• 168 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    ''Benim adım Toyotomi Hideyoshi ve bugün ben , tüm Japonya 'nın hükümdarı, gücün kati zirvesine ulaşmayı başarmış ilk köylüyüm. Pozisyonunu,doğum hakkı ile değil,çok çalışarak kazanan-hükümdarlığım sırasında yaşamış iki yüzden fazla bey arasındaki - ilk feodal bey bendim. Yoksulluktan , güçlü bir ulusun hükümdarlığına ve binlerce samuray savaşçısının komutasına yükseldim. ''

    Hideyoshi 1536-1598 yıllarında yaşamış Japonya tarihindeki en sıradışı asker ,devlet adamı ve liderdir. Hakkında netten de ufak bir araştırma yaptım hoş kitapta yer yer liderlik sırrı adı altında verdiği bilgelik dolu sözlerle yaşamından da kesitler sunmakta. Hideyoshi soylu bir aileden gelmiyor öncelikle ,köylü bir ailenin çocuğu ,kitapta da görüntüsünü tasvir ederlerken -1,5 metre boyunda,50 kilo ağırlığında,eğik omuzlu - onun nasıl bir askeri başarı ile Japonya nın lideri olduğu anlamakta güçlük çekebilirsiniz ilk başta. '' Ben ,Owari vilayetinde Nakamura ' da yoksul bir köylü olarak doğdum. Çapulsuz ,çirkin ,sosyal bir duruşu olmayan,maymuna benzeyen; bu bendim: Hideyoshi ,maymun çocuk. Babam genç yaşta öldü. Ben çok sık iş değiştirdim ve sürekli üvey babamla tartıştım. Eğitimsizdim ve elit tabakanın ayrıcalıklarına sahip değildim. Ama sahip olduğum birkaç değeri kullandım. Yoksulluk, bir avantaj oldu. Çünkü benim sıradan insanın mücadelesini anlamamı sağladı . '' der kendisi .

    Annesi, çocukluğunda onu kontrol etmekte zorlanınca disiplin alacağını umarak Budist tapınağına verir . Ama oradan kovulur. O da kendi yolunu çizmek için ailesinden ayrılır. İlk görevi sandalet taşımak olur hatta. Ama asıl hayatı Lord Nobunaga nın emrinde çalışmasıyla başlar ve kendini öyle geliştirir ki ; işte bu nokta da devreye sağlam irade gücü , keskin zeka , boyun eğmez bir ruh ve istekli bir algı devreye girer.

    Kitap bir liderin başarılı olma yolunda yapılması gerekenleri anlatır bize. Edindiğimiz bilgiler yer yer bilindik , basit gelebilir ama günümüz koşullarına uygulanabilir de aynı zamanda . Gerek iş yaşamı olsun ,gerek ikili ilişkiler olsun yardımcı olabilecek nitelikte bir kılavuz. Bana biraz Sun Tzu nun Savaş Sanatı kitabını da çağrıştırdı bu açıdan . Kitabın son bölümünde ise''Liderlik ve Başarısızlık'' başlığı altında yaptığı hataları anlatır.

    Hideyoshi bana göre inanılmaz bir karakter ,ben kitabı büyük bir keyifle okudum zaten bilgelik kitaplarını da severim biraz da destansı bir hayat öyküsü onun ki ... Meraklılarına tavsiye ederim.
  • Turgut Özal’ın Başbakan ve Vehbi Dinçerler’in Milli Eğitim Bakanı olduğu zamanda, Türkiye'ye Japonya'dan bir eğitim heyeti gelir. Yurdumuzun bazı bölgelerinde gerekli incelemelerini yapar. Heyetin hakkımızdaki tespiti ilginçtir:

    “Sizin çocuklarınızda milli şuur yok!”

    Bizim heyet şaşırıp sorarlar:

    - Peki, sizin gençlerinizde milli şuur var mıdır?

    - Biz gençlerimize ilkokula başlamadan, şok testler uygularız. Meselâ; uçak gibi hızlı giden trenlerimize bindirir, bir tur yaptırırız. Çok katlı yollardan da geçen tren, onları şöyle bir sarsar. Mini mini çocuklarımız teknolojinin bu baş döndürücü neticesini görerek bir şok olurlar. Bu şoktan sonra Hiroşima'ya götürürüz. Bölgeyi aynen koruyoruz. Bombalanmış bu bölge hakkında bilgilendiririz. Değil hayvan, bitkinin bile yeşermediğini gösteririz. Ve onlara deriz ki:

    “Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz vatanınız, işte böyle düşmanlar tarafından bombalanır. Hiçbir canlı yaşayamayacak biçimde size bırakıp giderler.”

    Çocuklarımız bununla ikinci bir şok daha yaşarlar.

    - Peki, Türkiye için tespitiniz var mı? Varsa nedir?

    - Elbette var. Bizimkinden çok daha önemli. Bir tanesi Çanakkale Savaşlarının olduğu bölge. Bu bölge gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile. Bir metre kareye 6 000 merminin düştüğü savaşta, Türkler herşeye rağmen galip çıkıyor, olamayacağı olur hâle getiriyorlar. En son teknolojiye ve donanıma meydan okuyarak, inancın galip geldiğinin ispatını yapıyorlar...
  • Sevgili Tuco Herrera 'nın önerisiyle daha çok okurun yararlanması için belgesel önerilerimi bir iletide toplamaya karar verdim. İşte naçizane önerilerim:
    *Kapitalizm sisteminin nasıl işlediğini, nasıl kandırıldığımızı, tüketime zorlandığımızı anlatan çok güzel bir belgesel: THE LIGHTBULB CONSPIRACY
    *Kapitalizm ve şirket denen kavramın ilk ortaya çıkışı, geçmişten günümüze geldiği nokta, sömürünün karşımıza çıktığı, öğrencisinden banka memuruna, fast food kasiyerinden reklamcısına herkesin izlemesi gereken: THE CORPORATION
    *Tüketim bizi mutlu ediyor mu, yoksa sadelik çok daha huzur verici mi?: MINIMALISM
    *Propaganda, toplumsal sınıflar, savaş... İlgililerine güzel bir öneri: PSYWAR
    * Adı üstünde 'dünya tarihi' Asurlulardan, Fenikelilere, geçmişten günümüze... İzleyin, izleyin, izleyin: ANDREW MARR'S HISTORY OF THE WORLD
    *Söyleyecek çok şey var ama kısaca gayri safi milli mutluluğun yollarını anlatan çok güzel bir belgesel: THE ECONOMICS OF HAPPINESS
    *Gelecek nesiller 21. yüzyılda yaşayan bizleri tüm imkanlara rağmen kendilerini felakete sürükleyen aptallar ordusu olarak mı görecek? Sizi geleceğiniz hakkında korkutabilecekbir belgesel: APTALLIK ÇAĞI
    *Kuzey Kore'de neler döndüğüne meraklıysanız: THE PROPAGANDA GAME
    *Öğretmenlik okuyarsanız, okumayı düşünüyorsanız veya öğretmenseniz bir köy okulunda Türkçe bilmeyen Kürt çocuklara eğitim vermeye çalışan bir öğretmenin belgeseli: İKİ DİL BİR BAVUL
    *Yemek endüstrisi, yediğimiz gıdalar nerden geliyor, gıda endüstrisisnin iç yüzü için: FOOD INC., WHAT THE HEALTH, GIDA SUÇLARI ve EARTHLINGS
    *Batı medyasısın özellikle Ortadoğu haberlerini taraflı yansıtmasını gözler önüne seren bir belgesel: THE WAR YOU DONT SEE
    * Amerika'nın Lydon B. Johnson’dan George Bush dönemine kadar geçen sürede gerçeklikten saptırılarak medyaya sunulan kamera görüntülerini irdeleyen: WAR MADE EASY
    *Japonya'daki yunus katliamını ve Japonların tüm dünyanın gözü önünde bunu nasıl örtpas ettiğinin gözler önüne serildiği: THE COVE
    *Michael Moore'un ülke ülke gezerek
    Amerika'nın işgal politikasını mizahi bir yolla hicvettiği anlamlı bir belgesel: WHERE TO INVADE NEXT
    *Yine Michael Moore, yine mizahi bir eleştiri, Bush hükümetinin dış politikasını irdeleyen: FAHRENHEIT 9/11
    *Evet, yine Michael Moore ve yine harika bir belgesel! Bu belgeselde Amerika'nın en tabu meselelerinden birine dokunuyor: KAPİTALİZM: BİR AŞK HİKAYESİ
    *Dünyada yaşanan türlü global krizlere toptan bir bakış atan, endüstri devriminin sonu hakkımda bir kara mizah: THE CRISIS OF CIVILIZATION
    *Din, para ve banka ile 9/11 olayını anlatan: ZEITGEIST
    *Doğal seleksiyon, bilim adamları arasında bağlantılar, kara delik, dünyanın yaşı, keşifler, ölümsüz canlılar, iklim değişikliği gibi birçok konunun anlatıldığı: COSMOS BİR UZAY SERÜVENİ
    *Dünyamızla aramızdaki doğal bağlantımızı nasıl kaybettiğimizi inceleyen:ORIGINS
    *İktidarın aleyhinde yazı yazan gazetecileri nasıl işsiz bıraktığı, susturduğunu anlatan, nereye gidiyor bu ülkenin hali dediretecek, korkutacak bir belgesel. Kimler yok ki: Can Dündar, Fatih Yağmur, Ahmet Şık ve daha niceleri: YA BİZDENSİN YA DA
    *İnsanoğlunun derinliklerine inen, iyi ve kötü yanlarımızı ele alan ve karanlık yanlarımızı bize gösteren, yer yer ağladığım dokunaklı bir belgesel: HUMAN
    *Bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama izleyin, tecrübelerini dinleyin, onlarla ağlayın, onlarla gülün: ÖMÜR DEDİĞİN SERİSİ
    *Hâlâ izlemediyseniz Atatürk'ün son günlerini anlatan: SARI ZEYBEK
    *Ölüm, yaşam, doğum, reenkernasyonu konu edinen, 5 yılda ve 25 ülkede çekilmiş: SAMSARA
    *Küresel ısınmanın getirdiği, getireceği felaketler, insanlık olarak nasıl bir bataklığın içinde olduğumuzu gösteren: AN INCONVENIENT TRUTH
    *İnsanların ünlü olma arzusu, bu yolda yaptıkları ve bunların topluma olan etkisi: STARSUCKERS
    *Medeniyetimizin petrole olan bağımlılığının jeolojide nasıl bir kargaşaya yol açtığını hem bilgilendirici hem eğlenceli bir şekilde izleyebileceğiniz: A CRUDE AWAKENING: THE OIL CRASH
    *TRT belgeselin youtube kanalında bulunan bir dolu güzel belgeselleri izleyebilirsiniz. Benim önerdiklerim: EKMEK PARASI/ TARİHİN EMANETLERİ/İSTERDİM(Küçük yaşlarda gözlerini kaybeden iki kardeşin yaşam öyküsü)/ Bİ DÜNYA YAŞAM/ DOĞADAKİ İNSAN
    *Ayrıca 32.GÜN arşivine de bir bakmanızı öneririm mutlaka
    Sizin de önerileriniz varsa yazabilirsiniz :)
  • 156 syf.
    ·4 günde·8/10
    Uzun zamandır merak ettiğim bir yazardı Yukio Mişima . Sonunda araya sıkıştırıp bir kitabını okuyabilmiş oldum.

    Yazarı merak etmemin ilk sebebi seppuku ile intihar etmeyi seçmiş olması. Diğer sebep de Uzakdoğu'nun kültürüne duyduğum merak. Gelenekçilikleri, inançları, kültürleri ilginç ve farklı geliyor sanırım.

    İntihar eden yazarları okumayı seviyorum, yazdıklarını genelde çarpıcı buluyorum. Ya da bu bir insanın kendi eliyle hayatını sonlandırmasının arka planında neler olduğunun merakı da olabilir. Örneğin Sadık Hidayet'in ölüm tutkusunun sayfalardan damlaması intiharına giden patika yolu izlemek gibi.

    - BURADAN SONRASI BİRAZ SPOILER İÇERİYOR OLABİLİR! -

    Her okuduğum kitapta yazarının hayatını araştırıyor değilim ama intihar eden yazarların patikasını çizen etmenler neymiş daha iyi anlamak için hayatları hakkında da bilgi edinmek iyi olabiliyor. Örneğin Mişima büyükannesinin yanında katı ve geleneksel kurallar ile büyümeseydi, yine Japonya geleneksel değerlerini yitiriyor diye bu kadar dert edinip seppuku ile kendini öldürür müydü diye düşünmeden edemiyorum. (Seppukuyla sona eren hayat hikayesi çok ilginç bir bakmanızı tavsiye ederim.)

    Mişima'nın yaşantısına bakınca bu kitap ile bazı bağlantılar yarattım. Yarattım diyorum çünkü gerçekte yazdığı şeyler tamamen kurgu da olabilir. (Saf okur - düşünceli okur kıstası #36151535)

    Kitap Noboru karakterinin kendi odasındaki bir delikten annesinin odasını görebildiğini keşfetmesi ile başlıyor. 13 yaşındaki Noboru'nun sık sık annesinin odasını dikizlemesi, annesinin çıplaklığını izlemesi ve hatta vücudu biçimli, güzel gibi düşünceler içinde olması ile Mişima'nın annesi ile ensest denilebilecek bir ilişkisi olmasının bir bağlantısı vardır belki. Ya da ergen çetesinin üyelerinin babalar kötüdür söylemleri Mişima’nın babasının katılığıyla, baskıcı bir tip olması ile ilgili olabilir. Aşağıdaki alıntılara bakarsanız demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

    #39704694
    #39713144


    Kitap için Mişima’nın en kötü kitabı denilmiş bazı yorumlarda, ben de sevip sevmediğimden emin değilim. Denizcinin içsel diyalogları yönüyle ( #39532396 , #39548538 ) Tatar Çölü ‘nün Drogo’su ile Ryuji’yi benzeştirdim. İkisi de büyük bir kaderin kendisini beklediğine inanan karakterlerdi. Bu beklenen büyük kaderin bir türlü gerçekleşmiyor oluşu, geçen zamanın durağanlığında her gün aynı eylemlerin yapılıyor oluşu da başka bir ortak bağ.

    Çok yumuşak cümlelerle örülmüş bir anlatım var, kitap sakin sakin ilerliyor çok aksiyonlu bir kitap değil aslında ama yine de merak ederek okuyoruz, garip bir hikaye. Değinmeden geçemem bu arada deniz betimlemeleri çok güzeldi.

    Ergen çetesinin lideri Şef diye çağırdıkları çocuk benim için en itici karakter oldu.(Kalanlar da pek bağra basmalık değildi de neyse...) Kendi kötücül duygularını diğer çocuklara da dayattığı, onların kendi içlerinde olmayan düşünceleri kafalarına soktuğu hissi uyandırdı bende. Saçma sapan düşüncelerini genelleyip, diğer çocukları küçümser tavırla kışkırtıp durmasına saydırdım durdum okurken.

    Diğer incelemelerde de belirtilmiş sanırım, vahşet dolu bir kedi yavrusu kısmı vardı, okurken rahatsız edebilecek denli acımasız bir olay ama bunu anlatırken karşıt bir histen, güzel duygulardan faydalanmış anlatırken. Örneğin yaz güneşinin insanın içini ısıtması ile kedinin sıcacık yüreğini bağdaştırmış. Aslında bu zıtlık kitabın tamamına yayılmış durumda, bölüm adları olan YAZ - KIŞ, bir eve sahip olmak ya da belirli bir evinin olmaması, deniz mi kara mı, gitmek mi kalmak mı, yaşam mı ölüm mü gibi kurgunun akışı içinde arka planda dönen zıtlıklar mevcut kitapta.

    Noboru'nun küçük çetesinin denizci için düşündükleri son ile Tate no Kai üyeleri ile komutanı bağlayıp, işkence etme eylemi çok benzer. Mişima'nın böyle bir fikri çok öncesinden filizlendirdiği belli. Zaten ayrıntılara çok önem gösteren bir adammış Mişima, kendi ölümünü önceden planlamış ya da darbe girişimi başarılı olursa ne yapacağını, başarısız olursa ne yapacağını da önceden düşünmüş olabilir, başarısız olma ihtimaline karşı yayıncısının beklediği metni bitirmiş. Geride kalan üç gencin kanuni savunması için gereken parayı özenle bir zarfa koyup geride bırakmış. Girişim başarılı olsaydı neler yapacaktı bunu öğrenemiyoruz maalesef.

    Öyle çok etkilenmediğim ya da beğenmediğim halde kafamı epeyce meşgul etti, sonunda gerilimi yükseltip yükseltip beklenen orantısız şiddeti (hep bu sümüklü Şef’in başının altından çıkıyor bunlar) yazmamış, okurun hayal gücüne bırakmış.

    Son olarak kitabın filmi de varmış 1965’te gösterilmiş ama adını sanını, filmi veren bir site bulamadım, bulan bilen lütfen benimle de paylaşsın. :)

    Mişima okumaya devam edeceğim muhtemelen, farklı bir kültür, ilginç bir yazar tanımak isterseniz sizler de okumalısınız.

    https://youtu.be/2bK-Gn7lZvY bu da bu kitabın şarkısı olsun.
  • 2. Dünya savaşında üzerine atılan iki atom bombası sonucu kayıtsız şartsız teslim olmaya itilen japonya'ya ne oldu? Ama çok geçmeden Japonların atom silahları olmaksızın dünyanın 7 büyük gücü ile eşit seviyeye yerleştiğini gördünüz. Yıkıcı silahlar olmadan bunun gerçekleşmesinden çıkarılması gereken bir ders olmalı: japonlar da bizim gibi insanlar ama kutsal kitapları bile yok; Yahudi, Hristiyan ya da Müslüman değiller. Yani bunun nasıl gerçekleştiği hakkında etraflıca düşünmek ve bunu anlamaya çalışmak için çok daha fazla sebep var.
  • 128 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Sinan Küfeoğlu: 7 yıldır Finlandiya'dayım 70 tane Türk heyeti gördüm. Her sene geliyorlar ama bir şey almıyorlar. Yaptıkları tek şey bol bol yemek yemek, fotoğraf çekip eve dönmek.
    (Cambridge'te akademisyen)

    “Küçük bir kuzey ülkesini eğitimde zirveye taşıyan temel ilkeler ve uygulamalar”dan bahseden bu kitap, bir matematik öğretmeni olan Pasi Sahlberg'in kendi eğitim sistemleri hakkında kısmen nesnel kısmen de öznel satırlarla bilgi vermeye çalışıyor.

    Öğretmenim diyen kişilerin kesinlikle okuması gereken bir kitap. Çünkü dünya üzerinde Şangay, Japonya, Finlandiya gibi ülkelerin sürekli ilk sıralarda yer aldığı PISA'da Türkiye, yıllardır son sıralara yakın yerlerde geziniyor. Üstelik PISA, kendi dilinde okuduğunu anlama, fen ve matematik okur-yazarlığı üzerinden sınavlar yapıyor. Kendi dilimizde okuduğumuzu anlamada bile 40 ve üzeri sıralardayız. Üstelik bütün dünya ülkeleri de katılmıyor bu uygulamaya.

    Peki Finlandiya, adını bir sistem yaptıracak kadar ne mi yaptı? Uzun süreli, öngörülü, kararlı bir DEVLET projesiyle gelişim kaçınılmazdı. Finlandiya da Japonya gibi 60'ların 70'lerin başlarından beri uyguladıkları sisteme sadık kalarak bugün bu sadakatin meyvesini topluyor.

    "Finlandiya’daki okullarda verilen eğitimin temel felsefesinin ögelerini şöyle sıraladım: Öğrenme sürecini her bir öğrenciye uyacak şekilde kişiselleştirmek, çok yönlü öğretim metotlarına başvurarak karmaşık bilgi ve becerileri muhtelif biçimlerde öğretmek ve uygun yöntemler ile öğrenim destekleri olduğu sürece herkesin her şeyi öğrenebileceğini kabul etmek.”

    -...herkesin her şeyi öğrenebileceğini kabul etmek..."
    İnsanların ta en baştan uygulamaya çalıştıkları felsefe bu: Herkes için eğitim, hakkaniyet.

    Kitabın da özünü yaratan Finlandiya'nın bu sağlam sistemi, asla bir mucizeye dayanmıyor. Nedir peki bu sistemin ilkeleri?

    “1.Sağlam bir öğrenme deneyimi için düzenli teneffüs ve fiziksel aktivite kritik önemdedir.

    -Teneffüs nedir ya da tatiller niçin vardır? Kişiler, zihinlerini ve bedenlerini dinlendirsin diye vardır. Bu sistemde teneffüs, bizimkine yakın bir seviyede. Ders 45 dk teneffüs 15 dk. Fakat teneffüs hakkı tamamen ciddi bir biçimde öğrenciye verilmiş durumda. 'Oğlum atlama, zıplama, kaçma, düşme!' diyen öğretmenler yok. Bu yüzden sorumluluk alan bireylere teneffüsün bittiğini bildiren zil de yok.

    2. Eğitim alanında yapılacak kapsamlı değişiklikler için küçük veri, büyük veriye kıyasla genelde çok daha etkili bir araçtır.

    -Büyük veri, istatistik... Küçük veri ise öğretmenin anlık gözlem yoluyla edindiği bilgilerdir. İstatistiklerin uygulamada yetersiz kalacağını savunan bir sistem var. Ve bu savunma sayesinde de bölgeselleştirilmiş programlar mevcut. Her okul kendi müfredatını hazırlayıp uygulamaktan sorumlu. Çünkü bir okulun ihtiyacını ancak o okulda yaşayan öğretmenler, öğrenciler, veliler daha iyi bilir.

    'Küçük veriyle yönetmezseniz büyük veri tarafından yönetilirsiniz.' der Sahlberg.

    3. Eğitim kazanımlarını daha nitelikli kılmanın yolu hakkaniyeti sağlamaktan geçer.

    -Ah... Hakkaniyet ne güzel bir kelime... Lakin hayatımızın çoğu alanında uygulamakta müthiş bir zorluk çektiğimiz doğrusu da mevcut. Bunu eğitimde kaçınılmaz bir madde olarak görüyor Kuzeyliler. Bir karikatür anımsadım. Sınav: ağaca tırmanmak. Sınava girecekler: maymun, fil, zürafa, horoz... Hakkaniyet bunun neresinde? İşte, bunun farkında olarak bu hakkaniyeti sağlamak isteyen kişiler, bugün dünyanın 1 numarası.

    'Finlandiya’da bir okul hakkaniyete ve zorluklar karşısında esneklik kültürüne ne ölçüde sahipse o derece iyi bir okul sayılıyor. - Bir eğitim sisteminde hakkaniyet tesis edilmediğinde, öğrencilerin bilişsel ve kişisel potansiyellerini bütünüyle değerlendiremezsiniz.'

    4.Finlandiya eğitim sistemine dair uydurma bilgiler ve şehir efsaneleri, daha iyi bir eğitim sistemi kurma yolunda verilen çabaları akamete uğratabilir.”

    -Bu sağlam sistemin altında yatan mucizevi sebepler yok. Efsanelere inanmamız gerektiğini söyleyen Sahlberg, Finlandiya'nın tek yaptığı şey sözüne sadık kalıp istikrarlı biçimde kararlarını uygulamaya koymak. Üstelik bunu yaparken de sistemi olabildiğince esnek tutmaya çalışıyor. Yani eyaletler hatta okullar, kendi müfredatlarından sorumlu. Herkeste bir sorumluluk hissi var. Beyaz Zambaklar Ülkesinde bahsedildiği gibi, bu ülkede gerçekten bir kenetlenmişlik var. Kenetlenmek için savaşmaya gerek olmadığını, illaki ölmemiz gerekmediğini gösteren güzel bir ülke. Üstelik coğrafi şartları göz önüne alındığında oldukça soğuk ve güneye sıkışmış bir ülke. Ya eşsiz güzellikteki Anadolu? Sanırım rahatlık yoruyor insanı. Atalet veriyor konfordan olma korkusu.

    Ve bunu da ekleyip bitirmek istiyorum: Finlandiya'da en popüler meslek, öğretmenlik. Kendi uyguladıkları standartlaştırılmış bir sınavdan sonra (bizdeki AYT-TYT gibi) bir de öğretmenliği tercih eden kişilere ayrı bir sınav uygulanıyor. Bu sınavda da daha çok kişinin iletişim becerisi, kişilik özellikleri gibi kıstaslar göz önüne alınıyor. Yani Finlandiya'da en yüksek puanı da almış olsanız öğretmen olmak için iyi bir iletişim gücünüzün olması gerekir. Yüksek puanlarla yıllarca öğretmenlik fakültelerine gidemeyen kişiler var.

    Bizde nasıl dersiniz? :) En düşük puanlar bir yana, başka bölümlerden mezun olup kısa bir pedagojik formasyon eğitiminden sonra öğretmen olduğunu iddia eden ya da daha doğrusu öğretmen olduğuna inandırılan yüz binlerce kişi var. Üstelik çoğu da işsiz...