• "Atatürk, Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünden, Yanında Yalnızca Şoförü ile Küçükçekmece’ye doğru giderken Tarlasında Sabanla Çift Süren Bir Çiftçi Görür. Çiftçinin Sabanında Koşulu Olan Öküzün Yanında, Koşulu Bir de Merkep Vardır. Şoförüne;

    — Arabayı Durdur, Der.

    Arabadan İner. Tarlaya Doğru yürür. Çiftçi Kendisine Doğru Geleni Görmüştür. Sabanında Koşulu Olan Öküzü ve Merkebi Durdurur. Atatürk, Yanına Gelince,

    — Kolay Gelsin Ağa, der.

    — Sağolasın Bey! Hoşgeldin.

    — Hoşbulduk Ağa. Yoldan Geçerken Dikkatimi Çekti. Öküzün Yanına Merkep Koşmuşsun. Hiç Öküzün Yanına Merkep Koşulur mu? Bunlar Denk Değil.

    Köylünün Canı Sıkkındır. Biraz da Alınmıştır. Bezgin Bir Ses Tonuyla,

    — Merkeple Öküzün Yan Yana Koşulmayacağını Bilmiyom mu Sanıyon Bey. Sen Bunu Bana mı Söylüyon?

    — Kime Söylemeliyim Ağa?

    — Sen Bunu Git Vergi Memuruna Söyle.

    — Vergi Memuruna mı?

    — He ya! Bu Sene Ürünüm Kıt Oldu. Vergi Borcumu Ödeyemedim. Dört Gün Önce Vergi Memurları Öküzün Eşini “Vergi Borcunu Karşılar” Diyerek Alıp götürdüler. Sattılar. Benim Öküzün Eşi Sizin Gibi Beylerin Sofrasına Et, Sucuk Oldu Bey.

    Atatürk, Çok Sinirlenmiştir. Alışkanlığı Gereği Kızdığı Zaman Kaşlarını Çatmaktadır. Onun Bu Halini Gören Köylü,

    — Bana Niye Kaş Çatıyon Bey. Yalan Söylediğimi mi Sanıyon? Sana Ne Söylediysem Hepsi Doğru. Ben Küçükçekmece Köyündenim.Muhtara Sor İstersen.
    Atatürk,

    — Neden Kaymakam Bey’e Gidip Durumu Anlatmadın Ağa?

    — Gittim Bey.

    Köylü Duraksamıştır. Bunu Anlayan Atatürk, Devam Eder.

    — Kaymakam ne dedi?

    — Git borcunu öde, dedi.

    — Sen de Vali Bey’in yanına gitseydin.
    Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.

    — Sen hiç Vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.

    — Halimden belli mi oluyor?

    — He ya! Hem gitseydin bilirdin.

    — Neyi bilirdim?

    — Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.
    Atatürk,

    — Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.
    Köylü gülümseyerek,

    — İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.

    Atatürk, kızmıştır.

    — Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?,diye sorar.

    — O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?

    Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.

    — Bunu kabul et ağa. ĎÖküzün yanına bir eş alırsın, der.

    Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı adımlarla arabasına doğru yürür. Florya köşküne döner. Başbakan İsmet Paşa’ya şu telgrafı çeker.

    —“ Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu’nu) topla, İstanbul’a gel.”

    Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya köşküne gelirler. Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşküne gelen köylü “Eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık bir ses duyar.

    — Hoşgeldin ağa. Gel yerin burada.
    Diyen Atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur. Durumunu anlayan Atatürk,

    — Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.

    — Sağol bey! Sağol.

    Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,

    — Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?
    — Hayır bey, bilmiyom.

    — Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum. Haydi başla, seni dinliyoruz.
    Köylü başından geçenleri bir bir anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar. Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır. Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;

    — Beyler, ben çiftçinin koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini, sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu işi hemen halledeceksiniz.

    Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır.

    İcra İflas Kanunu Madde 82/4.: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez..."
  • Siz görmezden gelsenizde bu hayat mide bulandırıcı şeyler üzerine dönüyor beyler, bayanlar! Ve sevgili sizler kabul etmesinizde bu dünyanın altın kuralı düzmek ve düzülmektir!
    .
    Siz, evet siz güzel kadınlar, zengin ve yaşlı adamları hep düzmediniz mi? Siz sevgili sözde erkekler, sizi seven kadınları kadınsız kaldığınızda ve canınız çektiğinizde düzmediniz mi? Ahh yaşlı kadınlar, sarkık etlerini hep paraları sayesinde doldurmadı mı? Bir gram uyuşturucu için kendini becerten genç kızları saymıyorum bile! Dünya gerçekten mide bulandırıcı şeyler üzerine dönüyor ve ben tüm bu berbat şeyleri düşünmeye bayılıyorum!
    .
    Dakikalarca sizden istemsiz şekilde sallanan bacaklarınız, kısılan nefesiniz, titreyen bedeniniz, ısırmaktan kanattığınız dudaklarınız ve içinizde öfkeli telaş. Sinirinizden peşpeşe yaktığınız sigaralar ve yatağınızda ölüsüne dokunmak istemediğiniz bir adam. Aşk ve sevgi kamuflajı altında tek derdi kasıklarını boşaltmak olanların amacını emeline ulaştığınızda anlamadınız mı? Peki sizin için dünyanın dönmesi bu orospu çocuklarının bu amaca ulaşmak için size yaşattığı tarifsiz duygusal orgazmlardan ibaret olmadı mı? Kabul edin dünya mide bulandırıcı şeyler üzerine dönüyor.
    .
    Bütün bi hayatı inkar etmekle geçirmek ne kazandırıyor bu ahmak beyinlilere anlamıyorum. Tanrının, kıyafetle doğmuş sevgili çocukları mısınız siz? Siz neden kendinizi çamur gibi hissetmiyorsunuz oğlum! Tek ben miyim lan en yakın arkadaşının sevgilisini tek gecelik ödünç alan piç kurusu! İnsanlara terk edilmişliğini, yalnızlığını, karanlığını, duygularını pazarlayan tek ben miyim? Üzerinde seviştiğiniz çarşaflar kadar kirli hayatlarınız yok mu amınakoyim sizin de? Ne olum bu polyannacılık!
  • Herkesin kafasında bir eş profili var.. Hayalimdeki adam/kadın diye tutturmuş gidiyoruz.. Belki çok klişe olacak ama hangimiz hayallerdeki hanım veya bey/efendi olmayı başarabiliyoruz? Yazdıklarımız, söylediklerimiz ve yaşantımız ne kadar uyuşuyor.. Hayatlarına girdiğimiz insanları değiştirmekten başka gaye edinmiyoruz sanki. Kabullenmek yerine tek doğru benim doğrum mantığı ile dayatmalara gidiyoruz. Kabullenemediklerimizde de bu iş olmaz demeyi bilmiyoruz. Yalnız eş için değil bu söylediklerim elbette. Hayatın her alanında geçerli ama gönül işlerinde biraz daha baskın hale geldi..
    Hanım ablamız ferace giymeli.. O feracenin ucu yerlere sürünmeli ve hatta renkli eşarp dahi örtmemeli.. O eşarbın kenarları hep önde olmalı omuzları kapatmalı.. Benim yanımda yürürken hep bir adım arkadan gelmeli. Pantolon kat’iyen giymemeli.. Okumalı ama çalışmamalı.. Benden çok kazanmamalı, hafız olmalı… Gidiyor da gidiyor bu liste.. Uzun uzadıya isteklerine sıralayan beyler hiç kendilerine soruyorlar mı bu isteklerin neresindeyim ben diye? Hep bir hödhödcülük.. Aman çok bir şey istenmesin, aman çok masraf yapılmasın, bu zamanda nerde imanlı kız, bu zamanda nerde gözü yükseklerde olmayan hanım gibi dayatılmış ve ezberletilmiş cümlelerle bezeniyor artık ilişkiler.. Ebu Cehil düğünü yapanlar Hz. Ali ile Hz. Fatıma saadeti arıyorlar.. 

    Beylerin gözü hep yükseklerde.. Güzel olsun, itaat etsin, dili uzun olmasın, çok konuşmasın, bilgili olsun ama benim yanımda bunu belli etmesin.. Hadi hepiniz şu kör olası nefsinizi susturun da öyle okuyun bu yazıyı.. Ben bunu yapmıyorum düşünmüyorum diyen bey neredeyse yok. Her gün okuyor, duyuyor ve şahit oluyorum konuşulanlara.. Evliliklere ve ayrılıklara.. Karşınızdaki hanım sizi büyütsün istiyorsunuz. Kaç yaşına basarsanız basın benim dediğim olacak dayatmasını yapan şimarık çocuklar gibisiniz. Ayaklarınızın sağlam yere bastığı zamanlar var mı var elbet.. Var da iş işten geçmiş oluyor o zamanlarda.. Bırakın size gelen kendi yanlışları ile gelsin. O yanlışları kendi doğrularınızla düzeltmeye çalışmayın.. Bırakın bu yanlışları kişi kendisi telafi etsin. Ben bu yanlışlara tahammül edemiyorum diyorsanız o halde bu yola hiç girmeyin.. Biraz olsun anlayışlı olun abilerim.. Görgünüzü, saygınızı ve sevginizi karşınızdaki hanıma (helalinize) gösterin. Allah’ın emirlerini bilen elbet emanetinin kıymetini de bilecektir güveni ile size kapılarını açmış hanımları hayal kırıklığına uğratmayın. Bırakın tripleri hanımlar atsın. Her şeye rağmen varsanız eğer devam edin bu yolda.. Ben yaparım erkeğim, şartlar bunu gerektiriyor gibi bahanelere sığınmadan yaşayın islamı.. İsteklerimin ne kadarı makul, karşı tarafa bunlar ne hissettirir diye sorun kendinize. Yemeği acısız yap demek yerine ben acılı yiyemiyorum deyin mesela.

    “Üzdüğünüz insanların kalbini tekrar kazanmak için saatlerce uğraşmak zorunda kalırsınız. Bunun yerine, yemek ile ilgili fikriniz sorulduğunda ya Peygamberimiz (sav) gibi sessiz kalınız ya da kibar bir şekilde fikrinizi söylemenin yollarını bulunuz. Mesela; ‘yemek güzeldi ama belki bir dahaki sefere ‘x’ eklerseniz, daha lezzetli olabilir’ gibi birşeyler söyleyebilirsiniz.“

    Karşınızdaki insan sizin köleniz, yardımcınız, bakıcınız değil.. Olmayacak. O sizin ahiretinize vesile olacak insan.. Cennetinize kapı olacak kadın.. O’na Allah’ın emaneti gözüyle bakmayı öğrenin..
    “Biz on beş sene evli kalalım, yedi sekiz çocuğumuz olsun, Sonra ölünce de toprak oluruz diye değil. Nikâhlanalım, cennette keyif süreriz.” diye evleniyoruz. Bu, ucu olmayan bir koşudur… (2)
    mantığında olabilmemiz gerekiyor.. Ne isterse istesin, zaten benim kendime ve aileme denk diye seçtiğim hanımın benden isteyeceği şeyler benim ölçülerim dahilinde olacaktır mantığında olun beyler. Aksi taktirde bu kendi seçimlerine dahi güvenmeyen biri olduğunuzu gösterir ve lütfen karşınızdaki hanıma ilgi gösterin. Hakiki bir mümine sizden huzur dışında hiçbir şey istemez.. Onun istediği bir miktar huzur, bir parça sadakat ve biraz güvendir.. Geri kalan her şey bunları çevresinde şekillenir..
    Bilmem kaç milyarlık gerdanlık istediler, ev eşyalarını şu markadan yaptılar, nişan alışverişinde şu kadar para harcattılar diye cümleler kurmaya başlıyorsanız evvela karşınızdakini hemen sonra da kendinizi sorulayın.

    Ve hanımlar..
    Birçok genç kızı töhmet altında bırakan, beyabilerin korkulu rüyası olan, gözü doymak bilmeyen, o gelinliği değil daha pahalı daha gösterişli olanı alınca mutlu olacağını sanan, bilmem kç milyarlık tek taş olmazsa evlenmem, evlensem mutlu olamam diyen hanımlar.. Bu saydıklarımın varlığına inanmıyordum bir zamanlar.. Sonra yaş biraz ilerleyince tabi, bu işlere biraz kıyıdan köşeden girince gördüm ki bu hanımlar kesinlikle hayal ürünü değil.. Bu hanımlar kanlı canlı varlar.. Gerçekten nişan elbisesi, kına elbisesi, gelinliği, bindallısı derken herbişeyi en pahalısından diktiren sonra onları gardrobunun bir köşesinde küflenmeye terkeden, nişan alışverişlerinde bilmem kaç milyarlık makyaj malzemesi aldıran hanımlar var.. Bugün gelin sayfalarına girip bakın.. Alınan malzemelerin fiyatlarına, evlere döşenen takımların şaşaalarına.. İnsan bazen inanamıyor ve inanmak istemiyor.. Ellerimizle mezarımızı süslüyoruz her şeyden habersiz. Kaldırılamayacak borçların altına giriyor sonra da o borçlarla debelenen bir ailede huzur arıyoruz. Bulamıyoruz elbette.. Son çare bizde çalışalım, eve katkımız olsun diyoruz.. Eee canım evlenmek kolay mı diye başlanan ve bize de ezberletilen cümleler var elbette.. Kolay mı evlenmek? Kolay olmalıydı oysa.. Zina bu kadar basit ve bu kadar ucuzken, evlilik kolay olmalıydı.. Anne ve babalar, evladım okusun adam olsun telaşesinden kurtulup rızkı verenin Allah olduğunu kabul etmeliydiler.. Diplomalara tapılmamalıydı. Öyle olsaydı belki bugün ileride rahat eder, okumuş biri ile evlenir düşüncesi ile değil de; tahsilini yapsın, edebini, görgüsünü alsın, evlatlarını bu edeple donatsın düşüncesi ile kız çocukları okutulurdu. Ne farkı var Allah aşkın.. 12 yaşındaki bir ‘çocuğu!’ üç kuruşa bilmem kaç yaşındaki adama satmakla, 23 yaşındaki bir genç kızı onca çeyizliğe satmak arasında.. Aile bu kadar çeyize, paraha, refaha açken hanımabla elbet gelinliğin en kabarık olanını, konseptin en pahalısını istiyor. Evlerimiz padişah evleri gibi süsleniyor.. Evliliğin dışı süslendikçe içi boşaltılıyor. Aker marka eşarp alınacak o nişan bohçasına diye direten kızlar biliyorum. Vallahi bunlar hayal ürünü değil.. Bu kızlar yarın sizin evlatlarınıza anne olacaklar.. Evlatlar yetiştirecekler.. Çünkü modernler.. Çünkü baba evinde böyle bolluk içerisinde yetiştirildiler. Yokluk görmediler. Bu sebeple yemek takımlarını karacadan isterler.. Bir de büyümemiş kızlar var.. Ben gibi, benim gibi.. Ciddiyete gark edilemeyenler.. Hep kendimi yargılıyorum ben zaten yazılarımda.. Kimseye yazmıyorum.. Biliyorum çünkü herkesin nefsine ağır gelecek yazdıklarım..

    Biliyorsunuz değil mi, daima imtihan içerisindeyiz.. Allah bazen hayatımıza gönderdikleri ile bazen de göndermedikleri ile bizleri imtihan ediyor..
    Vermeyi yaratan, istemeyi de yaratır. Yani Allah, vereceği şeyi istetir. Evet, kabulümüz bu şekilde. Fakat, bazen verilmeyecek bir şeyi de isteyebiliriz, istetilebiliriz. Bunun böyle olmasında da “istediği şey verilmediğinde bakalım nasıl davranacak” imtihanı gizlidir.Her şeyin imtihan olduğu bir dünyada istemekte böylelikle imtihan olabilir. Neyi ne zaman isteyeceğimize dikkat etmek gerekiyor bu yüzden.. Dört dörtlük bir hanım/bey isteyebiliriz evlilik için.. Peki biz bu evliliğin neresindeyiz.. Dörtte kaçlık bireyleriz?

    Olgun bir müslüman bilir ki:
    İyi bir şey olduğunda bunda bir hayır vardır. Kötü bir şey olduğunda bunda da bir hayır vardır ve her ikisi de birer imtihandır.

    O halde nasıl bir imtihana maruz kalırsak kalalım bize düşen sükunetle ve özveri ile sonucunu beklemek olacaktır.. Pişman olacağımız cümleler sarfetmek yerine kararlılıkla susmayı denemeliyiz.
    “Şeytan bir gün Hz. İsa (as)‘ın yanına gelip der ki:
    - Ey İsa! madem Rabbin'e bu kadar güveniyorsun, at bakalım kendini şu uçurumdan, seni kurtaracak mı?
    Hz. İsa (as) cevap verir:
    - Ey İblis! kul Rabbini imtihan etmez!” Rabbimizi imtihan etmeye teşebbüs etmeyelim..
    Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz.. Müjdeleyelim nefret ettirmeyelim ancak sevdirelim diye de yeni din icat etmeyelim lütfen.

    -Alıntı
  • "Atatürk, Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünden, Yanında Yalnızca Şoförü ile Küçükçekmece’ye doğru giderken Tarlasında Sabanla Çift Süren Bir Çiftçi Görür. Çiftçinin Sabanında Koşulu Olan Öküzün Yanında, Koşulu Bir de Merkep Vardır. Şoförüne;

    — Arabayı Durdur, Der.

    Arabadan İner. Tarlaya Doğru yürür. Çiftçi Kendisine Doğru Geleni Görmüştür. Sabanında Koşulu Olan Öküzü ve Merkebi Durdurur. Atatürk, Yanına Gelince,

    — Kolay Gelsin Ağa, der.

    — Sağolasın Bey! Hoşgeldin.

    — Hoşbulduk Ağa. Yoldan Geçerken Dikkatimi Çekti. Öküzün Yanına Merkep Koşmuşsun. Hiç Öküzün Yanına Merkep Koşulur mu? Bunlar Denk Değil.

    Köylünün Canı Sıkkındır. Biraz da Alınmıştır. Bezgin Bir Ses Tonuyla,

    — Merkeple Öküzün Yan Yana Koşulmayacağını Bilmiyom mu Sanıyon Bey. Sen Bunu Bana mı Söylüyon?

    — Kime Söylemeliyim Ağa?

    — Sen Bunu Git Vergi Memuruna Söyle.

    — Vergi Memuruna mı?

    — He ya! Bu Sene Ürünüm Kıt Oldu. Vergi Borcumu Ödeyemedim. Dört Gün Önce Vergi Memurları Öküzün Eşini “Vergi Borcunu Karşılar” Diyerek Alıp götürdüler. Sattılar. Benim Öküzün Eşi Sizin Gibi Beylerin Sofrasına Et, Sucuk Oldu Bey.

    Atatürk, Çok Sinirlenmiştir. Alışkanlığı Gereği Kızdığı Zaman Kaşlarını Çatmaktadır. Onun Bu Halini Gören Köylü,

    — Bana Niye Kaş Çatıyon Bey. Yalan Söylediğimi mi Sanıyon? Sana Ne Söylediysem Hepsi Doğru. Ben Küçükçekmece Köyündenim.Muhtara Sor İstersen.
    Atatürk,

    — Neden Kaymakam Bey’e Gidip Durumu Anlatmadın Ağa?

    — Gittim Bey.

    Köylü Duraksamıştır. Bunu Anlayan Atatürk, Devam Eder.

    — Kaymakam ne dedi?

    — Git borcunu öde, dedi.

    — Sen de Vali Bey’in yanına gitseydin.
    Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.

    — Sen hiç Vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.

    — Halimden belli mi oluyor?

    — He ya! Hem gitseydin bilirdin.

    — Neyi bilirdim?

    — Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.
    Atatürk,

    — Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.
    Köylü gülümseyerek,

    — İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.

    Atatürk, kızmıştır.

    — Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?,diye sorar.

    — O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?

    Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.

    — Bunu kabul et ağa. ĎÖküzün yanına bir eş alırsın, der.

    Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı adımlarla arabasına doğru yürür. Florya köşküne döner. Başbakan İsmet Paşa’ya şu telgrafı çeker.

    —“ Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu’nu) topla, İstanbul’a gel.”

    Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya köşküne gelirler. Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşküne gelen köylü “Eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık bir ses duyar.

    — Hoşgeldin ağa. Gel yerin burada.
    Diyen Atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur. Durumunu anlayan Atatürk,

    — Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.

    — Sağol bey! Sağol.

    Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,

    — Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?
    — Hayır bey, bilmiyom.

    — Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum. Haydi başla, seni dinliyoruz.
    Köylü başından geçenleri bir bir anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar. Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır. Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;

    — Beyler, ben çiftçinin koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini, sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu işi hemen halledeceksiniz.

    Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır.

    İcra İflas Kanunu Madde 82/4.: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez..."
    Sonuna kadar okuyan oldu mu
  • "Atatürk, Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünden, Yanında Yalnızca Şoförü ile Küçükçekmece’ye doğru giderken Tarlasında Sabanla Çift Süren Bir Çiftçi Görür. Çiftçinin Sabanında Koşulu Olan Öküzün Yanında, Koşulu Bir de Merkep Vardır. Şoförüne;

    — Arabayı Durdur, Der.

    Arabadan İner. Tarlaya Doğru yürür. Çiftçi Kendisine Doğru Geleni Görmüştür. Sabanında Koşulu Olan Öküzü ve Merkebi Durdurur. Atatürk, Yanına Gelince,

    — Kolay Gelsin Ağa, der.

    — Sağolasın Bey! Hoşgeldin.

    — Hoşbulduk Ağa. Yoldan Geçerken Dikkatimi Çekti. Öküzün Yanına Merkep Koşmuşsun. Hiç Öküzün Yanına Merkep Koşulur mu? Bunlar Denk Değil.

    Köylünün Canı Sıkkındır. Biraz da Alınmıştır. Bezgin Bir Ses Tonuyla,

    — Merkeple Öküzün Yan Yana Koşulmayacağını Bilmiyom mu Sanıyon Bey. Sen Bunu Bana mı Söylüyon?

    — Kime Söylemeliyim Ağa?

    — Sen Bunu Git Vergi Memuruna Söyle.

    — Vergi Memuruna mı?

    — He ya! Bu Sene Ürünüm Kıt Oldu. Vergi Borcumu Ödeyemedim. Dört Gün Önce Vergi Memurları Öküzün Eşini “Vergi Borcunu Karşılar” Diyerek Alıp götürdüler. Sattılar. Benim Öküzün Eşi Sizin Gibi Beylerin Sofrasına Et, Sucuk Oldu Bey.

    Atatürk, Çok Sinirlenmiştir. Alışkanlığı Gereği Kızdığı Zaman Kaşlarını Çatmaktadır. Onun Bu Halini Gören Köylü,

    — Bana Niye Kaş Çatıyon Bey. Yalan Söylediğimi mi Sanıyon? Sana Ne Söylediysem Hepsi Doğru. Ben Küçükçekmece Köyündenim.Muhtara Sor İstersen.
    Atatürk,

    — Neden Kaymakam Bey’e Gidip Durumu Anlatmadın Ağa?

    — Gittim Bey.

    Köylü Duraksamıştır. Bunu Anlayan Atatürk, Devam Eder.

    — Kaymakam ne dedi?

    — Git borcunu öde, dedi.

    — Sen de Vali Bey’in yanına gitseydin.
    Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.

    — Sen hiç Vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.

    — Halimden belli mi oluyor?

    — He ya! Hem gitseydin bilirdin.

    — Neyi bilirdim?

    — Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.
    Atatürk,

    — Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.
    Köylü gülümseyerek,

    — İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.

    Atatürk, kızmıştır.

    — Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?,diye sorar.

    — O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?

    Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.

    — Bunu kabul et ağa. ĎÖküzün yanına bir eş alırsın, der.

    Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı adımlarla arabasına doğru yürür. Florya köşküne döner. Başbakan İsmet Paşa’ya şu telgrafı çeker.

    —“ Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu’nu) topla, İstanbul’a gel.”

    Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya köşküne gelirler. Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşküne gelen köylü “Eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık bir ses duyar.

    — Hoşgeldin ağa. Gel yerin burada.
    Diyen Atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur. Durumunu anlayan Atatürk,

    — Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.

    — Sağol bey! Sağol.

    Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,

    — Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?
    — Hayır bey, bilmiyom.

    — Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum. Haydi başla, seni dinliyoruz.
    Köylü başından geçenleri bir bir anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar. Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır. Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;

    — Beyler, ben çiftçinin koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini, sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu işi hemen halledeceksiniz.

    Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır.

    İcra İflas Kanunu Madde 82/4.: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez..."

    Bakalım kaç kişi sonuna kadar okuyup paylaş tuşuna basacak?
  • Saygıdeğer beyler, belki birgün sizlere yazgının bütün yıkımlarını ve acılarını anlatma fırsatı buluruz. Ama siz de kabul edin ki kıskançlık, affedilmez aşırılıkta bir tutku, insanların bütün varlığına sinebilen lanet olası bir olgudur.
  • "Atatürk, Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünden, Yanında Yalnızca Şoförü ile Küçükçekmece’ye doğru giderken Tarlasında Sabanla Çift Süren Bir Çiftçi Görür. Çiftçinin Sabanında Koşulu Olan Öküzün Yanında, Koşulu Bir de Merkep Vardır. Şoförüne;

    — Arabayı Durdur, Der.

    Arabadan İner. Tarlaya Doğru yürür. Çiftçi Kendisine Doğru Geleni Görmüştür. Sabanında Koşulu Olan Öküzü ve Merkebi Durdurur. Atatürk, Yanına Gelince,

    — Kolay Gelsin Ağa, der.

    — Sağolasın Bey! Hoşgeldin.

    — Hoşbulduk Ağa. Yoldan Geçerken Dikkatimi Çekti. Öküzün Yanına Merkep Koşmuşsun. Hiç Öküzün Yanına Merkep Koşulur mu? Bunlar Denk Değil.

    Köylünün Canı Sıkkındır. Biraz da Alınmıştır. Bezgin Bir Ses Tonuyla,

    — Merkeple Öküzün Yan Yana Koşulmayacağını Bilmiyom mu Sanıyon Bey. Sen Bunu Bana mı Söylüyon?

    — Kime Söylemeliyim Ağa?

    — Sen Bunu Git Vergi Memuruna Söyle.

    — Vergi Memuruna mı?

    — He ya! Bu Sene Ürünüm Kıt Oldu. Vergi Borcumu Ödeyemedim. Dört Gün Önce Vergi Memurları Öküzün Eşini “Vergi Borcunu Karşılar” Diyerek Alıp götürdüler. Sattılar. Benim Öküzün Eşi Sizin Gibi Beylerin Sofrasına Et, Sucuk Oldu Bey.

    Atatürk, Çok Sinirlenmiştir. Alışkanlığı Gereği Kızdığı Zaman Kaşlarını Çatmaktadır. Onun Bu Halini Gören Köylü,

    — Bana Niye Kaş Çatıyon Bey. Yalan Söylediğimi mi Sanıyon? Sana Ne Söylediysem Hepsi Doğru. Ben Küçükçekmece Köyündenim.Muhtara Sor İstersen.
    Atatürk,

    — Neden Kaymakam Bey’e Gidip Durumu Anlatmadın Ağa?

    — Gittim Bey.

    Köylü Duraksamıştır. Bunu Anlayan Atatürk, Devam Eder.

    — Kaymakam ne dedi?

    — Git borcunu öde, dedi.

    — Sen de Vali Bey’in yanına gitseydin.
    Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.

    — Sen hiç Vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.

    — Halimden belli mi oluyor?

    — He ya! Hem gitseydin bilirdin.

    — Neyi bilirdim?

    — Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.
    Atatürk,

    — Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.
    Köylü gülümseyerek,

    — İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.

    Atatürk, kızmıştır.

    — Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?,diye sorar.

    — O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?

    Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.

    — Bunu kabul et ağa. ĎÖküzün yanına bir eş alırsın, der.

    Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı adımlarla arabasına doğru yürür. Florya köşküne döner. Başbakan İsmet Paşa’ya şu telgrafı çeker.

    —“ Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu’nu) topla, İstanbul’a gel.”

    Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya köşküne gelirler. Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşküne gelen köylü “Eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık bir ses duyar.

    — Hoşgeldin ağa. Gel yerin burada.
    Diyen Atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur. Durumunu anlayan Atatürk,

    — Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.

    — Sağol bey! Sağol.

    Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,

    — Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?
    — Hayır bey, bilmiyom.

    — Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum. Haydi başla, seni dinliyoruz.
    Köylü başından geçenleri bir bir anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar. Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır. Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;

    — Beyler, ben çiftçinin koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini, sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu işi hemen halledeceksiniz.

    Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır.

    İcra İflas Kanunu Madde 82/4.: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez..."