• 62 syf.
    ·2 günde·8/10
    Alman Edebiyatında önemli bir eşikte duran “Hat Bekçisi Thiel” G. Hauptmann’ın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Hauptmann 20’li yaşlarda kendini yeni bir edebiyat akımının içinde bulur. Üstelik bu akım 19 yüzyılın ilk yarısında baskın olan Romantik akımın tam zıddı tezlere sahip bir akımdır: Natüralizm. Edebi kariyerine 1880’lerde başlayan yazar önce kısa roman da denen novella tarzı eserler sonrasında ise drama alanında pek çok eser vermiştir. 1887’de kaleme alınan bu eser proleter yaşamı konu alır. Yazarın kendisi demiryolu işçilerinin yaşamını bizzat inceleyerek bu kısa romanda Natüralizmin tüm özelliklerini okuyucuya hissettirir. Özellikle işçi sınıfına mensup birini yaşadığı çevreye göre incelenmesi, kalıtıma verilen önem, cinselliğe göndermelerin olması, gerçek yer isimlerinin kullanılması, zekâ geriliği ve akıl sağlığının yitirilmesi, delirme durumları dikkatli okuyucularda hemen Emile Zola ismini çağrıştıracaktır. Bu eser gerçekten Zola’nın kaleminden çıkmış gibidir bir bakıma.

    Burada biraz bu eserin ne derecede novella olarak kabul edilmesi gerektiğine dair birkaç açıklamada bulunmak istiyorum: Zaman ve mekân olarak çok sınırlı ve düz bir anlatımın bulunması, az sayıda karakterin olması, karakter tasviri ve analizlerinin derinlik kazanmaması eseri novella olarak kabul etmemiz için yeterli sebeplerdir ancak bu edebiyat türüne uymayan bazı unsurları da göz ardı etmemek gerekir. Yazar bu forma içerik olarak o zamanın şartlarına göre okuyucuların pek de görmeye alışık olmadığı korkunç cinayetler de ekler. Novella gibi bir tür için anlatılanlar fazlasıyla şok edicidir. Ancak tren kazası ve cinayetler uzun uzadıya anlatılmaz, bir iki kelimeyle geçiştirilir.

    Kitabı birkaç cümleyle özetlemek mümkündür. Thiel Alman Demiryollarında hat bekçisi olarak çalışır. Görevi tren raylarının temiz olmasını sağlamaktır. Tanrı’dan korkan, düzenli olarak kiliseye giden vicdanlı ve uysal karakterde bir işçidir. Tüm hayatı mekanik bir şekilde ev, görev yeri ve kilise arasında geçer. İlk eşini doğum sırasında kaybeder. Tobias adını erdiği oğlu biraz zihinsel ve bedensel özürlü olarak doğar. Çocuk bakımı ve ev işlerini idare etmesi için bir yıl sonra Lena isimli bir kadınla evlenir. Tabii ki bu kadın peri masallarındaki cadıları aratmayacak kadar kötü karakterde bir kadındır. Kendi oğlu olunca da üvey evladına daha bir acımasız davranır. Thiel, Herkül gibi cüssesine rağmen eşinden biraz çekinir ve cinsel anlamda onun her dediğine boyun eğer ve kendi çocuğuna kötü davranmasını görmezden gelir. Lena’nın kazaraTobias’ın ölümüne sebep olması sakin ve düzenli giden bir hayatı altüst eder. Bundan sonra Thiel’in psikolojik durumu ön plana çıkmaya başlar. Ölüm döşeğindeki eşine söz vermesine rağmen oğlunu ikinci eşinden koruyamaz, tren hattının da temiz olması gerekiyorken tren kazasının da önüne geçemez. Çocuğunun ölümünden kendisi suçlayan Thiel bu suçun altında delirir. Zihinsel çöküş çok hızlı bir şekilde kaçınılmaz olaylara sebebiyet verir. Thiel’in tüm yaptıklarına rağmen okuyucu yine de onla sempati duymadan edemez. Kısa bir roman olması sebebiyle bir çırpıda okunabilecek güzel bir eser.
  • Hain çok.Fitne çok.Ebleh çok.
    Fatih,Yavuz,Kanuni,Sokullu,Çandarlı,Koprululer yok.Olsa fark eder mi? Bu devir başka devir. Bu oyun başka ve şimdi ki ulkemizin,
    Kaçınılmaz SONU....
    Devletler doğar,buyur,yaşlanır ve ölür...Sonra diger zor zaman gelir çatar ve ÇÖKÜŞ...
    "AT İZİ İT İZİNE KARIŞIR"... Sultan II. Abdülhamit
  • "Acaba diyorum günün birinde insan soyu büyük bir çöküş yaşayıp yok mu olacak? Bundan şüphe eden var mı? Ölümün kaçınılmaz olduğu derecede bu da o derecede tabiî ve şüphe kaldırmazdır.Bütün dinler insan soyunun bir sonunun olduğunu bildirdiği gibi,bilimin verilerine göre de bu bitiş kesin ve kaçınılmaz değildir.Ahlâk öğretisinin de aynı bitim noktasına ulaşmış olmasına şaşmanın gereği var mıdır?"
  • 120 syf.
    ·10/10
    "Atı alan Üsküdar'ı geçti" diyerek seçimleri oldu bittiye getirip üstüne yatan bir iktidarın İstanbul seçimine şaibeli demesi nereden bakarsan bak tutarsızlıktır. Normalde güncel siyasi kitaplar okumaktan akıl ve ruh sağlığımı korumak için kaçınırım ancak son zamanlarda gündemle ilgilendiğim için bu kitabı okumak ihtiyacı duydum. Şu bir gerçektir ki, sorgulayan ve biraz aklını kullanan bir vatandaş Türkiye'nin siyasi havasını bir nebze de olsa soluduğu anda sinir krizi geçirebilir. Ümit Özdağ'ı referandumda pusulasız oyları kabul eden bir iktidara karşı verdiği mücadeleden ötürü her zaman takdir etmişimdir. Bu kitabında ise AKP'nin kabul etmediği hatalı politikalarını, sığınmacı sorununun nelere mal olacağını ve yapılan yolsuzlukları cesur bir dille anlatması kayda değerdir.

    Ülkeyi millet ve zillet diyerek ikiye bölen, kendisine oy vermeyen insanı vatandaş saymayan ve hatta terörist ilan eden bir partinin iktidarı uzun zamandır elinde tutması takdire şayan ve hayret bir şeydir. Suriyelileri sınırdan elini kolunu sallayarak geçiren, aşı tedbiri almayı bile sığınmacılar içeri girdikten sonra akıl eden tedbirsiz bir partinin tek mahareti koyun sürüsü gütmek olduğu bellidir.

    Ekonomide yapılan israfın ve gerilemenin son dönemde artmasına rağmen AKP seçmeninin gözünü nasıl bir hırs bürüdüyse, bunun iktidar elinden değil muhalefet elinden yapıldığı kendilerince düşünülmüştür. Gariptir ki gariban kuru soğana talimken birilerinin kendilerine tahsis ettikleri uçak, araba ve saraylara laf ettirmeyecek hâle gelmişlerdir. Bu kutuplaşma elbette ki mevcut iktidarın kastî politikaları sonucu ortaya çıkmıştır.

    Uzun lafın kısası, kitabı okumanızı tavsiye ederim.