• Arthur Calder-Marshall'ın 36 sayfalık büyük önsözü sonrası başlıyoruz kitabımıza. En iyi, en edebi ve en çok ses getiren eseri olduğunu duyunca buna bir başlayayım dedim. Bu arada Sakarya çok güzel, gelsenize.
    Yahu Charmian niçin kadınlara oy hakkı verilmesin? Kadın, erkek fark eder mi? Hepimiz insanız. İçki neden mi yasak olunca güzel? Ben Kadıköy'de oturuyorum. Siz genelde sahile gelen o tarafta kafede oturan insanlarsınız. Orada oturan yerlisi biliyor ki modanın arka tarafından itibaren, Alex heykelinin olduğu, Acıbadem Metrobüs yolundan Fikirtepe aralarının durumu belliydi. En azından artık herkes yerinde içiyor ve en önemlisi ağzıyla içiyor. Halen Barlar Sokağı dediğimiz yerde dayak yiyen sarhoşlar var. İçen içsin ama ağzıyla içsin. Bu mühim. Jack'a katılıyorum.
    Peki, kim bu John Barleycorn? Bunun cevabı da sizde artık.
    Sarhoşluk maceraları bana Levent Kırca'yı anımsattığı kadar güldürdü de. Hele birinin yazar diye bir direğe sarılması olayına kahkaha attım. (ki bunu rezilane bir şekilde millet varken yapmak)
    Kitap bitti. Hemde nasıl. İlk ve tam metin olarak Milliyet yayınlıyor, sene 1971 Temmuz. Ve ben bu çeviriyi okudum. Ah ne güzel, ne güzel. Bol keyifli okumalar efendim..
  • John Barleycorn insanı hep o yücelikte tutabilseydi eğer, ayık kafayla bir tek soluk almazdım bir daha. Ne var ki, beleş değil bu dünya. İnsan demirden bir tarifeye göre ödüyor her şeyi- herbir gücü bir zayıflık dengeliyor; her çıkışın bir inişi oluyor- hayal gücü ürünü her tanrısal anın karşılığında, insanın sürüngenler gibi çamura bulandığı bir an oluyor.
  • Biricik özgürlüğünün ne olduğunu da bilir: ölümünü
    bekleyebilmek özgürlüğü. Yaşamak, sevmek ve
    sevilmek için yaratılmış bir adama yaramayacak, her
    şeyi bilir. Ne var ki, buna karşılık John Barleycorn'un
    zorla biçtiği fiyat, kısa ya da uzun yoldan intihardır;
    birden dökülüp boşalmak, yahut yıllarca sızarak
    tükenmektir. John Barleycorn ile dostluk eden hiç
    kimse, onun hakkı olan, ona ödenmesi gereken bu
    ücreti ödemekten kurtulamaz.
  • Oda Yayınları'ndaki basımıyla kapağında Van Gogh'un The Drinkers tablosu bizi karşılıyor, Jack London'ın bu otobiyografik denilebilecek eserinde. The Drinkers, bana Puscifer'in şu şarkısını/klibini anımsatıyor çizimiyle, konu ile de alakalı olarak paylaşayım: https://www.youtube.com/watch?v=FAuEb9L_Kvg

    John Barleycorn ismi ise eski bir İngiliz halk şarkısından esinlenilmiş, viski ve bira yapımında kullanılan arpa (barley) ve mısır (corn) isimlerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş. John Barleycorn, bir nevi Yunan mitolojisindeki şarap ve eğlence tanrısı Dionysus'a denk gelir denilmiş.

    1913 yılında yayımlanan bu eser, Jack London'ın 1916'daki intiharının izlerini taşıyor. John Barleycorn bir teslimiyeti temsil ediyor. Hikaye, yazarın daha önce yayımlanmış Martin Eden romanı ile paralellik gösteriyor. Yazarın diğer eserlerine göre biraz daha kıyıda köşede kalmış, fazla kıymeti bilinmemiş bir hikaye. Oysa ki 105 yıl öncesinden bir alkoliğin yaşadıkları, alkol bağımlılığının süreci anlatılmış ve sadece empati kurmak için bile okunabilecek gerçek bir hikaye.

    -Sürpriz bozan barındırabilir.-

    Alkol, hayatın boşluğunu uyuşturma ihtiyacını anlık olarak tatmin eden bir bileşik. Ama Jack London'ın tezine göre bunu bir karşılık olmadan gerçekleştirmez. Alkol, hayatın boşluğunu ölümle sonlandırma isteğini alevlendirir. Alkol, bu eserde, John Barleycorn olarak kişileştirilmiş.
    Yazar, alkolü ve alkolizmi, erkeklere has olarak değerlendiriyor. Kadını bundan uzak tutuyor. "Ne kadar içersen, o kadar erkeksin" algısı ile alkolizme ilerleyen bir yol çiziyor. Bu noktada, kadın bir insan olarak alkolizm konseptinin dışında tutuluyor. Zamanına göre yargılanmaması gerekir, tabii.
    Kitap boyunca, alkol bir şekilde bahanelerle daha çok içselleştiriliyor, meşrulaştırılıyor. Karakter, alkolik olduğunu sürekli reddediyor. Alkol bağımlılığına, gerçek ve farklı bir bakış açısı sağlıyor. Alkolün depresyona, yaşama isteğini körelttiğine ve daha çok alkole ittiğine tanık oluyoruz. Güçlü satırlar, güçlü bir kalemden çıkıp bizi de bunu düşünmeye itiyor. Bu boşlukla nasıl baş edebiliriz?

    London, kitabın sonunda, karaktere bir orta yol, belki de bir kurtuluş yazıyor. Ama London, aşırı doz morfin alarak hayata gözlerini yummuş. İntihar mı yoksa yanlışlıkla mı olduğu hakkında kesin bir yargı yok. Belki de, London bir gün, John Barleycorn'dan kurtulabileceğini düşünüyordu.

    -Sürpriz bozan barındırabilir.-

    Yaklaşık beş ay önce okumuş olduğum bu London eseri ara ara aklıma geliyor. Bazı pasajlarda, yaşam ve anlamı üzerine yapılan çıkarımlar, hesaplaşmalar alkolizmden bağımsız olarak değerlendirilmeli. Herkes bir şekilde bu boşluğu doldurmaya çalışıyor, öyle değil mi?

    Ekleme: Bu kitabı okumamdaki en büyük etkenden bahsetmemişim. Bir Hakan Günday eseri olan Daha'dan esinlenilmiş aynı isimli 2017 yapımı filmde geçen bir sahnede dikkatimi çekti bu kitap. Özetle, filmi de, kitabı da öneririm.
  • Sağduyu, tozlu kitapların sayfalarını açarak, gördüğüm güzellikleri hiçliyor.
  • Sağduyu, tozlu kitapların sayfalarını açarak, gördüğüm güzellikleri hiçliyor.
    -John Barleycorn☺