"Kardeşimin donörü Jacob mı?" diye sordum nefes nefese.
Gibson bana baktı. "Ne oldu?"
Yutkundum. "Donör isimsiz..."
Gibson'ın gülümsemesinin kaybolmasını ve yerini saf paniğe bırakmasını izledim. "Sadece... o... Briana, hiçbir fikrim yoktu." Kekeledi. "Bundan rahatça söz etti, ikiniz... arkadaş gibi görünüyordunuz; dün birlikte öğle yemeği yi-yordunuz. Ben... bilmiyordum, sandım ki..."
Dönüp koştum. Onu bulmalıydım. Hemen. Bir an önce.
Hızla ilerleyip erzak odasının kapısını açtım. Orada değildi, o yüzden numarasını tuşlayarak acil servis katına koştum.
Kalbim kulaklarımda zonkluyor, zihnim ayak uyduramayacağım kadar hızlı çalışıyor, detaylar yer değiştirip ye-niden şekilleniyordu.
Jacob, Benny'nin böbrek donörüydü.
Jacob. Benny'nin. Böbrek. Donörüydü.
Nasıl???
Ona çok kötü davranmıştım.
İlk başta ona karşı nazik bile değildim. Tam bir kâbus-tum. Laboratuvar testleri, doku örnekleri, medikal ve ruh sağlığı değerlendirmeleri haftalar sürdüğü için o zaman bile bunun üzerinde uğraşıyor olmalıydı; kardeşime uygun do-nör olup olmadığımı öğrenmek için ben de test yaptırdığımdan bu kadar uzun sürdüğünü biliyordum.
Telefonum kulağımda onu arayarak hasta odalarının sürgülü cam kapılarını yana kaydırıp perdeleri açmaya devam ettim. Yanıt vermeyince, doktor odasına koşup merdiveni ve kafeteryayı kontrol ettim.
Sonra ağlamaya başladım.
Bilmemi istememişti.