• ~~~1990~~~’LI YILLARDAN BU GÜN’E YAŞANMIŞ DOLU DOLU DUYGULAR .


    1.BÖLÜM

    EV’E ATEŞ DÜŞTÜ!


    1986 doğumluyum .
    Yıl 1990-1992 o dönemlerde daha yeni yeni çevresini görmeye başlamış neyin ne olduğunu öğrenen anne,baba,iki abla ,bir abisi olan bir çocuk .
    -Baba yurt dışında gurbette para kazanıp ailesini kimseye muhtaç etmemek için mücadeleler veren aile reisi .
    -Anne bütün mücadelesini çocuklarını korumak evine barkına sahip çıkmak için kendini parçalayan Kocaman yürekli bir ANNE
    -ABLALAR halk eğitim merkezlerinde dikiş nakış öğrenen öğrendiklerini evde dantel oya gibi şeylerle uğraşan yer yer komşu kızlarıyla sek sek oynayıp piknik yapan kızlar
    -Abi benden üç yaş büyük her fırsatta kardeşini tartaklayıp döven her fırsatta kavga gürültü yapan agrasif bir yapı .
    -Ben o dönemlerde ateşli havale geçiren eline baban diye bir fotoğraf verilen gece babasının fotoğrafını yastığa koyup yatan çocuk , annesinin dizinin dibinden ayırmadıgı
    Ateşi yükseldimi korkusuyla sürekli ateşini kontrol ettiği çelimsiz bir can
    Ateşler yükselmeye başlayınca baş edilemez durumlara girince bu hastalık soluk hastahanede alınıyordu doktor bey hemşire hanım derken hatırladığım kadarıyla Kocaman gönlü pamuk elleri olan annem beni hastahaneye sırtında taşıdı durdu dolmuş yok otobüs 2-3 saat de bir geçer bulunduğumuz mahallede onda da boş yer olmaz
    Korsan dolmuşlar olurdu onlarda da boş yok olsada millet fosur fosur sigara içerdi kapı açıldığı zaman sanki bir duman bulutu çıkardı dolmuştan .
    Genelde benim canım annem sırtına alır şansını denerdi diğer mahallelere gider ordan binmeye çalışırdık dolmuşa otobüse doktor yazar verirdi reçeteyi iki iğne vururdu bilmiyorum doğru tedavi oluyormuydum o dönemde ama şunu biliyorum kendi kulaklarımla duyduğum kelimeler
    -Doktor
    Hanım aylardır gelir gidersin bu çocuğu biz değil sen kurtarıyorsun kurtarıcısı sensin
    -Annem
    Günde 20 den fazla ılık su ile ateşini düşürmeye çalışıyorum yanımızdan leğen su eksik olmuyor Allah herkese şifa versin sizden de Allah razı olsun deyip reçeteyi eline alıp beni kucaklayıp gözler yaşlı yola koyulan bir anne .
    Günler geçiyor ben ateşler içinde yanmaya devam ekmek parasından artırıp pazardan portakal almış annem bana yedirmeye çalışıyor iştah ne mümkün alevler içinde havale geçirirken .
    -Baba kazandığı parayı yurt dışından bize gönderiyor gelen para ilaç masraflarına gidiyor perişan durumlar .
    KADIN VAR TAŞI AŞ EDER
    KADIN VAR EKMEĞİ TAŞ eder derler benim annem TAŞI AŞ edenler den .
    Rahatsızlıkdan iyice çelimsizleştiğimi gören annem beni resmen gıda destek kampına aldı
    Kasapdan kemik alıp kemik suyu yedirip içirmeler
    C vitaminleri
    Diğer gıda. Destekleri ev yapımı yoğurtlar
    Ve daha gibi leri o dönem i kapsayan
    ÇOK ŞÜKÜR HASTALIĞI ATLATTIK
    Sağlık olarak normale döndüm
    Allah annemden babamdan hastahanedeki doktorundan ve herkesten razı olsun .
    Çünkü mahallemizde bulunan benim akranım bir kızları olan komsumuz un evide yangın yeriymiş ben bunu sonradan öğrendim aynı rahatsızlıkdan müzdarip komsu evi baba devlet memuru olmasına rağmen kızının sağlığını kendilerini parçalamalarına rağmen koruyamamışlar ve o günahsız kardeşimiz ateşli havale diye bilinen o rahatsızlığa maruz kalmış bütün çabalara rağmen sonucu ağır
    Kalıtsal durumlar zihinsel engeller bedensel hasarlar Allah yardımcısı olsun kendisinin de ailesinin de benyaşadım çok da iyi hatırlıyorum .





    Antalya yaz dönemlerinde fazla sıcak bir memleket tir nem olayını hiç koymuyorum bile

    Mahalleden arkadaşlar o dönemler de kıraathane de babalarının yanına giderdi para tırtıklamaya yada hani vardır ya okey masalarında yancılar yer içer herşeye karışır ortaya laf atar hesaba karışmaz çocukluk arkadaşlarımda kısmen öyleydiler
    Sadece yer,gazoz ve oralet içerlerdi 😊
    Bende kıraathane merdivenlerine oturur hayaller kurardım babam gurbetten dönmüş kahvede arkadaşlarıyla masada oturuyor
    Oğlum ne geziyorsun gel amcana sövde erkek görsün kızını sana versin
    gazoz iç tost ye desin diye düşlenirdim .
    -Ev
    Gece kondu sıvasız annem ve ablalarımın pamuk tarlalarında çalışarak kazandıgı para ile pamuk işçisi toplayan çavuşun bir gece kondu yapılacak kadar ev arsasını satması
    annemin komşular a ustalara inşaat işçilerine rica minnet borç harç bir ev yaptırması ile herşey bir anda değişmeye başlıyor
    Baba hala yurt dışında ,
    Ev yapılmış duvarları örülmüş pencere yok Elektirik yok su yok sıva yok
    Sevinçliyiz sıvasızda olsa penceresizde olsa BİZİM EVİMİZ !!! bizimde evimiz var
    herkes çok mutlu babam bu durumdan habersiz ,


    -Sıcak havalar esiryor ama alev !
    Bir yaz ayı ben yine sokakda
    misket, gazoz kapagı, futbol oynamış kan ter içinde eve gelmiş
    kuru ekmek domates almış
    balkonda yer minderine oturmuş yiyorum annem söyleniyor bu çocuk niye normal yemek yemez ?
    pilav var fasulye var diye
    vel hasıl ekmeğimi domatesimi afiyetle yeyip arkadaşlarımla anlaştığımız gibi sokak da bekliyorum
    birileri gelsede oyun oynasak diye 
    işde saklambaç,yerdenyüksek,elimsende felan
    Geç oldu hava iyice karardı
    arkadaşlarımın annesi abisi felan sesleniyor annem çağırıyor,babam çağırıyor hadi .
    Herkes dağılma vakti geldiğini anlıyor
    o durumda tıpış tıpış evin yolunu tutan ben
    Evde annem hariç herkes uyumuş hava gerçekden çok sıcak
    evin içinde nefes almak zor gündüz sıcagı depolanmış gece evin içinde kullanılıyor sanki evimizin üstü beton arme dedikleri cinsten orada annem bize yer yatağı yapıyor öyle uyuyoruz.
    Ben o dönem tutturmuşum bir baba türküsü sağa babam sola babam anne babam babam babam
    Böyle uzanmışım sırt üstü kollarımı dirseklerden kavırıp ellerimi başımın altına koymuş gök yüzünde yıldızlara bakıp hayal kuruyorum .
    -Annem
    Oğlum nereye bakıp ne görüyorsun ?
    -Babam nerde ne zaman gelecek ?
    ( o arada bir uçak geçiyor sadece Çakar lambası görünüyor başka görünen birşey yok uçak yani işte )
    -Annem
    Bak uçak gidiyor gördün mü ?
    -EVET gördüm .
    -ANNEM
    BAK İŞTE BABAN O UÇAKLA GELECEK 😊
    -Allahım babam uçakla gelecek yaşasın
    Babam gelecekmiş , babam benim babam .!!!!

    Garip beden o sevinçle uyuyup kalmış tabi.
    Sonraları memleket den (Karadeniz bölgesi ) bize gelenler var amcalar ,dayılar gurbet e Antalya'ya geliyorlar çalışıp para kazanacaklar söz de .
    İnşaatlarda çalışıyorlar işde amelelik , getir götür işleri felan

    -Traji komik durumlar .

    Sevgili akrabalarım ,
    İnşaatda sıva ,duvar,kalıp kısaca inşaat ile alakalı bütün işleri yapıyorlar para karşılığında .
    Gel gelelim bizim evimizde yaşıyorlar para kazanmalarına rağmen babamın gönderdiği annem ve ablalarımın kazandığı paraları yiyorlar .
    Evin duvarı hala sıvasız ,badanasız
    Pencere yok (ince naylon ile kapatılmış )
    Odanın birinde çimento ,kireç ,ince sıva kumu
    Kapı yok .
    Annem diyor bizim herkese hayrımız dokunur
    Ama kimsenin bize hayrı dokunmaz
    Annem yerden göğe kadar haklı

    Komşunun kocası yevmiye li olarak gelip çalısıyor evi sıva yapıyor
    Evde o işden anlayan akrabalarım olmasına rağmen .

    -TİCARET PARA TATLI
    Mahalleye kurulan pazar yakın e Antalya sıcak en güzel ne satar ?
    SOĞUK BUZ GİBİ. SUUUUUU
    SOĞUKSUUUUU

    Cuma günleri öğlen saatlerinde dolaba buzluga çelik derin bir tabak da su koyardım boyum yetmez o an üstüne çıkabileceğim ne bulursam çıkar koyardım .
    Cumartesi sabah kalkar evde kullanılan yeşil su termosumuz vardı
    genelde Antalya'da evlerin olmazsa olmaz ev gereçlerinden 🙈
    Bir gün öncesinden koyduğum suyu buz tutmuş bir halde alır kurar termosa doldururdum
    üzerine suyunu koyar para kazanacağım büyük bir işletme gibi
    Bir hevesle kucaklıyorsun kaldırmak için kalkmıyor
    acaba neden kalkmıyor ?
    O yeşil termos su dolunca içine benden ağır olduğu için kalkmıyor 😂
    Ne yapmak gerek
    devirsem suyun yarısını döksem hayal edilen parayı yere dökeceğim
    olmaz para kazanmayı kafaya koymuşum .
    AŞ şirket kurar gibi iş ortaklarımı arkadaşlarımın arasından seçip ticarete girmemiz lazım .
    Kimler olmalı derken buldum
    Kepçe İlker (kulaklar kepçe kazanı gibi )
    İskelet Adnan ( zayıflıkdan bi gömlek daha zayıf )
    Sümüklü Tamer
    Ve ben

    Şirket kuruldu sermaye benden
    Taşıma bağırma onlardan
    Kazanılan para ikiye bölünecek yarısı benim kalan yarısı diğer 3 kişinin

    Kanter içinde pazar yerine ulaştık geçtik bir kenara sırayla yırtınıyoruz
    BUZ GİBİ SU
    SOĞUK SU
    SUUUUUUUU
    Biri geldi kaç para diye dedik abla siftah bedava
    Sonra insanlar talep oluşturmaya başladılar
    Ufaklık ver bi bardak su
    Kaç para
    Derken baktık olmuyor dedik ne verirsen

    5000-10000 lira

    İşler tıkırında ben musluk başında açıyor kapatıyorum sadece 😎
    AŞ şirket in de bugüne bugün %50 hisse sahibiyim .
    Kiminden para aldık
    kimine komşu para alınmaz dedik
    kimi fazla verdi anlayacağınız.
    Ne şiş yandı ne kebab bulduk çocukluk aklımızla bir yol
    pazar bitti para sayıldı paylaşıldı
    Herkesi bir heyecan sardı
    Dikişli futbol topumu alalım
    Yoksa abilerimizin alıp oynadıgı patlayan dikişli futbol topunun kenarını yırtıp içine plastik top koyup bisikletçide hava bastırıp
    Fazla masraf A girmeyelim mi
    Tasomu alalım
    Küçüklük miniklik dediğimiz bilye ( misket ) mi alalım renkli renkli
    Siyah çekirdek mi yesek
    Cino çikolatamı alsak
    Gazoz la probis bisküvi mi yesek
    Yada yukardaki mahalle bakkalına gidip bütün big boble sakızların hepsini mi alsak 🤣😂😎
    Yedik bütün parayı
    Mısır cıpsi
    Çikolata
    Çekirdek
    Gazoz
    Misket
    Taso
    Ne varsa harcadık
    Kendi kazandığımız paranın lezzetini kendimiz yiyerek anladık
    Okula başlamama 1 sene kaldı

    Farklı ticaretler yapmak istedim
    Ne yapa bilirdim
    Su işi tek başına yapılmıyor ortak lazım
    Tek yapmalıyım
    Ne
    Ne
    Ne ?????
    -Annem
    Oğlum küçük tepsiyi ver ordan !!

    BULDUMMMM!!!!
    Tepsi simit. Simit tepsi
    SİMİTTTTÇİİİ 🤨

    Nasıl olur derken

    Annemden ağlaya zırlaya
    20 simit parası kopardım ve küçük tepsiyi
    Heyecanla pazar günün bekliyorum
    Bir çok kişinin evde pazar günü kahvaltıyı ailecek yaptığını biliyorum

    Sonra duydum fırından simit alıp satanlar 6-9
    Arası sıraya girip
    Kuyruk bekleyip
    Simit alıp
    Bağıra bağıra satmaya gidiyorlarmış
    Cumartesi gecesi uyumadım
    Heyecandan gidip simit satacağım diye
    Saat kaç oldu bilmiyorum çünkü Saat evin içinde salonda

    Tepsiyi kaptığım gibi üstünde tshirt altta şort
    Ayakda terledikçe ayağından kayıp çıkan terlik
    Koştur koştur fırına

    -YENİ SEKTÖR YENİ İŞ
    Simitçilik sektöründe ilk iş günüm
    Yuh o ne
    Sanki ordu var kuyruk değil
    Hepsi benden büyük abiler hatta bıyıklı sakallı amcalar
    Benim burdan simit almam mucize
    Hadi aldık diyelim bu adamlar benden büyük işi biliyorlar
    Rekabet fırında başladı
    Kavgalar
    Dövüşler
    Sıraya kaynak olmalar
    Tepsiyle kafaya vurmalar

    Ortalık bir birine karışşa iyiden iyiye emin im arada domates gibi ezilir salça olurum

    AAaaAAAAAAAaaa !!
    Kepçe ilkerin abisi
    Canım abim en sevdiğim abim
    Fırında çalışıyor
    Abi abiii Mustafa abi

    Abi ben simit almaya geldim bekle 5 dk sonra çıkar simit alırsın
    Ver sen tepsini bana ben çağırırım seni
    -Kaçtane ?
    -Bukadar param var abi 🙄
    -22 yapar hadi 3 de benden 25 yapsın 😆
    - İşte ozaman anladım sen birşey yapmak istediğin zaman mutlaka destekleyen insanlar olduğunu

    -Tepsiye simitler dizilmiş bi işaret gel al diye
    Aralardan sıvışarak gidip aldım tepsiyi tutmak ne mümkün simit yeni çıkmış tepsiye dizilince tepsi ısınmış
    el kadar çocuğum ne bilim ben
    Mustafa abi öyle olmaz
    elde taşınmaz o
    al şu havluyu katla başına koy
    tepsiyide havlunun üstüne koy
    bi elinle şurdan tut
    elin acırsa öteki elinle değiştir
    biraz sonra soğur zaten dedi
    -HADİ HAYIRLI İŞLER
    Bismillah dedim aldım simitlerimi çıktım fırından köşeyi döndüm tecrübesizlikden aval aval yürüyorum
    Yürü yürü derken
    Bi ses duydum ses uzakdan geliyor ama gür
    -SİMİTÇİİİİİİİİİİİİİ
    SICAK SICAK TAZE TAZE

    Birşeyleri eksik yaptığım belliydi
    Bende bağırmaya başladım
    SİMİTÇİİİİ
    SİMİTÇİİİ DİYE

    Biri çıktı lan simitçi gel buraya ver iki simit
    Buyur abi
    2000 yetermi. Bereket versin abi

    2 O abiye
    3 bu ablaya
    5 şu eve derken
    Simitleri sattım 3 saat içinde döndüm geldim eve para sayıyorum
    Keyifli keyifli
    -Annem gördü naptın oğlum
    -Sattım geldim anne
    -Oğlum sen çalışma gerek yok daha yaşın kaç el kadarsın
    -Olmaz anne çalışacağım çalışmayı seviyorum !!


    Ohhh tamam dır işi çözdük
    Okula başlayana kadar simit sattım
    Part time işi full time A çevirdim

    Artık sabit hergün kapısına poşet asıp simit bıraktığım müşterilerim oldu
    Artık veresiye bile verdiğim müşterilerim vardı
    Artık günde 3-4 posta simit almaya gidiyordum fırına işleri büyüttüm fırının en iyi sokak simitçilerinden olmuştum .
    -ANNEM
    Gözün Aydın baban geliyor dedi
    -Ben kendimden geçtim gözler sulandı
    Özlem sona erecek BABAM geliyor
    O siyah beyaz fotoğrafıyla uyuduğum BABAM GELİYOR .
    -Ne zaman ?
    -2 gün sonra
    Şimdi söyleyin bana babasının
    Fotoğraflarıyla uyuyan çocuk o 48 uyurmu hiç ?
    -Evet uyumadım son demlerime kadar
    Ama uyuya kalmışım 😞

    Annemle uyurdum hep nasıl olduysa bi uyandım sabahın 8-10 u gibi felan
    günlerden hangi gün hatırlamıyorum ama çok geç değil çok da erken değil
    normal kahvaltı saatleri
    Sağımda annem solumda bıyıklı bir adam 🙄
    İçinde bir heyecan BABAM MI ?
    Hiç çaktırmıyorum uyandıgımdan habersizler derken annem uyandı kalktı kahvaltı hazırlığı yapıyor .
    Peşine mutfakdan gelen seslerden babam kalktı .
    ÖPTÜ BENİ 😭
    6 yaşına kadar babasını gördüyse bile hatırlamayan ben i 1992 senesinde öz be öz BABAM ÖPTÜ
    Ne yapacağımı bilemedim tek yaptığım ağlamak oldu içine içine kana kana ağlamak oldu .
    Durdum bekliyorum tecrübesiz im
    ne diyeceğim ne yapacağım ne der ne yapar ?
    BABAMM DA KALKTI  YATAKDAN İÇERİ GİTTİ .

    KALDIM YALNIZ DÜŞÜNÜYORUM NE OLACAK DİYE

    -MUTFAKDAN BİR SES
    -Oğlum gel bak kim geldi
    Kalk hadi kahvaltı yapacağız
    Herkes seni bekliyor
    Bak kim gelmiş ?

    1.BÖLÜMÜ BURDA BİTİRMEK SANIRIM UYGUN

    SİZLERDEN RİCAM  YORUMSUZ KALMAYIN OLUMLU YADA OLUMSUZ
    BİLİYORUM YAZIM,ANLATIM,İMLA HATALARIM VAR  BUNLARINDA NEDEN OLDUĞUNU DİĞER BÖLÜMLERDE DİLE GETİRMEYE ÇALIŞACAĞIM
    SAĞ KALIR YAZMAYA DEVAM EDEBİLİRSEM
    21.01.2020
    23:52
    Paketteki
    SON
    SİGARA İÇİLİYOR .....🚬
  • Unutmuştum ben seni. Unutmuş dolaşıyorum eve dönmem gerektiğini, iyi yürekli kahyam benim, dönmem gerek kaselerde çorbaların soğuduğu, gözün kapıda turpları dişlediğin, etinden sıyrılmış parmak kemiklerinle masa örtüsünün uçlarıyla oynadığın eve. Tamam, kapılma telaşa, bir avuç fıstık daha benden sana, bütün bir mahalle bulvarlarla dolu, o minik dişlerini bilemen için. Sıkboğaz etme beni: Geleceğim.
  • 531 syf.
    Emile Zola (1840-1902) – Meyhane

    Meyhane, (Fransızcası: L’Assommoir) Émile Zola’nın romanı, yirmi bir romanlık Rougon-Macquart dizisinin yedinci cildidir. 1871-76 arasında bu seriden yayınladığı ilk altı kitap, satışları iyi olmakla birlikte fazla yankı uyandırmadı. 1877’de yayımlanan, alkolizmle ilgili L’Assommoir ise; Zola’yı kitapları en çok satan yazarlar arasına soktu ve Fransa’nın en ünlü yazarlarından biri yaptı (Wikipedia.org’dan alıntı).

    Émile Zola’nın 1 Ocak 1877’de Paris’te yazdığı kendi önsözüyle başlayan “Meyhane” isimli bu depresif roman, sizi tam altı yüz kırk sekiz sayfa boyunca yerden yere vuruyor. Emile Zola, önsözünde de serzenişte bulunduğu üzere, bu romanı yüzünden, o dönem Paris’te yaşayan ve hemen tüm gelir ve mevki düzeyindeki memur-işçi-erkek-kadın-çocuk, özetle hemen herkesten büyük tepkiler alır. Hatta romanı mahkemelere taşınır. Kitabın yayınlanması yasaklanır ve toplatılır. Büyük siyasi mahkemesi ise; 1897’deki “İtham Ediyorum” başlıklı doğrudan –bir gazetede- o günün İmparatoruna yazdığı tam sayfa makale yüzünden (Dreyfus Savunması Davası) mahkemede suçlu bulunur. Zola, sağlığından ve bir yazarı zar zor geçindiren gelirlerinden olur. Bu yüzden soluğu Londra’da alır. Dava 1900’de tekrar görülür ve üzerindeki suçlamalar düşer. Ama ömrü vefa etmez. Paris’e dönmesinden çok kısa bir süre sonra, gazetelerin, bir otel odasında sobaya bağlı gaz zehirlemesinden dolayı, bir gece uykusunda öldüğünü belirttikleri Zola, aslında, oldukça muammalı bir şekilde, komplo teorisyenlerinin (ki aynı kanıdayım ben de) Fransız ajanlarınca yapıldığını düşündüğü bir oldu bittiyle, daha doğrusu komüniizm düşmanlarınca öldürülür. O, bir komünist, bir sosyalist, bir natüralist, bir ahlakçı, bir anarşist, bir proleter, hür bir insan, değerli bir yazar, insan gibi insandır…

    Romanın konusuna gelince: 1800’lerin ortalarında Fransa’sının başkenti Paris’te geçiyor. Fakirliğin, yokluğun, yoksunluğun, açlığın, hemen her türlü ahlaksızlığın, fuhşun, içkinin hemen her türünün (şarap, rakı, krik, absent, vitriyol, ispirto ve dahası); Paris caddelerinin orta yerinden bir nehir gibi gürül gürül aktığı kirli ve karamsar bir başkentte geçiyor hikâyemiz. 1789 ihtilalinin sonrası; 1791 birinci cumhuriyetinden sadece 50-80 sene sonrası ve yürürlükte yine bir ikinci imparatorluk; yolsuzluk, fukaralık, basiretsizlik, rüşvet gırla gitmektedir. Bu bir içkiyle çöküş dramıdır aslında. Yazarı tarafından, toplumsal halkçılıkla, toplumun kaymak tabakasının yerin altına süpürdüğü işçi toplumuna adanmıştır bu roman. İşçi, kesinlikle suçun yüklendiği değil; aksine sistemin altında ezilen, kaderinden kurtulamayan olarak betimlenmiştir romanda. İşçi, bir kader mahkumudur Zola için.

    Romanımızın başkahramanı Plassans’tan Paris’e göçle gelmiş, Gervaise isminde, çamaşırcı genç bir kadındır. Romanın açılışıyla beraber, iki çocuğunun babası olan ama gayri meşru ilişki yaşadığı; bar solcusu (kanımca yazarın kendisidir bir bakıma), kibar feyzo, koketlerin sevgilisi, sebat problemi olan, aylak, içkici (ama tadında içen, pis bir sarhoş değil), bir baltaya sap olamamış, kaldırım mühendisi genç bir adamla tanışıyoruz. Gervaise’in bekâretini daha O 14 yaşındayken alan; bu genç kadını çamura, bataklığa, felakete götürecek esas oğlan, ya da başka bir deyişle romanımızdaki en büyük parazit: Mösyö Lantier.

    ..İnsan bir kere ölmeyegörsün, ondan sonra uzar gider ölüm.

    Gervaise, küçüklüğünden beridir çamaşırcıdır. Güzel, yuvarlak hatlı, bir bacağı hafif topal, bukleli ve sarı saçlı, beyaz tenli akça-pakça; fukara mı fukara, ama hırslı genç bir Fransız kadınının hikâyesine girizgâh yapıyoruz. Hayat onu, önünde tozu toprağı sürükleyen kuvvetli rüzgârlar gibi oradan oraya hallaç pamuğu gibi atıyor. Hikâye, Lantier’in Gervaise’i, Boncoeur (iyi kalpli ya da eli açık anlamında) otelinde, genç kadını henüz 20’li yaşlarının başındayken, terk etmesiyle başlar. Şimdi de, genç kadın terkedildikten sonra -cesareti büsbütün artan- Gervaise’e tutkun olan ve aynı otelde kalan Mösyö Coupeau (Fransızca “coup” bir defada içilen içki ya da bir kadeh içki demektir; “eau” ise; su anlamındadır; kanımca “bir kadeh su” demek istemiş yazarımız; ileride bir ayyaşa dönüşecek ve elinden içki kadehi eksik olmayacak Coupeau ile alay edercesine…) giriş yapıyor romana. Bu genç kadını büyük uğraşlar, yalvarışlar sonucu evliliğe ikna ediyor. Anasız-babasız-kardeşsiz, iki çocuklu ve hiç evlenmemiş topal genç çamaşırcı kadın Gervaise; kendisiyle hemen aynı yaşlarda, iri yarı, boyu boyuna, huyu huyuna uygun, biri evli (kuyum ocağı olan Madam Lorilleux) ve diğeri dul (çiçekçi Madam Lerat) iki ablası ile ihtiyar Copeau Ana’sından başka kimsesi olmayan çinko işçisi bu genç adamla, Mösyö Coupeau ile evlenir. Hani tabir yerindeyse: “Donları yok giymeye, tahtırevanla giderler ayakyoluna” hesabı, borç-harç ile belediye ve kilise nikâhı yaparlar. Bu fukara yeni evli çiftimiz, aynı akşam, aile bireylerine ve yakın dostlarına, Moulin-d’Argent (para değirmeni anlamında) isimli bir şarap evinde düğün yemeği verirler. Romanın birçok noktasında, yemek isimleri, yemek tarifleri, yemek şölenleri vardır. Yazarımız Zola, bu konuda adeta saplantı içerisinde Fransız halkının yemek alışkanlıklarından bahsetmiştir. Çünkü açlık ile yemek şölenleri taban tabana zıttır ve bu da roman için çok yerinde bir ironi olmaktadır.

    ..Halk, burjuvalar adına elini ateşe sokmaktan usanmıştı artık.

    Otel odasında karı-koca ve iki küçük çocuk sığışamazlar. Bir oda ve mutfaktan ibaret ufacık bir ev tutarlar bütçelerine uygun. Gervaise, Madam Fauconnie’nin çamaşırhanesinde, günlük kırk metelik yevmiye karşılığı çamaşır yıkayıp ütü yapmaktadır. Çinko işçisi de yine yevmiye karşılığı patronu için çinkodan çatılar kurmaktadır, burjuva müşterilerine.

    ..Hani Türklerin padişahı bizzat çıkıp gelse de kolalanmak için bir gömlek getirse ve çamaşırcı kadın yüz bin frank kazanacağını bilse, yine de elini ütüye sürmezdi bu pazartesi. Biraz da o dinlenmeyecek miydi canım?

    Ve Goutte d’Or (altın damlası ya da altından içki kadehi anlamında) sokağı. Kuyum imalatçısı olan görümce ve enişte Lorilleux çifti gibi bir sürü fukaranın yaşadığı ve tamamı Mösyö Marescot’a ait olan bina bu sokaktadır. Gervaise, altı katlı, yüzlerce odanın, atölyenin, fukaranın, açın, kadersizin, orta gelirlinin yaşadığı bu kasvetli ama bir o kadar da ticari başarılara gebe olan binanın zemin katındaki kiralıkta, kendi çamaşırcısını açma hayâli kurmaktadır. Gervaise ve kocası Mösyö Coupeau, kapı komşuları Goujet ailesiyle; nam-ı diğer dantelacı Goujet Ana ile oğlu, altın renginde sakalından ötürü ona Goujet d’Or denen genç, çocuk yürekli ve iri kıyım demirci ile çok yakın ve dürüst bir komşuluk hatta arkadaşlık ilişkisi kurmuşlardı. Gervaise’e platonik bir aşkla tutkun olan Goujet d’Or, dantelacı anacığı pek yanaşmasa da Coupeau’lara –geri ödenmeyeceğini bile bile- 500 frank borç vererek, altı katlı binanın kapıcıları olan Boche ailesinin de referans vermesiyle bu dükkânı tutmalarını sağlar. Gervaise, artık küçük bir patroniçe olmuştur. İşlerini yavaş yavaş büyütür ve yanına üç işçi alır. İşleri büyütür de büyütür. Ama ayyaşlığa ve tembelliğe meyilli olan kocasının sonun başlangıcına doğru kaykılmasının ayırdına varamaz. Varsa da sesini çıkaramaz.

    ..Askerliğin ortadan kaldırılmasını, halkların kardeşliğini istiyorum… Ayrıcalıkların , unvanların, tekellerin kaldırılmasını istiyorum… Ücretlerin eşit olmasını, kârların bölüşülmesini, proletaryanın onurlandırılmasını istiyorum. Bütün özgürlükleri istiyorum anlıyor musunuz? Bütün özgürlükleri. Ayrıca boşanma hakkını!

    Paris’in göklere yükselen lüksünün altından, kenar mahallelerin sefaletleri fışkırmaktadır adeta. Goutte d’Or sokağında, Paris’in en süfli solcusu Lantier ile Gervaise’in kaderleri, hayat yolunda tekrardan kesişir. Solcu kibar feyzo Mösyö Lantier, çinko işçisi Mösyö Coupeau, çamaşırcı küçük patroniçe Gervaise ve bu ikisinin –ileride başlarına yığınla çorap örecek olan potansiyel koket- kızları Nana, tuhaf dörtlü bir ilişki yaşamaya başlarlar.

    ..Üretici köle değildir; ama üretici olmayan herkes hırsızdır.

    Bar aydını, kıçı kırık solcu Lantier, çinko işçisi Coupeau ile karısı Gervaise’i, aynı evi paylaşmaya ikna ederek Coupeau ailesinin tüm kaynaklarını kurutmaya, ekmek elden su gölden bu ticarethaneyi uçuruma sürüklemeye başlar, sinsice. Yakında bu iki adam, Gervaise’i de ortak kullanmaya başlayacaktır, pis nefislerini köreltmek için…

    ..Sokakları rakı şarap tüten Paris’in havasından uzaklaşmak sarhoşlara bir iyi gelir ki, demeyin gitsin.

    Birçok badireden sonra sıra Poisson ailesine, Madam Virgine ve zabıta olan siyaseten İmparatorluk yanlısı kocasına gelir. Dükkânın bu yeni sahipleriyle de bir “Trois-menage” (günahkâr üçlü) ilişkisine yelken açar parazit Lantier. İliklerine kadar emilecek yeni bir aile bulmuştur, yine!

    ..En kötüsü, dostluk kafesinin kapısını açmışlar, sevgileri kuş gibi uçup gitmişti.

    Altı katlı binada yaşayan bir başka deli de Bazouge babadır, nam-ı diğer “Mortocu”. Bu adamın işi ölü gömmektir. Evinde hazırladığı tabutlar ve çivilerle -bazen eve iş götürdüğü söylense de ispatlanamamıştır- sırası geleni toprağın iki metre altına kendi elleriyle göndermektedir. Önce Coupeau Anayı gömer. Daha sonra hemen herkesi, sırası geleni hiç telaş etmeden mezara O koyacaktır.

    ..Aileler açlıklarını unutmak için birbirlerini yiyorlardı.

    Binanın bir diğer süfli kiracısı da, ayyaş çilingir Bijard Babaydı! Karnına attığı tek tekmeyle üç sabinin analarını-kendi karısını öldürüp zırnık ceza almamıştı, İmparatorluk Fransa’sı zabıtalarından! Sekiz yaşında olan büyük kızı Lalie, kendisinden yaşça küçük Jules ve Henriette’e hem analık hem de babalık yapıyordu, doğdukları günden beridir. Ama pireli bir itten daha değersiz babasından acımasızca yediği sopalar, uğradığı işkenceler, içine açılan derin yaralar, onun dokuz yaşını görmesine müsaade etmez görünüyordu. Yatağında çıplak, yapayalnız, iki çocuğunun-kardeşlerinin gözleri önünde bitap şekilde ölümle yüzleşiyordu.

    ..Suda balık gibiydi ahlaksızlığın içinde.

    Dükkânını kaybeden Gervaise bir yanda; bir alkoliğe dönüşüp hastane ve Colombe babanın, bir imbiğin üzerine kurulu, pislik içindeki meyhanesi -nam-ı diğer cehenneminin- arasında mekik dokuyan kocası olacak ayyaş Coupeau; artık açlıktan ve yediği sopalardan bunalarak evi terk edip dans evleri ve müzikhollerde dans eden kızı Nana; artık şişmanlayıp bir file döndüğünden dolayı eli kendi eline bile değmeyen aşığı Lantier; cimri ve haset görümcesi Madam Lorilleux; artık yüzüne bile bakmak istemeyen demirci platonik aşığı Goujet d’Or ve tüm mahalle diğer yandaydılar.

    ..Fransa’yı geneleve çeviren İmparatorluktan hıncını çıkarmış oluyordu..

    Gervaise o derece düşkündü ki artık, açlıktan fahişeliği bile düşünmeye başlamıştı. Ağzından günlerce tek lokma bile geçmiyordu bu ayyaş kadının. Paris’in lüks ama sefalet kokan sokaklarında, bir o yana bir bu yana savrulup duruyordu, bir tüyün esen rüzgârda istemsizce havada salınması gibi…

    ……

    Başta da söylediğimiz gibi çok ama çok depresif bir romandır “Meyhane”. Ama sefaleti, sosyalizmi, ilk işçi uyanışlarını (mesela “Germinal”, “Dreyfus Savunması” kitaplarına atıflar vb.) anlatan, sistemi eleştiren, bilinçaltı göndermelerin gözle görünür olduğu satır araları; İncil’deki yedi büyük günahın işlendiği anlatımlar; bununla beraber kurtuluşun sadece insanın kendi ellerinde olduğunu, ama bazen buna şansın da yardım etmesi gerektiğini; Tanrının aslında bu dünyayı hatta bu evreni çok ama çok önceleri terk edip bilinmez diyarlara gittiğini, insanın yüzüne bir tokat ya da şamar gibi değil de bir yumruk ya da bir tekme gibi vurduğu bir romandır “Meyhane”. Okunası bir romandır. “Meyhane” sizi içtiğiniz içkiden vazgeçirmez ya da daha çok içmenizi sağlamaz. Ama kaybettiğiniz ya da bir yerlerde unuttuğunuz insanlığınızı size hatırlatır belki. Yüreğinizin ortasına tadı acı bir demir gülle ateşler ve kayıplara karışır. Bu yükü taşıyıp taşıyamamak size kalır. Aldırış ta etmeyebilirsiniz. Romanı okuyup bitirir bir kenara atarsınız belki. Ama roman ve anlatılanlar, bilinçaltınızda sizi kaşır hafif hafif. Socrates’in Protarkhos ile “Philebos” atışmasında Platon’un kendi kalemiyle yazdığı gibi:

    “Tüm canlılar için iyi nedir? Haz duygusu, eğlenerek, tıka basa yiyerek, özgürce sevişerek, içki içerek, haz diyarlarında koşup yaşayarak mı iyi bir insan olunur? Yoksa erdem peşinde, bilgelikle, düzgün düşünce ve muhakemeyle, ölçülü, seviyeli, dengeli, dürüst, bilgi peşinde, paylaşarak ve sorgulayıp yaşayarak mı iyiye ulaşır insan?”

    Atalarımızın da dediği gibi: “Ne okuyorsan osundur!”

    Sizlerin de hep yararlı ve güzel bolca kitap okumanız dileğiyle…

    Süha Demirel; İstanbul, 11 Ağustos 2013
    ***

    Kitabın Künyesi:

    Emile Zola – Meyhane
    Çeviren Cemal Süreya
    SOSYAL YAYINLARI – DÜNYA KLASİKLERİ
    Kitabın Özgün Adı: L’Assommoir, 1877
    ISBN: 975-7384-52-6
    SOSYAL YAYINLARDA BİRİNCİ BASKI: Şubat, 2003
  • İyi yürekli, açık elli olmak her zaman iyidir.
    John Steinbeck
    Remzi Kitabevi/ Çeviri: Ayşegül Çetin
  • 192 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    6 adam ve 5 köpeğin arasında geçen ilginç ilişkiler, kavgalar, dayanışmalar, fedakarlıklar ve en ufak bir şeyden aldıkları tat ve mutluluk.
    ...
    Çalışmayı pek sevmeyen, hayatlarını hırsızlık ile geçiren ve aslında çoğu büyük hırsızlıkları ise iyi ve güzel sonuçlanacak şeyler için yapan, “Hırsızlık, kendi cebini doldurmak amacıyla yapılmamış, suç sırf bir başkasına iyilik etmek için işlenmişti - bundan daha memnuniyet verici bir şey olabilir mi?” anlayışıyla yapan, temiz bir vicdanı rahat bir yastığa tercih eden 6 iyi ve temiz yürek ve “fareler ve insanlar” gibi üzücü bir son... Yukarı Mahalle John Steinbeck
  • Bir kambur insan çirkindir ama bütün kamburlar iyi yürekli, sevimli insanlardır. Arkadaş canlısıdırlar, şendirler. Ne severim kamburları!
    Sait Faik Abasıyanık
    Sayfa 41 - YKY 17. Baskı
  • Ey Ölüm, üstü tozlanmış güzel yüzlü çocuk, işte sana küçük bir saray, cilveleş dilediğin kadar. Yaklaş aheste beste güzelim topuklarında, aç kırışıklığını tafta elbisenin ve dans et. Bütün üçkağıtları yeryüzünün, duygularımın kuvvetine kuvvet katan bütün hileler, astronomik teleskoplar, bin bir çeşit büyüteçler, taze kır çiçeklerinin emsali uyuşturucular, alkoller ve şahmerdanları, sürrealizmler, her yerde senin mevcudiyetini açığa vuruyorlar. Ölüm, gözüm gibi yuvarlak. Unutmuştum ben seni. Unutmuş dolaşıyorum eve dönmem gerektiğini, iyi yürekli kahyam benim, dönmem gerek kaselerde çorbaların soğuduğu, gözün kapıda turpları dişlediğin, etinden sıyrılmış parmak kemiklerinle masa örtüsünün uçlarıyla oynadığın eve. Tamam, kapılma telaşa, bir avuç fıstık daha benden sana, bütün bir mahalle bulvarlarla dolu, o minik dişlerini bilemen için. Sıkboğaz etme beni: Geleceğim.