• 284 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Felsefi eserleri içeren bir okuma kapsamında nasıl bir yol izlenmelidir? Bana soracak olursanız bu, kolay kolay yanıtlanabilecek bir soru değil. Cevap için çağımıza, felsefi eserlerden kastımızın ne olduğuna bakmamız gerekiyor. Öncelikle yaşadığımız bu modern çağda felsefe konusunda ciddi yanılgılar içerisinde yaşadığımızı düşünüyorum. Bu yanılsamalar da özellikle "söylediği her sözde felsefe yaptığını sanan" kesim için geçerli. Hiçbir şey bilmemek, bir şeyi yarım ve yetersiz kalacak bir şekilde bilmekten çok daha iyidir. Çünkü hiçbir şey bilmeyenin bir şeyleri doğru bir biçimde öğrenmesi için her zaman bir ihtimal vardır; bir şeyler bilmediği sürece de bu ihtimal var olmaya devam eder. Ama herhangi bir konuda yetersiz bilgiye sahip olduğu halde hiç çekinmeden söz hakkını sonuna dek kendilerinde görenlerde ise bu ihtimal neredeyse tükenmiştir ya da tükenmeye yüz tutmuştur. Çağımızdaki felsefi birikimi açısından temel problemlerden biri de budur bana kalırsa. Bir şeyleri hakkıyla bilmemek ve en kötüsü de bunun farkına varılamaması durumu. Felsefe ile ilgili herhangi bir konuyu kocaman bir avizeye benzetebiliriz. Bu avizedeki ışığı elbette ki görür durumdayızdır, fakat o gördüğümüz açıdan bize yansıyan ışık, avizedeki bizim üstümüzde olan yalnızca bir tane kristalden yansıyarak bize ulaşmaktadır. Sadece bu kristalin yansıttığı ışığı, diğer kristallerin bizlere yansıtacağı ışığa şahit olmadan "işte doğru olan budur" diyebilir miyiz? Hayır. Eğer biz avizedeki ışığın hakikatine daha da çok ulaşmak istiyorsak, birçok kristali de denemeliyiz. Bu kristallerin bazılarının da ışığı geçirmeyecek kadar soluk olmaları da o ışığın suçu değildir elbette ki. Biz ne kadar çok kristale bakarsak, o kristalden bize ulaşan aynı ışığın kristallerden yansıyan çeşitli hallerine ne kadar çok şahit olursak, başka bir deyişle ne kadar çok fikre ve görüşe şahit olursak, ışığın yani hakikate de o kadar çok yaklaşmış oluruz işte. Günümüzde herhangi bir konuda hakikate erişmek yalnızca belli açılardan ibaretmiş gibi kabul ediliyor büyük bir kesim tarafından.

    Daha ayrıntılı bir şekilde bahsedecek olursam, bir konuda elde ettiğimiz ilk fikrin bizi aşırı etkilemesine toplum ve birey olarak her zaman gereksiz bir ölçüde izin vermekteyiz. Yanlış anlaşılmasın, hiçbir şeyden etkilenmeyen buzdan siluetler olalım da demiyorum, demeye çalıştığım şey, etkileneceksek bile şayet, bu etkilenme bizde başka düşünceleri görmemize engel olmamalı. Objektifliği koruyabilmek felsefe yapabiliyor olmanın, felsefece düşünebilmenin en temel şartlarından biridir bana kalırsa. Mesela belirli bir "-izm" hakkında kafasında soru işaretleri olan biri o "-izm"in en temel temsilcilerini okuyor, buraya kadar her şey çok güzel. Bir konu hakkında bilgi edinmesi açısından bir problem yok. Ama asıl sorun, kişi ana kadar içinde bulunduğu anlam arayışını, ilk rastladığı "-izm"lerden birine yüklediğinde ve bu "-izm"e karşıt olabilecek her şeyi 'sırf bu karşıtlıktan' dolayı reddeder hale geldiğinde başlıyor işte. Günümüzde, önümüze bazı filozoflar, bazı "-izm"ler sürülmüş durumda, adeta büyük bir pazar yerindeyiz ve her filozof bizi kendine çağırıyor. Aslında mesele bir "-izm"e sahip olmak konusu da değil. Mühim olan tek taraflı düşünme konusunda olan inatçı tavrımız. Eğer felsefece düşünme kapsamında objektifliğe yaklaşmak istiyorsak, adeta bu filozofların çağrılarının hiçbirine, 'en azından şimdilik' riayet etmemek gerekiyor. O konu hakkındaki bilgi birikimimiz o denli fazla olmalı ki, en sonunda yine o konu hakkında elde ettiğimiz tüm fikirleri, ister birbirlerinin karşıtı, ister destekçisi olsun, zihin dünyamızda adeta karşımıza alıp kendi görüşlerimizle harmanlamamız gerekir bana kalırsa.

    Bu bağlamda felsefe açısından hiçbir düşünce hiçbir özelliği sebebiyle dışlanmamalı, aynı şekilde hiçbir düşünceye de ilk baştan, ya da körü körüne bağlanılmamalıdır. İnceleme yazımın devamında da bu konuyla paralel mükemmel tespitlere elimden geldiğince değineceğim.

    Bu inceleme, eser hakkındaki edindiğim izlenimleri içeriyor. Bu izlenimleri elimden geldiğince yanlı bir şekilde yapmamaya, objektif olarak paylaşmaya çalıştım. Tam anlamıyla şu an itibariyle profesyonel bir derecede objektif olmam en başta bana göre çok zor. Bunun için en başta uzun zamanlar sürecek olan insanın kendini eğitmesi ve perspektifini geliştirmesi gerekiyor zannımca. Bunları söylememin nedeni, mesela bir filozofun eseri hakkında inceleme yaparken, bazılarınca sanki o filozofu savunuyormuşum gibi gözükmesi. Örnek vermem gerekirse, Komünist Manifesto'yu ya da Kapital'i okumuş olmam beni komünist yapacak bir etken değildir. Şayet bunlar insanın bilgi birikimini artırması için gereken şeylerdir. Bir sınır olmadan insan her şeyi okuyabilmeli diye inanmışımdır hep. Aynı şekilde Nietzsche'yi okumam, onun eserinin incelemesini yapmam da onu desteklediğim anlamına gelmiyor. Bu durum her şeyde geçerlidir bana kalırsa, gerek bir eserde, gerek bir "-izm"de, gerekse de bir insanın fikirlerini öğrenmeye çalışırken.

    İnsanca Pek İnsanca'nın ilk cildinin beni oldukça zorladığını belirtmem gerekiyor. Nietzsche'nin dili etkileyici olduğu kadar da zor. Fakat insanı boğan bir zorluk değil bu aslında. İnsanın uğrunda, anlamak için çektiğine değdiğini düşündüğü bir zorluk. Nietzsche bu açıdan kendini ifade etmeyi iyi biliyor. İnsana nasıl hitap edileceğini de, yine insanın içine nasıl işleneceğini de. Ve en önemlisi de altını çizdiğim gibi onu okuyan kişide bir düşünmeye teşvik hissi uyandırıyor. İnsan onu okurken bu iddialı cümlelerin derinine inme ihtiyacı hisseder hale geliyor. Ben genelde herhangi bir eseri okurken, eser hakkında aklında canlanan düşünceleri ayrı bir deftere not alarak okurum. Ama Nietzsche'nin bu eserinde bazı yerlerde bu canlanan düşünceler öyle aktif bir şekilde canlanmaya başladı ki, okurken oturduğum yerden kalkıp defterimi almak için tenezzül edemedim. Çünkü şayet bir saniye bile boşluğuma denk gelse o düşünce ilk aklımda canlandığı halinden uzaklaşabilirdi. Bu yüzden de genellikle kitabın içine birçok not aldım. Bu açıdan Nietzsche'yi iddialı bir 'düşünce canlandırıcısı' olarak nitelendirebilirim.

    İlk olarak kendisi modern toplumdaki özgür ruhların içinde bulunduğu zorluklardan söz ediyor. Özgür ruhlardan Nietzsche'nin kastettiği şey bana kalırsa herhangi bir etki altında kalmadan düşünsel olarak özgür olabilen ruhtur. Nietzsche genel olarak kavramların ve değerlerin yozlaşmasından, bunların artık modern çağ ve ilerisi için geçerli olamayacağından, geçerli olarak kalsa bile bunun yanılmışlıklara ve aldanmışlıklara sebebiyet vereceği düşüncesindedir esasında. Mesela en basitinden iyi ve kötü kavramlarına yüklediğimiz anlam, içine doldurduğumuz değer artık eskimiştir ve geçersizdir. Bu yüzden de iyi ve kötü aşılmalı (tıpkı başka bir eserinin isminde -"İyinin ve Kötünün Ötesinde"- görüldüğü gibi) ve bunlar yeniden değerlendirilmelidir. Özgür ruhlar ise bunların zaten farkında olacağı için, onlar kapsamlı bir araştırma içerisine zaten baştan girecektir. Fakat onlar topluma göre üzerine görev olmayan şeylerle ilgileneceklerdir. Ancak modern çağdaki özgür ruh için üzerine kafa yorması gereken, başka bir deyişle "kendine görev edindiği" o kadar çok şey vardır ki, artık onu alakadar etmeyen, üzerine görev olmayan şeylerle de ilgilenmek durumundadır. İşte bu kişiler de toplum tarafından sevilmezler. Mesela üstte bahsini ettiğimiz gibi karşılaştığı ilk düşünceye hemen kendini kaptıran bir kişinin, Nietzsche'nin ifadesiyle özgür bir ruhla karşılaştığını varsayalım. Özgür ruh muhtemelen onun inandığı şeyin de bir ötesi olduğunu belirttiğinde öbürünün tepkisi bu saplanıp kalmışlıktan dolayı pek pozitif yönde olmayacaktır. İşte felsefe de bana kalırsa insanda bunu amaçlar. Çoğu şeyin ötesine geçebilmeyi, 'saplanıp kalmışlık hastalığından' insanı kurtarmayı vaat eder, ama bunun için insanı asla zorlamaz. Ama doğru takip edilen bir yolla bu vaadini de kesinlikle yerine getirir. Ayrıca modern ruh yine öncesinde bahsettiğimiz gibi kendine karşıt gelen, hatta onu aşan her türlü bilgiye de ulaşmak zorundadır, bunu istemelidir de. Bu bana şunu anımsattı: Çağlar geçtikçe entelektüelliğe erişebilmek de bir o kadar zor hale gelir esasında. Çünkü bilgi birikimi sürekli olarak çoğalır. Felsefede hiçbir sorun kökten çözülmüş değildir, kesin bir cevap kabul etmez çünkü. Böyle olunca da, felsefede mesela bilimde gördüğümüz anlamda bir ilerleme yoktur. Cevaplar değil sorular çoğalır. Ama bu da insanın kavrayışını artıran en önemli etkenlerden biridir elbette. Sorular ve sorunlar çağlar boyunca sürekli arttığından dolayı mesela bir Descartes'ın yaşadığı zamanın ve günümüzün entelektüel olma eşiği aynı değildir. Bu yüzden günümüzde felsefeceye düşünmeye erişmek, entellektüel bir dünya görüşüne sahip olmak isteyen kişi, diyebiliriz ki, adeta Descartes'ın kendi döneminde gösterdiği çabadan çok daha fazlasını göstermek zorundadır. Çünkü sorular ve sorunlar hep artmış, elde edilmesi gereken bilgi birikimi de bu sebepten doğru orantılı olarak artmıştır.

    Nietzsche özgür ruhu; belki de ideal bir filozofun sahip olması gereken ruhu, yeri geldiğinde yüceltir ama yeri geldiğinde de kendi zamanındaki filozofları da adeta yerin dibine batırır. Filozofların en kolay içine düştüğü hatalardan birinin insanı ve insanlığı bugün gözünden değerlendirmeleri olduğunu söyler. "İnsan" genel bir yargı olarak bir zamana, zamansal uzamdaki bir kesite bakılarak değerlendirilemez. "İnsan" zaten herhangi bir çağda tam olarak insan değildir. "İnsan" daima gelişme halindedir. O yüzden "insan" bütüncül olarak bakılması gereken bir olgudur. Tarihteki "insan" kavramının günümüzün "insan" anlayışı ile değerlendirilmesini filozofların kalıtsal bir hastalığı olarak görür Nietzsche. Mesela Antik Yunan'daki evrenin nasıl meydana geldiği ile ilgili çözümler öne sürenlerin düşüncelerini saçma, mantıksız olarak nitelendiremeyiz. Çünkü o düşünceleri biz kendi zamanımıza, kendi gelişmişlik düzeyimize göre değerlendiriyoruz. Örneğin Thales'in evrenin ana maddesini su olarak görmesi, var olan her şeyin bir şekilde sudan çıktığını düşünmesi o dönem için gayet mantıklı, makul bir düşünce idi. Bu ayrımı yapabilmek gerçekten önemli.

    Bu yüzden de "değişmeyen" olarak kalan bir insandan (kavramsal açıdan) bahsetmek de mümkün değildir. Her şey değişir der Nietzsche. Değerler de buna dahildir. Buna dayanarak mutlak doğrunun olmadığı gibi değişmeyen ölümsüz gerçeklerin de olamayacağını öne sürer. Bu değişmenin de kolay olmadığını, ancak yüksek değerlendirmeye tabi tutulmuş kavramların modern çağda hak ettiği yeri alabileceğini söyler. Mesela yine en basitinden iyi ve kötü ona göre halen daha yüksek bir değerlendirmenin süzgecinden geçememiştir. İşte kavramları bu süzgeçten geçirmeye alıştığında insanın da daha yüce bir tutuma yükseleceğini söylemektedir Nietzsche. Aynı şekilde, mesela doğa için kullanılan kavramların içi çoğu şimdiye dek Kilise tarafından doldurulmuştur. Bu yüzden de bazı kavramları adeta hiçbir temele dayanmaksızın belirli bir değere dayanıyormuş gibi düşünürüz. O içleri hakikatten başka güçlerin doldurulmuş olan kavramları çift anlamlı görmeden, hissetmeden ve varsaymadan sadece kavramın kendisinin ne demek istediği ile açıklamak çok meşakkatli bir meseledir. Bunun için de yüksek bir zekaya ihtiyaç vardır Nietzsche'ye göre. Ve bu düşüncesi de kendisinin ortaya attığı üst-insan ile desteklenecektir fakat o konuya bu eserinde pek fazla girmek istemiyorum.

    İnsanlığın, kendi kökenleri hakkında sorular sormayı unutmayı ne kadar çok sevdiğinden dolayı sitem eder. İnsanlığın o andaki halini kendi özünü aramaktan, bu isteğe sahip olmaktan, bu arayıştan ne kadar uzaklarda olduğunun acınası olduğunu dile getirir. Bu acınası halden kurtulmayı harikulade bir rüya örneği ile açıklar. İnsanlık nasıl ki şimdiye kadar uykuda olduğu zamanlarda gördüğü rüyalarından sonradan çıkarsamalar yaptıysa, bunu aynı şekilde gerçek hayata uyarlayarak ancak gelecekteki, yüksek anlayıştaki insanların bizim hakkımızda isabetli çıkarsamalar yapabileceğini söyler. Daha açık söylemek gerekirse, bizler rüya gördüğümüzde bunu rüya gördüğümüz an anlamlandıramayız. Ancak uyandıktan sonra geriye dönüp baktığımızda (yani rüya gördüğümüz ana) bir anlamlandırma yapabiliriz. Rüyadaki biri ancak uyandıktan sonra orada gördüğü bazı şeylerin sebeplerini bilebilir. Dolayısıyla gerçek hayatta da alışageldiğimiz her şeyin altındaki gerçekler daima farklıdır, tıpkı rüyadaki gibi. Yani o ilerideki yüksek anlayışlı insan, adeta şimdiki insandan uyandığında ancak ve ancak kavramları asıl halleriyle değerlendirebilecektir. İnsanlığın gelişimi de art arda gelen bir uyanma halidir bu yüzden Nietzsche'ye göre. Bizler insanlığın korkunç uzunluktaki gelişme yollarında ilk akla gelen herhangi bir düşünceden üretilen açıklamaya inanmaya alıştırılmışız der ve bundan da yakınır haklı olarak.

    Dinden felsefeye geçişin sağlıklı olmayacağını hatta imkansız olduğunu da ifade eder. Ona göre felsefe ihtiyaçları (mesela bilgi edinme ihtiyacı) ya tatmin ederek ya da onları yok ederek faydalı olabilir. Fakat dinin yaptığını bundan farklı olarak, duygusal yüklü bir durumu rahatlatmak olduğunu belirtir. Bunun, bu rahatlamanın felsefeye mal edilmemesi gerektiğinin de defalarca kez altını çizer. Çünkü felsefe adeta tüyleri diken diken etmeli, insanı yerinden zıplatacak kadar rahatsız da edebilmelidir. Bir huzura kavuşma meselesi değildir felsefece düşünmek ona göre.

    Yine yozlaşmış olarak gördüğü değerlerden, ahlaki değerlerin, dürtüler dikkate alınmadan yalnızca yararlı veya zararlı sonuçlarına göre yine iyi veya kötü olarak adlandırıldığını ifade eder. Fakat bu adlandırmanın, anlam yüklenmesinin kökenleri zamanla eskir, tarih olur. Durum böyle olunca o kavramlara sanki her zaman, geçmişten bu yana, hep, adeta kendiliğinden iyi veya kötüymüş gibi bakar hale geliriz. Bunun da bir yanılgı olduğunu söyler. Bu hazır iyi - kötülere göz yumulduğu, hatta bir noktadan sonra insanlık bu göz yummayı bile unuttuğundan (zaten ona göre tam da bu yüzden bazı kavramlara kendiliğinden iyi veya kötü diyoruzdur) insan, Nietzsche'ye göre "sorumluluk ahlakı" gibi bir yanılgının içerisine düşmüştür.

    Yine ahlak üzerinden devam eder Nietzsche. Kendini acındıran insanların yaptığı şeyi kendilerinin önemli görülmesine zorlamak olarak nitelendirir. Dolayısıyla bütün güçsüzlüklere rağmen bir güce sahip olunma isteği daima vardır ve bu, insanı daima ayakta tutan bir tesellidir. Çünkü insanı güç odaklı olarak da görür Nietzsche. Ona göre insan ne durumda olursa olsun daima bir güç istenci içerisindedir. Ayrıca yine modern çağda değer verdiğimizi düşündüğümüz nice şeylerin aslında amacından daha başından saptığını, bizim bunun farkında bile olmadığımızı söyler. Çok yerinde bir örnek verir. Bir insan düşünün, dostunu birkaç dakika sonra bir sebepten ötürü kurşunlayacaklar; infaz edecekler. Dostunun ölecek olmasına göz yumamayan kişi "onun önünden çekilmektense kurşunlanmayı tercih ederim" gibi ya da bunun benzeri söylemlerde, davranışlarda bulunursa şayet o kişinin istediği aslında o insan için ölmek değil, bu doğrultuda içinde bulunduğu kararlılık uğrunda ölmeye değer vermesidir. Yani insan kendinde yaşayacağı birtakım hazlar için daima başka şeyleri kullanır Nietzsche'ye göre. Ve kullanma durumu aynı zamanda bunları masumlaştırma çabasıdır da. İnsanın bu duygularının gayet yerinde olduğunu söyler, insanı asıl düşüren şey bunları açıkça dile getirecek cesaretten uzak olmasıdır.

    Alt seviyede olan insanların dünyayı durmadan kendi seviyelerine indirgediklerinden söz eder. Dolayısıyla kendi aptallıklarını ayakta tutmak onlara akıllılık gibi görünür, bu yüzden de herkesi aptalca olarak damgalarlar. Bu, aklıma yıllar önce yaşadığım bir olayı getirdi. Sınıfta çok kitap okumayı seven bir arkadaşımız hakkında sınıfın "alt seviyede" olan kişilerince bazı yakışıksız söylemlerde bulunulduğuna şahit olmuştum. "Aa evet şu da sürekli kitap okuyup duruyor, inek işte, aptal demek ki, ne yaparsın" Bu şahit olduğum olay aslında Nietzsche'nin bu düşüncesine örnek verilebilir bana kalırsa.

    Suç kavramının giderilip giderilemeyeceğinin imkanlı olup olmadığı hakkında da kafa yorar. İnsanların idam edildiği zamanlarda uygulanan şey aslında suç kavramının bir tür imhası değildi. Olan şey, idam edilen insanların başkalarını korkutmak için kullanılıyor olmasının bilincinde olunmasından dolayı ortaya çıkan bir korkutuculuktur. Korku etmeni suç kavramını temelde imha etmez. Olan şey, suçun insana yaptırdığı şeylerden insanların korkmasının istenmesidir, suçun temeline inmek değildir mesele. Haksızlık ve suç olarak nitelendirilen kimi şeyleri neden suç olarak gördüğümüzün üstünde de durur. İnsan yaptığı her şeyle aslında haz almayı istemekte, kendini hoşnutsuzluğa karşı korumaktadır. Bu da ona göre bir kendini koruma içgüdüsüdür, tıpkı nefsi müdafaa gibi. Suç kavramının içine yüklenmiş kimi şeylere baktığında bunların anlamsızlığına ulaşmıştır kendince. Aynı şekilde hissettiklerimiz de çıkar amaçlıdır, o hissi yaşamanın vereceği hazdan dolayı başkaları için bazı şeyleri hissettiğimizi zannederiz hep. Bu da yine bir yanılgıdır Nietzsche'ye göre.

    Nietzsche okuyanlar bilir, dinler içinde en fazla Hristiyanlık ile anlaşmazlık içindedir. En fazla mücadele ettiği de dinler arasında odur esasında. Kötü ve acı bir olayla karşı karşıya kaldığımızda bunun değerlendirilmesini kendimizce değiştirmeye çalışırız. "Bu yüzden bu olay gerçekleşti" ya da "bu olayın sonu iyi bir yere varır mutlaka" gibi. İşte bu da Nietzsche'ye göre kavramların aslından kaçılması durumudur esasında. Perspektifi yaşam boyunca değiştirerek, yani kavramlardan kaçıp durarak yaşarız. Kavramlar aşıldığında ise en çok zorluk çekecek olanların ise yine bu tür şeylere daha çok yer verenler olacağını düşünür. Bu kişiler de Nietzsche'ye göre papazlardır mesela. Açıklanamayan bir şeyi kesinlikle doğa dışı, mucizevi olarak görmek din adamlarının aşırı isteği ve yanılgısıdır Nietzsche'ye göre. Oysa ki bilim, açıklanamayan bir şeyin yalnızca "o an için" açıklanamadığını, bunun çözüme ulaştırılması gerektiğini söyler. Bu anlamda bilim bir "bilinmezlik aşıcısı" olma görevini kendinde görürken, dinin gördüğü şey Nietzsche'ye göre yalnızca bir "bilinmezlik arayışıdır". Münzevilerin de yaşamlarına değinir sıkça. Münzevilerin kendi varlıklarının bir bölümüne adeta Tanrı olarak taptıklarını o yüzden bedenlerinin diğer kısımlarını şeytani olarak gördüklerini söyler. İlk baştaki Tanrısallık yanı, geri kalan olabilecek bütün yanları adeta şeytansılaştırır. Hristiyanlık da asırlar boyunca bu gibi bir amaç uğruna yol almaya çalışmıştır Nietzsche'ye göre. Aslında Aydınlanma Çağı'na dek Kilise'nin toplumdaki konumuna göz attığımızda bundan pek farklı bir manzara ile karşılaşmayız. Kendi belirlediği doğrular dışındaki her şeyi şeytani olarak gören bir anlayış. Aklıma istemsizce Orta Çağ'da boş yere, "cadı" damgası yiyerek öldürülen kadınlar geldi... Kim bilir onlar Kilise ile ayrı düşecek, Kilise'nin onları şeytanın beden bulmuş hali olarak nitelendireceği ne yaptılar da o şekilde can verdiler. Doğruları söyleyenlerden çoğunluk olarak haz edilmemesi belirli çağlara özgü bir durum değil maalesef.

    Münzevinin ve azizin yaşamı katlanılabilir kılmak için yaptığı şey (hem bireysel hem de genel olarak) ara ara zafer ve yenilgi değişimidir. Zafer ve yenilgiye ulaşabilmek, dolayısıyla algıda değişiklik hissi ile yaşamın daha katlanılabilir hale gelmesi için de daima bir tür rakibe, düşmana ihtiyaç vardır. Bunlar da belirli yönlerden kötü görülen kavramlardır. Örnek vermek gerekirse, cinsel perhiz cinsellik güdüsünü daha da kışkırtır, bu da mücadele yaratır. Halbuki cinsel güdünün giderilebilmesi düzenli bir cinsel hayata bağlıdır Nietzsche'ye göre. Bu mücadele ve savaşın, onlar gibi (münzevi ve azizler gibi) olmayanlarca hayranlık duyulmasını sağlamak için de cinselliğin durmadan damgalanması, karalanması gerekmektedir. Bu karalama da öyle üst düzeylere ulaşmıştır ki insanlar da bu yüzden kötüleşmiş ve insanların günahkar olmalarını isteyen, hedefleyen dini anlayışlar türemiştir. Onların amacı da budur zaten. İnsanın sürekli bir günahkarlığın, içinden çıkılamayan ya da çıkılması çok zor olan kötülüğün içinde olduğuna inandırılması Hristanlığı daimi kılacak yegane şeydir. Çünkü sürekli bir arz - talep meydana gelecektir böylece. Ve Kilise de sonsuz bir döngü ile hakimiyetini daha da çok, hatta sonsuz bir sağlamlığa ulaştıracaktır.

    İlham duygusundan da söz eder. İlham diye bir şey olmadığını, olan şeyin bir tür birikmişlik, dolmuşluk olduğunu ifade eder. Kişi bunun farkında değildir, ilham dediğimiz şey de adeta bunların bir tür devamıdır. İnsanların kendilerinin yarışamayacakları kişiler hakkında hayranlık duymalarından ve açıkça bir "deha"dan bahsederler. Bu yüzden de tüm bitmiş şeyler, ya da ölmüş insanlar, artık erişilemez, dolayısıyla da yarışılamayacak hale geldiğinden dolayı çok daha yüceltilir. Belki de bu yüzdendir ölmüş olan yazarları sürekli olarak yüceltip durmamız Nietzsche'ye göre.

    Son olarak da oldukça kritik bir meseleden bahseder Nietzsche. Bağımlı ruh kavramından söz eder. Bağımlı bir ruh ona göre her şeyi hazır, miras olarak alan ruhtur. Mesela sırf Hristiyan doğduğu için Hristiyan olarak kalınması buna örnektir. Bir alışkanlık inancı sistemidir bağımlı ruhların kendilerini tesellisi. Bağımlı olmanın kendisini tartışma götürmez bir gerçek olarak görürler. Bu da onların yerinde saymasındaki en büyük etmendir. Buna aslında çağımızda çok fazla şahit olmaktayız. Bir insanın ebeveynlerinin düşüncelerini miras olarak, sırf miras olduğu için devam ettirmesi de bir alışkanlık inancıdır. Bu alışkanlık kişiye bir tür rahatlık vermektedir. Çünkü alışılagelmiş bir şeyi baştan itibaren sorgulamak, Descartes'ın dediği gibi zihinsel bir inşasını baştan kurmak her zaman en zor olan şeydir. İnsanlarda da modern çağda buna ayıracak zaman bile yoktur. Halbuki zaman ayrılması gereken bu gibi birçok zihinsel, düşünsel mesele varken maddi şeylere olan modern insanın bağımlılığının sinir bozuculuğu gerçekten de Nietzsche'nin kızdığı kadar var.

    Nietzsche gerçekten etkili bir isim, güçlü bir kalem. Ama onu, çağımızda okuyan insanların bir kısmı gibi (ve de başta da bahsettiğim üzere) 'etkilenmek için okumak' doğru olmayacaktır. İnsanların inanç konusundaki düşüncelerini dayandırmaları için uygun bir dayanak da değildir kendisi. Yanlış anlaşılmasın, bunu Nietzsche bazı yönlerden ateist, nihilist olduğu için söylemiyorum. Genel anlamıyla içimizde herhangi bir konuda bir arayış varsa bu arayışın amaçladığı hakikate varmak için avizenin tek bir kristaline bakmak kesinlikle yeterli olmayacaktır.
  • Gerçek olmayanı bir yaşam ihtiyacı olarak tanımak; bu, alışılmış değer duygularına tehlikeli bir biçimde karşı koymak olacaktır.
  • Franz Kafka Sözleri

    Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.
    Benim yalnızlığım insanlarla dolu...
    "Her şey olması gerektiği gibi: Üzüntülü ve ağır..."
    Odamda günlerdir yalnızım, ziyanı yok dünyada da yıllarca yalnız değil miydim?”
    Yorgunum, hiçbir şey bilmiyorum; tek istediğim, yüzümü kucağına koymak, başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak.
    Ama bütün dumanların altında ateş vardır.
    Dalgaların bir su damlasını kaldırıp kıyıya atması, denizdeki ezeli dalgalanma olayını asla engellemez; hatta denizdeki dalgalanma, kıyıya atılan damlaya borçludur varlığını.
    Seninle dünya arasındaki bir kavgada dünya üzerine bahse gir.

    Belki bir şeylere sahipsin, ama kendi varlığın yok savına verdiği cevap, bir titreme ve yürek çarpıntısı oldu sadece.

    Gerçek düşmandan sınırsız bir cesaret akar içinize.



    Bence istediğin zaman yalnız kalabilmek mutluluğun en önemli nedenlerinden biridir.

    Kötüye bir kere kapılarını açmaya gör, kendisine inanılmasını beklemez artık.

    Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.

    Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı.

    Kıyamet günü’nü böyle adlandırmamızın nedeni ancak bizim zaman kavramımızdandır; aslında o bir tür sıkıyönetim mahkemesidir.



    Yasama başladığın anda iki görev; sınırlarını her an daraltmak ve bu sınırları aştığın anlarda da gizlenmeyi başarıp başaramadığını her an sorgulamak.

    Kötü’nün ondan bir şeyler gizleyebileceğinize inanmanızı sağlamasına izin vermeyin.

    İnsanlar sabırsız oldukları için cennetten kovuldular, tembel oldukları için geri dönemiyorlar.

    Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?

    Sanatımız, gözümüzün gerçek’le kamaşmasıdır.geri geri kaçan ucube maskelere vuran ışıktır gerçek, başka bir şey değil.



    Sonsuzluk olsam bile kendimin içinde çok darım.

    Giyotin gibi bir inanç. Onun kadar ağır, onun kadar hafif.

    Kendini sonsuz küçültmek ya da sonsuz küçük olmak. Birincisi mükemmellik yani eylemsizliktir; ikincisi başlangıç yani eylemdir.

    Bu dünya için koşumlarını takınman gülünç.

    Bir merdivenin üzerine basılmaktan yeterince çukurlaşmamış basamağı, basamağın kendi açısından, işsiz çakılmış bir tahta parçasıdır yalnız.

    Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de insani çelmelemek içindir sanki.

    En kötüsü de sahip olmadığın şeylere ait olmandır.


    Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?

    Kendini insanlığa bakarak sına. Şüphe edeni şüpheye, inananı inanca götürür bu.

    Seninle dünya arasındaki bir kavgada dünya üzerine bahse gir.

    Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır.

    Ölümün olduğu bu dünyada hiçbir şey ciddi değildir aslında…

    Umut olmasına var. Sınırsız denecek kadar çok umut var. Ama bizim için değil.

    ''Ot gibi yaşamaktansa, uykusuz kalmak daha iyi.''

    Aylar sonra ilk defa gözlerim bir işe yarayacak, seni görerek.


    Her şey bir aldatmacadır: en az yanılmaya bakmak, normal ölçüler içinde kalmak, en aşırının peşinden gitmek.

    Dünyayla arandaki savaşımda, dünyanın yanında ol.

    Kendimden başka hiçbir eksiğim yok.

    Sanatımız, gözümüzün gerçekle kamaşmasıdır. Geri geri kaçan ucube maskelere vuran ışıktır gerçek, başka bir şey değil.

    Kötü’ye bir kere kapılarını açmaya gör, kendisine inanılmasını beklemez artık.

    Eğer bir hedefiniz varsa ama ona ulaşma yolunu göremiyorsanız, o yolun adı ‘tereddüt ‘tür.

    Kötü’ye bir kere kapılarını açmaya gör, kendisine inanılmasını beklemez artık.


    Kargalar, bir tek karganın göğü yok edebileceğini ileri sürer. Ona kuşku yok; ama göklerin kulağı duymaz böyle bir savı, çünkü gökler kargaların yokluğu demektir.

    Önceleri sorularıma neden cevap alamadığımı anlayamıyordum, şimdiyse soru sorabileceğime nasıl inanabildiğimi anlayamıyorum.ama gerçekte inanmıyordum ki, soruyorum sadece.

    Bir kafes, kuş aramaya çıkmış.

    Değersizdim, mahkum edilmiş, çiğnenmiştim, başka bir yere kaçmak için büyük çaba gösteriyordum gerçi, ama bu bir iş değildi, çünkü sahip olduğum güçlerle ulaşamayacağım, imkansız bir şeydi söz konusu olan.

    Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?

    Ama bütün dumanların altında ateş vardır.



    Belki bir şeylere sahipsin, ama kendi varlığın yok savına verdiği cevap, bir titreme ve yürek çarpıntısı oldu sadece.

    Yorgunum, hiçbir şey bilmiyorum; tek istediğim, yüzümü kucağına koymak, başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak.

    Bu değerbilmezliğe, dünyanın değerbilmez oluşuna karşı koymak mümkün değildi.

    Seninle dünya arasındaki bir kavgada dünya üzerine bahse gir.

    İyi, bir bakıma rahatsızlık vericidir.

    Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.

    Şüphe edenin şüphesini, inananın inancını besler bu...



    Kötüye bir kere kapılarını açmaya gör, kendisine inanılmasını beklemez artık.

    ...ben olduğum halimle, senin eğitiminin ve kendi itaatkarlığımın bir sonucuyum (temel yapım ve hayatın etkileri dışında tabii).

    Dünyanın acılarından uzak tutabilirsin kendini, bu sana kalmış olup doğana uyar, ama tam olarak bu uzak duruş belki kaçınabileceğin yegane acıdır.

    Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı.

    Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya erişmek de gerekir.

    Kötü'nün elindeki en ayartıcı silah, savaşa çağrıdır. Kadınlarla yapılan savaşa benzer, ki sonu yatakta biter.

    Yasama başladığın anda iki görev; sınırlarını her an daraltmak ve bu sınırları aştığın anlarda da gizlenmeyi başarıp başaramadığını her an sorgulamak.



    Kendini insanlığa bakarak sina. Şüphe edeni şüpheye, inananı inanca götürür bu.

    Sonsuzluk olsam bile kendimin içinde çok darım.

    "Ölen bir insanın ardından, bir an için yeryüzüne yararlı bir sessizlik çöker; dünya üzerindeki uğraşlar bitmiş, gelecek ölümü beklemekten kurtulunmuş, sanki bir yanlışlık telafi edilmiştir..."

    Bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. İnsan evrağa dönüşür. Evrağa verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrağın akışına girer. Bu varlık, şahsen çağrılığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca ‘olay’dır. ‘Konu’ ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. Sigara içmek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. Buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. Her türlü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. Buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese biIe kendini suçIu duyumsar. En iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.

    Düşünceleri fazla dikkate almamalısın. Yazı değişmez, düşünceler ise çoğu kez sadece yazı karşısındaki aczin ifadesidir.

    Yalnızca aptal oldukları için bu denli kendilerinden emin konuşabiliyorlar. Dengim olan bir insanla konuşacağım birkaç sözcük, her şeyi bunlarla yapılacak en uzun konuşmalarla karşılaştırılamayacak ölçüde aydınlatacaktır.

    Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.

    Bu erken kalkmak yok mu, diye düşündü, insanı aptala çeviriyor.

    Her ne kadar onun ufak bedeninin özel bir hassasiyete sahip olduğunu itiraf ediyor olsam da, biz, işçilerden oluşan bir halkız ve Josephine bizden biri. Eğer bedenimizdeki çürüklere dayanarak topallamaya kalkışsaydık, bütün bir halkın topallaması asla durmazdı.



    ...ben olduğum halimle, senin eğitiminin ve kendi itaatkarlığımın bir sonucuyum (temel yapım ve hayatın etkileri dışında tabii).

    Neler çevirdiği bilinmeyen entrikacı bir doğa; rüzgar gibi anlamsız görünen uğraşlar içinde, uzaklardaki, yabancı birinin adına, içyüzü hiçbir zaman bilinemeyen hizmetlerin peşinde.

    Bizi sen şikayet ettiğin için cezalandırıyorlar. Eğer şikayet etmeseydin, suçumuzu bilseler de bir şey yapmazlardı bize...

    Kötü'nün elindeki en ayartıcı silah, savaşa çağrıdır. Kadınlarla yapılan savaşa benzer, ki sonu yatakta biter.


    Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.

    İnsan bazı anlarda çalışamayacak halde olabilir, ama bu anlar eski başarıların hatırlanması ve daha sonra, engel ortadan kaldırıldığında, insanın şüphesiz daha bir azimle ve gayretle çalışacağının düşünülmesi için de en iyi zamandır.

    Evlenmek, bir aile kurmak, gelecek tüm çocukları kabullenmek, onları bu güvensiz dünyada yaşatmak ve hatta biraz da yol göstermek, benim inancıma göre bir insanın başarabileceği en yüce şeydir.

    Aşkı yaşayan, aşkı en güzel anlatandır. Çok sevmelisin ki, çok güzel dile gelmeli yüreğin. Franz Kafka Milena'ya aşkını ona yolladığı mektuplarla muhteşem bir şekilde dile getirmiştir. Her kadın Franz Kafka gibi kendisine güzel sözler söyleyen bir sevdiğinin olduğunu ister. Sevdiğinize güzel sözler yazarak aşkınızı unutulmaz kılın. Franz Kafka'nın sözlerinden esinlenerek sevgiliye güzel aşk sözlerini yollayınız. İşte, en etkileyici Franz Kafka aşk sözleri;

    Milena ne olursun beni yanlış anlama, sadece sev beni! “ Sev beni Milena..! ”

    Milena, sen başkaydın. Hasta bir adamı sevecek kadar hastaydın!"

    Yine de gönderiyorum sana merhabamı, ne olur ki. Gerekirse kapının önünde düşüversin yere, belki daha da güçlenerek kalkar.


    Sana yazarsam uyuyamıyorum ve bitkin oluyorum. Yazdığımda ise yaşadığım tedirginlik ve korku beni çatlatıyor.

    Odanda seni her gün gören dolap olsaydım keşke. Koltukta oturuşunu, mektup yazışını, yatmanı, uykuya dalmanı seyrederdim. Ama iyi ki de değilim, çünkü son günlerde çektiğin acıları, Viyana'dan ayrılışını izleseydim kederden yere yıkılırdım.

    Kıskanmıyorum sanma, hayır kıskanmıyorum, ama ya dünya çok küçük, ya biz çok iriyiz, sığamıyoruz. Hem kıskandığım kim ki!

    Kapımın eşiğinden atılan mektuplarının üzerinden atlıyorum her gün. Açmıyorum, okumuyorum. Daha fazla özleyeyim diye.

    Sanki bir hafta boyunca hiç ara vermeden bir taşa çivi çakmakla görevlendirilmişim gibi; üstelik işçi de çivi de bizzat benim. Milena!

    Geceyi uyku yerine mektuplarınla geçirdim. Her gün yazışmak, güçlendirecek yerde güçsüz kılıyor insanı. Eskiden bir solukta içerdim mektuplarını. Fakat şu an mektubunu okurken dudağımı kemiriyorum, şakaklarımın ezildiğini duyuyorum. Buna da boyun eğebilirim ama yokluğuna asla… “ Sev beni Milena..! ”



    Neler çevirdiği bilinmeyen entrikacı bir doğa; rüzgar gibi anlamsız görünen uğraşlar içinde, uzaklardaki, yabancı birinin adına, içyüzü hiçbir zaman bilinemeyen hizmetlerin peşinde.

    “Ya hep ya hiç” sözü ne kadar büyük bir söz. Sen de ya benimsin ya değilsin. Benimsen eğer hiç mesele yok her şey yolunda demektir. Ama benim değilsen hiçbir şey yok demektir. Farkındayım bir insana böylesine bağlanmak yağılığın da ötesi bir şey. işte bu yüzden aklıma bu düşünce geldiğinde durmadan bir korku çöküyor yüreğime…

    “Bu gecede sana mutlu uykular dilerken her şeyimi sana veriyorum bir solukta! Benim mutluluğum sende erimektedir.”

    Bizi sen şikayet ettiğin için cezalandırıyorlar. Eğer şikayet etmeseydin, suçumuzu bilseler de bir şey yapmazlardı bize...

    Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.

    Evet sen temelde iyi kalpli yumuşak bir insansın,ama her çocuk o iyiliği bulana kadar arayacak sabır ve korkusuzluğa sahip değildir.

    Bu erken kalkmak yok mu, diye düşündü, insanı aptala çeviriyor.


    "Ah, Milena! Gece çöktü yine; Boş bir karanlıkla boş bir beyaz kağıdı öpmek aynı şey sanki, ama yalnızlığa da alıştım, karanlığa da."

    Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.

    İnsan bazı anlarda çalışamayacak halde olabilir, ama bu anlar eski başarıların hatırlanması ve daha sonra, engel ortadan kaldırıldığında, insanın şüphesiz daha bir azimle ve gayretle çalışacağının düşünülmesi için de en iyi zamandır.

    Senin başkalarına karşı beslediğin kuşku bile, benim kendime yönelik kuşkumdan daha büyük değil, beni sen böyle eğittin.

    Yüreğimin kuytusunda birazcık küslük bulunsun size karşı dengeyi sağlar.

    İki saattir kanepede uzanmış yatıyorum ve bu süre boyunca senden başka hiçbir şey düşünmedim...


    Senin için masumiyet olan şey, benim için suç olabilir ya da tersi; sende hiçbir etki yaratmayan şey, benim mezarım olabilir.

    Seni kaybetmekten o kadar çok korkuyorum ki Milena. Bazen düşünüyorum da eğer gerçekten insanlar mutluluktan ölebilselerdi benim çoktan ölmüş olmam gerekecekti. Ama ben aksine mutluluk sayesinde tekrar hayata döndüm.

    Evet seviyorum seni anlayışı kıt kız, için rahat etti mi? Koca deniz dibindeki küçücük taşı nasıl severse benim de sevgim öylesine yığılıyor üstüne. Tanrı isterse o küçük taş ben olurum bir gün.

    Milena, aslında mesele o değil; sen benim için bir kadın değil, bir kız çocuğusun, senden daha safını görmedim, sana elimi uzatmaya cesaret edemem küçük kız; bu kirli, titrek, pençeyi andıran, dengesiz, kararsız, soğuk soğuk terleyen eli...

    Bu değerbilmezliğe, dünyanın değerbilmez oluşuna karşı koymak mümkün değildi.

    Dünyanın acılarından uzak tutabilirsin kendini, bu sana kalmış olup doğana uyar, ama tam olarak bu uzak duruş belki kaçınabileceğin yegane acıdır.

    Şu duygu: "Burada demirlemeyeceğim" ve anında kabarıp coşan ve insanı sarmalayan dalgaları hissediş.

    Yaşama becerisinden yoksunsun; ama hayata rahatça, kaygısızca ve kendini suçlamadan yerleşebilmek için, tüm yaşama becerini elinden aldığımı ve kendi cebime koyduğumu kanıtlıyorsun.


    Yani eğer dünya yalnızca senden ve benden ibaretse, ki yakın olduğum bir düşünceydi bu, o zaman bu dünyanın arınmışlığı seninle sona eriyor ve senin öğüdün sayesinde benimle kirlilik başlıyordu.

    Evlenmek, bir aile kurmak, gelecek tüm çocukları kabullenmek, onları bu güvensiz dünyada yaşatmak ve hatta biraz da yol göstermek, benim inancıma göre bir insanın başarabileceği en yüce şeydir.

    Yine de gönderiyorum sana merhabamı, ne olur ki. Gerekirse kapının önünde düşüversin yere, belki daha da güçlenerek kalkar.

    Sana yazarsam uyuyamıyorum ve bitkin oluyorum. Yazdığımda ise yaşadığım tedirginlik ve korku beni çatlatıyor.

    Odanda seni her gün gören dolap olsaydım keşke. Koltukta oturuşunu, mektup yazışını, yatmanı, uykuya dalmanı seyrederdim. Ama iyi ki de değilim, çünkü son günlerde çektiğin acıları, Viyana'dan ayrılışını izleseydim kederden yere yıkılırdım.

    Kıskanmıyorum sanma, hayır kıskanmıyorum, ama ya dünya çok küçük, ya biz çok iriyiz, sığamıyoruz. Hem kıskandığım kim ki!

    Geceyi uyku yerine mektuplarınla geçirdim. Her gün yazışmak, güçlendirecek yerde güçsüz kılıyor insanı. Eskiden bir solukta içerdim mektuplarını. Fakat şu an mektubunu okurken dudağımı kemiriyorum, şakaklarımın ezildiğini duyuyorum. Buna da boyun eğebilirim ama yokluğuna asla…

    “Bu gecede sana mutlu uykular dilerken her şeyimi sana veriyorum bir solukta! Benim mutluluğum sende erimektedir.”


    “Ya hep ya hiç” sözü ne kadar büyük bir söz. Sen de ya benimsin ya değilsin. Benimsen eğer hiç mesele yok her şey yolunda demektir. Ama benim değilsen hiçbir şey yok demektir. Farkındayım bir insana böylesine bağlanmak bayağılığın da ötesi bir şey. işte bu yüzden aklıma bu düşünce geldiğinde durmadan bir korku çöküyor yüreğime…

    Sanki bir hafta boyunca hiç ara vermeden bir taşa çivi çakmakla görevlendirilmişim gibi; üstelik işçi de çivi de bizzat benim. Milena!

    Evet sen temelde iyi kalpli yumuşak bir insansın,ama her çocuk o iyiliği bulana kadar arayacak sabır ve korkusuzluğa sahip değildir.

    Senin başkalarına karşı beslediğin kuşku bile, benim kendime yönelik kuşkumdan daha büyük değil, beni sen böyle eğittin.

    Düşünceleri fazla dikkate almamalısın. Yazı değişmez, düşünceler ise çoğu kez sadece yazı karşısındaki aczin ifadesidir.

    Yalnızca aptal oldukları için bu denli kendilerinden emin konuşabiliyorlar. Dengim olan bir insanla konuşacağım birkaç sözcük, her şeyi bunlarla yapılacak en uzun konuşmalarla karşılaştırılamayacak ölçüde aydınlatacaktır.

    Her ne kadar onun ufak bedeninin özel bir hassasiyete sahip olduğunu itiraf ediyor olsam da, biz, işçilerden oluşan bir halkız ve Josephine bizden biri. Eğer bedenimizdeki çürüklere dayanarak topallamaya kalkışsaydık, bütün bir halkın topallaması asla durmazdı.

    Yüreğimin kuytusunda birazcık küslük bulunsun size karşı dengeyi sağlar.

    İki saattir kanepede uzanmış yatıyorum ve bu süre boyunca senden başka hiçbir şey düşünmedim...

    ''...Kalbim artık atmıyor, yalnızca çarpan bir kas yığını oldu bedenimde, söküp atmak geliyor içimden....''

    Senin için masumiyet olan şey, benim için suç olabilir ya da tersi; sende hiçbir etki yaratmayan şey, benim mezarım olabilir.

    'Öyle zaman olur ki, odada yalnızken bile “yok oluverir” insan, bunun nedenleri çoktur, kişi yaşarken bile ölebilir. '

    Seni kaybetmekten o kadar çok korkuyorum ki Milena. Bazen düşünüyorum da eğer gerçekten insanlar mutluluktan ölebilselerdi benim çoktan ölmüş olmam gerekecekti. Ama ben aksine mutluluk sayesinde tekrar hayata döndüm.

    ”Ah! Milena, pek çok şeyin bambaşka olmasını isterdim..."

    Evet seviyorum seni anlayışı kıt kız, için rahat etti mi? Koca deniz dibindeki küçücük taşı nasıl severse benim de sevgim öylesine yığılıyor üstüne. Tanrı isterse o küçük taş ben olurum bir gün.

    Franz Kafka Anlamlı, Manalı, Düşündürücü ve Resimli Sözler
    ''Palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben? İçinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam. Sen de anlamazsın Ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım?"

    Milena, aslında mesele o değil; sen benim için bir kadın değil, bir kız çocuğusun, senden daha safını görmedim, sana elimi uzatmaya cesaret edemem küçük kız; bu kirli, titrek, pençeyi andıran, dengesiz, kararsız, soğuk soğuk terleyen eli...

    ''Sevgili, eğer kollarımızı kullanamıyorsak, birbirimize şikayetlerimizle sarılalım...''

    Şu duygu: "Burada demirlemeyeceğim" ve anında kabarıp coşan ve insanı sarmalayan dalgaları hissediş.

    "Şu anda çekilmez bir haldeyim. Yorgunum, uykusuz, hüzünlüyüm. Sanki bir şey beni engelliyor ve özgürleşemiyorum."

    Yaşama becerisinden yoksunsun; ama hayata rahatça, kaygısızca ve kendini suçlamadan yerleşebilmek için, tüm yaşama becerini elinden aldığımı ve kendi cebime koyduğumu kanıtlıyorsun.

    "Ve gece yazdığın mektup orada işte, nasıl okunabileceğini aklım almıyor, bir göğüs havayı solumak için böyle nasıl daralıp genişliyor, aklım almıyor, senden nasıl uzak kalınır, aklım almıyor."

    "Ah Milena, yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız. Bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız."

    ''Olmamasına razıyım. Oluyormuş gibi olmasın yeter.''

    Yani eğer dünya yalnızca senden ve benden ibaretse, ki yakın olduğum bir düşünceydi bu, o zaman bu dünyanın arınmışlığı seninle sona eriyor ve senin öğüdün sayesinde benimle kirlilik başlıyordu.

    Sessizce yatakta yatıyorum ve bir kalp çarpıntısı geçiyor gövdemin içinden ve sizden başka bir şey düşünemiyorum.

    "Evet, seni seviyorum budala! Tıpkı denizin, kendi dibindeki bir çakıl taşını sevmesi gibi... Evet, işte sevgim seni böyle kaplıyor! Ve Tanrı izin verirse, senin yanında bu kez ben çakıl taşı olacağım..."

    Bu gece de sana mutlu uykular dilerken her şeyimi sana veriyorum bir solukta. Benim mutluluğum sende erimektedir.

    Ve sen gelmiyorsun, çünkü gelmeye kendin ihtiyaç duyana kadar bekliyorsun...

    ...Ah Milena , bugün yağmur göz kapaklarıma yağıyor..''

    "..Bak Milena, ‘En çok seni seviyorum.’ diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, ‘Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.

    İstasyonda bana bakan yüzünü düşündüm, unutamayacağım bir doğa olayıydı bu…

    Eğer mutluluktan ölünüyorsa, bu benim başıma gelmeli. Ve eğer ölüme yazgılı bir mutluluk sayesinde hayatta kalınıyorsa, o zaman hayatta kalacağım."

    Benim ruhum sallanıp duran bir mutsuzluktu, dokunulmaya görsün, dokunanın üzerine yıkılır hemen.

    ''Ve senin yanında öylesine huzurlu öylesine huzursuz, Öylesine baskı altında ve öylesine özgürüm ki...''

    Ve yazdıklarımın devamı olarak Milena, kalbimde sen varken her şeye katlanabilirim.."

    ''Kötü bir geceden sonra insan her şeyi sorabilir ve hatta sonsuza kadar sormayı da isteyebilir; hem uyumamak sormak demektir; eğer insanın cevabı olursa uyuyabilir...''

    "Milena, yeterince sevgi gösteremedim sana diyorsun, daha ne yapacaktın ki? yanımdaydın, bundan büyük sevgi, saygı olabilir miydi hiç?"

    Bir aydır hiç bir işe yaramayan gözlerim seni görecek! Mektuplarını okumayı ya da pencereden bakmayı saymıyorum elbet..

    Susuyorsun demek? Doğru, hiç birşey kolay değildir bu dünyada, mutluluk da öyle, hatta gerçek mutluluk korkunç bir yüktür.

    Bir tek şey biliyorum: Gürültü, patırtı istemiyorum, karanlık olsun istiyorum, bir yerlere gizleneyim diyorum, bunu istiyorum işte, bunu arıyorum, bunun ardırdan gideceğim, elimde değil.

    "Pazar

    Belirsiz umut... Belirsiz güveniş...

    Görkemli bir Pazatesine buyrun!

    Ancak... Pazar hiç sona ermeyecek..."
  • 504 syf.
    Hermann Broch, 1886’da Viyana’da doğdu. Hitler’in Gestaposunun zulmünden, James Joyce ve arkadaşları sayesinde kaçarak Amerika’ya iltica etti. Aslında bir tekstil mühendisiydi. Sonradan ticareti bırakıp felsefe ve psikoloji dersleri alarak edebiyatçı kimliği kazanır. 1931, 1936 ve 1950’de yazdığı üç önemli romanı vardır. 1951 yılında New Haven’da vefat eder. Dünyaca bilinen en büyük eseri, yazarın 1935-45 yılları arasında on yıl süresince üzerinde çalıştığı “Vergilius’un Ölümü” romanıdır.

    Ahmet Cemal’i, günümüz Türk Edebiyatı ile iç içe olan herkes sanırım tanıyor. Yazar ve çevirmen kişiliğinin yanında akademisyendir kendisi. Hocalığının kalitesini bilmiyorum ama çevirmenliğine asla laf ettirmem. İncelediğim bu çeviri eseri de yine usta işi olmuş. Dile kolay, tam kırk sene süren, kanaviçe gibi işlenmiş bir çeviri çalışmasıdır bu eser. Aslında, “Vergilius’un Ölümü” romanı çevirisi için pekala, Cemal’in öz be öz torunudur diyebiliriz.

    Büyük ozan Vergilius’a gelince: Tam ismi Publius Vergilius Maro. M.Ö. 15 Ekim 70 yılında İtalyan’ın Montua-Andes-Cisalpine bölgesinde, Roma Cumhuriyetinde doğmuş, çiftçi bir ailenin iki oğlundan biridir. M.Ö. 21 Eylül 19 yılında –Roma şehrinin kuruluşunun tam 737. yılına denk gelen zamanda- İtalya’nın Brundisium kentinde de vefat etmiştir. Öldükten sonra hemen tüm servetini, üvey erkek kardeşi olan Valerius Proculus’a bırakmıştır. Öğretici, epik ve pastoral şiirleriyle tanınan bir şairdir. Akımı Augustian şiiridir. Şairin ölümünden sonra, Shakespeare, Bacon (aslında bu ikisi de aynı kişi kanımca!) ve Milton gibi büyük şairleri derinden etkilemiştir. En büyük eseri elbette “Aeneis Destanı” dır. Roma İmparatorluğunun kuruluşunu anlatan bu büyük destanda anlatılansa şudur: Vergilius’un en büyük destekleyicisi ve Roma İmparatorluğunun kurucusu olan büyük Sezar “Gaius Julius Caser Octavianus Augustus” un büyük büyük babası olan Troyalı kahraman Aeneas’ın, Yunanlılara karşı verdiği savaştaki büyük kahramanlıkları anlatılır. Vergilius, yazdığı destanın hikâyesinin geçtiği, Yunanistan’ın Ilion kentine yaptığı ziyaretten hastalanarak döner ve Brundisium’da ölerek büyük destanının yazılmasını tamamlayamaz. Ayrıca Vergilius, sağlığında başkaca üç pastoral yazmıştır: Georcica, Bucolica ve Culex.

    Nietzsche’nin “Zerdüşt Böyle Buyurdu” sunu, Goethe’nin “Faust” unu ve Dante’nin “İlahi Komedya” sını da okumuş biri olarak şunu fark ettim ki, Broch, bu kitapları çok iyi etüt etmiş. Ve kanımca, o da destansı bir kitap yazmak istemiş. Dante’nin Beatrice’i vardı mesela, Broch’un da bu romanda Plotia’sı var. Faust ve Zerdüşt’te iki yazar da çok fütürist göndermeler yapıyorlardı; üstün insan, ahret hayatı, tanrı inancı, doğruluk-iyilik-erdem vb. üzerine. Bu kitapta da bolca var bunlar. Ben bu romana bir isim taktım aslında: Sanrılar Destanı! Çünkü Broch, Vergilius’un ağzından, tüm roman boyunca, büyük ozanın son nefesini verdiği o elim gün boyunca, aklından geçen tüm ikilemleri-keşkeleri-geriye ket vurmaları-erdem kaygısını-öğretme açlığı gibi şeyleri yazıya dökmüştür. İncelediğim bu kitap için edebiyat çevresinde her ne kadar felsefik bir roman dense de, aslında epik şiir tadında bir roman olmuş bu eser. Neden derseniz, oldukça uzun cümleler, devrik cümleler, şiir tadında sembollerin havada uçuştuğu bir yazıt var karşımızda. İlk yarısında, Sayın Cemal kusura bakmasın, çok sıkıldım. Ölmekte olan hasta bir adamın sanrılarını dinledim iki yüz sayfa boyunca. Ne zaman ki iki yüz ellinci sayfalar civarında, büyük Sezar Octavianus Augustus devreye girdi de romana renk geldi biraz. Eleştiri her ne türdeki eser için yapılırsa yapılsın, eleştirmenin görevi eseri iyi veya kötü olarak yorumlamak değil, aksine eserin içeriğini ve anlatmak istediğini açıklamak olmalıdır. Ben de elimden geldiğince bu şekilde yapacağım…

    Romanı üçe bölebiliriz: İlk bölümde Vergilius, Ilion şehrine yaptığı ziyaretten İmparatorun kendisini de yaş günü şenlikleri için Brundisium’a taşıyan özel gemisi içerisinde, çok hasta bir halde döner. Ateşler içerisinde sanrılar görmektedir. Ve ansızın içine bir kurt düşer. En büyük eserini, Aeneis’i yakmaya karar verir. İkinci bölümde, Augustus devreye girer ve Vergilius’u eserini yakmayıp saklamasını salık vererek hem kendisine, hem de tüm Roma İmparatorluğuna ithaf etmesi gerektiğini ona kabul ettirmeye çalışır. Üçüncü bölümde ise; Vergilius’un, Aeneis’in el yazmalarının mirasçıları olarak tayin ettiği en yakın iki arkadaşı, tüccar Platius Tucca ve şair-dilbilimci Lucius Varius Rufus ile yeni vasiyetnamesi hakkında yaptığı görüşmeler vardır. Vergilius’un Aeneis Destanı’nın bir kısmını daha önce okudum. Ayrıca Dante’nin “İlahi Komedya” eserinde olan Vergilius dizelerini de biliyorum. Vergilius gerçekten de büyük bir ozan, ayrıca örnek alınabilecek bir kişiliğe sahip…

    Balzac’ın “Meçhul Eser” uzun öyküsünü okuyanlar bilir. Hani bir ressamın en büyük eserimi yaratacağım diye delirip kendi kabuğuna çekilmesi, neredeyse tüm aklını ve servetini yitirme noktasına gelip insanlardan sakladığı o büyük eserinin aslında tuvaline çiziktirdiği saçma sapan bir rezalet olması gibi. Hatta Balzac’ın eseri piyasaya çıkar çıkmaz, Marx bu öyküyü hemen alıp okur. Sonra da içine bir kurt düşer. Kendisinin henüz piyasaya sürmediği o en büyük eseri “Kapital” i, okuması ve yorumlaması için Engels’e gönderip onun da onayını almak istemesi durumu manidardır. Çünkü Marx, “Meçhul Eser” de hikâye edilen o büyük ressamın durumuna düşmekten korkmuştur. Bu romanda da sanki Vergilius, bu tip bir sanrıya kapılıp herkesin methettiği bu önemli eserinin, Aeneis Destanı’nın aslında tamamen kötü yazılmış eksik bir şiir olduğu fikrine kapılması ile tüm eseri yakmak istemesi, etrafındaki insanların Vergilius’un aklını yitirip delirdiğini düşünmesine ve Vergilius’un hastalığından dolayı sanatçı kaprisi yapıyor sanılmasına neden olmuştur. Kanımca romanda anlatılan hikâyenin esansı niteliğinde olan şu cümleyi sizinle paylaşayım (Sf. 205):

    -Ah, evet, sılaya dönüş! Sılaya dönmesine izin verilen, Yaradılış’a geri döner, başlangıcın ve sonun akıcı sınırlarının arkasındaki kavranabilir ve kavranamaz ne varsa hepsinin ötesinde, en son düzenin varlığını sezdiği noktaya döner, içersinde iyi ile kötünün kaderin çıplak şekli halinde donup kaldığı kargaşadan kaçar, yüzünü kavranılamaz ötesi aşina olan içersinde saklar, o aşina olan ki, sert bir yumuşaklıktaki sesi, verilen hükmü bildirir, varlığı tekrar şekilden çözer, iki yana ayırır-

    Romanın finaliyle ilgili size herhangi bir kopya vermeyeceğim. En azından günümüzde Aeneis Destanı’nı hala okuyabiliyorsak –elbette bu roman bir kurgu da olsa- Vergilius’u eserini yakmaktan dostlarının vazgeçirdiğini söyleyebilirim size. Sekiz-on dizgi hatasına rağmen İthaki yayınlarını kutluyorum. Cesaret isteyen bir işin altından kalkmışlar, ellerine sağlık. Bir çevirmen olarak meslektaşım olan Sayın Cemal ‘i de kutlarım, harika bir Türkçe ile tertemiz bir çeviri yapmış, elleri dert görmesin. Çevrilmesi kırk yıl almış bu eseri, uzun cümleleri nedeniyle belki okuması zor. Ama ortaya konan emeğe saygı adına bu zorluğa katlanıp sizlerin de okumasını diliyorum.

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 2 Mart 2015, İstanbul.

    ***

    Kitabın Künyesi:
    Hermann Broch
    Vergilius’un Ölümü
    Çeviri: Ahmet Cemal
    İthaki Yayınları, 2012
    504 Sayfa
  • -Ah, evet, sılaya dönüş! Sılaya dönmesine izin verilen, Yaradılış’a geri döner, başlangıcın ve sonun akıcı sınırlarının arkasındaki kavranabilir ve kavranamaz ne varsa hepsinin ötesinde, en son düzenin varlığını sezdiği noktaya döner, içersinde iyi ile kötünün kaderin çıplak şekli halinde donup kaldığı kargaşadan kaçar, yüzünü kavranılamaz ötesi aşina olan içersinde saklar, o aşina olan ki, sert bir yumuşaklıktaki sesi, verilen hükmü bildirir, varlığı tekrar şekilden çözer, iki yana ayırır-
  • kitabı tek bir kelimeyle anlat deseler bunu mutlaka ''tutku'' diye tanımlarım. şahsen iyinin ötesi ve kötünün ötesini tek tek ele aldığımızda çıkan sonuç yine iyi ve kötü. bu iyi-kötü dengesinin ortaya çıkardığı tek şey ise tutku bence.

    iyinin ve kötünün ötesi hakkında teorisi var nietzsche’nin. bunun üzerine oldukça uzun tartışmalar yürütebilmek mümkün. çok iyi bir konu bu açıdan. bu teoriyi her tez anti-tezini beraberinde taşır söylemiyle anlatabilirim. çünkü iyinin ötesinde kötü, kötünün ötesinde sadece iyilik bulunur.

    ancak kitap ''iyinin ve kötünün ötesini'' sorguluyor, bir üst öteyi istiyor.

    insan her zaman istendiği kişiyi değil istemesini seviyor. eylemsel oluş nedensellikten bir adım daha öne geçiyor her iyi ve kötünün sonunda. bu noktada ötesine geçebilen tek şey tutku oluyor.

    bana sadece bir kitap öner deseler ilk aklıma gelen kitap bu olur. okuyun okutun efendim.
  • 120 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    "Kendimi kendi türümden umarsızca kopmuş, bilinmedik bir dünyada yabancı bir hayvan gibi hissediyordum."

    Bilim kurgu daha da ötesi bir distopya Zaman Makinesi. 1895 yılında H. G. Wells tarafından yazılan eserde kendi icat ettiği bir zaman makinesi ile 802.701 yılına giden bir zaman yolcusunun başından geçen olaylar anlatılmakta. Bilim kurgu eserlerinin öncüsü olarak kabul edilen Zaman Makinesi gelecek yüz yıllara dair barındırdığı umutsuzluklar sebebiyle de biraz distopik bir hikâye.

    Birçok insanın hayalidir belki de bir zaman makinesi, geçmişe ve geleceğe yolculuklar yapmak. İnsan bilmediği şeyi merak eder, insan bilmediğini sorgular, bilinmeyene dair hayaller kurar. Zamanda ne ile karşılaşacağımızı bilmememize rağmen, geri dönememe ihtimalimiz olmasına rağmen yine de bir zaman makinesi olsa da bize yolculuklar yaptırsa diyoruz. Göreceklerimiz bizi memnun etmese de hiç geri dönemeyeceğimiz ihtimali aklımızın bir köşesinde olsa da yine de bunu istemekten geri durmuyoruz. Zaman Gezgini de geri durmadı ve bir zaman makinesi icat etti. Onu çalıştırırken heyecanlandı, zamanda geriye gittiğini fark ettiğinde küçük dilini yutacaktı. Sonra daha büyük bir sıçrama yapmak istedi ve 802.701 yılına gidiverdi. Orada ne ile mi karşılaştı? İnsanlığın güz mevsimiyle… Sekiz yüz iki bin yılı insanlarının bilgide, sanatta, her şeyde kendi zamanından inanılmaz ölçüde ileri olacağını düşünen yazar bir anda birkaç kelime dışında konuşma yetisini kaybetmiş, barışçıl, ipek tenli, sevimli Eloi’lar ile karşılaşır bir süre sonra da kötücül, savaşçıl, karanlık Morlock’lar ile karşılaşır. İyi ve kötünün farklılığı, gece ve gündüzün, yoksul ve varsılın farklılığı gibidirler.

    Nihayet Dergi’de Beyza Karakaya’nın Barbie bebeklerin dünyayı ele geçirmesi ya da ele geçirecek olması ile ilgili bir yazısını okumuştum, kitabın adının da geçtiği bu makaleyi okuduktan sonra karar verdim kitabı okumaya. Her zaman bakımlı, zayıf, güzel kadın imajı yaratan bu tuhaf oyuncakların dünyada bunca yaygınlaşarak çocuk zihinlerinde kalıplaşmış ideal kadın imajı oluşturması sizi de geleceğe dair umutsuzluğa sürüklüyor mu? Güzel olduğu zannedilen bir görüntü uğruna kaburgalarını aldırmak, sosyal medyada mutlu pozlarını paylaşıp “her daim mutluyum” imajı oluşturmak, makyaj yapmadığında kendini “çok çirkin” hissetmek… belki de bu ve benzer durumları oluşturan düşüncelerin temeli çocukluğumuzun Barbie bebekleri ile atıldı.

    Bir yanda ise muhtelif bilgisayar oyunları ile küçücük, gencecik fidanları yok eden, intihara sürükleyen kötülüğün simgesi, şeytanın dünyadaki yansımaları var…

    Yorumun başında bunun için kitabın bir distopya olduğundan bahsettim, dünyamız, bu gurbet tarlası Eloi’lar ile Morlock’lara mı kalacak?

    Güzel yetiştirelim gelecek nesilleri, en azından düşünmeyi unutmasınlar.

    Not: Kitabın çevirisi muazzam, bunu yazmadan geçemeyeceğim. Sanki kendi ana dilimizde yazılmış hissi veren bu güzel çeviri için çevirmen Celal Üster'e teşekkürü borç bilirim.