• Kitaba başlarken inceleme yapma gibi bir düşüncem yoktu ama kendimi şuan inceleme yaparken buldum. Evet inceleme konusunda çok iyi olmadigimı kabul ediyor ve tüm eleştirilere açık oldugumu belirtmek istiyorum.
    İyi kitaplar üzerine inceleme yapmak ne kadar doğru bilmiyorum çünkü iyi kitaplar herkesçe bilinir ve kimse o kitapla ilgili inceleme okuma gereksinimi duymaz ama ben yinede kitabı okurken etkilendiğim noktaları belirtmek istedim.
    Kitaba gelecek olursak dili bir kere oldukça akıcı ve okuyucuyu hiç yormuyor..
    Konusu itibari ile de oldukça iyi çünkü bilenenin dışında bir konu ele alınmış ; ırkçılık
    Tema aktarılırken hikaye oldukça etkileyici bir şekilde ele alınmış. Okuyucunun ilgisini uyandıracak bir biçimde ve sadelikte.
    Betimlemeler, olay örgüsü ,zaman, mekan ,kişiler kurgu tam dozunda. Yani kitapta eleştirilecek bu kısmı kötüydü , keşke böylede olmasaydı denecek hiçbir kısım yok bence.
    Tüm bu guzelliklerin yanında dikattkmi çeken çok başka birşey oldu kitapta. Atticus karakteri; nasıl güzel bir adam bu böyle ,nasıl güzel bir baba , hiç mi kötü bir yanı olmaz bir adamın. Resmen aşık oldum kendilerine. Keşke her genç kız aslında her çocuk onun gibi bir babaya sahip olsa diye geçirdim içimden.Keşke her erkek bu karakterde olsa.
    Çocuklarını birer yetişkin olarak gören ve onları hiç bir hatalarında yargılayıp, suçlamayan onlara sınırlamalar getirmeyen istediklerini yapma özgürlüğü tanıyan ve tüm doğruları anlatarak bu özgürlüğü veren bir baba.Çocuklarının yanlışlarına rağmen onları olduğu gibi sahiplenen bir baba.
    Baş karakter bir kız çocuğuydu ama babasının onu yetiştirme biçiminden dolayı sanki karşımda yılların deneyimine sahip bir yetişkin bana hikayeyi anlatıyor gibi geldi. Ve tüm kızlar için böyle bir babaya sahip olma umidine kapildim.
    Okuduğunuz için asla pişmanlık duymayacağınız bir kitap. Keyifli okumalar.
  • Yeraltından Notlar

    Önce derin bir "off" çeksek yeridir, şimdi başlayabiliriz:

    Toplumdan nefret ettiği, korktuğu, tiksindiği ve aşağılık gördüğü için kabuğuna çekilmiş, başka bir deyişle yeraltına kendini gömmüş, bu yabani yalnızlığında affedici olamadığı için kendisiyle alay edenlere aşırı bir nefretle intikam duyguları beslemiş,kendini esir ettiği kapanında ruhsal çelişkilerle acının doğruğuna varmış ve bu acıdan da şeytanca haz almaya başlamış birini nasıl anlatabilirim? Normal insanı, tabiat ananın özene bezene yarattığı dar kafalı ahmak olarak görüp onu kıskanan, aynı zamanda üstün anlayışlı kendisini bir fare sayarak deliğine kaçmış birini, nasıl anlatabilirsiniz? Ne iyi, ne kötü, ne alçak, ne namuslu olabilmiş, kendini şehvetle atalete teslim etmiş birini? Haşare olmayı istemiş ama bunu dahi başaramamış birini. Yaptığı her eyleminden sonra pişmanlık duyan, kah insanları küçümseyip kendini üstün gören, kah kendini küçümseyip insanları üstün gören ama her halde de kimsenin yüzüne bakamayıp bakışlarını kaçıran, utangaç, suratını çirkin, tiksindirici bulan ve kendisine de herkesin böyle baktığını düşünen, pantolonu lekeli, kılıksız hasta bir yeraltı adamını nasıl anlatabiliriz? Kendisini rahatsız etmesinler diye bütün dünyayı bir kapiğe satabilecek; kıyametin kopması ve çaysız kalması arasında iki seçenecek bulunsa, dünya umrunda olmayacak biri o. Birazcık nükteli, fazlasıyla hırçın ve ısdırap dolu ve çelişkili bir ruh. Ne kadar hakir görse de, utana sıkıla ruhsal bunalım ve krizlerinden dolayı kendisini sefahat alemlerine ara sıra atan, pireyi deve yapan, masum olmasına karşın kendisini suçlu bulan, "canlı hayatı" iğrenç nitelikte bellediği için kabuğunda rahat eden, aynı zamanda "canlı hayatının" nasıl olduğunu bilmediğini söyleyen ve o "iş güç sahipleri", o "normal" insanlardan dahi, daha "canlı" olduğunu belirtip hemen ardından ölü olduğunu vurgulayan kaos ve çelişkiyle dolmuş bir "anti-kahraman" o.

    O kötü bir adam, hasta bir adam, çirkin bir adam.Yeraltında ısdıraplı düşünceleriyle, çelişkileri, uyumsuzluklarıyla ruhunu darmadağın eden derbeder bir yalnız adamın kitabı okunmaya fazlasıyla değer. Açıkcası, söylemek gerekirse, gerçekten kendimi bulduğum, beni anlattığını düşündüğüm, psikanalizimi yaptığını söyleyebileceğim bir Dostoyevski romanı. Aranızda kalantor varsa ,okumasın asla, o kalburüstü iş sahiplerinden, hayatını rütbe adına harcayanlardan ölesiye nefret ediyor.

    Kitabın tamamını alıp yapıştırasım geliyor, buraya alıntı olarak ama birkaç taneyle yetinelim:

    "Aklı takdir etmemek mümkün değil tabii, ama onun kendi çerçevesini hiçbir zaman aşamadığını, insanın yalnız kafa ihtiyaçlarına cevap verebildiği de kabul etmek lazım; halbuki arzu, aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir."

    "Bir kere kendini duygularına kaptır,bir anlığına şuurunu susturup,düşünmeden, esas aramadan hareket et, nefret et, birini sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. En geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın.Sonuç: Sabun köpüğü ve atalet."

    "Çevrenize bakın bir kere: kan gövdeyi götürüyor, hem de keyifli keyifli, şampanya gibi akıyor.İşte size Buckle'ın da yaşadığı on dokuzuncu yüzyılımız. İşte büyük Napolyon ve bugünkü Napolyon. İşte Kuzey Amerika'nın ebedi birliği. İşte nihayet karikatür gibi Schlezwig Holstein... Medeniyet neyimizi yumuşatmış? Medeniyetin insanda duygu çeşitlerini artırmaktan başka işe yaradığı yok."

    "Elimizden kitapları alsalar o saat şaşkınlık içinde kendimizi kaybederiz. Ne tarafa yürüyeceğimizi, kimden yana çıkmak, kimi saymak, kimi hor görmek gerektiğini bilemeyiz."

    “Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ızdırap mı daha iyidir?"

    "Hayatta erdemin ve aklın canlı örnekleri olan allamelere, insan severlere bol bol rastlanır; bunların gayesi, ömürlerini elden geldiği kadar erdemli, temkinli geçirmektir, varlıklarıyla etrafa adeta nur saçarak, dünyada erdemli ve temkinli de yaşanabileceğini göstermek peşindedirler sanki. E, sonra? Sonrası malum, bunların birçoğu, ömürlerinin sonuna doğru da olsa, er geç sürçüp tamiri imkansız bir çam deviriverirler. Şimdi sorarım size: Böyle garip nitelikleri olan insanoğlundan ne beklenebilir?"

    "Tekrar ediyorum: Bütün samimi insanlar ve işinde gücünde olanlar ahmak, dar kafalı oldukları için faal kimselerdir. Nasıl açıklamalı? Bakın şöyle: Bu çeşit insanlar akılları kıt olduğu için herhangi bir konuda ana sebepleri araştırmadan hemen el altındaki ikinci derece sebeplere bağlanıverir ve doğru hareket ettiklerinden emin oldukları için de rahatlarlar; en önemlisi de budur zaten."

    "Bütün bu inlemeler, bir yandan ağrılarınızın küçültücü gayesizliğini anladığınızı gösterir; öte yandan varlığını umursamadığınız halde, kılı kıpırtamadan sizi hırpalayan tabiat anaya karşı yükselen şikayettir."

    "İşte ben, içi dışı bir insanı, tabiat ananın şevkatle, özene bezene yarattığı, gerçek, normal insan olarak görürüm. Böyle bir adamı delicesine kıskanırım. Ahmak olmasına ahmaktır; bunu aksini iddia edecek değilim, fakat normal adamın ahmak olması gerekmediği ne malum?"

    "Bana en çok dokunan, suçlu olsam da olmasamda her zaman bir çeşit tabiat kanununa uyar gibi, herkesten önce kendimi suçlu görmemdi. Bu, ilkin çevremde herkesten akıllı olmamdan ileri geliyor."

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık. İnsana, gündelik hayatını sürdürmesi için gereken anlayışın yarısı, hatta dörtte biri dahi, yeryüzünün en soyut, en inatçı şehri olan Petersburg'da oturmak gibi katmerli bir felakete uğramış, talihsiz on dokuzuncu yüzyıl aydınımıza yeterdi."

    "Evet efendim, on dokuzuncu yüzyıl adamı en başta karaktersiz olmalı, böyle olmaya manen mecburdur; karakter sahibi, çalışkan bir insansa oldukça dar kafalıdır."

    "Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır."

    "" Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız. ""

    Sevgili okuyucularım, her şeyin tam anlamıyla farkında olmak bir hastalıktır; hem de tümüyle gerçek bir hastalık."

    "Yoksa dünyaya gelişimin biricik sebebi, varlığımın sadece bir yalan olduğu neticesine varmak mıdır? "

    "Ciddi ciddi konuştuğumuz halde bana önem vermek istemiyorsanız öyle olsun. Yalvaracak değilim. Nasılsa yeraltım var."

    "Bilmedikleriniz arttıkça sızılarınız o ölçüde çoğalır."

    "Elekle su taşımak her zeki adamın kaderine yazılıdır."

    "insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. Kim bilir belki de insanların yeryüzünde ulaşmaya çalıştığı tek gaye, bu gayeye ulaşma yolundaki daimi çaba, başka bir deyişle hayatın ta kendisidir"

    "Hayır efendim , asaleti olmayan bir harekete yanaşmazdım ben.."

    "kim olursa olsun, insan daima , her yerde, akılla çıkarın buyurduğu gibi değil, kendi canının istediği gibi hareket etmeyi sever; arzularımızın çıkarlarımıza ters düşmesi de mümkün, hatta bazen zorunludur.."

    "“Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım.”"

    "İnsanın kasıtlı ve bilinçli olarak zararlı, anlamsız, hatta son derece ahmakça bir isteğe kapıldığı tek bir durum vardır. Bu ne kadar anlamsız olursa olsun, istemek hakkına sahip olmak, yalnızca akla uygun olan şeyleri istemek zorunda olmamak isteğidir."

    "Ne ben bir kimseye benziyordum, ne de bir başkası bana. "Onlar hep birlikte, bense onlardan farklıydım" diye derin düşüncelere dalıyordum. Bundan da anlaşılıyor ki, henüz çok toydum."

    "Herhangi bir sebeple bu doğa kanunlarından biri; örneğin, iki kere ikinin dört ettiği, benim hoşuma gitmiyorsa, bundan kime ne?"

    " Bazen sevginin sevdiğimizin bize gönül rızasıyla bağışladığı, kendine zorbalık etme hakkından ibaret olduğunu düşünüyorum."

    "Henüz on altı yaşında olduğum halde kabuğuma çekilmiş, onları hayretle inceliyordum; daha o zamanlar bile görüşlerin darlığı, uğraştığı şeylerin, oyunlarının, konuşmalarının manasızlığı beni hayrete düşürüyordu. O kadar önemli olayları fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister istemez onları kendimden aşağı saymaya başladım."

    "En büyüğünden en küçüğüne kadar dairemizdekilerin hepsinden nefret ediyor, onları küçümsüyordum, ama aynı zamanda onlardan korkar gibiydim. Bazen birdenbire kendimi hepsinden üstün gördüğüm olurdu. Bu hal bana durup dururken geliyordu; ya küçümsüyor ya da kendimden çok üstün görüyordum."

    " Karnım açken "tokum" diyemem; uzlaşmayla avunmayacağımı, sırf tabiat kanunlarına göre oluştuğu ve gerçekten var olduğu için de kısır döngüyle yetinemeyeceğimi biliyorum."

    " Arzu, aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir. Gerçi bu çoğu zaman hayatımıza beş para etmez bir şekil veriyor, fakat gene unutmayalım ki hayat hayattır, karekökü almak değil."

    "Hür iradesi, arzusu olmayan, istemeyi bilmeyen insanın org silindiri üzerindeki bir cıvatadan ne farkı vardır ki?"

    "Bir dakika geçince kendi kendimi yiyerek, bütün bu pişmanlıkların, duygulanmaların, değişme antlarının hepsinin yalan, kocaman bir yalandan başka bir şey olmadığını anlıyordum."

    "Şüphesiz böyle bir duvarın hakkından gelmeye gücüm yetmezse boşu boşuna yırtınacak değilim, ama karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boğun eğmeye de razı olamam"

    "'' Aklın çıkarla ilgili konularda aldandığı olmuyor mu ? İnsan refahtan başka şeyi de sevemez mi? Belki ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyordur? Hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür, insanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için dünya tarihine başvurmaya lüzum yok, hayatın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize danışın, yeter.''

    "Bizim için, insan olmak, etiyle kanıyla, kemiğiyle insan olmak bile zor. Bundan utanıyoruz, bunu ayıp sayıyoruz. "Genel bir insan" denilebilecek, nasıl olduğu belirsiz bir şey olmaya çalışıyoruz. Aslında biz ölü doğmuş kişileriz. Aslında çoktandır canlı olmayan babalardan çoğalıyoruz ve bu durum giderek hoşumuza da gidiyor. Bir kolayını buluversek, neredeyse doğrudan doğruya düşüncelerden doğmayı sağlayacağız."

    "Rahat rahat yaşayıp vakarla ölmek, bundan daha enfes ne vardır! Salıvereceğim göbeği, üç kat gerdanımı ve ayyaş burnumu sokakta görenler, ''Şu kalantora bakın, amma esaslı herif!'' derlerdi. Ne olursa olsun, yaşadığımız şu olumsuz devirde böyle gönül okşayıcı sözler duymak hoştur baylar."

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık."
  • Sabır Taşı

    Aldık nasibimizi hüzünden
    İşte geldik gidiyoruz sevinsin
    Halbuki ne güzel başlamıştı hikâye
    Şerbet gibi bir gök üstümüzde
    (Bedri Rahmi)

    İstanbul’a kasvet fena çöker. Şenlenmesi de kederlenmesi de bahaneye bakar kentin. Ama bir efkârlandı mı da insanlarını daraltır, yürekleri sıkıştırır. Hava kapalı bugün; yer, gök, deniz dört bir yan, grinin tonlarından ibaret. Zamansız bir ölümün yasına gebe İstanbul. Eksilmenin kahrına gebe.

    Hastanenin koridorunda gecelerdir süren çaresiz voltaların yorgunu iki genç adam karşılıklı koltuklara yığılmış. Gençlikleri hastanenin dışında kalmış. Derinleşen çizgilerinde, koyunları, keçileri ağılda soğuktan donup telef olmuş bir köylünün çaresizliği var. Can damarları kesilmek üzere. Sevdikleri kadın 34 yaşında ölmek üzere. Gözlerinin bir şey gördüğü yok. Oysa İstanbul’u da dünyayı da herkesten farklı yaşamış, sanatla yoğrulmuş gözler onlarınki. Can damarı kadına sevgileri de, birbirlerine dostlukları da sıradışı. Hırçın lülelerini, nice şiirin ve resmin yaratıcısı ellerinin arasında bilinçsizce çekiştiren Bedri Rahmi, heykeltıraş sevgilisi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir şiiiri, bir resmi olmayışının kahrında. Acılı dostunun dizine elini koyan heykeltıraş Fred Gross ise Bedri’nin evliliğinden ötürü aşklarına zeval gelmesin diye, dedikodular dinsin diye ilişkilerini bile bile evlendiği eşi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir heykeli, bir bedeli kalmayışının isyanında. Önlerinden geçtiğimi fark etmediler bile. Duyuları çok uzaklardaydı.

    Usulca içeri süzüldüğüm odada genç bir kadından arta kalanlar yatıyordu. Ufalmış yüzünün daha da belirginleştirdiği ceylan gözleriyle baktı bana. Bir an ölüme yakın duranların yüzlerine vuran o tarifsiz ruh aydınlığını seyrettim. Gülümsedi bana Mari; heykellere can vermiş, canlara aşk vermiş elleriyle yanına oturmamı işaret etti. “Bekliyordum gelmeni. Ne zamandır ötelerde, hiç tanımadığım birilerinin beni düşündüğünü hissediyorum. Tıpkı şu kapının gerisinde benim için atan yürekleri hissettiğim gibi” dedi. Elimi okşadı, “Önce sen anlat gelişini, ben sonra konuşurum uzun uzun.”
    “Şu anın elli yıl ötesinde kimi sanatçıların anılarında, Bedri’nin sanatını inceleyen yapıtlarda rastladım adına önce” dedim, “çünkü sensiz anlatılan yaşam eksik kalıyordu. Ama anlatılan sen değildin, teğet geçiliyordun sanki. Örtülü, çekingen üsluplardan taşan, dipnotlara sığamayan bir kadındın. Öyle hissettim.” Bir nefes aldım. “Sonra bir dergide o herkesin içine işleyen şiirlere, resimlere ilham veren kadının sen olduğunu okudum. Dahası heykeltıraş olduğunu. Büstlerini gördüm, hele de sevdiğinin sanki rüzgâr dalgalandırmış gibi yonttuğun kıvır kıvır saçlı güzelim başını.” Ortasında birer yıldızın parıldadığı zifir gecesi gözlerine baktım. “Bir kere de sen konuş Mari. Seni duymaya geldim.”

    Hayatı fazlaca yaşamış olanların, takvim yaşını aşan gülümseyişi belirdi yüzünde. “Hep konuştular hakkımızda. Sığabileceğimizi sandılar küçük dedikodu dünyalarına. Bizse sustuk. Yaşadık ve yarattık. Doğanın emsalsiz güzelliklerini, iç içe oynaşan renkleri, sanki bir ömür birbirlerini aramış da bulmuşçasına yan yana diziliveren sözcükleri paylaştık birlikte Kendimize yepyeni bir dünya kurduk. O şiirlerini yazdı, resimlerini yaptı. Ben heykellerimi yonttum. Sanatla kutsadık aşkı.”
    “Çok güzel şeyler üretmişsiniz birlikte” deyince çocuk gibi sevindi. Annesi “Aferin” demiş bir çocuk gibi usul usul sevindi hem de. İçinde bir yaraya dokunduğumu hissettim. Kim bilir nasıl uğursuz saymışlardı onu. Genç bir sanatçıyı baştan çıkaran cadı gibi görünmüştü belki de bazılarının gözüne. Oysa nasıl da sinmişti Bedri’nin sanat dünyasına, nasıl bereketlendirmişti o dönemi. Öyle ki Mari olmadan Bedri’nin o yıllar arasındaki sanatını anlatamaz olmuşlardı. Kendisi de yaratmıştı hem hırsla, sonrasında zamanı olmayacağını hissedermiş gibi...”Birbirimizi çok teşvik ettik” diye anlatmaya koyuldu. “Bedri şimdiye dek tanıdığım en çalışkan sanatçı. Öyle bohem lakaytlıklarına yer yok yaşamında. ‘El unutur’ der, her gün yılmadan düzenli olarak çalışır. İmrenirim tutkusuna. Karşısındakini ezmeyen, tam tersine ona da yaratma ilhamı veren, tertemiz bir coşkusu var. Her seferinde o coşkuya ben de kapılır, kollarımı sıvadığım gibi yeni bir kalıpla mücadeleye koyulurum heyecanla. Uzun emek saatlerinin ardından da birbirimize bayramlık kıyafetlerini gösteren küçük çocuklar gibi yeni bitirdiğimiz eserlerimizi gösteririz.”
    Gözleri bir an heyecanla parladı. “Duvara bak, sana resimlerimi göstereceğim” dedi. Hastane odasının kanı donduran beyaz duvarında Bedri’nin resmettiği Mariler canlandı gören gözlere. Tatlı tatlı mırıldandı Mari: “Beni çok resmetti. Upuzun boyunlu, ceylan gözlü bir güzel kıldı beni. Bütün abartıları, biçimbozmaları hep o aşkındandı. Lunaparklarda sizi olduğunuzdan farklı gösteren, gülümseten aynalar vardır ya onun resimleri de aşkla çarpıttı çehremi, gövdemi. Öyle isimler verdi ki bana birkaç farklı kadına büründüm, çoğaldım sayesinde. Alis, dedi bana tablolarında, Meryem, Leyla, İvy, Talaslı, Gelin Başı, Karadut. Kendisine de Bedros... Dilleri, dinleri yakınlaştırdı sevgisi...”
    Derken heykeller belirdi hasta yatağının başucunda. Sevgi adına emek adına üretilmiş ne varsa veda etmeye gelmişti Mari’ye. Eğilip onun yerine okşadım hepsini. En çok da Bedri’ninkini. “Onun biricik başını yonttum, öpmeye doyamadığım gözlerini, sevmeye doyamadığım lüle lüle saçlarını” diyordu Mari, “Yanımda olmadığı zamanlarda da onunla olabildim böylelikle. Hep elimin altında kaldı, parmaklarımın dokunuşunda.”

    Işıltılı yaz gecesi gözlerini bana çevirdi. “Heykelden de sevdiğimden de pişmanlık duyamam. Onlar benim miladım oldu. Kim hayatında milatlardan bahsedebilir kolay kolay? Dolayısıyla anlamalarını da beklemiyorum ne heykeli ne Bedri’yi. İç içedir benim için ikisi, canımın özündedir. Yonttuklarıma aşk duydum, aşk duyduğumu da yonttum ben. Eserlere ve birbirimize nasıl emek verdiğimizi de, emek verdiğimiz eserleri ve birbirimizi nasıl sevdiğimizi de bir dört duvar bir de Tanrı bilir.” “Kırgın mısın Tanrı’ya, hayata?” diye sordum. “Aşkım ve eserlerim mâni kırgın olmama” dedi gülümseyerek. Ben yanına gidemezdim canım çektikçe o da benim yanımda istediğim kadar kalamazdı. Hastalık tek çıkışımız oldu. ‘Sabır taşı olsa çatlar” derler ya hani, ben o deyişi çok severim. Çatlayan bir taş... Taşın o sabit, yekpare halini gözünün önüne getir ve sonra damar damar, usul usul, için için çatladığını. Hastalık işte böyle çatladı içimde. Şimdi ben sevgilimi değil, dünyayı terk edeceğim, o ise beni terk etmiş değil, uğurlamış olacak. “ Düşünceli bir ifadeyle ekledi. “Cehennem, ihtiyaç duyulmama hissidir benim için. Cennetse ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duymama hissi. Kendi cennetime gidiyorum nihayet.” Sonra bir anda gözündeki gökyüzünde yıldızlar kayboldu. Yağmur başladı gözpınarlarından aşağı. İri damlalı serin bir yağmurdu, ailesine ağıt borcuydu.

    “Bir tek ailem ukdedir içimde. Onlara kırgın ayrılmak ağır geliyor. Onlar kökümdür çünkü. Ve zaten bir kez kopmuştuk Talas’tan İstanbul’a yollara düştüğümüzde.” Tıpkı o resimlerdeki gibi uzadı sanki narin boynu bir anda, hoyrat rüzgârla savrulan bir çiçeğin başı gibi büküldü. “Aitsizlik eskilerden miras bana. 1913’te Kayseri’nin Talas köyünde dünyaya gelmişim. Gel gör ki doğum yılım sürgün yılı olmuş aileme. Yörenin tüm Ermenileri gibi biz de düşmüşüz yollara. Hikâyemi öyle kimselere anlatmam. Bir Bedri bilir her şeyiyle çünkü sevgisi geçmişimi de alır içine.” Eski bir masal gibi aktı o kovulduğu geçmiş. “Üç dayım varmış benim. Bir tanesi kurtulsun diye tüm servetlerini vermiş de ailem yine işe yaramamış. Anam böyle düşmüş yollara işte, kucağında bebeği Mari, bağrındaysa gencecik kardeşlerinin dinmeyen kederi. Şimdi anlıyor musun onunla beraberliğimi ailem neden tasvip edemezdi diye. Yaşadıkları geçmiş mâniydi böyle bir şeyi kabullenmelerine. Bedri bu geçmişi de kendi acısı gibi sahiplenip şiirleştiren insandır, ama inandıramazdım onları böyle bir insanın var olabileceğine. İlişkiyi göze almış oldum. Fena küstü ailem bana, koruyucu ellerini çektiler üzerimden. Soyadım bir kader mi, gerekmez miyim kimselere diye bile düşündüm bir dönem, inanır mısın. Zaten hep çok düşünmekten oldu olanlar. Artık geçmişim yok. Geleceğim de günübirlik bugünlerden ibaret ne zamandır. Oysa ölümlü dünya işte. Yazık hepimize...”

    Bir parça neşelendireyim, yüzündeki bulutu dağıtabileyim diye çaresizce atıldım. “Ama şimdi senin yeni bir ailen var.” Gülümsedi. “Doğru, Fred var. Kaç kadın böylesine gönül zengini bir adamla karşılaşabilir. Sırf dedikodular dinsin diye evlenmeyi kabul etti benimle. Bile bile. Ama bak işte artık hiçbir dedikodunun önemi kalmadı. Ve Bedri var her şeyin önünde. Biliyor musun, helak etti kendini ilaç parası bulsun diye. Gözünün nuru tabloları yok fiyatına sattı. Bir de saklıyor aklı sıra, sanki ben bilmiyorum. Lakin bilmek dışında yapabildiğim bir şey yok.
    “Başka türlü olsun istemez miydin?” diye sordu içimdeki isyan. O ise artık tevekkülün ta kendisi olmuştu. Bir hâkimin soğukkanlılığı ve kararlılığıyla okudu kendi hükmünü. “Daha kolayı her zaman için mümkündü. Ama felsefe okumayı da heykel yapmayı da Bedri’yi sevmeyi de el yordamıyla içimde buldum ben. Hiçbir şeyi dışardan seçmedim ki. Dolayısıyla ne yaşandıysa en doğal haliyle olması gerektiği gibi yaşandı. En gerçek isteklerimin ilmek ilmek ördüğü bir kaderdi bu. Bir tek kendi eserlerimle dolu dolu anılmayı isterdim. Artık tamamlayamayacağım bütün heykeller balçık balçık içimde. Nasıl da parlak başlamıştı oysa her şey. Ankara’daki sergilerde heykellerim birincilik kazanmıştı. Daha yolun başındaydım. Gidebileceğim bir yol var sanıyordum. ‘Gelecek vaat ediyor’ demişlerdi benim için. Gel gör ki vaat ettiğim gelecek, ömrümün kısmeti değilmiş.”

    Sonra gözlerini kaçırıp kendi kendine mırıldandı. “Bir de onun gözlerime bakıp da söylediği her şeyi özleyeceğim. Öyle şiir için ayrı dili, günlük hayat için ayrı dili yoktur Bedri’nin. Yaşadığımız her an şiirdir o yüzden. Onun hiçbir şeyini sahiplenmedim. Ne kendisini ne eserlerini. Benim için yaptıklarından bile kendime pay çıkarmadım, çünkü onlar herkesi kucaklayacak denli büyüktü. Ama “Çatal Karam” deyişini özleyeceğim ne yalan söyleyeyim.” Mahcup mahcup gülümsedi. “Anlatsana hikâyesini Mari” dedim. O şiirin gerisini, dizelerin arasını dinlemenin benim için nasıl da değeri biçilmez bir armağan olduğunu hissetti. Gizli vasiyetini açıklar gibi, büyük sırrını paylaşır gibi, en leziz meyveyi tane tane yedirir gibi anlattı. “O deyiş Çorlu gezisinden yadigâr. Bir gün İskilip kasabasında çalışırken çocuklar etrafını sarmış. O da oyalansınlar, kendisini de rahat bıraksınlar diye çocukların eline kâğıt kalem tutuşturmuş, ‘Bildiğiniz ne kadar meyve ismi varsa yazın’ demiş. Oralar bereketli yerler, çocuklar yazdıkça yazmış. Sırf üzüm çeşitleri bile bir sayfa tutmuş. ‘Çatal Kara’ da onlardan biri. Yer yer mora çalan kuzgunî bir salkımmış. Diline doladı bir kere. Gözlerime, saçlarıma yakıştırdı. ‘Çatal Karam’ dedi durdu bana. Sonra da o şiir geldi...”
    Hastane odasının çiğ boşluğunda Bedri’nin sesi yankılandı, sevdiği kadın için son kez söyledi şiirini.

    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Nar tanem, nur tanem, bir tanem
    Ağaç isem dalımsın salkım saçak
    Petek isem balımsın ağulum
    Günahımsın, vebalimsin.
    Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
    Yoluna bir can koyduğum
    Gökte ararken yerde bulduğum
    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Daha nem olacaktın bir tanem
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın
    Kadınım, kısrağım, karımsın.

    Yudum yudum içti Mari dizeleri. Uzaklardayken de dilediği an kıyısına oturup erkeğine sarılabileceği bir dere akıttı yüreğine. Üzerlerine hiçbir gölgenin düşmeyeceği denli aydınlık bir gökyüzü düşledi. En taze çiçekleri, en hafif esintiyi ekledi. Cennetini kurdu kendi kendine. En sulularından bir sepet dolusu meyve iliştirdi mis kokulu çimenlerin üzerine. Ama ağzına bile götüremedi onları. Mecali kalmamıştı hiç. Hayaline gülümseyip mırıldandı. “Tam da onun dediği gibi ‘bir dilimi zehir zıkım bir dilimi candan tatlı’ bir aşk bizimkisi. Bu ara yine zehir zıkkım olan dilimleri yeme zamanımız. Acımla ona daha fazla acı vermeden gitmek istiyorum artık. Başkaları adımı, yarım kalmış sanatımı anmayacak muhtemelen. Yine de unutturamazlar beni, kalkar boşluğum konuşur yerime. Ve kimsenin rahatsız olmayacağı kadar uzun zaman geçtiğinde, belki bir gün, beni de hatırlarlar...”

    Birden içimdeki sesi sustu Mari’nin. İki adam katıla katıla birbirine sarıldı. Yeniden kentin uzak gürültüleri duyulur oldu. Arabaların motorları, sokakları döven ayakkabı topukları, bebek çığlıkları yaladı kenti. Güneşin henüz uykuda olduğu o alacakaranlığın en tesellisiz saatlerinde müezzinin berrak sesinden bir dua yayıldı kente. Eminönü’ndeki bütün güvercinler aynı anda havalandı. Avucumu açtım. Mari uçtu gitti.

    Karin Karakaşlı- Can Kırıkları, Sabır Taşı adlı hikayesi
  • Atom parçalamak için seminerlere başlayacağız, zamanım olmaz diye hemen okumak istemiştim.
    Mustafa A. ile farketmeden aynı saniyeler içinde başladık okumaya, eminim benden daha güzel bir inceleme yapacaktır – burada emrivaki yapıyorum hocam, incelemenize başlayınız hemen –

    Vüs'at O. Bener’i kpss dönemimden –daha doğrusu öabt- Buzul Çağın Virüsü ile tanıyorum, kimi kandırıyorum tanımıyordum sadece sınavda çıkar diye yazar eser ezberliyorduk.. Neyse ki Liliyar #32384995 etkinliği ile gerçekten tanışmış oldum.

    Önsöz de Murat Yalçın,
    “’Okuyun da görün, öykü nedir, iyi bir öykü ne yapar adamı’ dedim hep. Bugünse, ‘Okuyup da tutkunu olmayan okurluğunu gözden geçirmeli’ derim, gönül rahatlığıyla...
    Okunup geçilecek bir yazar değil Vüs’at O. Bener: Okurunun dünyaya bakışını, yaşamı algılayışını etkiler, dönüştürür. Neredeyse zihnine sokulmak ister.
    Hazırlıklı olun, derim.”
    Diyor.. Bende kitaba başlamadan önce buna kendimi hazırlamakla iyi etmişim diyorum.

    "Dost, Havva, Kibrit, Boş Yücelik, İlki, Sal, Leblebici, Kuş, Biraz da Ağla Descartes, Siyah-Beyaz, Nihavent Saz Denemesi, Bisiklet, Ergenekon, Kara Tren, Buluşma, Uçak Korkusu, Sünnet, Palto, Ya Herru Ya Merru, Yorumsuz, Bir Bardak Çay" adlı öyküler – 21 öyküymüş yazarken saydım kabul- değişik kitaplarından seçilerek bir araya getirilmiş. Bende iz bırakan bazı öyküler hakkında nacizane yorum yapacağım..

    Kitapta genel olarak birinci tekil anlatıcı kullanılmış. Öykülerdeki anlatıcıların kendini sorgulaması, kendileriyle çatışmaları, içinde bulundukları ortama kendini yabancı hissetmeleri iç seslerinin aktarılmasıyla yansıtılmış. Kişilerin düşüncelerini ve iç seslerini tırnak işareti kullanarak ayırmış sürekli. Hemen her öyküde ayrıntıcılığı -kelimeyi telaffuz edemedim ama yazdım- sayesinde, yalın diyaloglar ya da iç konuşmalarla karakterleri, keskin hatlarla belirlemiş.

    Bener, bir söyleyişi de şu cümleyi kurmuş: “Öykü yazmak için rahatsız olmaya, dahası hastalık derecesinde saplantıya gereksinim duyarım.” Gerçekten de “Ergenekon, Kara tren, Bir Bardak Sıcak Çay” hikayelerini okuyanlar bu cümlesini daha iyi anlar, yazar kendi yaşamından saplantılı anılar bırakmış.

    “Batağa saplandım büsbütün. Sırtıma vurduğu yükü taşımalıydım. Vefa simgesiydim gözünde. Ne demeye kesmeye kalkıştım tutunduğu dalı?” (Ergenekon’dan)

    “Ne kaldı geride? On dokuz yaşımda başlayıp otuz yaşımla kesintiye uğrayacağını sandığım çoğu kaygılı, korkulu, boğuntulu yıllar.” (Kara Tren’den)

    “Kimsesizler mezarlığına gömdüm imgelerimi. İpileyen sarımsı ışık pırpırlandı, sönmek üzere, sönünce kurtulacağım kendimden –acınası avuntu!–, ödeşeceğiz, kristal yüreklerine sırt çevirdiklerimle.” (Bir Bardak Sıcak Çay’dan)

    Kitabın ismini aldığı “Havva” hikayesi ise acımasızlık ve pişmanlık duygusundan çok ötekileştirmeyi en derinden gösterdi bana. Hatta ötekileştirme daha ilk cümlede başlamış: “Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi.”
    Öykü Havva’nın, ama anlatımı evin kızı yapar. Kızın dilinden yazılmıştır, onun günlüğünden alıntıdır. Havva kızın üstüne kabus gibi çökmüştür, ona derinden bir beddua eder: “Allahım şunu öldür!” Kıskançlık varsa saflık da vardır. Havva’nın hastalığına üzülen kız aynı içtenlikle daha sonra ağlar: “Allahım öldürme onu!”

    Diyarbakır da görev yapmış olan Murat Özyaşar hocamız öğrencilerine Havva hikayesini okuyor, onlardan Havva'ya mektup yazmalarını istiyor. Mektuplar Havva'nın en yakın arkadaşının, yanında kaldığı kızın ve annenin, hatta kendi elinden de yazılıyor. Mektuplardan etkilenen öğretmen hepsini bir zarfa koyuyor ve Bener'e yolluyor. Yazılanları görünce çok sevinen Bener, öğrencilere bir koli kitap göndermiş. Ayrıca mektuplar, yazıldıktan iki yıl sonra (2005) Norgunk Yayıncılık tarafından kitaplaştırılmış.

    “İlki” öyküsün de ise evin ilk çocuğunun evden ilk ayrılışından sonra eve ilk dönüşü anlatılmış. – ne çok ilk dedim- Öykünün adının "İlki" olmasının nedeni bu olabilir mi? Olabilir. Geride bırakılmış olanla geri dönüşte bulunan belirgin fark öykünün merkezinde yer alıyor. Asıl dikkat çeken, anlatıcının aile bireylerine karşı sevgiye benzer bir duyguyla hareket etmiyor oluşuydu. Aileden bir daha geri dönmemecesine ayrılışın ilk fark edilişi diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Ailenin parçası olan çocuk gitmiş, yerine bir yabancı gelmiş artık. Bu da o yabancılık duygusunun ilk ayırt edilişi..

    “Sal” öyküsünde yaşanılan ikilem.. can kurtarmaya giderken canından olmak. Şerif denizin ortasında yüzme bilmeyen anlatıcıyı kurtarmaya çalışırken bi anda nasıl canının derdine düştü anlayamadım bile. Geçenlerde bi alıntı paylaşmıştım “Ölümü bir gören yaşama deli gibi sarılır.” Yaşanılan, bu herhalde dedim.

    “Biraz da Ağla Descartes” de anlatıcının arkadaşı “Descartes” lakaplı kişidir. Bu kişi aracılığıyla Descartes'a göndermeler yapılır, öyküdeki Descartes, çok düşünen ama saf biridir. Anlatıcı sık sık onun üzerinden tartışmalı diyaloglar yaratır.

    “Öldü mü?”
    “Belki.”
    “Ölür. Bak bu kesindir bana göre. Çözemezsin de. Onun için mi, belki dedin?”
    “Galiba. Ama her şeyi çözüyorum.”
    “Çözüyorsun da anlayamıyorsun.”
    “Doğru.”
    “Denemeli. Denemedikçe olmaz. Deneyelim. Deneyelim mi?”
    “Bilmem. Denersem anlar mıyım?”


    “Kuş, Siyah-Beyaz” öyküleri “kapalı” sayılabilecek nitelikte, okurun çabasına bırakmış. “Sünnet, Uçak korkusu, Ya herru ya merru” öykülerinde ise yine yazarın bir geçmişine dönme hikayesi var.. “Yorumsuz ve Palto” ise kısacık öyküleri - o kadar kısa ki 1-2 sayfa-

    1k ‘da gözlemlediğim kadarıyla yazar pek keşfedilmemiş, etkinlik sayesinde kitabı bitirdiğimde “iyi ki” dedim. Birçok okur tarafından geç keşfedilmesi bir kayıp değil, olmamalı da bana göre.. Herkese keyifli okumalar diliyorum.

    Edit. İlk baştaki Dost hikayesine değinmek dahi istemedim. En başarılı sayıldığı edebi öyküsü de olsa kadının itilip kakılması kanıma dokunur oldu. -öyle de içselleştirmişim öyküyü-
    Edit2. İncelemeyi baştan sona okudum da galiba bende Bener'in bir karakterini canlandırmışım sürekli iç konuşmalarla...
  • Yazar: özlem
    Hikaye Adı : Oblivion
    Link: #31185532
    Müzik Parçası : Oblivion

    Saat gecenin üçü. Gece dahi uykuya dalıp beklerken sabahı ve muhakkak ki biriktirirken ışığı, varlığım yağmur tanelerinin misafir olduğu bir pencerenin ardından dünyayı seyrediyor. Görebildiğimce ve gözlerimden ruhuma süzülebildiğince yaşamı…
    Oysa ne çok tortu var, yağmurların bile aklayamadığı…

    Oturduğunda pamuk tarlasına alabildiğine uzanma hissini veren koltuğumda, elimde bez bebeğimle bu saat olmuş düşünüyorum. Uykunun huzurlu halinin ses ve nefes olduğu sesler eşliğinde. Elimde bez bebeğim; gün ışıyınca, dinlenince, ışık taneleriyle verilmeyi bekleyen…
    Gözleri tamam.. iki küçük zeytin tanesi.
    Saçları ise renksiz, ne uzun, ne kısa..
    Yüzü bir çocuğu mutlu edebilecek kadar mutlu!
    Yanakları bulutsu bir kiraz renginde.

    Ama bir şey eksik bu ifadede, mutluluğun dokunduğu bir şey…
    Gülüşünü, acısını, duygularını simgeleyen; dudakları.

    … Elime iğne ipliği alıyorum bir ifade, belirginlik oluşturabilmek için. Mutlaka güleç olmalı. Onu gören her çocuk gülüşünün gölgesinden dahi uzak bulmamalı bebeği.
    İğne ipliği elime alıyorum ki;

    O çok eskiyen ve yenisine lüzum görmediğim televizyonum açılıyor birdenbire.
    Minik sarı bir kutu, haberlerde duruyor!!
    Dünün özeti, dünlerin özetini sunuyor...
    Bugünü.
    Günün ışığına seslenen haliyle…

    Şöyle diyor, haberleri sunan spiker kadın cızırtılar ve altyazısında siyasetin, polemiklerin ve elbet magazin bülteninin eksik olmadığı yayın karesinde...
    En fazla 3 dakika ve süre başlıyor:

    “ . Ağrı'da dedesiyle bayramlaşmak üzere ailesiyle birlikte köye giden 4 yaşındaki Leyla Aydemir kayboldu Sayın Seyirciler.
    18 günlük arama çalışmalarının ardından dün kötü haber geldi; Leyla dere yatağının ağzında yüzü suya dönük olarak ve sırtında şiddet izleriyle bulundu. Otopsi raporları aç bırakılarak öldüğünüde göstermekte.

    . Ankara'nın Polatlı ilçesinde 22 Haziran günü kaybolan Eylül Yağlıkara ölü bulundu. Otopsisinde vücudunda kesici delici alet izlerine rastlandı, cinsel istismar sonrası boğularak öldürüldüğü de belirlendi. Katil zanlısı, Eylül'ü arama operasyonlarınada katılmıştı. Sezdirmedi ki büyük bir başarı ve unutmadan Sayın Seyirciler, kendisi şu an hapishanede.

    Korkmayın.. Yakında çıkar.

    . 12 yaşındayken dayısının oğlu tarafından kaçırılan ve alıkonulduktan sonra 18 yaşına girmeden iki çocuk sahibi olan Pelda, kalbinden vurularak öldürüldü. Pelda'nın hayalleri vardı, hepimiz gibi.. Öğretmen olmak istiyordu. Ama annelik zorla da olsa bir nevi öğretmenliktir değil mi? Okumaya ne gerek var...

    Evet seslerinizi tüm o kuru gürültüsüyle duyuyorum.



    Bir saniye.. Magazin bültenine bağlanıyoruz.
    SON DAKİKA!!!

    “ Ünlü Model, yurtdışından şu saatlerde uçakla dönüyor Sayın Seyirciler. Nefesler tutulmuş. Tüm duygularımız, insanlık dahil konuya yoğunlaşmakta.. Kendisi " İ " dizisinde toplumumuzun ahlak, kültür ve etnik yapısını karalayarak yükselen ve içi çürümüş bir güzellikle ve tabii bizimde yücelttiğimiz ve yitirdiğimiz değerlerle; öldürülen ve haberlerini sunduğum çocuklara destek için burada olduğu söylüyor.
    .. Yoğun olmasaydı muhakkak o topuklu ayakkabıları, çocuklarımızın öldürüldüğü, tecavüz edildiği ve çamura bulandığı topraklara ulaşırdı…
    Ama destek oluyor değil mi?
    “ Reklamın iyisi kötüsü olmaz. “

    Bize böyle öğrettiler ve biz de ellerine sağlık demekten geri durmadık. Her neyse Sayın Seyirciler; Modelimiz gelene kadar haberimize dönelim..


    1 dakika 1 dakikadır..



    Biraz geçmişe gidelim diyorum ve kesinlikle,
    derinleşmeden tabii...

    . 2016 yılının Ekim ayında evinin önünde oynarken kaybolan Irmak Kupalı, komşuları Himmet Aktürk tarafından tecavüze uğradıktan sonra vahşi bir şekilde öldürüldü. Himmet Bey (!?!) şuan nerede? Ne durumda? Tahminleri zorlayın.. Himmet Bey, o masum kişiliklerden biri, hangi güzel ve huzurlu gökyüzünü solumakta?

    . 31 Mayıs 2017 günü evden çıkan (6) yaşındaki Eylül'ün cesedi terk edilmiş bir inşaatta, bir bavulun içinde bulundu; tecavüz edildikten sonra boğazı sıkılarak öldürüldü. Ve dikkat edin buraya.. Boğazı sıkılarak… Acaba cezasında bu bir anlık öfke ve tabii pişmanlık, ne kadar indirim sağlar??
    Eylül mü? Sanıyorum ki kemiklerinin tozu kalmamıştır…
    Ailesine hiç girmiyorum, konumuz derinlik değil!!

    Tüm çocuklar dahil ve Bey'den ayrı " Çocuklar "lafım için; siz genel olarak kabul edin...
    Özür dilerim.


    Saniyeler kaldı... ve lütfen kahvelerinizi, çaylarınızı yudumlayın.

    Boş gitmez.

    “ Yardımcı olacaktır seyrinize. “


    Vee.. yeni haberler var elimizde…
    Son dakika diyebilir miyiz Seyirciler???

    " Arkadaşlar, 1 dakika daha lütfen!! "

    … .Hatay'ın Hassa ilçesinde, dün amcasıyla kaynaktan içme suyu almaya gittiği Amanos Dağları eteklerinde kaybolan, konuşma engelli Ufuk Tatar'ı (6) arama çalışmaları aralıksız olarak devam ediyor. Tüm ilçe merkezinde ve köylerdeki camiilerde Ufuğun kaybolduğu gün üzerinde bulunan kıyafetler tarif edilerek anons edildi.

    . Diyarbakır'da 14 yaşındaki bir çocuk, hayvan otlattığı sırada kayboldu. Kayıp çocuğu bulmak için ekipler seferber oldu. Ancak henüz bir sonuç alınamadı. Dikkat edin " bir çocuk " diye tabir ediyoruz.. Bize ulaşan bilgi bu ama biz ona yinede Yusuf Yılmaz diyelim.

    Bulunur maazallah..
    Suçlular cezalandırılmalı öyle değil mi?

    . Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Güleçler Köyü'nde dün odun toplamak için eşekle yakındaki ormanlık ve dağlık alana giden zihinsel engelli 15 yaşındaki Salih Oral'dan haber alınamıyor.





    Neler oluyor sayın seyirciler?
    Neden bu haldeyiz?

    Çocuklarımız kaçırılıyor. Tecavüz ediliyor ve tecavüz edenin bir hakkı, cevabı varmış gibi serbest bırakılıyor. Kaç gün sürüyor acı? Bedelinde ne ödeniyor ki unutuluyor...
    Satılıyor.. Kişiliğimiz, ahlakımız, insanlığımız?

    Peki satın alan kim??

    Tecavüzcünün tezgahından uzak değil bu piyasa muhakkak.

    ...

    - Kestik –
    Cızırtılar..
    Kararan bir ekran, sonra tekrar açılan…
    Güleç yüzlü, yakışıklı bir spiker, özürleriyle kamera karşısına geçiyor.

    Tam açıklama yapacağı sırada yayın donuyor ve tuhaf olan o ki tüm bu haberin konusu eşliğinde; o magazin ve siyaset bülteninin üst karesi olarak çocuk resimleri ve kayıp ilanlarıyla..
    Spikerle sanatsal bir tablo gibi.


    Kapının telaşla çalışıyla irkiliyorum ve korkuyla kapıyı açıyorum. Zira biraz önceki televizyon rehavetini üzerimden atamadım..
    Kapının eşiğini tutmuş nefes nefese şunları söylüyor karşımda duran arkadaşım:
    - Özlem, duydun mu?
    Türkiye dahil Dünya'nın iletişim ağı çökmeye başlamış. Düzeltemiyorlar ve sorun bulunamıyor…

    Nasıl? Demeden.. bir çocuk geçiyor merdivenlerden..
    Apartmanda ise kaynağını nereden aldığını bilmediğim bir müzik çalıyor, sanki duyuru gibi… https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs

    ... Çocuğa odaklanıyorum, müzik eşliğinde.
    Beni gören arkadaşımda bakışlarını ona çeviriyor yalnız baktığımız aynı şey mi bilmiyorum....

    Çocuğun bir ağzı yok, ne kız ne oğlan diyebilirim..
    Hafif kirlenmiş beyaz kıyafetlerin içinde ve gözleri iri birer zeytin gibi.
    Elinde de bez bebek…
    Sadece bir ifadesiyle…
    Bulutsuluğu düşmüş nar kırmızı bir iple örselenerek dikilmiş bir ağız ve dikkatle bakıldığında ise bir gülüşü andırıyor bebekte.


    Çocuk gidiyor başını çevirip ve ben bez bebeğime doğru koşuyorum.

    İğne ipliğin hemen yanındaki.

    Gülüş olmalı diyorum..
    İncitmeden, dokunmadan kırmızıya...

    Yapamıyorum…
    Onun yerine gülüşümü, sözlerimi, söyleyemediklerimi bez bebeğin tam ağız kısmına dikiyorum.

    Ve işte..
    Şimdi, tamam.

    ...

    özlem.



    ... Çocukların olmadığı bir gelecek inanıyorum ki yok ve gözlerim geleceğe, yaşamın tadını daha çok çıkarmaya yönelik değil muhakkak. Gelecek onlarla ve onların olsun kafi.


    Çocuklarımıza sahip çıkalım.
    Küçücük bir ihmal onları bizden alır...
    Bu, İnsanla İnsanın mücadelesi
    En çetin ve belki...
    En lekeli haliyle.

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim…
    Sevgiyle kalın.

    ⚝⚝⚝

    → (Mutlaka bakmalı, bilgi edinmeli ve bu bilgiyi paylaşmalıyız: http://www.mynet.com/...lara-uyari-4242998-1) ←

    ⚝⚝⚝
  • Saat gecenin üçü. Gece dahi uykuya dalıp beklerken sabahı ve muhakkak ki biriktirirken ışığı, varlığım yağmur tanelerinin misafir olduğu bir pencerenin ardından dünyayı seyrediyor. Görebildiğimce ve gözlerimden ruhuma süzülebildiğince yaşamı…
    Oysa ne çok tortu var, yağmurların bile aklayamadığı…

    Oturduğunda pamuk tarlasına alabildiğine uzanma hissini veren koltuğumda, elimde bez bebeğimle bu saat olmuş düşünüyorum. Uykunun huzurlu halinin ses ve nefes olduğu sesler eşliğinde. Elimde bez bebeğim; gün ışıyınca, dinlenince, ışık taneleriyle verilmeyi bekleyen…
    Gözleri tamam.. iki küçük zeytin tanesi.
    Saçları ise renksiz, ne uzun, ne kısa..
    Yüzü bir çocuğu mutlu edebilecek kadar mutlu!
    Yanakları bulutsu bir kiraz renginde.

    Ama bir şey eksik bu ifadede, mutluluğun dokunduğu bir şey…
    Gülüşünü, acısını, duygularını simgeleyen; dudakları.

    … Elime iğne ipliği alıyorum bir ifade, belirginlik oluşturabilmek için. Mutlaka güleç olmalı. Onu gören her çocuk gülüşünün gölgesinden dahi uzak bulmamalı bebeği.
    İğne ipliği elime alıyorum ki;

    O çok eskiyen ve yenisine lüzum görmediğim televizyonum açılıyor birdenbire.
    Minik sarı bir kutu, haberlerde duruyor!!
    Dünün özeti, dünlerin özetini sunuyor...
    Bugünü.
    Günün ışığına seslenen haliyle…

    Şöyle diyor, haberleri sunan spiker kadın cızırtılar ve altyazısında siyasetin, polemiklerin ve elbet magazin bülteninin eksik olmadığı yayın karesinde...
    En fazla 3 dakika ve süre başlıyor:

    “ . Ağrı'da dedesiyle bayramlaşmak üzere ailesiyle birlikte köye giden 4 yaşındaki Leyla Aydemir kayboldu Sayın Seyirciler.
    18 günlük arama çalışmalarının ardından dün kötü haber geldi; Leyla dere yatağının ağzında yüzü suya dönük olarak ve sırtında şiddet izleriyle bulundu. Otopsi raporları aç bırakılarak öldüğünüde göstermekte.

    . Ankara'nın Polatlı ilçesinde 22 Haziran günü kaybolan Eylül Yağlıkara ölü bulundu. Otopsisinde vücudunda kesici delici alet izlerine rastlandı, cinsel istismar sonrası boğularak öldürüldüğü de belirlendi. Katil zanlısı, Eylül'ü arama operasyonlarınada katılmıştı. Sezdirmedi ki büyük bir başarı ve unutmadan Sayın Seyirciler, kendisi şu an hapishanede.

    Korkmayın.. Yakında çıkar.

    . 12 yaşındayken dayısının oğlu tarafından kaçırılan ve alıkonulduktan sonra 18 yaşına girmeden iki çocuk sahibi olan Pelda, kalbinden vurularak öldürüldü. Pelda'nın hayalleri vardı, hepimiz gibi.. Öğretmen olmak istiyordu. Ama annelik zorla da olsa bir nevi öğretmenliktir değil mi? Okumaya ne gerek var...

    Evet seslerinizi tüm o kuru gürültüsüyle duyuyorum.



    Bir saniye.. Magazin bültenine bağlanıyoruz.
    SON DAKİKA!!!

    “ Ünlü Model, yurtdışından şu saatlerde uçakla dönüyor Sayın Seyirciler. Nefesler tutulmuş. Tüm duygularımız, insanlık dahil konuya yoğunlaşmakta.. Kendisi " İ " dizisinde toplumumuzun ahlak, kültür ve etnik yapısını karalayarak yükselen ve içi çürümüş bir güzellikle ve tabii bizimde yücelttiğimiz ve yitirdiğimiz değerlerle; öldürülen ve haberlerini sunduğum çocuklara destek için burada olduğu söylüyor.
    .. Yoğun olmasaydı muhakkak o topuklu ayakkabıları, çocuklarımızın öldürüldüğü, tecavüz edildiği ve çamura bulandığı topraklara ulaşırdı…
    Ama destek oluyor değil mi?
    “ Reklamın iyisi kötüsü olmaz. “

    Bize böyle öğrettiler ve biz de ellerine sağlık demekten geri durmadık. Her neyse Sayın Seyirciler; Modelimiz gelene kadar haberimize dönelim..


    1 dakika 1 dakikadır..



    Biraz geçmişe gidelim diyorum ve kesinlikle,
    derinleşmeden tabii...

    . 2016 yılının Ekim ayında evinin önünde oynarken kaybolan Irmak Kupalı, (4) komşuları Himmet Aktürk tarafından tecavüze uğradıktan sonra vahşi bir şekilde öldürüldü. Himmet Bey (!?!) şu an nerede? Ne durumda? Tahminleri zorlayın.. Himmet Bey, o masum kişiliklerden biri, hangi güzel ve huzurlu gökyüzünü solumakta?

    . 31 Mayıs 2017 günü evden çıkan (6) yaşındaki Eylül'ün cesedi terk edilmiş bir inşaatta, bir bavulun içinde bulundu; tecavüz edildikten sonra boğazı sıkılarak öldürüldü. Ve dikkat edin buraya.. Boğazı sıkılarak… Acaba cezasında bu bir anlık öfke ve tabii pişmanlık, ne kadar indirim sağlar??
    Eylül mü? Sanıyorum ki kemiklerinin tozu kalmamıştır…
    Ailesine hiç girmiyorum, konumuz derinlik değil!!

    Tüm çocuklar dahil ve Bey'den ayrı " Çocuklar "lafım için; siz genel olarak kabul edin...
    Özür dilerim.


    Saniyeler kaldı... ve lütfen kahvelerinizi, çaylarınızı yudumlayın.

    Boş gitmez.

    “ Yardımcı olacaktır seyrinize. “


    Vee.. yeni haberler var elimizde…
    Son dakika diyebilir miyiz Seyirciler???

    " Arkadaşlar, 1 dakika daha lütfen!! "

    … .Hatay'ın Hassa ilçesinde, amcasıyla kaynaktan içme suyu almaya gittiği Amanos Dağları eteklerinde kaybolan, konuşma engelli Ufuk Tatar'ı (6) arama çalışmaları aralıksız olarak devam ediyor. Tüm ilçe merkezinde ve köylerdeki camiilerde Ufuğun kaybolduğu gün üzerinde bulunan kıyafetler tarif edilerek anons edildi.

    . Diyarbakır'da 14 yaşındaki bir çocuk, hayvan otlattığı sırada kayboldu. Kayıp çocuğu bulmak için ekipler seferber oldu. Ancak henüz bir sonuç alınamadı. Dikkat edin " bir çocuk " diye tabir ediyoruz.. Bize ulaşan bilgi bu ama biz ona yinede Yusuf Yılmaz diyelim.

    Bulunur maazallah..
    Suçlular cezalandırılmalı öyle değil mi?

    . Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Güleçler Köyü'nde odun toplamak için eşekle yakındaki ormanlık ve dağlık alana giden zihinsel engelli 15 yaşındaki Salih Oral'dan haber alınamıyor.





    Neler oluyor sayın seyirciler?
    Neden bu haldeyiz?

    Çocuklarımız kaçırılıyor. Tecavüz ediliyor ve tecavüz edenin bir hakkı, cevabı varmış gibi serbest bırakılıyor. Kaç gün sürüyor acı? Bedelinde ne ödeniyor ki unutuluyor...
    Satılıyor.. Kişiliğimiz, ahlakımız, insanlığımız.

    Peki satın alan kim??

    Tecavüzcünün tezgahından uzak değil bu piyasa muhakkak.

    ...

    - Kestik –
    Cızırtılar..
    Kararan bir ekran, sonra tekrar açılan…
    Güleç yüzlü, yakışıklı bir spiker, özürleriyle kamera karşısına geçiyor.

    Tam açıklama yapacağı sırada yayın donuyor ve tuhaf olan o ki tüm bu haberlerin konusu eşliğinde; o magazin ve siyaset bülteninin üst karesi olarak çocuk resimleri ve kayıp ilanlarıyla ekran kaplanıyor...
    Spikerle sanatsal bir tablo gibi.


    Kapının telaşla çalışıyla irkiliyorum ve korkuyla kapıyı açıyorum. Zira biraz önceki televizyon rehavetini üzerimden atamadım..
    Kapının eşiğini tutmuş nefes nefese şunları söylüyor karşımda duran arkadaşım:
    - Özlem, duydun mu?
    Türkiye dahil Dünya'nın iletişim ağı çökmeye başlamış. Düzeltemiyorlar ve sorun bulunamıyor…

    Nasıl? Demeden.. bir çocuk geçiyor merdivenlerden..
    Apartmanda ise kaynağını nereden aldığını bilmediğim bir müzik çalıyor, sanki duyuru gibi… https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs

    ... Çocuğa odaklanıyorum, müzik eşliğinde.
    Beni gören arkadaşımda bakışlarını ona çeviriyor yalnız baktığımız aynı şey mi bilmiyorum....

    Çocuğun bir ağzı yok, ne kız ne oğlan diyebilirim..
    Hafif kirlenmiş beyaz kıyafetlerin içinde ve gözleri iri birer zeytin gibi.
    Elinde de bez bebek…
    Sadece bir ifadesiyle…
    Bulutsuluğu düşmüş nar kırmızı bir iple örselenerek dikilmiş bir ağız ve dikkatle bakıldığında ise bir gülüşü andırıyor bebekte.


    Çocuk gidiyor başını çevirip ve ben bez bebeğime doğru koşuyorum.

    İğne ipliğin hemen yanındaki.

    Gülüş olmalı diyorum..
    İncitmeden, dokunmadan kırmızıya...

    Yapamıyorum…
    Onun yerine gülüşümü, sözlerimi, söyleyemediklerimi bez bebeğin tam ağız kısmına dikiyorum.

    Ve işte..
    Şimdi, tamam.

    ...

    özlem.



    ... Çocukların olmadığı bir gelecek inanıyorum ki yok ve gözlerim geleceğe, yaşamın tadını daha çok çıkarmaya yönelik değil muhakkak. Gelecek onlarla ve onların olsun kafi.


    Çocuklarımıza sahip çıkalım.
    Küçücük bir ihmal onları bizden alır...
    Bu, İnsanla İnsanın mücadelesi
    En çetin ve belki...
    En lekeli haliyle.

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim…
    Sevgiyle kalın.

    ⚝⚝⚝

    → (Mutlaka bakmalı, bilgi edinmeli ve bu bilgiyi paylaşmalıyız: http://www.mynet.com/...lara-uyari-4242998-1) ←

    ⚝⚝⚝
  • Dedi ki: Şimdi onların sayısı artıyor mu, eksiliyor mu?

    Dedim ki: Bilakis, günden güne artıyor.