• İnsanlar, sürekli olarak daha çok ve daha "iyi" mal ve hizmet peşinde koşan ve adına "tüketici" denilen bir kalıba sokulmuşlardır.
  • Reklamcılık daha da oburlaşan bir iştahla çocuklara yöneliyor ve onları muhasara altına alıyor.
    Çocuklar artık hep bir tüketici kimliğine büründürülüyor ve parayı mutluluğun şartı sayıyorlar. Kapitalizmin bu zihniyeti ,sömürgeci mantığı sonunda çocukluğu da istila ediyor Çünkü çocuklar babalarını para konusunda ikna eder ve onların harcayacağı paraları vardır ...


    İyi bir reklam insana o ürünü almazlarsa çok şey kaybedeceğini bir kaybedici olacak duygusunu verir çocuklar ise buna karşı çok duyarlıdır.

    Reklamlar maddeci bir dünyayı ve satın almanın hazzını vazetmektedir insanlara.
    Kemal Sayar
    çocuklara yöneliyor
  • ELEŞTİRİDE “ÜSLUP”
    Kültür yaşamımızda bir canlanma, bir yenilenme olduğu kesin. Yazından (edebiyattan) plastik sanatlara, hemen her alanda verili değer yargılan gözden geçiriliyor, klasikleşmiş ve bu yüzden belli oranlarda okunurluğunu, seyredilirliğini yitirmiş yazar ve ressamlar, gün ışığına çıkarılıyor. Dahası, çeviri kuramsal yapıtların sayısındaki artış, farklı bakış açılan edinilmesini de olanaklı kılıyor. Kitlelerin kültür/sanal olaylarına gösterdiği ilginin de küçümsenemeyecek düzeyde olduğu söylenebilir. Kuşku yok, bu ilgi her zaman gereken düzeyde olmuyor; okur, seyirci, dinleyici popüler yaklaşımların etkisinde kalıyor ve kimi yerde kolaycı yaklaşımları benimsiyor. Kültür sorunlarının bir anda yaygınlaşmasının, herkes tarafından gerçek içeriğiyle anlaşılmasının mümkün olmadığını da anımsamak gerekiyor.

    Bu canlanma, yenilenme süreci, her alanda eleştirmeci olgusunu da öne çıkarıyor elbet. Eleştirmeci, özellikle yazın/sanat alanında üretici (yazar, ressam, yönelmen, besteci) ile tüketici (okur, seyirci, dinleyici) arasındaki bağı kuran kişi en yalın tanımıyla. Elbet bu tanıtım sırasında, yapıla ilişkin görüşünü, değerlendirmesini de ortaya koyuyor eleştirmeci. Yapıtın iç sorunlarını çözümlüyor, açıklıyor dahası. Bu bakımdan, eleştirmecinin yapıt karşısındaki tutumunun öncelikli olması ve yazarın kişiliğini fazla göz önünde bulundurmaması gerektiği söylenebilir.

    Ne yazık ki, son zamanlarda yazından plastik sanatlara, plastik sanatlardan kültür sosyolojisine, eleştirmecilerimizin hem kendi kişiliklerini hem de yazarların, sanatçıların kişiliklerini öne çıkardıkları, işi sövüşmeye kadar vardırdıkları gözleniyor. Bu konuya daha önce de değindim. Ancak, olgular, üzerinde düşünmeyi zorunlu kılıyor. Bu sağlıklı bir gelişme değil. Söylemek bile fazla: Yazın/sanat alanında arlık daha bilimsel yöntemler kullanılıyor. Gelgelelim, son kertede, eleştirme yine de bireyseli öznel bir tulum alış. Eleştirmeci, gizlerini ayrıştırdığı yapıtı ille de sevmek, beğenmek zorunda değil elbet. Ama burada dediğim dedik'çi olmamak gerekliğini de vurgulamak gerekir. Çünkü A adlı eleştirmecinin bir dünya görüşü, bir sanat anlayışı olduğu gibi, okurların ve başka eleştirmecilerin de dünya görüşleri ve sanat anlayıştan vardır. Bunlar her zaman birebir gelmeyebilirler. Eleştirmeci farklı yorum hakkını önceden kabul etmek zorundadır.


    Görüldüğü kadarıyla, kimi eleştirmecilerimiz yaralım/üretim yöntemlerini en iyi kendilerinin bildiği kanısını taşıyorlar. Değerlendirmelerinin şaşmaz olduğuna inanıyorlar. Yapıtın açımlamasını bir yana bırakarak, izlerçevrenin kendi bakışları doğrultusunda tavır almasını sağlamak amacıyla yargıç söylemi'ni seçiyorlar. Yazarlar, sanatçıları yıldırmaya çalışıyorlar adeta. Bu tulumda baskıcı bir yan olduğunu görmezden geliyorlar nedense.

    Yazar, sanatçı da kendini savunmak gereğini duyuyor sonunda. Bir refleks olarak. O zaman eleştirmecinin tavrı daha da acımasızlaşıyor, daha da kişiselleşiyor. Yazan, sanatçıyı en ağır sözcüklerle suçluyor. Kendisini kanıtlamış kişilerin ne sahtecilikleri kalıyor, ne içi koflukları. Suçlananların da aynı yolu seçmeleri halinde de, ortalık tozdan, dumandan görünmez oluyor.

    Uygar olmak, üslubu yumuşak tutmak, kıran kırana tartışılmasına engel değil ki. Şunu da unutmamak gerek: Yapıtlar, önünde sonunda eleştirileri aşıyor, onlardan daha uzun ömürlü oluyorlar. Bilinen sözdür: Sel gider, kum kalır. Eleştirmecinin bu baskıcı tutumunun günümüzün pazar koşullan çerçevesinde biçimlendiğini düşünmek, acımasızca edinmeye çalıştığı kalite kontrolörlüğü'nün en çok firmaların işine yarayabileceğini söylemek bana herkesin göreviymiş gibi geliyor.
    (Milliyet, 1988)
    (Ahmet Oktay, “Eleştiride Üslup”,İnsan, Yazar, Kitap, Ark Yay.,s. 60
  • Yıllar yıllar sonra yeniden Mehmed Niyazi kitabı ile buluşmak hoş oldu. On seneden fazla oluyor ki, "Çanakkale Mahşeri" adlı kitabını okumuştum müteveffa yazarımızın. Hala aynı kanıdayım, Çanakkale Savaşları üzerine yazılmış en güzel romandır. "İki Dünya Arasında" adlı eserinde ise yazarımız bambaşka sulara yelken açmış. Yani ulusal değerlerimiz, şanlı tarihimizin sayfalarından aşka kapı aralamış bu kez.. İdealist Türk gencinin bir Alman kıza olan sevdası işleniyor. Kürk Mantolu Madonna'yı akla getiriyor, değil mi? :) Evet, lakin bambaşka seyrediyor olaylar. Gurbette olmak, maddi imkansızlıklar, vatan hasreti zaten yeterince zorken bir de aşk ızdırabı yükleniyor kahramanımız. Günümüzdeki hoyrat, savruk, tüketici aşk anlayışına tepki duyanlar; eskiden gönül ilişkilerinin nasıl da naif, ölçülü ve duyarlı olduğunu hatırlamak ya da yeni nesle aktarmak için okusunlar efendim. Saygılarımla, iyi okumalar...
  • Reklamlar, sadece üreticinin menfaati için yapılır, asla tüketicinin menfaati için değil. Mesela halk, beyaz ekmeğin kara ekmekten daha iyi olduğuna inandırılır. Oysaki un, iyice sık elekten elenmiş, böylece en faydalı unsurlarından ayrılmıştır. Fakat böylesi daha iyi muhafaza ediliyor ve ekmek yapımı da daha kolay oluyor. Ayrıca değirmenci ve fırıncılar daha çok para kazanıyorlar. Tüketici de onu, daha düşük kaliteli olduğunun farkına varmadan, bunu hiç düşünmeden, yiyor. Ekmeğin başlıca gıda olduğu bütün memleketlerde, halk dejenere oluyor. Ticari ilanlar için muazzam paralar harcanmaktadır. Bundan dolayı da faydasız hatta çoğu zaman zararlı olan pek çok yiyecek ve ilaç, medeni insanlar için bir zaruret hâlini almıştır.
    Alexis Carrel
    Sayfa 28 - Hayat Yayınları
  • Örneğin günümüz Batılılarının en el üstünde tuttukları istekleri, yüzyıllardır tedavülde olan romantik, milliyetçi, kapitalist ve hümanist mitler tarafından şekillendirilmiştir. Birbirine tavsiye veren arkadaş­lar sık sık, “Kalbinin sesini dinle,” derler. Ama kalp genellikle dönemin hâkim mitlerinden talimat alan iki taraflı bir casustur ve “Kalbinin sesini dinle” tavsiyesi zihinlerimize 19. yüzyılın Romantik mitleriyle 20. yüz­yılın tüketici mitlerinin bir karışımı olarak kazınmıştır. Örneğin Coca- Cola Company, Diet Cola’yı “Diet Cola. Sana ne iyi geliyorsa onu yap,” sloganıyla pazarladı. İnsanların en kişisel istekleri sandıkları bile genelde hayali düzen ta­rafından programlanmıştır. Gayet popüler bir istek olan yurtdışmda tatil yapma örneğini ele alalım. Bu istek aslında hiç de anlaşılır veya doğal de­ğildir.
  • Bu sabah çok basit ama oldukça önemli ve bir o kadar da düşündürücü bir olay yaşadım. Bütün hikaye mahallemizdeki tabelasında Peygamber ismi veya sembolleşmiş bir balığın ismi yazılı bir süpermarkette sabah saat: 10.30 sularında başladı. Bir kaç ekmek aldım. Çıkışta üç kasiyer bölümü vardı. ancak ikisi çalışıyordu. Birisinde başörtülü bir bayan eleman, diğerinde onun müdürüm dediği bir kişi vardır. Ancak kuyrukta, her bir gişede 15-20 kişi bekliyordu. Genelde ellerinde kahvaltı için alınmış ekmek veya bir kaç şey vardı. Sırada beklerken İngilizce ne idüğü belirsiz bir şarkı çaşıyordu. Çıkışlar oldukça yavaştı. O sırada, kasadaki "gişe elemanının müdürüm diye hitap ettiği kişiye" , Beyefendi! Başka bir eleman yok mu, bir ekmek için 10-15 dakika bekliyoruz, dedim. "Müdürüm", yok efendim, ben hallediyorum. Kendisinin mecburiyetten oraya oturduğu belli idi. Oldukça zorlanıyordu. Tabii, yeni bir eleman talebimiz sonuçsuz kaldı. 15 dakika beklememiz sırasında "Müdürürm'e", ikinci bir talebim oldu. Beyefendi, sabah sabah Türkçe türkü yokmuydu, onu koysaydınız; neden İngilzce şarkılar dinlemek zorunda kalıyoruz? dedim. "Müdürüm"ün, ne cevap verdiğini düşünüyorsunuz? Türkçe türkülerden telif istiyorlar.
    Sonuç:
    1. Bizi 15 dakika bekleten kasiyer ve müdürüm mü, kuyrukta hiç bir tepki vermeden bekleyen 30 kişi mi, yoksa ben mi hatalıyım?
    2. Bir taraftan başörtülü bayan çalıştırarak muhafazakar müşterilere mesaj veren, bir taraftan telif hakkı ödememek için Türkçe türkü dinletmeyen ve onun yerine telifsiz İngilizce gürültü dinleten bir alışveriş mekanı!!!
    3. Peki İngilizce şarkıların telifini merak ettim. Acaba ödüyürlar mı? Yoksa ödemeden mi dinletiyorlar?
    4. Eğer İngilizcelere ödüyorlarsa kendi yerli kültürüne niçin ödemiyor ve destek olmuyor?
    5. Eğer ödemiyorlarsa, onların telif haklarını yeme helal mi?
    6. Eğer haramsa ve kanunen suçsa, bunu kontrol eden yok mu?
    7. Bu vatanperverler, Türkçe'ye ve Türkiye'ye ne kadar adıklar?
    8. Bu tüketici ticarî dindarlığın, yaşadığımız krizlerle ne farkı var?
    9. Mülkünü dolar karşılığı kiraya veren ile telif ödememek için İngilizce şarkı dinleten arasında, etik açıdan fark var mı?
    10. Bu davranışlar, kültürel sömürgecilğe teslim olmuş zihinlerin arttığını göstermiyor mu?
    Daha pek çok soru var, ama gerisini size bırakıyorum.
    Tüketici köleliğine karşı ve kültür emperyalizmine karşı iyi mücadeleler.....