• BÜYÜK FETH -44-

    Medh O’na!
    Büyük Feth O’na!
    Büyük Fethin gününde,
    Bütün Kureyş Kâbe önünde.
    Af dışında kalan, tam ondört kişi;
    İçlerinde Hamzanın katili korkunç Vahşi
    Bir de Hind, ciğerini yiyen kadın, Hamzanın
    Tütmekte Kâbeden,ruhu ezanın...
    Okuyan mı; eski kul, Bilâl.
    Yüreklerde tek sual:
    Sonumuz nice?
    Bilmece!...
    O ne af!
    Her yer, her taraf Ve topyekûn Kabîle, Hattâ Hind bile, Vahşi bile,
    Tek tek bağışlandı
    Allah der demez.
    İnsanlığı resulden gayrı kimse güdemez.
    Resullerin Resulü, elinde bir ince dal, Gösterdi: "Putları, Rabbim, yere çal!" Üçyüzaltmış put şimdi yerde...
    Hani ya Hübel, nerde?
    Büyük Feth O’na!
    Medh O’na!
  • - Muhammed zamanında Hicaz bölgesinde birçok panayır düzenlenirdi. Bu panayırlarda ticari faaliyetlerin yanı sıra, sosyal ilişkiler ve bilgi alışverişinin de geliştirilmesi söz konusuydu ki; buralarda tıp, edebiyat, hukuk, sosyoloji, büyü, sözlü şiir gibi sanatsal ve bir bütün olarak çeşitli etkinlikler-müsabakalar yapılıyordu. Ayrıca, buradaki müsabakalarda sözlü edebiyatın önemi daha büyüktü. Örneğin, sözlü edebiyat alanında uzun süre
    ününü koruyan ve birincilik kazandığı için de Kabe'de asılmayı hak kazanan "Muallakat-ı Sab’a” adlı şiir meşhurdur.
    Şunu belirtmekte yarar vardır: Bu panayırları yazmaktaki amaç, iddia edildiği gibi o günkü şartlarda Hicaz bölgesinin bilgi bakımından mahrum olmadığını; tam tersine, bir bilgi merkezi olduğunu, dolayısıyla bu şartlar içinde yaşayan insanlardan duyarlı birinin çıkabileceğini ve nitekim de çıktığım vurgulamaktır. Başka bir ifadeyle, düşüncenin gelişmesi için koşullar,
    iddia edilenin tersine, tamamen uygundu diyebiliriz.
    Diğer taraftan, bu panayırlar öylesine belli periyotlarla düzenlenmişlerdi ki, hemen hemen yılın bütün aylarına yayılmıştı.
    Dolayısıyla, halkın bu panayır etkinlikleri boyunca, bir bilgi akışı içinde yaşadığını, sosyal, kültürel ve etnik değerler açısın-
    dan yoğun bir birikim sürecinin belirleyici olduğunu söylemek mümkündür. Şimdi de o günkü şartlarda yaşayan insanların fikirleri üzerinde olumlu iz bırakan bu panayırlardan birkaçını
    sunalım:
    1. Ukaz Panayırı: Zilkade ayının son 15 gününde, Taif yakınında kurulurdu. Uluslararası bir karakter taşıyan bu panayır, hem çok geniş bir katılıma sahne olurdu, hem de nitelik itiba-
    riyle çok ünlü bir panayırdı. Ticaretle birlikte, şiirsel ve sanatsal
    faaliyetler de bu panayırın etkinlikleri arasındaydı.
    2. Ramazan ayının 1 ‘inden 20’sine kadar Aden’de; aynı ayın 10’u ile 30’u arasında da Şam’da'da iki panayır düzenlenirdi. Hem doğudan hem de güneyden tüccarların geldiği bu panayırlarda,
    canlı bir ticari hayat ve alışveriş söz konusuydu.
    3. Devmetü’l Cendel Panayırı: 1 ile 30 Rabiü'l Evvel ayında
    Suriye sınırında kurulurdu.
    4. Müşakkar Panayırı: I ile 30 Cemaziye’l Evvel ayında Bahreyn'de kurulurdu. Bu panayır da, Ukaz ve Deba panayırları
    gibi uluslararası katılımın sağlandığı bir panayırdı.
    5. Zül'mecaz Panayırı: Zilhicce ayının ilk haftasında Ukaz ile Mekke arasında kurulurdu. Bu panayır, genelde Hac için gelenlerin alışveriş yapma ihtiyaçlarına cevap vermek için kurulurdu. Ayrıca, Mina'da da hacılar için bir panayır düzenlenirdi. Bu panayır, 3 ya da 4 gün devam eden şeytan taşlama süresince
    kurulu kalırdı.
    6. Rabiye Panayırı: 15-30 Zilkade ayında Hadramut'ta kurulurdu.
    7. Deba Panayırı: Umman yakınında deniz kıyısında kurulurdu. Kıtalar arası bir niteliği olan bu panayır, o dönemde deniz ticaretinin gelişmesine önemli katkılar yapardı. Özellikle Uzakdoğu ülkeleri insanlarının bölge ile ticari ilişkilerinin geliştirilmesini sağlardı.
    8. Suhar Panayırı: Recep ayının 20’si ile 25'i arasında Umman'da kurulurdu.
    9. Netat Panayırı: Muharrem ayının 10'u ile 30'u arasında
    Hayber’de kurulurdu.
    10. Hecer Panayırı: 10 ile 30 Muharrem arasında Yemen'de
    kurulurdu.
    11. Mehre Panayırı: Şaban ayının 1 ’i ile I5'i arasında Aden ile Umman arasında, deniz kıyısında kurulurdu.
    Bu panayırlar dışında büyük ya da küçük çapta, kendine özgü nitelik ve etkinliklere sahip birçok panayır mevcuttu. Bu dönemde, söz konusu panayırlar aracıltğıyla özellikle ticaret ve
    kültürel alanlarda kayda değer ilerlemeler yaşanırdı.
    Sait Afgani Esvak'ül Arab adlı yapıtının 227'inci sayfasında, 26 panayırın adını ve oralarda İcra edilen faal iyeden birer birer anlatmaktadır. Burada, panayırlarla ilgili bilgi veren sekiz yapıtın daha ismini veriyor: Alusi (ö. hicri 1342), Buluğ
    d 7 Ereb adlı eserinin 1/264’te 15 panayırın hem isim, hem yer, hem de fonksiyonlarını yazıyor, lbn’i Habib (ö. hicri 245), el* Muhabber adlı eserinde s .263- 267; Yakubi (ö. hicri 294), Tarih-i Yakut)/ adlı yapıtında 1/313-314; Hemedani,
    (ö. hicri 334), Sıfat'u Cezireti'l Arab adlı eserinde; Tevhidi (ö. hicri 400), d- Emta' ve 7- Muanese adlı eserinde 1/85; Merzuki (ö. hicri 421), el- Ezminc ve7
    Emkinc adlı eserinde 2/161-170: Kalkeşendi (ö. hicri 821), Subbii'l A'şa adh eserinde 1/411; Bağdadi, (ö. hicri 1093) Hazanelul Edeb adlı eserinde 4/362’de
    bu panayırlarla ilgili çok Önemli bilgiler vermişlerdir.
  • - Muhamed zamanında hem Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncilleri; hem de şu anda var olan Tevrat mevcuttu, bunlar yeni bir oluşum için kaynak olarak vardı. Zaten, Kuran'da var olan sosyal içerikli temaların hemen hemen hepsi, Tevrat'ta da vardır. Elimizde var olan Tevrat kitabı, MÖ 6.asırda "Azra" adında bir kahin tarafından yazılıp bugünkü durumunu almıştı. Yani, Muhammed'den 10 asır önce Tevrat yazılı hale getirilmiş ve bugüne kadar korunan bir belge olarak devam edegelmiştir. Aynı zamanda, bugün var olan dört İncil de MS 325 yılında bin kişilik ruhani bir meclis tarafından son şeklini almıştı. Böylece, bu kitaplar da, o günkü toplumun ve dolayısıyla Muhammed'in kullanımına hazır durumdaydı. Özellikle Tevrat'ın Kuran'ın oluşturulması üzerindeki etkisinin oldukça büyük olduğu gözlenmektedir. Bu konuda somut birkaç örnek vermek gerekirse, Ebu Hüreyre şöyle demektedir:
    "Ehl-i Kitap (Yahudiler), Tevrat'ı İbranice olarak okur, bize de Arapça olarak açıklamasını yaparlardı. Buna karşı Muhammed bize, 'Siz onları ne doğrulayın, ne de yalanlayın' diyordu." (Tecrid-i sarih, Diyanet tercemesi, No: 1679).
    Bir diğer örneği de Halife Ömer'den dinleyelim:
    "Ehl-i Kitap kendi aralarında Tevrat okurken, ben de onları dinlerdim. Gerçekten Kuran ile Tevrat arasında herhangi bir fark görmezdim" (Vahidi, Eshab-ı Nüzul, bakara Suresi, 98.ayet)
    Gerek bu ifadeler, gerekse Kuran ile Tevrat'ın birlikte incelenmesi halinde ortaya çıkacak olan tıpatıp ortak noktalar-benzerlikler gösteriyor ki; gerçekten Kuran'ın oluşturulması sırasında Tevrat kültürü fevkalede ekili olmuştur.
    Söz, Tevrat ile Kuran arasındaki benzerliklerden açılmışken, bu benzerlikleri, bazı somut örneklerle açıklamakta yarar var. Örneğin;
    1. Boy abdesti. İslamiyetten önce hem Arapların inançlarında, hem de Tevrat'ta (Yahudilik'te) mevcuttu. (İbn-i habib, Muhabber, s.319; Halebi, İnsanü'l Uyun, 1/425 ve Tevrat, "Levililer" Bölümü, 15/16-18).
    2. Namaz da İslamiyet'ten önce vardı. Hatta, bugünkü gibi günde beş vakit kılınıyordu. İsimleri, Şaharit (sabah namazı), Musaf (öğle namazı), Minha (ikindi namazı), Neilat Şerarim (akşam üstü) ve Maarib (akşam namazı) olarak halk arasında kullanılıyordu. (Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Doç.Dr. Ali Osman Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanifilik, s.117; Epstein, Judaism, s.162.)
    3. İslamiyet'ten önce cuma namazı var olup, "Arube" adıyla bilinirdi. Bunu, Muhammed'den önce Kab bin Lüey oluşturmuştu. Ayrıca, namazın daha önce var olduğu Kuran'ın birçok ayetinde de bulunuyor. (Al-i İmran suresi-39, İbrahim suresi-40, Meryem suresi-31 vb.)
    Diğer taraftan, günlük namazların cemaatle kılınması geleneği, Muhammed'den önce Yahudilik'te uygulanıyordu. Ancak onlar, namazın kılındığı mabede cami değil, havra diyorlardı. Yahudilerde, cemaat kavram yerine "minyan" kullanılıyordu. Hatta, namazın cemaatle kılınmasına çok önem veriliyordu ve bir namazın cemaatle kılınabilmesi için 13 yaşını tamamlamış en az 10 erkeğin katılımı zorunluydu. (Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.226-227.)
    İslamiyet'te varlığı en başta Kur'an ile (Nisa-43) sabit olan Teyemmüm (toprakla temizleme usulü), bile daha önceden gelen bir uygulamadır. Su olmadığında, cünup halinde Yahudiler bu yönteme başvuruyorlardı. (İslam Ansiklopedisi, Wensinck, M.E.B. Tercemesi, "Teyemmüm" madesi, 12/1-223).
    4. Muhammed'den önceki dönemlerde Araplar tarafından kutlanan iki önemli bayram geleneği vardı. 21 Mart'ta Nevroz, 22 Eylül'de Mihriban bayramları kutlanıyordu. Muhammed döneminde, bu bayramlar müslümanlara yasaklanarak, bunların yerine Ramazan ve Kurban bayramları getirildi. Böylece, iklim değişikliklerini haber vermesi nedeniyle, tarımsal faaliyetler açısından da rasyonel bir yarar sağlayan Nevroz ve Mihriban bayramları, sadece dinsel içeriği olan bayramlar ile değiştirildi. Böylece, bayramların da Islamiyetin getirdiği yeni bir gelişim olduğundan söz edilemez.
    5. İslami bir gelenek olduğu sanılan "yağmur duası" da daha önceden vardı. Bakara suresi'nin 60.ayetinde bu konuya değinilmiştir.
    6. İslamiyette kadınların kulandığı başörtüsü, Yahudilik ve Hırıstiyan kültüründen gelen bir adettir. Hatta, Yahudilik öncesinden bile gelen bir adettir. Yahudi kadınların, özellikle bir ibadeti izlerken, başlarını mutlaka örtmesi gerekiyordu. Bu onlar için bir zorunluluktu. Kadınların başörtüsü takması, Hıristiyanlık'ta da önemliydi. (Abdurrakman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.227; Örneğin; Pavlus'un 1.Korintoslulara mektupları, 11/3-8).
    7. İslamiyet'te bazı önemli durumlarda var olan iki namazı birleştirme (Cem'u takdim, Cem'u tehir) gibi detayların geçmişi bile Hz. İbrahim dönemine dayanır. Dolayısı ile, bu da Muhammed tarafından getirilen bir yenilik değildir.
    8. İslamiyet'ten önceki gelenekler ile, kişinin kendi annesi, kardeşi, teyzesi, halası, üvey annesi ve eşi henüz hayatta iken baldızı ile evlenmesi yasaktı. Tevrat'a göre, bunlara uymayan kişi idam ile cezalandırılırdı. Bunlar da Kuran'da aynen kabul edildi. (Örneğin, Nisa suresi 23.ayet). (Tevrat, "Levililer" Bölümü, 18/6-24 ile 20/11; İbn-i Habib, Mubber, s.325-327 ve Munammak, s.21; Yakubi tarihi, 2/15; İbn-i Kuteybe, el-Maarif, s.50; Belazuri, Ensaül Eşraf, 1/87; Isfehani, el-Ağani, 3/152).
    9. İçkinin verdiği zarar göz önüne alınarak, konuyla ilgili yasak Muhammed'den önce de uygulanıyordu. Bu yasaktan Tevrat ve İncil'de de söz edilir. Ayrıca, Muhammed'den önce Osman bin Maz'un, Kus bin Saide, Hz.Ali, Varaka, Ebu Zer ve Zeyd bin Amr yasak koymuşlardı.
    10. Oruç ibadetinin Muhammed'den asırlar önce var olan bir adet olduğunu Kuran zaten yazıyor. (Bakara 183.ayet). Hatta, o zaman Orucun başlangıcı bile İslamiyet'teki gibi aya göre tespit ediliyordu. Tıpkı, bugünkü müslümanlar gibi, Ay'ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik, s.409)
    11. Kandil geceleri, İslamiyet'ten önceki dönemlerde vardı. Örneğin, Yahudiler'deki "Roş ha şana" kandili, Tişri ayının birinde başlayıp iki gün devam ederdi. Yahudilerin inançlarına göre, bu iki günde kainatın ve insanın kaderinin yeniden tayini söz konusuydu. Tıpkı, Islamiyet'teki Kadir ve Berat kandilleri gibi. (Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.230.)
    12. İslamiyet'teki "Kuran'ı hatmetme, hatim indirme" adeti de Yahudilik'ten alınmadır. Yahudilikte, "simra tora" adıyla anılan bu gelenekte Tevrat her yıl bir kez hatmedilir ve bunun sonunda da bayram yapılırdı. (Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.231.)
    13. İslamiyet'te her ayın 13, 14 ve 15.günlerinde oruç tutulmasının sevap olduğuna inanılır. Bu günlere "Eyyam-ı Biz" denir. Bu adet de Yahudilik'ten alınma bir adettir. Muhammed, "Kim ayın bu üç gününde oruç tutarsa, sanki senenin tüm günlerinde oruç tutmuş gibidir" demiştir. (Tevrat, "Levililer", 23/4-6; Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, 601 numaralı hadisin şerhi, 4/152; Sünen-i Ebu Davut, Savm-68, No:2449; Sünen-i Nesai, Savm-84, No:2419-2425; İbn-i Mace, Savm-29, No:1707).
    14. İslamiyet'ten önceki dönemlerde de, bir kadın kocası tarafından üç kez boşanırsa, artık birbirlerinden ayrılmaları zorunlu olurdu. İslamiyet, bu geleneği de almıştır. (Bakara suresi 229 ve 230.ayetler). Ayrıca, Hac'da Kurban kesmek, Şeytan taşlamak, senenin 12 ayından dördünün "hürmetli aylar" olarak kabul edilmesi, ölen birisinin yıkanması, kefenlenmesi, cenaze namazının kılınması, verasette kız çocuklara erkeklerin aldığı payın yarısının verilmesi vb. gibi adetler, İslam'dan önce de geçerliydi. (Örneğin İbn-i Habib, Muhabber, s.309-324; Halebi, İnsanü'l Uyun, "Batn-ı Nahle" bölümü, 3/156).
    15. İslam'a göre hırsızlık yapan birinin cezalandırılmasındaki yöntem ve hukuki düzenlemeler de Kuran'ın ortaya attığı yeni bir olay değildir. Bunlar, eskiden beri var olan düzenlemelerdi. Erkeklerin sünnet olmaları, yeni doğan çocuklar için "akika" denilen kurban kesilmesi, kadınlarla ilgili "iddet" (kadının eşinin ölmesi durumunda yeniden evlenmesi için belirli bir süre beklenmesi zorunluluğu) ve erkekle kadın arasındaki özel ilişkilerin belli bir düzlemdeki yasalarını ifade eden "zihar", "ila" gibi adetler daha önce de vardı. (Tevrat, "Tekvin" Bölümü, 17/11-14; Kuran, Maide Suresi 38.ayet; İbn-i Habib, Muhabber, 329; İbn-i Esir, Üsd-ül Gabe, No.7527-7530; Alusi, Büluğü'l Ereb, 2/50; Taberi Tefsiri, 23/76).
    16. Çalışanın alınterinin kurumadan ücretinin ödenmesi prensibi, Muhammed'in hadislerinde vazedilen bir düzenleme olarak sanılırsa da, bu düzenleme Tevrat'tan alınmadır. (Tevrat, "Tesniye" bölümü, 24/14-15).
    17. Kur'an'da var olan bütün İsrailoğulları peygamberlerinin tüm efsaneleri, Tevrat'ta kapsamlı biçimde anlatılmaktadır. (Örneğin, Hz. İbrahim, Hz.Musa, Hz.Eyüp, Hz.Davut, Hz.Süleyman gibi).
    18. Kesilmeyen bir hayvanın (leş) etini yemek, Islamiyetten önce de haram idi. (Tevrat, "Levililer", 22/8).
    19. Mekke'nin harem bölgesi (hürmetli şehir) sayılması, Hz.İbrahim'den beri gelen bir gelenekti.
    20. İslamiyet'teki köleyi azad etmek geleneği, Islamiyet öncesinde de vardı. (Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, No:705-709).
    21. Zekat verilmesi de Islamiyet öncesinde var olan bir adetti. Bu durum, Kuran'ın kendisinde bile yazıyor. (Hz. İsa ile ilgili Meryem suresi 31.ayet, İsmail peygamber ile ilgili Meryem suresi 55.ayet, Hz.İbrahim ile ilgili Enbiya suresi 73.ayet).
    22. Kabe'yi örtme geleneği Islamiyet'ten önce de vardı (Moğultay, el-İşare, s.49; Moğultay, bu kaynağında şu eserlerden alıntı yapmıştır: Askeri, el-Evail, 16; Süheyli, Revdü'l Unuf, 1/146; İbn-i Kuteybe, el-Maarif, 551; İbn'il Cevzi, Telkih, 446; Suyuti, el-Vesail, s.84; İbn Hazm, Cemheretü'l Ensab, s.189).
    23. Yanlışlıkla öldürülen bir insanın kan bedelinin 100 deve olması, Islamiyet'ten önce de var olan bir gelenekti.
    24. Farklı inançlarda olan insanların evlenmesine getirilen kısıtlamalar, Islamiyet'e Yahudilik'ten alınmıştır. (Tevrat, "Tekvin", 34/1-26; "esniye", 7/3; Kuran Bakara Suresi 221.ayet).
    25. Erkeğin birden çok kadınla evlenebilmesi de Islamiyet'e, yahudilikten alınmış bir adettir. (Tevrat, "Tekvin", 16/1...,29/17, 32/22; "2.samuel", 25/40; "1.Krallar", 11/1; Kuran, Nisa-54, Ra'd-38, Ahzab-38, Sad-23, 24, vb.)
    26. Islamiyet'te herhangi bir davanın ispatı için gereken iki erkeğin şahitliği adeti de İslamiyet öncesinden gelmektedir. (Tevrat, "Tesniye", 17/16, 19/15; Kuran, bakara-282; Yuhanna İncili, 8/17; Matta İncili, 18/16).
    27. Kuran'daki cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, yaraya yara.. şeklinde ifade edilen ceza biçimleri de Tevrat'tan alınmıştır. (Tevrat, "Çıkış", 2/23-25, "Levililer", 24/17-20, "Tesniye", 19/21; Kuran, Maide-45).
    28. İslamiyet'te yemin, ancak Allah'ın adı ve sıfatları ile geçerlik kazanır. Bu gelenek de Tevrat!tan alıntıdır. (Tevrat, "Tesniye", 20/20).
    29. Kuran'a göre, Allah'a şirk koşmanın cezası çok ağırdır. (Nisa suresi 48 ve 116.ayetler). Bu inanç, Tevrat'ta da bulunmaktadır. (Tevrat, "Çıkış", 22/20, "Tesniye", 17/2-7).
    30. Yol kesenlere ve dine göre terör sayılan hareketlere katılanlara ve yer yüzünde fesat çıkaranlara Islamiyet'ten önce de ağır cezalar verilirdi. Kuran'a da bu adetlerden alıntı yapılmıştır. (Kuran, Maide Suresi, 33,ayet; İbn-i Habib, Muhabber, 327).
    31. Dicle ie Fırat'ın çok önemli iki nehir oldukları da Kuran'a Tevrat'tan yapılmış bir alıntıdır. (Dicle ve Fırat hikayesi için kaynakça: Tevrat, "Tekvin" Bölümü, 2/13-14; Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, No:1551; Buhari-Müslim, el-Lü'lüü ve'l Mercan, No: 103; Buhari, Bed'ü'l Halk, 6; Menakıb-ı Ansar, 42; Eşribe, 12; Müslim, İman, No:164, Cennet, No:2839 ve diğer hadis kaynakları).
    Burada, Tanrı'nın hem Tevrat'ta, hem de Kuran'da aynı nehirlere önem vermesi dikkat çekicidir. Dicle ile Fırat Ortadoğu bölgesi için önemlidir ama, örneğin Amerika kıtasında yaşayan insanlar için önemliş değildir. Onlar için Missisippi nehri daha önemli olmasına rağmen, Tevrat ve Kuran'da ne Missisippi, ne de Amazon gibi diğer önemli nehirlerden bahis yoktur. Tanrı'nın peygamberleri, doğadan örnekler verirlerken, her seferinde Orta Doğu coğrafyasını esas almışlardır. halbuki, madem ki İslam dini evrenseldir, ve o ki ille de onun kutsal kitabında bir dağ ya da nehir işleniyorsa, o zaman dünyanın her coğrafyasından bunlar için örnekler verilmesi gerekmez miydi?
    32. Nuh Tufanı efsanesi de Kuran'ın birçok ayetine Tevrat'tan alınmıştır. Aslında, bu efsane, Tevrat'a da Sümerlerin çok tanrılı dininden gelmiştir. 1862'de Nineva-Musul'da bulunan bir Sümer tabletinde Nuh Tufanı anlatılmaktadır.
  • "Gönlü Kâbe olmayanın.."
    Dedi meczup,
    "..sözü zemzem olsa içilmez." 🌛🍁

    Huzeyfe Mücahid Osmanoğlu
  • - Öncelikle ilginç bir paradoks olarak anımsayalım ki; İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlıktan ayrımla, çoğulcu bir ortam içinden çıkmış, ancak egemen olmasına paralel olarak bu çoğulcu ortamı yok etmiştir. Mekke şehri, İslamiyet öncesi bu çoğulcu Arap toplumunun merkezidir. Daha sonra “Allah‘ın Evi“ diye benimsetilecek olan Kabe, çok tanrılı Arap toplumunun dinsel merkezi, hac yeridir. Çok tanrılı Arap toplumunun ay tanrısı Hubal, önemli ilaheleri Menat, Lat, Uzza başta olmak üzere diğer pek çok Tanrı‘nın sembolleri, burada bulunur ve herkes kendi putlarının yanı sıra diğerlerinin putlarına karşı da saygılı olur. Kabe, tüm Tanrıların kutsal evi olarak bütün taraflardan saygı görür. Adeta ilkel bir demokrasinin kutsal merkezi ve güvencesi konumundadır. Ne Tanrılar ne de taraftarları bu nedenle birbirleriyle kavga etmezler. Aksine bu Tanrılar evinin korunmasını ve bakımını birlikte üstlenirler. Bu arada en büyük Tanrı olarak Allah da, kendisine inanılan tanrılardan biri olarak varlığını sürdürür.
    Özetle İslamiyet öncesi Kabe, Allah da dahil varlığına inanılan tüm tanrıların hak eşitliği içinde bir arada bulunduğu ve onlara inananların da ortak saygısıyla karşılanıp korunan bir dinsel/toplumsal/siyasal demokrasinin anıtı gibidir. Daha ötesi, V. yüzyıldan beri Mekke‘de Kureyş kabilesinin egemenliği söz konusu olmasına rağmen, kabileler arası dengeler temelinde işleyen ve bu görece demokratik ortam varlığından bir şey kaybetmez. Kureyş egemenliği, bu çoğulculuğun koruyucusu konumundadır.
    Bu kadar da değil; Arap toplumu içinde, o dönemin tek tanrıcı dinleri de hiçbir baskı altında kalmadan varlığını sürdürür. Yemen sınırındaki Necran psikoposluk merkezi olmak üzere , Mekke ve Arabistan‘ın diğer yerlerinde Hristiyanlar yaşar. Daha çok Medine‘ de yoğunlaşmakla birlikte Yahudilerde bu topraklarda önemli bir konuma sahiptirler.
    Sık sık çıkar çatışmalarına düşmelerine , hatta bazen silahlı kavgalara girmelerine rağmen Araplar , kendi içlerindeki bu farklı inançların meşruluğunu sorgulamazlar. Dinler arası ideolojik mücadele ve Dinar’ı araştırmalar özgürlük ortamında sürer. Özellikle tek tanrıcı dinlere ilişkin çalışma grupları vardır. Muhammed’in kendisi de manevi kayınpederi (Hatice‘nin amcası) Varaka b. Nevfel aracılığıyla bu gruplarla ilişkili ya da doğrudan üyesidir.
    (...)
    Yani “cahiliye dönemi“ diye karalanmaya çalışılan Arap’ın İslam öncesi dönemi, gösterilmeye çalışanın aksine görece ileri bir toplum örgütlenmesidir.
    (...)
    Özetle; İslamiyet‘in egemenliğiyle birlikte , kendi dışında kimsenin hak eşitliği kalmaması bir yana, bununla yetinilmeyerek diğerlerinin fiziki tasfiyesi yaşanır. Müslüman olmayan erkeklerin kafaları uçurulur, genç kadınlar cariye, diğer aile efradı köle yapılırken, mallarına da el konulur. Önceki dönemin kabileler arası denge, çok tanrılılık, farklı inançların hak eşitliği ve karşılıklı saygı temelinde kurumlaşan demokrasisi, yeni dönemin tekçi ve mutlakçı ideolojik atmosferi ve siyasal kurumlaşması içinde ortadan kaldırılır.
  • Kâbe-i Hüda’dır dil , yıkmak olmaz .
    Dil şîkest edenler hasmullah olur

    -Mü’minin Kalbi Kâbe gibi muazzezdir; onu kıran maâzallah Allah’ın düşmanı olur.
  • İlahi niteliğinden dolayı, onu özlediğiniz sürece diri kalır karşınızda. Sizinle konuşur, size bakar Kâbe. Onun görüntüsüne bakmak, insanda vedasız bir kavuşma arzusuna tekabül eder.