değişiklikler yapıyorlar.

Bu kitap onların arayışlarının bir ana ürünü.

Kitabımız minimalizme giden yolda dikkat etmemiz gereken 5 değer 5 kavramdan yola çıkarak bize sesleniyor.

1. Sağlık
2.ilişkiler
3.Tutku
4 gelişim
5. Katkı

Diyorum incecik kitap ama ne güzel noktalara değinmiş.
En en önemli konu en başta tabiki "SAĞLIK"

minimalistlerimiz ,
""Vücudunuza giren her şeyden haberdar olun.Sonra sıkıntıyı siz çekersiniz""" ile bir güzel uyarıyor bizi.Her işin başı sağlık olunca ilk maddemizin bu olması kaçınılmaz

sağlığın ana ögesi ise uyku ,
Uyku ile kulağımıza fısıldananlar ise şöyle,
""" insanlar genellikle başarmak istedikleri neyse onu başarmak için uykularından fedakarlık ederler.Ama eğer sağlıklı bir yaşam sürme arzusundaysaniz o zaman yeterli bir dinlemeye ihtiyacıniz olacaktır."""""

Bu bölümün sonunda bizi yapmalıyım listesi oluşturmaya çağırıyor sevgili minimalistlerimiz "daha iyi daha sağlıklı bir yaşam sürmek için ne yapmalısınız"sorusunu bizi yöneltiyorlar.Cevaplariniz hazır mı?!

2. Kavramımız hayatımızin odak noktası ilişkiler...İlişkiler çoğumuza ahh! Dedirten kavram...Hayatımızın şekillenmesinde belki de en büyük öneme sahip değer insanlarla kurduğumuz iletişim.

Sorgulamamız gereken ilişkilerimiz var sayın seyirciler.Sade ve verimli bir hayat için ilişkiler konusuna da el atmamız lazım.İnsanlarla kurduğumuz iletişim arttıkça önceliklerimize daha az zaman ayırmanın hüznünü farkına varıyor musunuz? Bize soru:

"sahiden tüm ilişkilerimiz gerekli mi?" Değil!
Kurduğumuz bazı ilişkiler bizi olumsuz Etkiliyor ya da önceliğimiz olan insanlara mesela ailemize vakit ayırmamızi ciddi oranda gölgeliyorsa bunlari bitirmek gerekmez mi?

Kitaplar çoğu şeyi yapabilir ama insanoğlu gibi kompleks varlıkların birbiriyle nasıl anlaşabileceğine dair tüm detayları açığa çıkaramaz.Biz kitaplardan insan ilişkilerini öğrenemeyiz sevgili okuyucu buna inanmiyorum bu konuda tebrübe hep üstte kalır.Biz doğaçlama bir şeyler yaşarız ve öğrendiklerimiz bizim ilişki klavuzumuzu oluşturur.

İlişkilerle baş etmek zor! Bu yüzden sınırlarımızı sevdiklerimizi önceliklerimizi belirlemek şart!

İlişkilerimizin bir kısmının bize yük ve önümüzde set olduğunu da unutmayalim(bilmek ile uygulamak arasındaki o dağlar kadar farkın içinde olmak:( )

Aa konu ilişkilerden açılmışken sevgili okuyucu mutlu olmamizin ya da mutsuz olmamızın en önemli sebebi de ilişkilerimiz.

Bölüm değiştirip hayatıma yeni bir sayfa açmak istediğim günlerde fark ettiğim şey sorunumun bölümümle değil de iletişim kurduğum kişilerle alakalı olduğunu fark etmem oldu.Bir insani şehre bağlayan insanlar...Ve kaçmak istediklerimiz yine onlar... Garip...Sağlıklı bağlantilar sağlıklı yarınlara götürür.İlişki konusu karışık ve muamma.
Sağlıklı iletişimler dilerim:)


Sonraki maddelerimiz tutku ve gelişim...

Tutkularımiz bizim her güne umutla bakma sebebimiz.

Gelişim ise tutku ile reaksiyon veren tepkimelerin faydalı yan ürünü.Böyle yan ürüne can kurban!

""İki günü birbirine eşit olan ziyandadır"" hadis-i Şerif-i gelişimin bizim için elzem olduğunu hatırlatma açısından önemli.
Ruhumuza iyilik yapmak için küçük de olsa dokunuşlarla hayatımıza renk katabilir.Keşfedilmemiş yönlerimizi keşfedebiliriz.
Gelişim için illa da Elon Mask'la aşık atmaya gerek yok.Siz o gün otobüse binmek yerine yürümeyi tercih ettiğinizde bile beyninize gonderdiginiz farklı sinyalle küçük minnoş gelişim sürecini yasayabilirsiniz Yürürken insanları gözlemlediginizde ya da binaların mimarilerine alici gözle baktığınız da fark edeceksiniz.Yeni şeyler denemek hep gelistirir sevgili okur yeni şeylerden korkmayalim!

(Uzun oldu farkındayım ama dayan,konu hoşuma gidince durdurabilene aşk olsun:))

Geçen günlerde kurstaki hocam hiç düşünmediğim bir konu üzerinde düşünmeye sevk etti beni:
"""kişisel gelişim kişisel gelişim diyip seminerden seminere koşuyorlar,kimse demiyor ki toplumsal nasıl gelisebiliriz,kimse anlatmıyor toplum yararına yaşamının inceliklerini...Şuan kendimizden başka kime ne faydamız var!""

Yarası olan gocunur ortaya söylenmiş bu sözleri üzerime aldım.İnsan uzun süre kendiyle derde düşünce çevresini dünyada başka insanların yaşadığını unutuyor.Sanirim iyi daldim:/
Bu konu nerden aklıma geldi son 5 . Değerimiz katkı...
En sevdigim bölüm bu oldu sanirim çünkü vermenin iyileştirici gücünü tekrar hatirladim.

Verdikçe hayatımız güzelleşiyor.Vermeyi sadece maddi açıdan düşünmemek lazım.Siz birisi için en önemli şeyinizi vaktinizi verdiğinizde o kişinin hayatına kattıginiz değer bir şekilde sizin de hayatiniza yansır.Tebessüm etmek mesela en naif katki da bulunma yollarından biridir.Ah çocuklar! Tebessümün en yakıştığı varlıklar.Bu konuda onlardan cömertini bulamayiz:)

Şu alıntıyı yapiyim de içim rahatlasın

" Başkalarina katkıda bulunmadigimiz bir hayat anlamı olmayan bir hayattir.Gerçek şu ki vermek yaşamaktır."


Bu beş değeri hayatimiza dengeli bir şekilde dağıttigimizda bazı şeyler bambaşka olacak belki de denemeye değer :)

Kitapta yazılanlar güzeldi anlatılanlari elimle kurşunumla çizdim çizikledim.Dili akıcı olmasa da anlatılanlar sebebiyle kendini okutturdu kitabımız.


""Aa sena artık gereksiz harcamalarını azalttın mi yoksa sen de mininalist mi oldun başımıza"" diye soracak olursaniz:)

Yok hacı(bu aralar ağzıma pelesenk oldu nedense:)) benden minimalist olmaz.Ama bak eskisi gibi çılgın bir tüketici değilim.Yani gelismeler var:) almadan önce en azindan bunu neden almak istiyorsun ihtiyaç mi keyfi mi sorusunu sorabiliyorum. evet artık gratis'e şalland'a para akıtmak yerine kitapyurdu'na para akıtiyorum:)) nasıl:)
Kitaplara harcanan parayi sorgulamayin -eğer okuyorsaniz tabi-sorgulayan insanlara da tepki gösterin çünkü kitaba verilen para hicbir zaman tüketim çılgınlığının bir parçası olmayacak gözümde.


Mininalistler evlerindeki çoğu fazlalık şeyi ihtiyaç sahiplerine veriyor bir sekilde evlerinden çıkarıyor.aklınıza kitaplarimiz gelebilir.Kütüphanelerimiz hiçbir zaman fazlalık değildir bu böyle biline :)


Yazarken yoruldum okurken sen de yorulmussundur.
Okudugun için kucak dolusu sevgiler selamlar
İyi günler dilerim...

Tüketici hakları
Evrensel tüketici hakları ve Anayasamızın 172'nci maddesi devlete, tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alıp, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik etme görevini yükler.

Buna rağmen, bugün tüketicilerin yaşadığı sorunların temelinde devletin yanlış ekonomik ve sosyal politikaları yer almaktadır.

Halen gündemde olan şeker fabrikalarının satışı gibi, özellikle stratejik kuruluşlarda yapılan özelleştirmeler ivedilikle durdurulmalıdır.

Fatma Çelik Yeniçağ Gazetesi
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/...-bilmeli-46617yy.htm

Ferdi Bişkin, Efsaneler ve Gerçekler'i inceledi.
27 Şub 22:47 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Pazarlama alanında yazılmış, son zamanlarda okuduğum en farklı kitap. Yazarın bazı fikirlerine katılmasam da pazar ve iş tecrübesi nedeniyle, itibar edilmesi gereken fikirleri olduğunu da kabul ediyorum. Bu fikirlerin büyük bir kısmı da Byron Sharp ve Ehrenberg-Bass Enstitüsü'ne ait. Bu sebeple, kitabın ithaf kısmında da bu isimler var. Kitap; Giriş, Tüketiciyi Anlamak, Pazarlama Kanunları, Marka Yönetimi, Pazarlama Araştırmaları ve Pazarlama Nasıl Yapılır? bölümleri ve bunların alt bölümlerinden oluşuyor. Aksoy, tüm fikirlerini 100 başlık altında ele almış. Her başlık birkaç sayfa sürüyor. Kitapta, bazı konularda Tom Fishburne'nin karikatürlerine de yer verilmiş, hoş da olmuş. Yazarın saha tecrübesini kitaptaki örneklerde görmek mümkün. Bununla birlikte, kaynak gösteriminde özen gösterilmemiş. Alıntı olduğunu düşündüğüm yerlerde, sadece yazar adı verilerek geçilmiş. Bazı kavramsal karışıklıklarda var. Mesela, teorik olarak müşteri ve tüketici kavramları birbirinin yerine kullanılsa da aralarında ciddi bir ayrım bulunuyor. Yazar, tüketici kavramının geçtiği her yerde parantez içinde tüketici de (ya da tersi) yazmış. Bazı yerlerde de kendini tekrar eden bir eser olmuş. Bunlar teknik ayrıntılar. Pazarlama konusunda çalışıyorsanız, farklı bakış açılarına ihtiyacınız varsa bu kitabı okumanız faydalı olabilir. Kendi adıma, derslerimde kullanabileceğim bir kaynak eser olduğunu değerlendiriyorum.Benim için "İyi kitap, sizi başka kitaplara götüren kitaptır." sözüne uyan bir kitap oldu. Bu kitapla birlikte, okuma listeme dört yeni kitap daha eklemiş oldum.

“Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm, ta ki sokakta ayakları olmayan adamı görene kadar.“

Balzac

İnsanların hayattan bitmek tükenmek bilmeyen beklentileri vardır. Ve karşılanan her beklenti yerini başka bir isteğe bırakır. Sonu gelmeyen isteklerimiz bizi tatminkâr olmayan ve yetinmeyi bilmeyen bireyler haline getirir. Bu da zorluklarla dolu hayatta karşılığını huzursuzluk ve de mutsuzluk olarak bulur. Tolstoy’ un bu konudaki fikirlerimi destekleyen çok güzel bir sözü vardır.” Bütün mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan ileri gelir. “ İnsanlar hep sahip olamadıklarından yakınırlar. Oysa bir geriye dönüp baksalar sahip oldukları ne de çok şey vardır aslında. Şu da bir gerçektir ki: “İnsana hiçbir şey, sahip olunduktan sonra hayalinde olduğu kadar güzel gelmez.”
Hayatta hiçbir zaman en iyisine sahip olamayız. Çünkü hep bizden daha çoğuna sahip olanlar çıkacaktır karşımıza. Ondandır ki elimizdekilerin değerini bilmeli ve onlarla yetinmeyi öğrenmeliyiz. Zenginlik kavramının alım gücü olmadığını, asıl zenginliğin huzur ve sağlık olduğunu keşfeden insanlar hayallerine sarılırlar ve mutluluğu yakalarlar. Onların bu tatminkâr tavrı gerek iş yaşamlarını gerekse sosyal yaşantılarını başarılı kılar. Maymun iştahlı olmanın tek kazanımı ise hırs ve ardından gelen huzursuz yaşamdır.
Şükretmek öyle bir erdemdir ki malınıza ve sahip olduklarınıza anlam yüklerken aynı zamanda zenginliğinizi fark etmenizi sağlar. İçinizdeki sahip olma dürtüsüne dur demeyi öğrenmezseniz zamanla o dürtülerin esiri olursunuz. Hedef haline gelen istekleriniz mutluluğa ulaşmak için birer sebep haline gelir. Bütün bu tatmin olmaz arayışlara dur demek de ancak elinizdekilere şükretmenizle mümkündür. Ünlü düşünür Firdevsi bu konuyu şöyle özetler; “Yeryüzünde bütün ıstıraplar, aza kanaat etmemekten doğar.” Hayattan çok şey beklemektense siz ona bir şeyler katmaya çalışın. Hayata verdiklerinizin size geri döneceğini ve yaşamınıza anlam katacağını unutmayın. İyi bir sevgili mi istiyorsunuz. O zaman önce siz iyi bir sevgili ya da eş olun. Sevilen bir insan mı olmak istiyorsunuz. O zaman insanların gönül kapılarını sevginizin sıcaklığı ile aramayı deneyin. Belki de daha farklı isteklerinize cevap arıyorsunuzdur. Mesela vitrinde gördüğünüz şık bir kıyafetin elbise dolabınızda olmasını arzu ediyorsunuz belkide. O zamanda karanlık gecenin soğuğu ve yağmurları altında aç bir karınla dolaşıp, giyecek tek bir elbisesi olmayan insanları düşünün. Eminim ki beğendiğiniz o şık elbise eskisi kadar çekici gelmeyecektir size.
Gün geçtikçe tüketici bir toplum olma yolunda sınırları zorluyoruz. Üretmiyoruz ama oldukça fazla tüketiyoruz. İnsani değerleri tüketirken bir taraftan da maddi kaynakların sonunu görmek için elimizden geleni yapıyoruz. İnsanların sahip olma dürtüleri, onları alım güçlerinin yetmediği yerde kredi kartı kullanmaya itmiş, farkında olmadan borçlarla mücadele, hayatın en önemli uğraşı haline gelmiştir. Bu gün ekonomik geliri ne olursa olsun her evde en az bir ya da iki kredi kartı bulunmaktadır. Ebeveynler yanı sıra artık gençlerin cüzdanlarında da kredi kartları renkli simalarıyla göze çarpmaktadır. İnsanlarla birlikte artık ülkeleri de ekonomik kargaşaya sürükleyen bu tüketim çılgınlığının tek bir nedeni vardır. İnsanın kendisine dur diyemediği sahip olma dürtüsü.
Maalesef yaşadığımız bu çağdaş yüzyılda bile savaşın karanlık yüzü ile yaşamları gölgelenen birçok insan var. Dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi veren sözde uygar devletlerin, senaryolar ardına sığınarak başlattığı savaşlar, binlerce masum insanı yuttuğu gibi hepsinin de yaşamlarını çalmaktadır. Aynı yeryüzünde, aynı atmosferde nefes aldığımız bu insanların, sessiz çığlıklarını kulak ardı etmezseniz, en büyük zenginliğimiz olan özgürlüğü de keşfedersiniz. Beyninizde resmettiğiniz bu acı tablonun altında yatan gerçek sebep, bahsetmeye çalıştığımız, insanın sahip olma dürtüsünün en kontrolsüz ve kapsamlı biçimidir. Petrol için ya da insan hayatına peşkeş çekilen diğer zenginlikler için yapılan bu insanlık dramı da iki kelime ile açıklanır: Sahip olmak…
Birde insana karşılıksız verilenler vardır şu hayatta. Dalgaları ardına sakladığı melodilerle, sıkıntılarımızı en derinlerine kadar gömüp, yüreğimizi ferahlatan mavi dünya; deniz… Ve hiç bestelenmemiş şarkılarını bize ithaf eden, özgürlüğümüze sembol ettiğimiz göklerin narin perileri; kuşlar… Dahası, kollarında taşıdığı zenginliklerle cömertliğini esirgemeyip birde güneşe karşı bize siper olan ve doğanın en büyük yenileyicisi; ağaçlar… Hepsi bizim için karşılıksız bulunurlar bu hayatta. Bedenimizin her bir uzvuyla yaratılanların en mükemmeliyiz. Kör bir insanın karanlık yaşamı düşünüldüğünde, gözlerimiz bile ne kadar büyük bir zenginliktir bizim için değil mi? Kaldı ki hayatın hiçbir şekline ve rengine tanık olamamış doğuştan görme engelli insanlar da vardır ki, onlardaki yaşama sevinci ve azmine inanamazsınız. Hayatın karanlıklarını aşacak gücü ve ışığı yüreklerinde bulan bu ve bunun gibi birçok insanın hayatlarına tanık olmanız mümkündür.
Hayatı şansa bırakmak, bir kumardır. Daha fazlasını isterken elinizdekinden de olabileceğinizi unutmayın. Kusursuz bir hayat için gereken şeyin; sevgi, huzur ve sağlık olduğunu fark edebilirseniz, o zaman elinizdekilerin fazla bile geldiğini göreceksiniz. Elinizdekilerle yetinmeye çalışın ve hayatınızı kendiniz zengin kılın, böylece hayata karşı göstereceğiniz tatminkâr tavrın mutluluk verici olduğunu keşfedeceksiniz.

“ En yüksek mutluluğa erenler bile, başka arzular peşinde deli gibi koşarlar.”
(Goethe)

ÖMER FATİH HOŞ