• Madem insan kulağından beslenir ve kainat asla boşluk kabul etmez.
    Ey garip sen de vücudun ülkesini boş bırakmayıp ateş-i aşkla âh eyle dem be dem.
    Seyahat ediniz ki tertemiz olasınız zira suyun bile bir yerde çok kaldığında tadı, rengi, kokusu bozulur, güzelliği kaybolur.
    O gül yaprağı toprağa düştüğünden beri yüreğimiz kor, içimiz Kerbelâ bizim.
    Hala bu yüzden Hüseyin adını duyunca asırlardır susuyoruz, dudaklarımız bu yüzden derin derin çatlıyor akıp giden suları gördüğümüzde peşi sıra garip çobanlığımız.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsanların, diğer insanları ancak kendi menfaatlerine uyacak kadarıyla anladığı zamanlarda siz öyle bir kazanın ki kimseyi yenmiş olmayasınız.
    Zenginliğin çok vermekde olduğunu unutan birine rastlarsan sual basit:
    Ne yapmış da zengin olmuş?..
    Zengin olmuş da ne yapmış?..
    Hata suya benzer, yayılmaya hazırdır. Gerçekler kaya gibidir ayağına gidilmeyi bekler.
    Oysa tesiri su gibi temizleyicidir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İlaç, ilaç olarak kaldıkça tesirsizdir.
    İçildi mi varlığından geçer.
    İşte o zaman tesir eder, kelimeden, ahvale aşk ile şifa bulasınız ya huu
    Ey can!..
    Kimi, nerede aradığına dikkat et!..
    Zirâ kendinde olanı aramak, kendinle arana mesafe koymaktır.
    Kaldır perdeyi aradan ya huu.
    Bu yüzden hala sürüyor savaşlar içimizde, bizi birbirimize esir eden.
    Ne istediğimizi bilmeden ardına durduğumuz saflar, kimin yanında olduğunu bilmeden yürüdüğümüz yollar bu yüzden.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Tut ki yoldan uzaktayım, uykudayım, gafletten uyanamamışım.
    Ama uyuyanlara da gizli bir seyir bağışlamaz mısın Sen!..
    Dervişlik, ölüme hazır olma sanatıdır.
    Kurt kuzuyu yerken tarafsız kalmak, kurdu tutmaktır.
    Her insan mutlu olamaz.
    Çünkü gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını ve hiç haketmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü!..
    Nîmetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin.
    Beni de Allah sizi sevsin diye sevin.
    Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için sevin…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Sadece her şeyi kaybettikten sonra özgür olabilirsin.
    Biz Kerbelâ’yı anlayamadığımız için kanı dinmiyor toprağın.
    Hastalıktan dert yanma! Hak seni kayırıyor, günahtan uzak tutuyor, nefsi azgınlıktan, ömrü israftan koruyor. Şükret ki musibet nimet olsun!..
    Vakit her zaman saatle ölçülmez.
    An gelir tesiri b/aşka başkadır.
    Vuslatı bekleyen aşığa, sabahı bekleyen hastaya, ölümü bekleyen yaşlıya sor.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Derviş, kendi hazzından fâni olandır. Sofrada bulunması dâhi ailesi fertlerini iştaha getirmek içindir, işkembeyi şişirmek için değil ya huu.
    Hayat seni güldürmüyorsa espriyi anlamamışsındır demektir.
    Rıza mazharıyla hoş olam dersen; dilin tut, sözün yut seyretmeye bak.
    Duanın muhatabı aslına mayalaması niyetiyle huu.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da; herkes biraz var o kadar.
    Küçücük hırslarımızın ardında yitip giden kayıp zamanlarımız bu yüzden!..
    Sürahi eğilir, bardak değil. Derin olan, dolu olan, usta olan boyun büker, çırak değil.
    Derdini sıkı tut.
    Şikayeti bırak.
    Alıştığın derdi alır yenisini verir hepten berbat olursun…
    Verdiğine razı eyle ya huu.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aşk yolunu seçtik sanırdık meğer yolun sahibi layık bulduğunu tercih edermiş.
    Akansu gayriyatları kenara atarmış.
    Katremiz ummana erdir ya huu.
    Ölümden şüphen mi var?..
    Ey gömül uyuma!..
    Öyleyse uyku gibi ölüme de mahkumsun.
    Dirilmekten şüphen mi var?..
    Uykudan uyanma!..
    Demek uyandın; dirileceksin!..
    Büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu yerdir, aşk.
    Şems vakti secdede duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu.
    Ölümü bir kutlu izzet, zalimlerle yaşamayı bir rezil zillet sayanların yurdudur, aşk.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Doğan, isterse sütbeyaz ve eşsiz olsun; fare avladıktan sonra bayağıdır.
    Dön bak aynaya neyin peşindesin; unutma talebin ne ise o’sun sen!..
    Tut ki beklemiyorum seni.
    Vuslat ümidiyle yanmamış buluşma özlemiyle ölmemişim.
    Fakat her taşın güneşten bir payı yok mu?..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aklına gelen bütün ihtiyaçlarını bir alışveriş merkezinde giderebilen bir insan.
    Kafdağı’nın ardında neyi arasın?..
    Dervişlik, hoşgörü yoludur.
    Ama neyi hoş görelim?..
    Ne hoş ne değil?..
    Nefse hoş gelenlerin hoş görmek değil.
    Hakkın hatrını hoş tutmaktır yolumuz.
    Âlemden maksat: bir kâmil insanı meyve vermesi, insan’dan maksat ise o demin gelmesidir.
    Hakikat sancısı çekenlerin demleri ziyâde ola ya huu.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Cihad, beden ülkesine ruhu hakim kılmak içindir.
    Cihandaki savaş ise delilerin ellerindeki kılıçları alsınlar diye müminlere! farz olmuştur.
    Ey can, gönlünden aşka bir yol aç.
    O bahar gibi su gibi hoştur.
    Duru su, aya ayna tutar.
    Aşk baharının rüzgarı esince kuru olmayan her dal sallanır.
    Seherlerde dost sesiyle uyananlarla aşk.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Kur’an’ın, doğanın, yaşamın, tarihin özü hep tekrardır; doğruyu, iyiyi, güzeli tekrarlamaktan çekinme.
    Güneş kendini tekrardan çekiniyor mu?..
    Âşık olmak değil olmamak hastalıktır.
    Herşeyin birşeyini birşeyin herşeyini bileceksiniz!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bilinçsiz eylem âdettir, ibadet ile âdeti ayıran niyettir; unutma niyetin kadar varsın!..
    Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmek isteyişi bir düş uğrunaydı, düşün yoksa o bıçağın elinde işi ne?..
    İşinde tedbirli davranmayanın gönlüne ağırlık çöker.
    Hak varken haksızlık yapamaz kimse.
    Yaptığını zanneder o kadar!..
    Elma çürüyor, yaprak sararıp dökülüyor, çiçek soluyor, vadesi dolan gidiyor.
    Her şey, hayatın gidişatının ne tarafa doğru olduğundan bir haber.
    Ömür; insan, kalıbının içini insanlıkla doldurabilsin diyedir…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsanlar sevilmek, eşyalar ise kullanılmak içindir.
    Huzursuzluğun nedeni; eşyaların sevilmeleri, insanların kullanılmalarıdır.
    Yaşamın gizemi yalın oluşundadır. Bu yalınlığı din kutsar, bilim sınırlar, sanat betimler, felsefe yorumlar.
    Ne garip bir idraksizlik!..
    İnananların çoğu Allah’a inanmıyormuş gibi umursamazlar, inanmayanların çoğu Allah’a inanıyormuş gibi rahatlar.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Uyanık olasın; tecrübe zamanla birikiyor, enerji zamanla azalıyor.
    Tecrübe yavaş birikiyor oysa zaman gittikçe hızlı akıyor.
    Yalnızken ne kadarsak o kadarız aslında.
    Gerisi bize ait olmayan teferruatlar.
    Mutluluğun önündeki en büyük engel: çok fazla mutluluk beklentisidir.
    Durduğunuz pozisyonun doğruluğunu veya yanlışlığını anlamak istiyorsanız, yanınızdakilere ve karşınızdakilere bakınız.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Eğer kısa cümleler kuruyorsa insan, uzun yorgunlukları vardır sadece…
    Kırılmak istemiyorsan kimseye “ayna” olma!..
    Aşıkların sözlerini alıp satan aşık mıdır?..
    İçini görmez sarayın vasfeder duvarını…
    Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister.
    Bir arada asla barınamazlar.
    Namaz camiden çıkınca, Hac Kabe’den dönünce, Oruç Ramazan bitince başlar.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İşte benim özlemim bu!..
    Melekler uçabilirler çünkü kendilerini hafife alırlar.
    Denizde dalga, dünyada dert bitmez.
    Sen rahatı iç dünyanda ara.
    Dışardaki çalkantıya aldanmayıp içine bak!..
    Saklı inci, kendi derinliklerinde…
    Kanıta ihtiyacı olmayan doğallığın adıdır içtenlik.
    Biraz samimiyet lütfen…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Allah deldiği boğazı aç komaz!.,
    Yiyebileceğin aşı, yapabileceğin işi yap.
    Her tencereye köz, her pencereye göz olma!..
    Gece uzundur, uykunla kısaltma onu; gündüz ışıktır; günahınla karartma onu.
    İnsanın iç acılarının toplamı, Yaradana uzaklığı kadardır!..
    Müslümanlık ince insanlık, dervişlik ince müslümanlıktır.
    Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur.
    Asıl mesele bir derdinizin olmasıdır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İlkin gezginliğe çıkman gerek ancak sonra yurduna dönebilir o zaman da ötekileri anlayabilirsin.
    Öteki gören gözle en uzun yoldur insanın içi…
    Hayatın ayarlarıyla oynamalı diyenlere not:
    Yavaşlayarak önce hızdan, sonra hazdan vazgeçilecek.
    Allah insanı ümit diye yarattı.
    Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne Allah’tan ümidini keser.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Ey tâlib-i canan, bu yoldan nasibin: zaruret olmadıkça yememek, uykuya mağlub olmadan uyumamak, mecburiyet olmadan konuşmamak kadarıncadır.
    Gam yeme seni ölümden ecelin; kederden de kaderin korur.
    Sizden birinin hâlini sorarlarsa tek bir iyi hâlini biliyorsanız onu söyleyiniz.
    Kimsenin eksiğiyle uğraşmayın rahat edersiniz.
    İnsanlardan beklentiyi azaltmak demek dertleri azaltmak demektir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Çünkü dert tuzağının lokması talep etmektir.
    Madenleri tanımıyorlar.
    Mahçup ve üzgün vakitlerdeyim.
    Bitkileri tanımıyorlar.
    Hayvanları tanımıyorlar.
    İnsanı tanımıyorlar.
    Güyâ Allah’ı tanıyorlar.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Sen susturmayı bilmezsen hayat seni hep lafa tutar.
    İnsanı düşkünlüğe uğratan dört şeydir!..
    Çok düşman, hesapsız borç, sayısız iş, kalabalık aile.
    Ey Rabbimiz!..
    Dindarlarımıza din ve irfân nasip et.
    İtaati öğren.
    Yalnız kendinden yüksek tempoya uyan kimse hürdür.
    Bir hakikati yok etmek istiyorsan ona “iyi” saldırma, onu “kötü” savun!..
    İçimizdeki ses sustu, tüm bağrışımız bundan!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Hak’tan adâlet değil, rahmet, kullardan rahmet değil, adâlet istenir.
    Kelime, Arapça “yara izi” demektir. Ağzımızdan çıkan kelimeler muhatabımızda iz bırakır, yara açar. Kelimeyi süz de söyle!..
    Oruç, ruhun, madde üzerindeki zaferini ilân için verdiği bir savaşın adıdır.
    Az olup kâfi gelen, çok olup da oyalayan(nimetin şükrünü unutturan) şeyden daha hayırlıdır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Yaradanın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir.
    Yazışmak, kavuşmanın iki türünden biridir.
    İyilik yapma fırsatı olmuş da yapmamış insan, kötülük etmiştir.
    Ölüm, biriktirdiğimiz şeylerin altında kalmak olmalı.
    Sütten çıkınca bütün kaşıklar aktır, mühim olan çıktığın sütü ak bırakmaktır.
    Allah’ın verdikleriyle değil, vermedikleriyle meşgulüz.
    İşte budur çektiğimiz çilenin sebebi…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Adamın çirkinliğini, yüzüne karşı ancak ayna söyleyebilir.
    Çünkü ancak onun yüzü serttir.
    İhsan ve nimetleriyle Allah’a yönelmeyen kişi imtihan zinciriyle O’na doğru çekilir.
    Güzel deyince aptalın aklına kadın gelir, abdâlın aklına güzel!..
    “Ne derler acaba?” diye kahrolası bir put vardır.
    Dualarının kabul olduğunu görmek istiyorsan, başkaları için dua et!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aslı olanın tekrarı olmaz, devamlılığı olur.
    Ey tâlip, senin O’ndan istediklerinin en hayırlısı, O’nun senden istedikleridir.
    Kendini görmediğin her yerde Allah’ı görebilirsin!..
    Baharı yaz uğruna tükettik, aşkı naz uğruna ve papatyaları seviyor sevmiyor uğruna derken “ömrü” tükettik bir hiç uğruna!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsan kalbini koyduğu yerde, kalıbını koyduğu yerden daha fazla vardır.
    Az bilmek için çok okumak gerekir!..
    Yalnızca durgun sular yıldızları yansıtır o halde durul artık.
    Dünyada her şeyin bir ölçüsü vardır, sevginin ölçüsü de fedakarlıktır.
    Fedakarlık yapmayanın sevgisine inanılmaz.
    Bölüşerek tok oluruz, bölünerek yok oluruz.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Her varlığın bir gıdası vardır.
    Muhabbetin gıdası izhârdır.
    Sevdiğini göstermek, ortaya koymaktır.
    Derdine çâre olmayı düşünmeksizin bir dosta nasılsın diye sormak riyakârlıktır.
    Olmuş olan, olacak olanlar arasında en hayırlı olandır.
    Kuş kafeste doğarsa uçmanın bir hastalık olduğunu düşünür.
    Bir saatin sarkacında sallanıyorum.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.
    Nefs ile ona muhâlefet ederek, şeytan’la Allah’ı zikr ederek, dünya ile kanaat getirerek savaşabilirsin!..
    Doğa gibi teknoloji de asıl gücünü, nimetlerinden yararlanıldığında değil, mahrum kalındığında gösterir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bütün gelişler fânidir, gidişler zamansız, sonsuz.
    Meğer mutlak olan hasret imiş.
    İçinde bu kadar çok nefret biriktirme!
    Bil ki nefretin bütün uçları keskindir ve iç kanama diye bir şey var!.
    İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise o insan artık kaybolmuştur.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Tövbeni bozmaktan vazgeçerek bir daha tövbe et; arayanı bulurlar elbet.
    Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın.
    İnsan ancak anladığı şeyi duyar.
    Vücudun rahatı az yemekte, ruhun rahatı az günahtadır.
    Sünnet olan, “hiçbir çamurun üzerimizde iz bırakamayacağı kadar emîn insan olabilmektir.
    Kendimizden emin miyiz?..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aşk dediğin çiftleşmek değil “tek”leşmektir.
    Kaybettiğin takdirde üzüntüsünü çekeceğin şeylerin arayışı içinde olmayasın!..
    Gölgeler gözünden kaybolduğunda gölge sahibi gözüne görünür olur.
    Neyi arıyorsan osun sen; insan, zamanı durdurmak istediği yere aittir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Ya gel, ol ve git ya git, ol ve gel..
    Öfkeyi yutmak özür dileme zilletinden daha iyidir.
    Ne garip üstteki taşı koyarken alttaki taşı küçümsemen; o olmasaydı çökerdi kulen!..
    Az yemek lâzım…
    Ecük yersen o seni taşır, ecük fazla yersen sen onu taşırsın!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Allah’la bağlantısız her şey tüketilir; tüketilen her şey ise sıkıcıdır.
    İnsanın kalbine sığabilene “kâinat” denir, kâinata sığamayana ise “insan
    “Kendine bir çeki düzen ver” dedi meczûb, “ayna sana bakıyor!..
    Gerçekte kim olduğunuzu bilmek isterseniz; dilinizden düşürmediğiniz büyük iddialara değil, gelip geçerken günler, habersizce çekilmiş bütün o fotoğraflarda neyin parçası olarak göründüğünüze bakın!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bir kehribar tesbih dedi meczûb beni sürekli kendine çekiyor…
    Câzip insan olasın ya huu.
    Teslimiyet pazarlıksızdır.
    İhlas endişesizdir.
    Samimiyet gösterişsizdir.
    Bu ülkede insanlara din yerine kültürü, ahlak yerine bilgisi, öğretildi.
    İnsanoğlunun elindeki tek iktidar “duâ” dır.
    Satın alınabilen her şey değersizdir.
    Günah, “senin” varlığından! meydâna gelir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Güneşe arkasını dönen gölgesinin peşinden yürür.
    Neyin peşindeysen zamanla ona benzersin.
    Huzur mu istiyorsun; az eşya, az insan!
    Yavaşla, bu dünyadan bir defâ geçeceksin…
    Emanete ihanet etmeyen herkes güzeldir.
    Zayıfının, güçlüsünden hakkını alamadığı bir millet Allah’ın himâyesinde olamaz!..
    İyilik yapar gibi görünme, iyilik yap, görünme!..
    Tevâzu göstermek de ne oluyor, mütevâzı ol, görünme!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Ölmek istemeyeceğin yerde bulunma.
    Başkalarının hayatından ders alın.
    İnsan, bütün hataları kendi yapacak kadar uzun yaşamıyor.
    Ne mutlu insanım diyene, insan kalabilene!..
    Bölüşerek tok oluruz, bölünerek yok oluruz.
    Biraz âşık olmak “biraz hamile kalmak” kadar saçmadır.
    Sözümüzün değil, nazımızın geçtiği insanlar dostlarımızdır.
    Bu dünyaya “cemâl” görmeye, “kemâl” bulmaya geldik,
    görenlere ve bulanlara selam olsun!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Hiçbir şey yozlaşmadan popülerleşemez!..
    Kendini gören Allah’ı göremez!..
    İnsan Hakk’ın zâhiri, Hakk insanın sırrıdır.
    Kader, gayrete âşıktır.
    Uçmak istiyorsan, seni aşağı çeken herşeyi bırak.
    Amelde temenninin ilâcı ümit, ilimde hüsrânın şifâsı irfândır.
    Lokma, geldiği yere hizmet eder!
    Kendinden başka eksiğin yok!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsan yanındakinin kıymetini bilemiyor; gözün gönle ihânetidir alışmak!..
    Aşk ateştir; eritir, kavuşturur, bütünleştirir; birleştirir!..
    Halvet der encümen: çağın içinde ama ağın dışında; hayatta ama dünyada değil!..
    Kendi nefsinde göremediğin bir ayıbı başkasında görmen ne büyük ayıptır.
    Gözler sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür.
    Gündemi takip ediyorum ama içime çekmiyorum!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Unutma her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır, hâle bakıp yargılama!
    Hased, başkasının balını kendi ağzına zehir etmektir.
    Her şey olmaya çalışmak, bir şey olabilmenin önündeki en büyük engel!.
    Hatırlamak için yavaşlar, unutmak için hızlanırız.
    Göz açıldıça ruh perdelenir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Allah, uçamayan kuşa alçacık dal verir.
    Herkesin bir mesleği olmalı, bir de meşgâlesi.
    O meşgâle bütün kültürümüzdür.
    Vicdân, Allâh’ın kalbimizdeki sesidir.
    Kurtuluşunu hangi ele bırakmışsa insan, mahvının da aynı elden geleceğini bilmelidir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Tahterevalliye tek başına binen aşağıda durmayı hak eder.
    Sevgili Dost!..
    Gel ve Yüksel!..
    Allâh, insanı iddiâsından vurur.
    Duaların yerini hayaller aldığından beri zarardayız.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Mezara girmeden gerçeği görmeye çalış, karanlıkta gözü açmak bir işe yaramaz.
    En son, acele etmeden, hayret içerisinde, gökyüzünü ne zaman seyrettiniz ?
    İnsan için önüne çıkan bütün yollar “yürünebilir” ise o insan artık kaybolmuştur.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Gelenek küllere tapmak değil ateşi korumaktır…
    Kalp deniz, dil kıyıdır.
    Denizde ne varsa kıyıya o vurur.
    Testide ne varsa dışına o sızar.
    Sabır, hîlesi olmayanların hîlesidir.
    Ümit, fitili yanan sabırdır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Dalında güneş görmeyen yemişin, dilinde hiç tadı olmaz.
    Meğer yiğidin hası tenhada beyaz baldırla ya sarı mangırla
    başbaşa kalmadan belli olmaz imiş.
    Dinleyen susuz ve talepkâr olursa vâzeden ölü bile olsa söyler.
    Allah’ı kendinden ayrı gören, nefisten başkası değildir.
    Utanmadıktan sonra dilediğini yap!
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün!..
    Eğer o sözü söylemediğinde mesûl olacaksan söyle.
    Yoksa sus!..
    Ne çok acılarımız var.
    İnsan zor zamanlarda kötümser bir haklılık yerine, iyimser bir yanılgıyı tercih eder.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Doğallığın verdiği huzuru doğal olmayan yollardan arama.
    Sadelik, sahtelik sevmez.
    Derdine çâre olmayı düşünmeksizin bir dosta nasılsın diye sormak riyakârlıktır.
    Kötülükleri bitiremeyiz ama iyilikleri çoğaltabiliriz.
    Burası dünya, burada işler hep yarım kalır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bâri sen, kendi güneşini gölgeleyen bulut olmayasın!..
    Öyle güzel ol ki…
    Söz söylediysen, “Ne güzel söz!” desinler.
    Söylemediysen, “Ne güzel sükût!”
    İnsanda var olan sonsuzluk duygusu gökyüzü, çöl ve denizi seyretme ihtiyacı hâsıl eder.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Hiç olurken duyduğum yüksek acı beni iyileştiriyor!..
    Günahla irtibatı kesilen iman, kemâle eremez.
    İnsanın kusursuz şekilde yaptığı tek şey; kendini kandırmaktır.
    Yarım kalmışlık yaşamın özüdür, telafi edilemez.
    Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?
    Güven duygusu bir kere kaybedilir, sonrası hep şüphedir.
    Her aklıma geleni yapmama izin verseydin helak olurdum.
    Sakın beni bana bırakma ey sevgili!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.
    (Y.ed - Böyle Nereye Gidiyorsun Aşık Albümü )

    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
    https://www.antoloji.com/...r-garip-coban-siiri/
  • Kader, Allah’ın Kitabında:

    “Biz her şeyi bir kadere göre yarattık.” Kamer 49 buyurduğu ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in de meşhur Cebrail hadisinde:

    “...Bir de kadere; hayrına ve şerrine iman etmendir.” Şeklinde beyan ettiği için iman esaslarından bir esas olmuştur.

    Kaza ve Kadere İman
    Yukarda da ifade edildiği gibi kadere iman, İslam inancının rükünlerinden bir rükün olup iman esaslarından altıncısıdır. Kadere imanı inkâr eden kimse imandan çıkar ve kâfirlerden olur. İman esasları zikredilirken Cebrail hadisinde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iman nedir diye sorulduğunda onu iman esaslarından bir esas olarak addetmiş ve şöyle buyurmuştur:

    “...Bir de kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir.”

    Buhari, Müslim

    Kaza ve Kaderin Tarifi
    Âlimler kaza kaderin tarifinde değişik ifadeler kullanmışlardır. Onlardan bazısı: Kaza ve kaderin aynı şey olduğunu söylemişlerdir. Diğerleri ise: Kader, gelecekte yaratılmışların hangi hal üzere olacağını Allah’ın bilmesidir. Kaza, Allah’ın, mahlûkatı ilmi ve iradesine göre yaratmasıdır demişlerdir. Diğer bazılar da kaderle ilgili tarifi kazaya, kaza ile ilgili tarifi de kadere kullanmışlardır. Kader için tek bir tarif yapanlar şöyle demişlerdir: Kader, Allah’ın var ettiği bu âleme koyduğu muhkem bir nizamı ve sebeplere taalluk ettiği müsebbebata bağladığı sünnetleridir. Bu mana kaderle ilgili varit olan ayetlerde zikredilmiştir.

    Mesela: “Onun yanında her şey bir kader iledir.”

    Ra’d 8

    “Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın ama biz onu bilinen bir miktar ile indiririz.”

    Hicr 21

    “Şüphesiz biz her şeyi bir kaderle yarattık.”

    Kamer 49

    İmam Ahmed kader hakkında sorulduğunda:

    “Kader Rahmân’ın kudretidir!” derken ne güzel söylemiştir.

    Kader Allah’ın: “De ki bütün işler Allah’a aittir.” Âl-i İmran 154

    “Bütün işlerin hepsi Allah’a döner.” Hûd 1, 2, 3

    “...Her şeyin hükümranlığı onun elindedir.” Yâsîn 83

    “Allah emri (işleri) gökten yere kadar tedbir eder.” Secde 5

    “...Emri (işleri) tedbir eder.” Yûnus 3 ayetlerinde kararlaştırdığı kuvvetidir.

    Bu ve benzeri ayetler âlemde meydana gelen her şeyin Allah’ın irade ve bilgisi dâhilinde meydana geldiğine delalet etmektedir.

    Kadere iman aslında Allah’ın yüce sıfatlarına ve güzel isimlerine iman üzere bina edilmiştir. İlim, güç ve irade onlardan bir kaçıdır. “O, her şeyi bilir.” Bakara 29

    “...Onun her şeye gücü yeter.” Hadid 2

    “İrade ettiği her şeyi yapandır.” Buruc 16

    Tahavi şöyle dedi:

    “Her şey O’nun takdiri ve meşieti ile cereyan etmektedir. Meşieti her şeye nüfuz eder. Allah’ın dilemesi dışında kulların meşieti nüfuz edemez. Onlar için dilediği olmuştur, dilemediği de olmamıştır. O’nun kazasını geri çevirecek, hükmünü tenkit edip eleştirecek ve emrine galip gelecek yoktur!”

    İbni Ebi’l-İz Akidet-u Tahaviye Şerhi 145

    Kadere İmanın Manası
    Her Müslümanın kadere onun tatlısına, acısına, hayrına ve şerrine iman etmesi gerekir. Kadere imanla Allah’ın ezeli ilmine, her şeye nüfuz eden kudretine iman kastedilmektedir.

    Bunun izahında Şeyhülislam şöyle demektedir:

    “Kadere iman iki derece üzeredir ve her derece iki hususu içermektedir:

    a) Allah’ın ezelden beri mevsuf olduğu ezeli ilmi ile mahlûkatın nasıl amel edeceklerini bildiğine itikat etmektir. Ayrıca itaat ve isyandan bütün hallerini, tüketecekleri rızk ve ecellerini de bildiğine iman etmektir. Sonra Allah mahlûkatın kaderlerini levhi mahfuza yazmıştır. Allah önce kalemi yarattı ve ona yaz emrini verdi.

    Kalem:

    −Ne yazayım ya Rab, dedi?

    Allah:

    −“Kıyamete kadar olacak her şeyi yaz!” buyurdu. İnsana isabet eden şey, mutlaka isabet edecektir, isabet etmemesi diye bir durum söz konusu değildir. İsabet etmeyecek şeyin de isabet etmesi söz konusu değildir. Kaderle ilgili yazı kurudu ve sayfalar dürüldü.

    Allah şöyle buyurmuştur:

    “Bilmez misin Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Bu, bir kitap içinde (levhi mahfuzda)dır. Bu Allah’a çok kolaydır.”

    Hac 70

    “Ne yerde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet (vb. bir şey) yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.”

    Hadid 22

    b) Allah’ın her şeye nüfuz eden meşietine ve her şeyi kuşatan kudretine iman etmektir. Bunun anlamı; Allah’ın olmasını dilediği olur, dilemediği de olmaz. Göklerde ve yeryüzünde ne kadar kıpırdanma, ne kadar sükun varsa hepsi de Allah’ın meşieti iledir. Mülkünde istemediği olmaz. O, her şeye kadir. Yeryüzünde ve gökyüzünde ne kadar mahlûkat varsa şüphesiz ki Allah onların yaratıcısıdır. Allah’tan gayrı onların bir yaratıcısı ve Rabb’i yoktur!

    Bununla beraber kullara, Kendine ve Rasulüne itaat etmelerini emretti ve itaat etmemeyi yasakladı! Adalet sahibi ihsan eden muttakileri sever, iman edip salih amel işleyenlerden razı olur. Kâfirleri sevmez, fasık toplumdan razı olmaz. Fuhşuyatı emretmez, kullarının küfür işlemesine razı olmaz, fesadı asla sevmez kullar gerçek anlamda yaptıklarının failidir, Allah-u Teâlâ ise fiillerinin yaratıcısıdır. Kul mü’min, kâfir, muttaki, facir, namaz kılan oruç tutan olarak amel eder. Kulun amelleri kudreti ve iradesi vardır. Allah-u Teâlâ hem onların hem de kudret ve iradelerinin yaratıcısıdır.

    Ravda Şerhu Akidetu’l-Vasitiyye 352, 353

    Şeyhülislam’ın bu sözlerinden kadere imanın dört mertebeye şamil olduğu anlaşılmaktadır. Onlar:

    1) Allah’ın ilminin ezeli oluşuna iman. Çünkü Allah kulların amellerini onlar daha amel etmeden önce bilmiştir.

    2) Onların levhi mahfuzda var olduğuna iman.

    3) Allah’ın her şeye nüfuz eden meşietine ve kuşatıcı kudretine iman.

    4) Mahlûkatın hepsini var eden Allah’tır O’nun gayrı ise mahlûktur.

    İman edilmesi vacip olan kaderin hayır ve şerri ise bunun insan ve mahlûkata nispeti sebebiyledir. Ancak Allah’a nisbetle kaderin tamamı hayırdır, şer O’na nisbet edilmez! Allah’ın ilmi, meşieti, yazması, eşya ve mahlûkatı yaratması bunların hepsi hikmettir, adalettir, hayırdır ve rahmettir. Şer Allah’ın sıfat ve fiillerinden hiçbir şeye girmez. Aynı zamanda Allah’ın zatına noksanlık ve şer ilhak olmaz. Mutlak kemal ve tam celal Allah’a aittir. Bundan dolayı şerri müfret olarak Allah’a izafe etmek caiz değildir! Ancak umum ifadeler içerisinde zikredilebilir mesela:

    “Allah her şeyin yaratıcısıdır.”

    Zümer 62

    Şerrin Sebebe izafesi de caizdir. “De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabb’ine sığınırım.”

    Felak 12

    “Yeryüzündekilere şer mi murat edildi, Rableri onlara bir hayır mı diledi? bilmiyoruz.”

    Cin 10

    Allah her yönden sırf şer olan bir şeyi yaratmamıştır! Çünkü O’nun hikmeti buna manidir. Kulları için herhangi bir yönünde maslahat olmayan ve her yönden fasit olan bir şeyi Allah’ın irade etmesi mümkün değildir! Çünkü hayrın tamamı onun elindedir, şer ise ona nisbet edilmez!

    Aksine ona nisbet edilen her şey hayırdır. Şer ona nisbet edilmediği için meydana gelmiştir. Şayet nisbet edilmiş olsaydı, şer olmazdı. Yaratma ve meşiet yönünden şerrin Allah’a nispeti şer değildir. Örneğin hastalık isabet ettiği anda insana nisbetle şer ve musibettir. Fakat o geleceği için hayırlıdır. O, Allah’a nisbetle de hayırdır. Çünkü onun akabinde günahlardan bağışlanma, nefsin masiyet kirinden temizlenmesi söz konusudur.

    Allah’ın düşmanlarının mü’minleri hapse atması da böyledir. Oradaki işkence ve elemden dolayı zahirde orası şerdir. Fakat o elem aynı zamanda nefisler için bir arınma denemesi, safların netleşmesi ve ruhların terbiyesi için bir imtihandır. Sabredenlere çok büyük sevap ve ecir vardır. Mesela; İblisin yaratılışında, zahiren görünürde birçok hikmet vardır. Beşeriyetin ayağı kayıp zelleyi irtikâp ettikten sonra tevbe etmesi, Allah’ın mü’minleri, iblis ve grubuyla cihad ettirerek kulluğa çağırması iblisin aldatma ve yoldan çıkarmasına karşı sabır, Allah’ın himayesine iltica ve O’nun sarsılmaz rüknüne tutunmak o hikmetlerden bazılarıdır.

    Şer olan her şey işte böyle izafi bir iştir. O, Allah’ın fiilinin ve var etmesinin taalluk ettiği cihetten hayırdır. Buna rağmen o kendisi hakkında meydana gelen kimseye nisbetle şerdir. Şerrin iki yönü vardır. Birinci yönüyle hayırdır ki o yönüyle Allah onu yarattığı ve olmasını dilediği için kendisine nispet edilir. Bunda da ilmini kendisine sakladığı nice baliğ hikmetler vardır. Bu hikmetlerden dilediği kadarını mahlûkatından dilediği kimselere bildirmiştir.

    Kâfirlerin Kaderle Delil Getirmeleri
    Bu açıklamadan sonra kâfirler küfür ve şirklerine Allah’ın kader ve meşietiyle delil getirmek istemişler ve Allah dilemeseydi asla şirke düşmeyeceklerini söylemişlerdir. Allah onların bu delillerini iptal edip geçersiz kabul etmiştir. Allah’a şirk koşanlar diyecekler ki:

    “Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız şirk koşmazdık, hiçbir şeyi de haram yapmazdık! Onlardan önce yalanlayanlar da böyle demişlerdi de bu yüzden azabımızı tatmışlardı! De ki: Yanınızda bize çıkarıp göstereceğiniz bir ilim var mı? Siz sadece zanna uyuyor ve yalan söylüyorsunuz!”

    En’âm 148

    “De ki: Kesin delil ancak Allah’ındır. Allah dileseydi hepinizi hidayete erdirirdi.”

    En’âm 149

    Bu ayetler Allah-u Teâlâ’nın kendisine isyan edip kaderle delil getiren kimselere verdiği cevaptır. Kesin delil Allah’ındır. Allah’a isyan ettiği halde onun kaderiyle delil getiren kimselere karşı Allah’ın mezkur cevabı çok açık olup iki husus üzere durmaktadır.

    1) Şüphesiz ki Allah-u Teâlâ dünyevi cezasını kâfirlere tattırıp, ikabını onlara indirdi. Şayet onlar küfür, şirk vb. masiyetleri irtikâp etmeyi ihtiyar etmemiş olsalardı, Allah onlara asla azap etmezdi. Çünkü Allah adildir hiç kimseye asla zulüm etmez.

    Allah’ın kaderi ile küfür ve masiyet işleme üzerine delil getiren kimse iki şahıstan biridir. Ya Allah’ın varlığına iman eden veya inkâr eden olacaktır. Eğer ilki yani mü’min ise, ona Allah’ın adaletine itikat ve O’nu zulümden tenzih etmesi gereklidir. Çünkü zulüm noksanlık ve haddi aşmaktır. Bundan Allah münezzehtir. Allah-u Teâlâ’ya hiçbir halde noksanlık ulaşmaz. İkrah altında yasaklanan bir fiili yapan kimseye ceza vermek şüphesiz ki zulümdür.

    Allah’ın kaderi ile ikrahsız masiyet işleme üzere delil getirmek, masiyet işleyenlere Allah’ın cezasının açık olduğu halde O’nu zulme nisbet etmektir. Bu ise Allah’ın adaletine imanı yok eden bir iştir. Allah’ın kaderi ile masiyetlere delil getiren Allah’ın varlığını inkâr eden bir kimse ise, o kimse Allah’ı inkâr ediyor dolayısıyla O’nun kaderine nasıl inanacak bu bir tenakuzdur, bu sebeple ona cevap vermeye bile değmez.

    Küfür ve masiyetlerine kaderle delil getiren kimse, bilmeden Allah’a iftira etmektedir. Küfür veya masiyet sahibi kimselerin, Allah’ın küfrü veya masiyeti onlar henüz bu fiilleri işlemeden onların üzerine yazdığını iddia etmeleri nasıl sahih olabilir? Allah’ın kaderi meydana gelmeden önce gaybdır.

    Onu Allah’tan gayrı kimse bilemez! Bununla beraber kul Rabb’ine masiyet olan amele adım atmadan önce O’na itaat etmek ve emrini yerine getirmekle muhatap olmuştur. Bunu basit bir misalle açıklayalım. Bir kimsenin; ‘Allah bana hırsızlık yapmamı takdir edip yazdı, şimdi ben o kaderi infaz etmeye gidiyorum’ demesi doğru olur mu?

    Bu kimse levhi mahfuza muttali mi oldu, orada Allah’ın kendisine neyi yazdığını bilmek için orayı okudu mu? Elbette ki hayır! Bu kimse hırsızlığa veya başka bir masiyete kalkışmadan önce onları terk etmek, onlara yaklaşmamakla muhatap idi. Allah-u Teâlâ Kitabının diğer yerlerinde de kader mevzuunda haddi aşan bu ifadelere mezkur hüccetlere benzer beliğ hüccetlerle cevap vermiştir.

    Allah’ın:

    “Onlar bir kötülük yaptığı vakit: ‘Babalarımızı böyle yapar olarak bulduk ve bunu bize Allah emretti’ derler. De ki: Allah asla kötülüğü emretmez! Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” A’raf Suresi 28 ayetleri de yine aynı beliğ hüccetlerdendir. Küfür vb. Allah’ın yasakladığı şeyleri işleyip sonra bunu kadere bağlayan bu gibi kimselere itiraz ederken Kur’anın bu üslûbu, insanların düşünce ve meseleleri ele alış usullerini tashih etmek; kullardan istenen şeyin Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından da kaçınmak olduğunu beyan etmek için gelmiştir.

    Onlardan istenen kendileri için perdelenmiş gaybı araştırıp, kaderleri ne ise, ona göre hareket etmek değildir. İşte bu, üzerinde durduğumuz mevzuda yolların ayrıldığı kaidedir. Yani: Allah insanlara gayb olan kaderini bilip ona göre hareket etmekle mükellef kılmamıştır. Aksine emirlerini ve yasaklarını bilip ona göre hareket etmekle mükellef kılmıştır. Kullar bunu öğrenmeye ve tatbik etmeye gayret gösterdiklerinde, Allah onları hidayete erdireceğini, gönüllerini İslam’a açacağını kararlaştırmıştır. Kullara düşen görev, mükellef oldukları ubudiyeti yerine getirmektir.

    Allah-u Teâlâ dileseydi bütün insanları ruhlarını yarattığında onların hepsini hidayet üzere yaratırdı veya onların gönlüne hidayeti atar onlar da hidayet ehli olurlardı. Ancak Alîm olan Mevla öyle olmasını dilemedi. Aksine Âdem (Aleyhisselam)’ın çocuklarını, hidayet ve dalalet yönlerine gitme üzere güç ve kuvvet vererek imtihan etmeyi diledi.

    Onlardan hidayete hidayet üzere yönelecek kimselere yardım etmeyi, azgın ve körlüğü içinde dalalete yönelen kimseleri de o halde terk etmeyi irade etti. Allah’ın Sünneti böyle cereyan etmiştir. Mesele açık ve beşeri idrakin anlayacağı kolaylıktadır.

    İmam Acurri (Rahmetullahi Aleyh) bu hususta şöyle dedi:

    “Allah’ın takdirinde kimin iman etmesi cari ise o iman etti, Allah’ın takdirinde kimin küfretmesi cari ise o da küfretti.

    “Sizi yaratan O’dur. Kiminiz kâfirdir, kiminiz mü’mindir.”

    Tegabun 2

    Kullarından dilediğinin gönlüne imana giriş için genişlik verdi. Diğerlerine gazap edip kalplerine, kulaklarına ve gözlerine mühür vurdu. Bunlar asla hidayete eremeyecekler. Dilediği kimseye hidayet verir, dilediği kimseyi de saptırır.

    “O (Allah) yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulurlar.”

    Enbiyâ 23

    Bu din ameli bir oluşumu gerçekleştirmek için gelmiş, açık emir ve yasaklarla bunu sınırlamıştır. Sayu gayreti terk edip Allah böyle takdir etmiştir deyip işleri gaybi meşiete havale ederek bu oluşumu tökezletmek ziyan ve telefe girmektir. Bu meseleye dalmak boşuna vakit öldürüp karşılığında hiçbir şey elde edemeyeceğimiz şeydir.

    Dolayısıyla Müslüman her şeyden önce Allah’a itaat ve ona asi olmamakla mükelleftir. Ondan sonra eğer Allah’a itaat ediyor ise bu itaat O’nun tevfik ve hidayet vermesi sebebiyledir, bu sebeple Allah’a şükretmelidir. Eğer itaat etmiyor ise bundan dolayı O’na tevbe edip Allah’a dönmesi gerekir.

    İmam Acurri (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

    “Kul Allah’a itaat olan bir ameli yerine getirdiğinde O’nun Allah’ın tevfiki ile olduğunu bilir ve bundan dolayı Allah’a şükreder. Kul Allah’a masiyet olan bir ameli yerine getirdiğinde, o masiyetten pişmanlık duyar ve bundan dolayı kul kendisini kınar ve Allah’a istiğfar eder. Bu Ehli sünnetin mezhebidir. Hiç kimsenin Allah’a karşı hücceti olamaz. Aksine Allah’ın yarattıkları üzerinde hücceti vardır.

    “De ki: Üstün hüccet Allah’ın’dır. Dileseydi elbette hepinizi hidayete erdirirdi.”

    En’âm 149

    Sonra bütün işlerini ona havale edip O’nun adalet ve hikmetine yakînen iman etmesi gereklidir. Kul masiyetleri işlemeden önce sevmemeli ki Allah onları işlememek üzere ona yardım etsin. Eğer yanılarak onlardan bir tanesini işlerse tevbe edip vazgeçmeli ve Allah’a rucu etmelidir. Kulun masiyetleri sevmemesi, Allah’ın kaderini sevmeme anlamına gelmez. Çünkü kul masiyetleri sevmemekle memurdur.

    Kul Allah’ın kerih görüp sevmediği şeyleri sevmeyerek ve O’nun güzel görüp sevdiği şeyleri severek de kulluk eder. Müslüman Allah’a rızasında ve gazabında muvafakat gösterecek, sevip razı olduğu şeyleri sevip razı olacak, kerih görüp gazap ettiği şeyleri kerih görüp gazap edecektir. Bir kul Allah’ın küfrü sevmediğini, kullarının küfre girmesine razı olmadığını; kendisine asi olunmasını sevmediğini, kullarının kendisine isyan etmelerine razı olmadığını kesin bilmelidir.

    Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Eğer küfrederseniz şüphesiz Allah sizin imanınıza muhtaç değildir. Fakat kulları için küfre razı olmaz! Eğer şükrederseniz, sizin için ona razı olur.”

    Zümer 7

    Kaderin Gizliliği ve Ona Dalmanın Kerahiyeti
    Mü’minin kaza ve kader meselesinde söze dalması şeran istenilmeyen bir şeydir. Onun anlamını ve derecelerini bilmesi ve iman etmesi ona yeterlidir.

    Bu hususta İmam Acurri (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

    “Sahabelere hak yoldan çıkmış sapık toplulukların kaderi inkâr etmeleri ulaştığında onların bu inkârlarını reddedip onları tekfir etmeselerdi, Tâbiîn imamları da kaderi inkâr edip yalanlayan kimseleri tekfir edip insanları onlarla beraber oturmaktan yasaklamasalardı ve Müslümanların imamları halkı onlarla beraber olmaktan, onlarla münazara etmekten sakındırarak mezheplerinin kötülüğünü açıklayıp izah etmemiş olsalardı hiç kimsenin kader hakkında konuşması caiz olmazdı!”

    Acurrî Şeria 157

    Şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir, her şeyin yaratıcısı odur. O adalet sahibidir hiç kimseye zulmetmez. O hikmet sahibidir ve abesle iştigalden münezzehtir. Bu mevzu kelam yönünden bundan daha fazlasına muhtaç değildir. Allah bu mevzuda bizim nelere muhtaç olduğumuzu bildi ve onu bize beyan etti. Bilgisini bizden gizlediği hususlarsa bizim muhtaç olmadığımız şeylerdir. Onları araştırarak külfet altına girmez bu hususta helak olanlar gibi helak olmayız.

    Kader meselesi, Allah’ın bilgisini kendisine sakladığı mahiyetini akıllar idrak edemez gaybi meselelerden ilki değildir. Örneğin Allah’ın sıfatları, onlara tatilsiz, teşbihsiz, tahrifsiz iman ederiz. Ancak onların keyfiyetini ve mahiyetini akıllarımızla idrak edemeyiz. Bu sebeple Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kader mevzuuna dalmayı ve irdelemeyi yasaklamıştır.

    Amr bin Şuay babası ve dedesi tarikiyle şöyle rivayet etmiştir:

    “Bir gün insanlar kader mevzusunda konuşuyorlar iken Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çıka geldi.

    Ravi dedi ki:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kızgınlıktan yüzünde nar taneleri çıkıyor gibi oldu ve onlara:

    ‘Size ne oluyor ki Allah’ın Kitabının bir kısmını diğer kısmına vuruyorsunuz! Sizden öncekiler işte bu sebeple helak oldular!’ dedi.”

    Ahmed 6680

    Bir kimse, Ali bin Ebi Talib (Radiyallahu Anh)’a gelmiş ve kaderi sormuştu.

    Ali (Radiyallahu Anh):

    −Kader karanlık bir yoldur, ona suluk etme! dedi.

    Adam yine:

    −Kaderi bana haber ver dedi.

    Ali (Radiyallahu Anh):

    −Kader çok derin bir denizdir sakın ona dalma! dedi.

    Adam yine:

    −Bana kaderi haber ver dedi.

    Ali (Radiyallahu Anh):

    −Kader Allah’ın sırrıdır, kendini boşa külfete sokma! dedi.”

    Tahavi Azizi’l-Hamid 686

    İmam Tahavi akide ile ilgili kitabında şöyle demiştir:

    “Kader, Allah’ın mahlûkatından gizlediği sırrıdır! Bu sırra ne mukarreb melek ne de risaletle görevlendirilmiş bir Nebi bilgi sahibi olamamıştır. Bu meseleyi araştırıp kurcalamak horlanıp zelil olmaya vesile, haram bir şeye merdiven ve tuğyan derecesidir. Bunu düşünmekten, vesvese ve kurcalamaktan sakın! Çünkü Allah, kader ilmini mahlûkatından gizledi, bu hususta ki muradını araştırmayı yasakladı ve Allah Kitabında:

    “O (Allah) yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulurlar.” Enbiyâ 23 buyurdu. Herkim Allah’a niçin böyle yaptı derse Kitabın hükmünü reddetmiş olur, Kitabın hükmünü reddeden de kâfirlerden olur. İşte bu Allah’ın dostlarından kalbi tevhitle nurlanmış kimselerin muhtaç olduğu kader mevzusunun özetidir. İlimde yüksek paye ve sabit kadem olan alimler derecesi de yine budur. Çünkü ilim iki kısımdır. Mahlûkat içerisinde var olan ilim, mahlûkat içerisinde kayıp olan ilim. Var olan ilmi inkâr küfürdür ve kayıp olan ilmin iddiası da küfürdür. İman mevcut olan ilmi kabul, kayıp olan ilmi araştırmayı terk etmekle sabitleşir.”

    İbni Ebi’l-İz Akidet-u Tahaviye Şerhi 249

    Müslümanda Kader İnancının Etkisi
    Bu din Allah’ın hikmetine ve iradesine teslim olma üzere bina edilmiştir. Emir ve yasaklardaki Rabbani hikmetin tafsilatından soru sorulmamasını takdir etmiştir. Bütün Nebilerin ashabı bu hal üzereydi. İslam’ın temeli teslimiyet üzeredir. Allah’ın emirlerinden bir emrin saygınlığı, itibarı önce onu tasdik etmek peşinden onun gereği ameli yapmaya azimet göstermek sonra süratle onu fiile dönüştürmektir.

    Sahabeler işte böyle idi. Rablerine ve Nebilerine karşı çok edepli saygılı idiler. Onlar hakkında Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabından daha hayırlı bir kavim görmedim. Ölünceye kadar Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e on üç sorudan fazla sormadılar.”

    Kader meselesinde sahabe, tâbiîn, din imamları ve hadis ehli kıyamete kadar olacak her şey Ümmü’l-Kitapta yazılı olduğu üzere icma etmiştir.

    İbnu Deylemi (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

    “Ubey bin Ka’b (Radiyallahu Anh)’a geldim ve kader mevzuunda kalbimde bir şey meydana geldi. Bana bir şeyler söyle belki Allah onu kalbimden giderir dedim.

    Ubey bin Ka’b (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    −‘Allah göklerin ve yeryüzünün ehline azap etmiş olsaydı O, onlara asla zulmetmiş olmazdı. Ancak Allah onlara rahmet etmiş olsa Allah’ın rahmeti onlara amellerinden daha hayırlıdır. Allah’ın yolunda Uhud dağı kadar altın infak etsen, kadere iman edene kadar Allah onu senden kabul etmez! Bil ki; sana isabet eden bir şeyin, isabet etmemesi mümkün değildir! Bu itikadın gayrı bir itikat üzere ölürsen ateşe girersin!’

    Sonra Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim. O da bana aynı şeyleri söyledi. Sonra Huzeyfe (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim O da bana aynı şeyleri söyledi. Sonra Zeyd bin Sabit (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim O da bana aynı şeyleri, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den hadis olarak rivayet etti.”

    Ebu Davud 4699, İbni Mace 77, İbni Ebi Asım es-Sünne 245, Acurri 386, Ahmed 5/185

    Ubade bin Samit (Radiyallahu Anh) ölümü anında oğluna şöyle vasiyet etti:

    −“Ey yavrucuğum! Sana isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, sana isabet etmeyen bir şeyin de isabet etmesinin mümkün olmadığını kesin bilinceye kadar imanın hakiki tadını bulamazsın!

    Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim şöyle dedi:

    ‘Allah’ın ilk yaratığı şey kalemdir. Allah ona yaz! buyurdu.

    Kalem:

    −Neyi yazayım? Neyi yazayım? Ey Rabb’im! dedi.

    Allah ona:

    −‘Kıyamet saatine kadar olacak her şeyi yaz! buyurdu.’

    −Ey yavrucuğum! Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim:

    ‘Herkim bu inancın dışında ölürse o benden değildir!’ buyuruyordu.”

    Ebu Davud 4700

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabının gönüllerinde bu akidenin çok büyük bir tesiri vardı. Onlar yeryüzünde dağılıp bu kader akidesini Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in onlara öğrettiği gibi insanlara öğretiyorlardı. Bir keresinde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma)’ya:

    −“Ey çocuk! Allah’ı koruyup gözet ki Allah da seni korusun! Allah’ı gözet ki onu karşında bulasın. Bir şey istediğin vakit ondan iste! Bil ki, ümmet sana bir şey ile fayda vermek üzere bir araya gelse, Allah’ın senin için yazdığı şeyin dışında onlar sana asla fayda veremezler! Veya ümmet sana bir şeyle zarar vermek üzere bir araya gelse, Allah’ın senin için yazdığı şeyin dışında onlar sana asla zarar veremezler! Kalemler kaldırıldı ve defterler (in mürekkebi) kurudu!”

    Ahmed 1/293

    Bu akide onların kalplerine sekineti döküp gönüllerine itminan boşalttı ve onları izzet üzere terbiye etti. Böyle bir manevi dolgunlukla dini beşeriyete tebliğ için yeryüzünde dağıldılar. Allah’ın kaderine imanlarının önünde yeryüzünün güçlükleri ve meşakkatleri onların gözünde basitleşmiş ve küçülmüştür. Bundan dolayı Selman (Radiyallahu Anh)’a insanların:

    Kadere onun hayrına ve şerrine iman edinceye kadar mü’min olamazsın denmesinin aslı nedir diye sorulduğunda?

    Selman (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    −“Bu sözün anlamı, sana isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, sana isabet etmeyen bir şeyin de etmesinin mümkün olmadığını bilmendir!”

    Bilindiği gibi bu söz sadece Selman’nın sözü değildir, aksine bütün sahabelerin sözüdür. Kader akidesiyle nimetlenen insan, kendisine isabet eden bir şeyin isabet etmemesinin mümkün olmadığını, ümmet ona bir şeyle zarar vermek üzere bir araya gelseler Allah’ın onun hakkında yazdığının dışında hiçbir şeyle zarar veremeyeceklerini bilir.

    Hiçbir nefis, rızkını ve ecelini tamamlamadan ölmeyecektir! Kullara kul olmaktan sadece bu inanca sahip kimseler kurtulur ve kulların Rabb’i Allah’a kul olur. Dünya ve ahiret işlerinin tamamı göklerin ve yerin yaratıcısı Zatın elinde olduğuna inanan kimse, nasıl olurda başını Allah’tan gayrı için eğer?! Bu yeryüzünde hangi güç olursa olsun topraktan yaratılmış bir kul için kendisini nasıl zelil duruma düşürür?!

    İbni Receb (Rahmetullahi Aleyh) şöyle diyor:

    “Toprağın üzerindeki her şeyin toprak olduğu kendisine tahakkuk eden kimse toprağa itaat etmeyi Allah’a itaat etmenin önüne nasıl geçirir? Yahut mülkün sahibi Allah’ın gazabına karşı, kendi için toprağı memnun etmeye nasıl razı olur?! Bu gerçekten şaşılacak bir iştir!”

    Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem 385

    Bu akide mamur ettiği kalpten korkaklık alametlerini söker atar. Sahibini zamanı ve mekanı geldiğinde Kâfirlerle savaşa iter; onlara, araç, gereç ve silahlarına gereğinden fazla önem vermez. Bir Müslüman onlara neden gereğinden fazla önem versin ki, kendini ve onları yaratan kendisi için takdir ettiği rızkı ve eceli noksansız tam olarak verecektir. Kendisi için takdir edilen çaresiz tahakkuk edecek ve başına gelecektir, takdir olunmayan da asla ona ulaşmayacaktır.

    Allah’ın kaderine iman eden bir mü’min dünya nimetlerinin hiç birinin denk olmadığı başka bir nimetle nimetlenmektedir. O da her hal üzere Allah’tan razı olma halidir. Bu mü’min kaderlerin Allah’ın emri, dilemesi ve iradesiyle oluştuğunu görür. Hadiselerin Allah’ın hikmeti ve iradesiyle meydana geldiğini bilir. Allah bilir insanlar bilmez! Allah-u Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur:

    “Kerih gördüğünüz halde kıtal size farz kılındı! Bazen kerih gördüğünüz bir şey sizin hakkınızda daha hayırlı olabilir; hoşlandığınız bir şey de sizin hakkınızda daha hayırsız olabilir! Allah bilir siz bilemezsiniz!”

    Bakara 216

    Kadere iman eden mü’min, hayır ve şerri kendisine takdir eden Allah’ın hikmet ve rahmet sahibi olduğunu bilir. Dolayısıyla nimete nankörlük etmez, musibetle imtihan olduğunda da sabırsızlık göstermez. O genişlik halinde şükredici, darlık halinde de sabredicidir. Bu sebeple her hali hayırdır.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Mü’minin işi hayret vericidir. Çünkü onun her işi hayırdır. Bu sadece mü’min içindir. Ona sürur verici bir şey isabet etse şükreder. Bu da onun lehine bir hayır olur. Eğer ona zarar verici bir şey isabet etse sabreder ve bu da yine onun lehine bir hayır olur” buyurdu.

    Müslim 2999/64, Ahmed 4/332

    Mü’min musibete bakar ve onun Allah’ın kaderi olduğunu bilir. Kalbi mutmain olup ondan razı olur. Mevlası ve yaratıcısına karşı daha çok edepli olur. Sonra o musibetin netice yönünden sevaba dönüşmesine bakar. Bu sebeple de ondan razı olur ve ona sabreder.

    Bu hususta Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh) şöyle tahdis etmiştir:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e:

    −Ya Rasulallah! İnsanların bela yönünden hangisi daha şiddetli olur dedim.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Bela yönünden insanların en şiddetlisi Nebilerdir. Sonra rütbece en üstün olanlar. Kul dinine göre belaya uğratılır. Kişi dininde kuvvetli ise belası şiddetli olur. Eğer dininde zayıf ise o da dinine göre belaya uğratılır. Bela kuldan ayrılmaz (imtihana devam eder) ta ki kul üzerinde hiç günah kalmamış bir halde yeryüzünde gezer olunca onu bırakır’ buyurdu.”

    Ahmed 1481 Darimi 2/320, İbni Mace 4023, İbni Hibban Mevarid 699, Albânî Sahihu’l-Cami 992

    İbni Kayyım (Rahmetullahi Aleyh)’de şöyle demiştir:

    “Başına bir bela geldiği vakit kerem sahibi kimselerin sabrı ile ona sabret! O seni daha çok kerem sahibi yapar. Onu insanlara şikâyet ettiğin vakit, Rahim olan Allah’ı hiç merhameti olmayanlara şikâyet etmiş gibi olursun!”

    İbni Kayyım Uddetissabirin 90

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) ise şöyle demiştir:

    “Allah’ın “...Kalbine hidayet verir...” ayetiyle kast ettiği, kulun kalbine yakin verir de o kimse kendisine isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, isabet etmeyecek şeyin de isabet etmesinin mümkün olmadığını bilir.”

    İbni Kesir Tefsir 8/163

    Alkame (Rahmetullahi Aleyh):

    “Başa gelen her musibet Allah’ın izniyledir. Herkim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbine hidayet verir.” Tegabun 11 ayetinin tefsirinde:

    “Ayette kastedilen kimse kendisine bir musibet isabet ettiği zaman onun Allah’ın indinden olduğunu bilir ve ondan razı olup ona teslim olur demiştir.”

    İbni Kesir 8/163, İbni Kayyım Uddetissabirin 90

    Başa gelen şeylere rıza ve sabır göstermek kadere imanın esasıdır. Rıza ve sabır kadere imanın meyvesidir. Musibet vb. nefse hoş gelmeyen şeylere rıza ve Allah’a ibadetlere devam etmek küfür, asilik, fısk vb. Allah’ın yasakladığı şeylere rıza değildir ve zillette sabır yoktur. Çünkü Allah kullarının küfür ve masiyet işlemelerine; alçalıp zelil olmalarına asla razı olmaz! Dolayısıyla mü’minin rızası Allah’ın rızasına tabi; sabrı da Allah için ve O’nun yolunda olacaktır.

    Kadere rıza, belaya sabır ve Allah-u Teâlâ’nın hükmüne mutmain olarak teslim, nefis binasının üzerinde durduğu en önemli esaslardır. Bu aynı zamanda yeryüzünde Allah’ın nizamını tesis etmek için, insanlığın gücünü seferber edici bir faktördür.

    Geri dönmek yok, nedamet ve hüsran yok, keşke şöyle olsaydı yahut yapsaydık, böyle olurdu yok. Fakat Allah böyle takdir etti ve dilediğini yaptı var. Bu akidede kalbin sekineti, bedenin rahatı, gam ve kederi terk vardır. Nefsin parçalanması, sinirlerin bozulması yoktur. Aksine hoşnutluk, huzur, saadet, rahatlık ve itminanlık vardır.

    Gönül genişliği ile Allah’ın adaletine, ilmine ve hikmetine itimat ederek O’na tevekkül vardır. Bu, vesvese ve kuruntulardan sığınılacak yegâne makamdır. Bu akideyi terk eden, Allah’a imandan yoksun ve Allah’ın dünya ve ahiret işlerini tedbir edip idare ettiğini inkâr eden toplumların ahirette ki nasibi, alçaltıcı azapta edebi kalmaktır.

    Bu dünyada ki durumları ise, saadeti kaybetmek, gergin ve stresli bir yaşam ve ruhi bunalımlarla tüketilen bir ömürdür. Allah:

    “Kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir yaşam vardır! Kıyamet günü onu kör olarak haşr ederiz!” Ta-Ha 124 buyurmuştur.

    Kadere İman Sebeplere Yapışmayı Engellemez!
    Kadere imanın Allah’a tevekkülle beraber bizi sebeplere yapışmaya memur ettiğini aklımızdan çıkarmamamız şarttır. Sebeplere yapışmak da Allah’ın izni olmaksızın bizi neticeye ulaştırmayacaktır, bunu da yine aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Sebepleri yaratan varlık neticeyi ve semereyi yaratan varlıktır. Örneğin salih bir nesil isteyen kimse, bunun için mutlaka bir sebebe yapışmak zorundadır. O da şer’i evliliktir. Fakat bu evlilik bazen semeresini verir ki bu, çocuktur. Bazen de Aziz ve Hâkim olan Allah’ın irade ve meşietine göre semeresini vermez.

    “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğine dişiler bahşeder, dilediğine de erkekler bahşeder. Veya onları hem erkek hem de dişi olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O her şeyi bilendir her şeye gücü yetendir.”

    Şûrâ 49

    Sebeplere yapışmayı terk etmek Müslümana haramdır! Rızk Allah’ın elinde olmasına rağmen rızk talebi için sayu gayreti terk etmek günahtır.

    Şeyhülislam şöyle dedi:

    “Sebeplere onların yaratıcılığına itikat edip meşietine inanarak iltifat etmek tevhitte şirktir! Sebepleri sebep olarak yok addetmekse akılda noksanlıktır! Emrolunan sebeplerden yüz çevirmek de şeriata tân etmektir!”

    Mecmuu Fetava 8/528

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) meşru sebeplere yapışmanın kader olduğunu beyan etmiş ve bundan dolayı da tedaviyi emretmiştir.

    Usame bin Şüreyk (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabı ile beraber iken geldim. Onlar Nebinin yanında başlarının üzerinde kuş varmış hareket ettiklerinde uçacakmış gibi idiler. Onlara selam verip oturdum. Civar köylerden bedevi Araplar geldi ve:

    −Ya Rasulallah! Hasta olduğumuzda tedavi olalım mı? dediler.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Evet, tedavi olunuz! Zira Allah yarattığı her derde deva yaratmıştır. Ancak ihtiyarlık müstesnadır!’ buyurdu.”

    Ahmed 4/278, Ebu Davud 3855, Tirmizi 2039, İbni Mace 3436

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle:

    ‘Allah indirdiği her derde mutlaka şifa da indirmiştir’ buyurdu.”

    Buhari 5720

    İbni Ebi’l-İz şöyle dedi:

    “Bazı insanlar tevekkülün, çalışıp gayret etmeye ve sebeplere yapışmaya mani olduğunu zannetmiş, işler takdir olunmuş ise, sebeplere yapışmaya hiç gerek yoktur demişlerdir. Bu görüş, fasittir! Çünkü çalışmanın farz olanı, mendub olanı, müstehap olanı, haram olanı ve mekruh olanı vardır. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tevekkül edenlerin en faziletlisi idi. Buna rağmen savaşa çıktığında zırhını giyer kılıcını kuşanırdı.”

    Buhari 5720

    Sahabelerin kadere imanı ile sebeplere yapışma arasındaki alaka anlayışları da aynen öyle idi. Zira sebeplere yapışmak da kadere imanın içine girer, bu ona munafi değildir, aksine onun gereğidir.

    Örneğin Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma)’nın rivayet ettiğine göre Ömer (Radiyallahu Anh) Şam’a doğru yola çıktı. Nihayet Serg denen yere gelince Ebu Ubeyde bin Cerrah (Radiyallahu Anh) ve arkadaşları kendisini karşıladılar ve Şam arazisinde veba Salgını olduğunu söylediler.

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Ömer (Radiyallahu Anh) İlk hicret edenleri bana çağır! dedi. Onları çağırdı, onlarla istişare edip veba salgınını onlara haber verdi. Onlar Ömer (Radiyallahu Anh)’ın geri dönmesi ve kalması hususunda ihtilaf ettiler.

    Bazıları:

    −Bir iş için çıktın, o işten geri dönmeni doğru bulmuyoruz! dediler.

    Bazıları da:

    −İnsanların geri kalan kısmı ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabı seninle beraberdir. Onları bu vebaya getirme! dediler.

    Ömer (Radiyallahu Anh) onlara:

    −Yanımdan çıkın! dedi.

    Sonra:

    −Ensarı bana çağır! dedi. Ben onları da Ömer (Radiyallahu Anh)’ın yanına davet ettim. Ömer (Radiyallahu Anh) onlarla da istişare etti. Onlar da muhacirlerin yoluna suluk edip ihtilaf ettikleri gibi ihtilaf ettiler.

    Bunu üzerine Ömer (Radiyallahu Anh) onlara da:

    −Yanımdan çıkın! dedi.

    Sonra:

    −Kureyş ihtiyarlarından, fetih muhacirlerinden burada bulunanları bana çağır! dedi. Ben onları da çağırdım. Onlardan iki kişi bile Ömer (Radiyallahu Anh)’a karşı ihtilaf etmedi. İnsanları geriye döndürmeni ve halkı vebaya götürmemeni doğru görüyoruz dediler.

    Bunun üzerine Ömer (Radiyallahu Anh) insanların arasında:

    −Ben sabahleyin bineğime binip geri döneceğim! siz de buna göre hazırlanıp sabahlayın!” diye nida ettirdi.

    Ebu Ubeyde bin Cerrah (Radiyallahu Anh):

    −Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? dedi.

    Ömer (Radiyallahu Anh):

    −Keşke bunu senden başkası söyleseydi ya Eba Ubeyde! Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz! dedi.

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    −Abdurrahmân bin Avf (Radiyallahu Anh) bir ihtiyacı sebebiyle ortalıkta yok iken o esnada çıka geldi ve şöyle dedi:

    −Bu hususta bende ilim vardır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim:

    ‘Bu hastalığın bir yerde çıktığını işittiğiniz zaman oraya girmeyiniz! Hastalık sizin bulunduğunuz yerde meydana gelirse, ondan kaçmak için oradan dışarıya çıkmayınız!’ buyuruyordu.

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) bunun üzerine Ömer (Radiyallahu Anh), Allah’a hamd etti ve oradan ayrıldı dedi.”

    Buhari 5756

    Aynı sebeple Yemen’den azıksız olarak hacceden bir grup insanın düşkün hali Ömer (Radiyallahu Anh)’ı ağlatmış sonra onlara:

    −Siz kimsiniz? diye sormuştu.

    Onlar:

    −Biz Allah’a tevekkül edenleriz! dediklerinde, Ömer (Radiyallahu Anh) onları zem ederek:

    −Aksine siz başkalarının malını yiyenlersiniz! Tevekkül eden, ihtiyacını yerden gayret eder alır sonra Allah’a tevekkül eder! demiştir.”

    Camiu’l-Ulum 384

    İbni Kayyım (Rahmetullahi Aleyh) şöyle diyor:

    “Allah’ın yarattığı sebeplere yapışmadan tevhidin hakikati tamam olmaz! Sebepleri iptal etmek tevhide muhalif bir fiildir! Acizlikten dolayı da olsa sebeplere yapışmayı terk etmek hakikatı kula dininde ve dünyasınnda kendisine fayda verecek şeylerin meydana gelmesinde yahut kendisine zarar verecek şeyleri def etmesinde kalbin Allah’a itimadı olan tevekküle muhalif bir iştir!”

    İbni Kayyım Zadu’l-Meâd 3/420

    Sehl bin Abdullah (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demiştir:

    “Sebeplere yapışmaya dil uzatan sünnete dil uzatmıştır! Tevekküle dil uzatan da îmâna dil uzatmıştır! Tevekkül Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in halidir. Sebeplere yapışmaksa Onun sünnetidir. Onun hali üzere amel edip tevekkül eden sünnetini terk etmemelidir.”

    Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem 628
  • 1) Kaza ve Kaderin Tarifi
    Kader; sözlükte miktar, değer, kuvvet ve belirleme gibi manalara gelir. Istılahtaki manası ise; var olacak şeylerin ne zaman, nerede, nasıl ve hangi durumlarda meydana geleceğinin Allah tarafından ezelden beri bilinmesi ve bu bilgiye göre tespit ve takdir edilmesidir.

    Kaza ise; sözlükte emir, hüküm, eda etme ve yaratma gibi anlamlara gelir. Istılahta ise Allah’ın ezelde irade ve takdir ettiği şeyleri (kaderi) vakti gelince meydana getirmesi ve yaratmasıdır.

    Bu tariflere göre kader, Allah’ın ilim ve irade sıfatlarıyla, kaza ise yaratma sıfatıyla ilgili iki kavramdır.

    2) Kaza ve Kaderin Delilleri
    Hiç şüphesiz ki kaza ve kaderin isbatı, o ikisine ve içerdiklerine iman etmenin vacipliği imanın rükunları-nın en büyüklerindendir. Çünkü Allah-u Teâlâ:

    “Muhakkak ki biz her şeyi bir kadere göre yarattık.”

    Kamer 49

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise:

    “İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, rasullerine, ahiret gününe ve kaderin hayrına ve şerrine inanmandır.”

    Müslim 8/1, İbni Mace 63

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Kul şu dört şeye iman etmedikçe mü’min olamaz:

    1) Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın Rasulü olduğuma ve beni hak ile gönderdiğine şehadet etmek,

    2) Ölüme inanmak,

    3) Ölümden sonra dirilmeye inanmak ve

    4) Kadere inanmak!”

    Tirmizi 2232, İbni Mace 81, Ahmed 1/97 No: 758, 1112, Hâkim, Albani Sahihu’l-Cami 7584

    Ubade bin Samit (Radiyallahu Anh) oğluna şöyle dedi:

    “Ey oğulcuğum! Sana isabet edenin şaşmayacağını, sana isabet etmeyenin de isabet etmeyeceğini bilmedikçe hakiki imanın tadını bulamazsın.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) i şöyle derken işittim:

    −Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir…

    Ey oğulcuğum! Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i:

    −‘Her kim bunun dışında (bir inanç üzere) ölürse benden değildir!’ derken de işittim.”

    Ebu Davud 4700, Tirmizi 2244, Ahmed 5/317 No: 23081

    Ayrıca Mukaddes Kitabımız Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

    “Allah her şeyin yaratıcısıdır…”

    Zümer 62

    “…(Allah) her şeyi yarattı ve inceden inceye (onların) kaderini takdir etti.”

    Furkan 2

    “…Allah’ın emri takdir olunmuş (mutlaka yerini bulan) bir kaderdir.”

    Ahzab 38

    “…O’nun katında her şey bir miktar iledir.”

    Ra’d 8

    “Yeryüzünde ve nefislerinizde meydana gelen her bir musibet bizim onu yaratmamızdan önce bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılmış) tır…”

    Hadid 22

    “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez…”

    Tevbe 51

    Tüm bu ayetler her şeyin Allah’ın takdirine bağlı olduğuna işaret etmekte, ilahi ilmin olmuş ve olacak tüm varlık ve olayları kuşattığını belirtmektedir. Bundan da kainattaki her şeyin bir kadere bağlı olduğu, bunun da Allah-u Teâlâ tarafından belirlendiği sonucu ortaya çıkmaktadır.

    3) Kaza ve Kadere İmanın Manası
    Dünyada meydana gelmiş ve gelecek olan her şey Allah’ın ilmi, dilemesi, takdiri ve yaratması ile olur. Her şeyin bir kaderi vardır. Bunun anlamı ise şudur:

    Yüce Allah, insanların hür iradeleriyle seçecekleri şeyleri, nerede ve ne şekilde seçileceğini ezeli yani zamanla sınırlı olmayan mutlak ilmiyle bilir. Bu bilgisine göre diler ve yine buna göre takdir buyurup zamanı gelince kulun seçimi doğrultusunda yaratır. Bu durumda Allah kulun seçimini bilmektedir.

    Allah’ın ezeli manada bir şeyi bilmesinin kulun irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur. Aslen insanlar, Allah’ın kendileri hakkında sahip olduğu bilgiden habersizdirler. Dolayısıyla pratik hayatta bu bilginin etkisi altında kalmadan tamamen kendi iradeleriyle davranmaktadırlar. Yani bizler belli işleri Yüce Allah bildiği için yapmıyoruz. Sadece bizim bu işleri yapacağımız O’nun tarafından bilinmektedir.

    Allah, kulu seçen ve seçtiklerinden de sorumlu olan bir varlık olarak yaratmış, onu emir ve yasaklarla yükümlü ve sorumlu tutmuştur. Ayrıca Allah-u Teâlâ, kulun seçimine göre fiilin yaratılacağı şeklinde bir kanun da belirlemiştir.

    4) Kadere İmanın İçerdiği Dereceler
    Kadere iman ancak şu dört hususa kesin olarak inanmakla tamam olur. Bunlara kaderin rükunları da denir. Bu rükunlar şunlardır:

    a) Allah’ın ilminin ezeli oluşuna, kullar amel etmeden önce onları bildiğine iman,

    b) Onların Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğuna iman,

    c) Her şeyin Allah’ın meşieti (dilemesi) ve kuşatıcı kudreti ile meydana geldiğine iman,

    d) Mahlukatın hepsinin ve amellerinin yaratıcısının Allah olduğuna imandır.

    Şimdi sırayla bunları ve delillerini zikredelim:

    a) İlim
    Yüce Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Ezeli ve ebedi ilmiyle yarattıklarının geçmişte neler yaptıklarını, halihazırda neler yapıyor olduklarını ve gelecekte de neler yapacaklarını daha onlar yapmadan bilmektedir. Bu ilmiyle kullarının itaat ve isyan gibi halleri ile rızık ve ecellerini bütünüyle ve tafsilatlı olarak bilmektedir. Gerek fiil ve gerekse olay olarak meydana gelen her şey Allah-u Teâlâ’nın ezelden beri bildiğine uygun olarak meydana gelir:

    “…Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir.”

    Bakara 283

    “Şüphesiz ki yerde ve gökte bulunan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”

    Al-i İmran 5

    “Gaybın anahtarları O’nun katındadır. Bunları O’ndan başkası bilemez. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Bir yaprak (yere) düşse bile onu bilir. Yaş veya kuru da olsa yerin karanlıklarında bulunan bir tane (dahil her şey) apaçık bir Kitap’tadır.”

    En’am 59

    “Andolsun ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseleri de biliriz…”

    Kâf 16

    Her kim bu mertebeyi inkar ederse kafir olur! Çünkü ilmin zıddı cehalet veya unutmadır. Bu ikisi ise birer kusur olup Allah (Sübhanehu ve Teâlâ) her türlü kusurdan uzaktır!

    “…Rabbim yanılmaz ve unutmaz.”

    Ta-Ha 52

    b) Yazı
    Yüce Allah mahlukatın kaderleri ile ilgili olarak bildiği şeyleri Levh-i Mahfuz’a yazıp tesbit etmiştir. Levh-i Mahfuz ise Allah katında bulunan ve kendisinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı kitaptır:

    “…Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık…”

    En’am 38

    “…Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey (bile) O’na gizli kalmaz! Bundan daha küçük veya daha büyük olmak üzere ne varsa (hepsi) apaçık bir Kitap’tadır.”

    Sebe 3

    “…Biz her şeyi İmam-ı Mübin’de (Levh-i Mahfuz’da) yazdık.”

    Ya-Sin 12

    “Bilmez misin ki Allah gökte ve yerdeki her şeyi bilir. Şüphesiz ki bu bir Kitap’tadır. Muhakkak ki bu Allah’a kolaydır.”

    Hac 70

    Bu hususlarda Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Allah mahlukatın (yaratılanların) kaderlerini gökleri ve yeri yaratmadan 50.000 (elli bin) sene önce yazmıştır! Arşı da (bu esnada) su üstündeydi.”

    Müslim 2653/16, Tirmizi 2245

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Şüphesiz Allah’ın yarattığı ilk şey kalemdir.

    Ona:

    −Yaz! diye emretti.

    Kalem:

    −Neyi yazayım Rabbim! deyince Allah-u Teâlâ:

    −Kıyamet gününe kadar (olacak) her şeyin kaderini yaz! buyurdu.”

    Ebu Davud 4700, Tirmizi 2244, Ahmed 5/317 No: 23081, 23083

    Kalem kıyamet gününe kadar meydana gelecek her bir olayı ve her bir varlığı yazmış olduğuna göre bütün bunlar kalem ile yazılana uygun olarak meydana gelir. İnsana isabet eden bir şeyin ona isabet etmemesi (ulaşmaması) söz konusu değildir. Gelip onu bulmayan bir şeyin de ona isabet edeceği düşünülemez:

    “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez…”

    Tevbe 51

    Aşağıdaki hadisler de aynı manadadır:

    “…Allah her canlıyı yaratmış ve onların hayatını, rızkını ve musibetlerini de yazmıştır.”

    Tirmizi 2230, İbni Mace 86

    “Bir kul hayrı ve şerri ile kadere iman etmedikçe; kendisine isabet edenin ona isabet etmemesine, kendisine ulaşmayanın da isabet etmesine imkan olmadığını bilmedikçe iman etmiş olmaz!”

    Tirmizi 2231, Sahiha 2439, Albani Sahihu’l-Cami 7585

    “…Eğer senin Uhud Dağı kadar altının olsa ve hepsini Allah yolunda infak etsen (harcasan) bunlar;

    a) Kaderin hepsine inanıncaya kadar,

    b) Başına gelen şeylerin gelmemesinin imkansız olduğunu, başına gelmeyen şeylerin de başına gelmesinin imkansız olduğunu bilinceye kadar,

    c) Bu inancın dışında bir inançla ölürsen cehenne-me gireceğini bilinceye kadar, senden kabul edilmez.”

    Ebu Davud 4699, İbni Mace 77

    Bu takdir iki çeşittir: Genel ve Ayrıntılı Takdir.

    a) Genel (Am)Takdir
    Olacak her şeyi kapsayan ve Levh-i Mahfuz’da yazılmış olan takdirdir. Yukarıdaki hadiste de geçtiği gibi Allah-u Teâlâ kıyamet gününe kadar olacak her şeyin kaderini o deftere yazmıştır. Bu takdir mahlukatın hepsini kapsamaktadır.

    b) Ayrıntılı (Mufassal) Takdir
    Bu ise genel takdirin ayrıntılarıdır ve üç çeşittir:

    (1) Ömürlük Takdir
    Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh)’ın rivayet ettiği hadiste bildirildiği gibi cenin anne karnında ilk dört aylık dönemi tamamlayınca Allah ona bir melek gönderir. Bu melek Allah’ın emriyle o ceninin cinsini, rızkını, ecelini ve amelini yani şaki (isyankar) veya said (itaatkar) olduğunu yazar.

    Müslim 2643, 2646, Buhari 6487

    (2) Yıllık Takdir
    Bu, Allah’ın her Kadir Gecesi’nde o sene boyunca olacakları Levh-i Mahfuz’daki yazıya uygun olarak takdir etmesidir:

    “Muhakkak ki O’nu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz ki biz uyaranlarız. O gecede her bir iş tarafımızdan bir emir ile ayrılır…”

    Duhan 3-5

    (3) Günlük Takdir
    Bu ise, Allah’ın hayata getirme, öldürme, alçaltma, yükseltme, zenginleştirme, fakirleştirme, daraltma, genişletme, verme ve alma gibi günlük hadiseleri takdir etmesidir:

    “Göklerde ve yerde bulunanlar O’ndan isterler. O her gün bir iştedir.”

    Rahman 29

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu ayet hakkında şöyle buyurmuştur:

    “Günahı affetmesi, üzüntüyü gidermesi, bir kavmi yükseltmesi ve diğerlerini alçaltması O’nun işlerinden bazılarıdır.”

    İbni Mace 202

    c) Meşiet (İrade) ve Kudret
    İster Allah’ın yaptıkları olsun, isterse mahlukatın yaptıkları kainattaki her şey Allah’ın iradesi ve kudreti ile meydana gelmektedir. O’nun dilediği olur, dilemediği olmaz. Olmasını istediği şeye sadece ‘Ol!’ der, o da derhal oluverir. Hiçbir şey O’nun iradesinin dışında değildir. Kullardan sadır olan (meydana gelen) itaat olsun, isyan olsun bütün fiiller Allah’ın meşietiyle olmaktadır. Bütün bunlar aynı zamanda Levh-i Mahfuz’da yazılı olana uygundur.

    Bunlardan Allah’ın yaptıklarının delilleri şunlardır:

    “…Şüphesiz ki Rabbin istediğini yapandır.”

    Hûd 107, İbrahim 27, Hac 14, Buruc 16

    “…Şayet (Allah) dileseydi elbette ki sizin hepinizi hidayete erdirirdi.”

    Nahl 9

    “Şayet Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı…”

    Hûd 118

    “Eğer (Allah) dilerse sizi ortadan kaldırır ve yeni yaratıklar getirir. Bu Allah’a zor değildir.”

    Fatır 16, 17

    Kulların fiillerinin Allah’ın meşietiyle olduğunun delilleri ise şunlardır:

    “…Eğer Allah dileseydi onlardan sonra gelenler kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi… Eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi, fakat Allah dilediğini yapar.”

    Bakara 253

    Bu ayet kulların fiillerinin Allah’ın dilemesine bağlı olduğunun açık bir delilidir. Şayet Allah dilemeseydi o yaptıklarını yapamazlardı.

    “Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”

    Tekvir 29, İnsan 30

    “O bir şeyi dilediğinde ona emri sadece ‘Ol!’ demesidir, o da (hemen) oluverir.”

    Ya-Sin 82, Bakara 177, Al-i İmran 47, Nahl 40, Meryem 35, Mü’min (Ğafir) 68

    O’nun irade ve meşieti rahmet ve hikmet arasında dönmektedir. Dilediğini rahmetiyle hidayete iletir, dilediğini de hikmetiyle saptırır. Hikmet ve otoritesi eksiksiz olduğu için yaptıkları hakkında soru sorulmaz ve sorumlu değildir. Ancak kullar sorumludur. Her kim Allah’a:

    −Niçin böyle yaptı? derse kitabın hükmünü reddetmiş olur. Kitabın hükmünü reddeden de kafirlerden olur.

    “Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıklarda kalmış sağırlar ve dilsizlerdir. Allah dilediğini saptırır, dilediğini de dosdoğru yol üzerinde tutar.”

    En’am 39

    “Acaba kötü ameli süslü gösterilen ve bunu güzel sanan kimse (iman eden gibi) olur mu? Şüphesiz ki Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir…”

    Fatır 8

    “O (Allah) yaptıklarından sorumlu tutulmaz, ancak onlar (kullar) sorumlu tutulurlar.”

    Enbiya 23

    d) Yaratma
    Allah her şeyin yaratıcısıdır. O’nun dışındaki şeyler ise mahluk yani yaratılmıştırlar. Mahlukatın yaptığı ve söylediği şeyler de mahluktur. Çünkü insanın eylem ve söylemleri onun sıfatlarından/özelliklerindendir. İnsan mahluk olunca haliyle sıfatları da mahluktur. Buna Allah-u Teâlâ’nın şu iki sözü delillik etmektedir:

    “Allah her şeyin yaratıcısıdır…”

    Zümer 62

    “Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır…”

    Saffat 96

    Özellikle ikinci ayette Allah-u Teâlâ insanların da, onların amellerinin de yaratıcısının kendisi olduğunu beyan etmektedir.

    Bununla beraber Allah insana irade, kudret, tercih ve dileme gücü vermiş, sonra ona iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırt edecek bir akıl bahşetmiştir. Bununla da yetinmeyerek doğru yolu öğreten kitaplar indirmiş ve rasuller göndermiştir.

    Kul yaptıklarının failidir, bunlar onun elinin kazancıdır. Allah doğru yolu açıklamış, kulu herhangi bir şeyi yapmaya mecbur tutmamış, bilakis ona tercih hakkı sunmuştur. Kul da ona güç yetirmiş, onu yapmaya kastetmiş ve yapmıştır. Kim kendine gösterilen doğru yola uyarsa hidayete ulaşır, kim de yüz çevirirse sapar.

    “Kitap ancak bizden önceki iki guruba (Yahudi ve Hıristiyanlara) indirildi ve biz onların okuduklarından haberdar değildik’ demeyesiniz veya ‘Şayet bize kitap indirilseydi biz onlardan daha çok hidayet üzere olurduk’ demeyesiniz diye (size Kur’an’ı indirdik)…”

    En’am 156, 157

    “İnsanların rasullerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın diye müjdeleyici ve korkutucu rasuller (gönderdik)…”

    Nisa 165

    “Muhakkak ki biz ona (insana doğru) yolu gösterdik. İster şükreden olsun, isterse küfreden.”

    İnsan 3

    “…Şayet Benden size bir hidayet gelir de kim hidayetime uyarsa onlara korku yoktur ve onlar üzülmezler.”

    Bakara 38, Ta-Ha 123

    “İşte bunlar (gayba inanan, namazı kılan, infak eden, kitaplara ve ahirete iman edenler) Rablerinden (gelen) bir hidayet üzeredirler ve onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

    Bakara 5

    “Her kim hidayete ererse ancak kendi lehine doğru yolu bulmuş olur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur…”

    İsra 15, Zümer 41

    Yani ameller ve sözler ile itaat ve isyan; kulun dilemesi ve kudretiyle ortaya çıkması cihetiyle kuldan, onları takdir etmek ve yaratmak cihetiyle de Allah’tandır. Bu tıpkı bizim onların yaratıcısının Allah olduğunu bilmekle beraber:

    Bu meyve ağaçtandır, bu ekin topraktandır, dememiz gibidir. Yani meyve ağaçtan olma, ekin de topraktan çıkmadır.

    Aralarındaki tek fark ağacın meyveyi, toprağın da ekini kendi dilemesi olmaksızın çıkarmasıdır. Halbuki itaat ve isyan kulun dilemesiyle ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple akıl, irade ve güç sahibi olan kul sorumlu tutulmuş, bu özelliklere sahip olmayanlar ise (yani yanılan, unutan, uyuyan, buluğa ermemiş çocuk, deli, bunak ve zorlananlar) sorumlu tutulmamışlardır:

    “Bugün her nefse kendi kazandığının karşılığı verilir…”

    Mü’min 17

    “…(Bu) kötülük edenleri yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları da daha güzeli ile mükafatlandırması içindir.”

    Necm 31

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Üç guruptan kalem kaldırılmıştır:

    a) Uyanıncaya kadar uyuyandan,

    b) İhtilama (buluğa) erinceye kadar çocuktan,

    c) Akıllanıncaya kadar deliden.”

    Ebu Davud 4398, 4403, Tirmizi 1446, İbni Mace 2041, 2042, Ahmed 1/154, 155 No: 1328, 1361, 6/100, 101 No: 25201, 25210, 25627

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Şüphesiz Allah ümmetimin yanılmasını, unutmasını ve yapmak zorunda bırakıldıkları (zorla yaptırıldıkları) şeyleri kaldırmıştır (affetmiştir).”

    İbni Mace 2045

    5) Kader Günaha ve İsyana Delil Gösterilemez
    İşlenen günahlara ve yapılan isyanlara kaderi delil ve sebep olarak göstermek geçersizdir. Çünkü;

    a) Her şeyden önce Allah-u Teâlâ kullarına iyilik ve itaati emretmiş, her türlü kötülük ve isyanı da yasaklamıştır.

    b) Kul, vuku bulan/yaptığı şeyden önce onun kaderinde yazılmış olduğunu bilemez.

    c) Üstelik insan gayb olan kaderini araştırmakla değil de, Allah’ın emir ve yasaklarını öğrenip ona göre hareket etmekle mükellef tutulmuştur.

    d) Aynı zamanda kul günaha yönelme ve onu terk etme hürriyetine sahiptir. Allah onu günah işlemeye zorlamamaktadır.

    Bu tıpkı kulun dünyevi işlerinde iyi ve hayırlı gördüklerini yapmaya gayret etmesi, şer ve kötü gördüklerinden de uzak durması gibidir.

    Mesela arabasıyla A noktasından B noktasına gitmek üzere yola çıkan bir şoför, kendisini hedefine ulaştıracak iki yol olduğunu, bunlardan birinin asfalt, diğerinin ise stabilize olduğunu bilse şüphesiz ki -uzun da olsa- asfalt yolu tercih eder. Çünkü bu hem kendisi hem de aracı için daha hayırlıdır. Yoksa hiçbir şoför çıkıp da ‘Bu benim kaderimde yazılıdır!’ diyerek stabilize yolu kullanmaz.

    Ahiret işlerinde de bu şekilde davranmalı, sonuçta sevap kazandıracak hayırlı ve faydalı amellere yönelmeli, günah kazandıracak zararlı ve şer amellerden de uzak durmalıdır.

    Ahiret için de iki yol vardır: Cennet ve cehennem yolu. Cehenneme götürecek yola yönelip de cenneti ummak ancak akılsızların işidir. Cenneti isteyen tamamen kendi arzusuyla oraya götüren yola, cehennemden korkmayan da yine tamamen kendi arzusuyla ve hiçbir zorlama olmaksızın oraya götüren yola yönelir.

    Nitekim işledikleri şirke Allah’ın dilemesini bahane eden müşriklerin bu iddiasını Allah-u Teâlâ reddetmiş, onların bu iddialarında yalancı olduklarını bildirmiştir:

    “Şirk koşanlar: “Allah dileseydi biz de, babalarımız da eş koşmazdık ve herhangi bir şeyi de haram kılmazdık.” diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar aynı şekilde yalanladılar. De ki:

    −Sizin yanınızda (bu hususta) bir bilgi var mı? Varsa onu bize gösterin. Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”

    En’am 148

    Kaza ve kader ile günah işlemeye delil getirmek çok çirkindir. Çünkü onu yapan kişi hem yapmakla emrolunduğu salih amelleri hem de işlediği günahtan dolayı Allah’a tevbe etmeyi terk etmektedir. Ayette görüldüğü gibi bu mazeret kendisinden kabul de edilmeyecektir.

    Kaza ve kader ile ancak musibetlerin inmesine delil getirilebilir ki, bu güzel karşılanmıştır. Çünkü bunu yapmak o kişiyi sabretmeye ve musibetinin ecrini (sevabını) Allah’tan ummaya yöneltir.

    6) Sebeplere Yapışmak Kadere İmanın Gereğidir
    Sebeplere tutunmak kadere imana zıt değil, bilakis şeriatın emrettiği şeylerden sebepleri yerine getirmek Allah’ın kaderine ulaşmaya bir vesiledir. Bu sebeple Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −“Tedavi olalım mı? diye soran ashabına tedavi olmalarını emretmiş, deveyi bağlayarak mı yoksa bağlamadan mı tevekkül etmesi gerektiğini soran sahabiye:

    −Bağla ve o şekilde tevekkül et!” buyurmuştur.

    Ebu Davud 3855, Tirmizi 2109, 2636, İbni Mace 3436

    Aynı şekilde cennetlik ve cehennemliklerin belli olduğu haberini kendilerine verdiğinde ashabın:

    −O halde niçin amel ediyoruz? O yazıya dayanıp güvenmeyelim mi? diye sormalarına karşılık amel edip sebeplere yapışmalarını emretmiş, bu şekilde kendilerine varacakları yerin kolaylaştırılacağını bildirmiştir.

    Buhari 6495, Müslim 2647, 2649

    Ömer bin Hattab (Radiyallahu Anh)’da Şam’a doğru yola çıktığında orada veba salgını olduğunu haber almış, yaptığı istişare neticesinde oraya girmekten vazgeçmişti.

    Kendisine:

    −Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? diyen Ebu Ubeyde bin Cerrah (Radiyallahu Anh)’a:

    −Evet, Allah’ın (bir) kaderinden (diğer) kaderine kaçıyoruz, diye cevap vermişti.

    Buhari 5756, Müslim 2219/98

    Malumdur ki hasat zamanı bahçesinden ekin biçmek isteyen ekin zamanında onu ekmeli, meşru şekilde çocuk sahibi olmak isteyen evlenmeli, rızık elde etmek isteyen rızık kapılarına yönelmeli ve bir meslek sahibi olmak isteyen de o branşta ilim ve tecrübe sahibi olmalıdır. Bu listeyi oldukça uzatabiliriz.

    Dilediğini yapan Allah-u Teâlâ, neticeye ulaşmak için sebeplere yapışmayı gerekli kılmış, bizlere sebeplere yapışmayı emretmiş, tembellik ve ihmali de yasaklamıştır. Bundan dolayı sebeplere yapışmayı terk etmek haramdır. Hedeflenen hayra ulaşmak için şer’i ve hissi sebepleri yerine getirmek gerekir. Buna rağmen istediğimizin aksi bir durum ortaya çıkarsa üzülmek yersiz olur. Çünkü o kaderdir. Allah’ın hakkımızda yazdığı olacak, yazmadığı da olmayacaktır. Bu durumda ne yapmamız gerektiğini Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize şöyle öğretmiştir:

    “…Sana fayda verecek şeylere hırs göster ve Allah’tan yardım iste! Acizlik gösterme! Şayet sana bir musibet isabet ederse:

    −Şayet şöyle şöyle yapsaydım böyle (bu şekilde değil de başka türlü) olurdu, deme! Fakat bunun yerine:

    −(Allah takdir etti ve O dilediğini yaptı) de. Çünkü bu keşke kelimesi (ni söylemek) şeytanın amelini açar!”

    Müslim 2664/34, İbni Mace 79

    Tedbir almasına ve sebepleri yerine getirmesine rağmen isteği dışında bir durumla karşılaşan mü’min buna razı olmakla beraber nefsini hesaba çekmelidir. Çünkü musibet kula ya imtihan için ya da günahları sebebiyle gelir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Size isabet eden her bir musibet ellerinizle kazandığınız (günahlar) sebebiyledir. Buna karşın (Allah) çoğunu affeder.”

    Şura 30

    İmtihan için olma ihtimaline karşılık musibete sabretmek, günahlara karşılık gelmesi ihtimali için de günahları tesbit edip tevbe etmek ve hataları düzeltmek gerekir.

    7) Kader Mevzusuna Dalmanın Çirkinliği ve Tehlikesi
    Kader, iç yüzünü ancak Allah’ın bilebileceği, yaratılmışlar tarafından mutlak ve kesin olarak çözümlenmesi mümkün olmayan bir ilahi sırdır. Ne Allah’a yakın bir melek, ne de gönderilmiş bir rasul bu sırrı bilemez ve çözümleyemez.

    Özellikle de zaman ve mekan kavramlarıyla yoğrulmuş olan insan aklı, bu kavramların söz konusu olmadığı bir ilim, irade ve kudreti kavrayabilme güç ve yeteneğinde değildir. Kader konusunu çözmeye girişmek, insanın kapasitesini zorlaması ve imkansızı elde etmeye çalışması demektir ki, bu kişiyi sapıklığa ve helak olmaya sürükler.

    Bütün bunları bilen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kader konusunda tartışan ashabına çok kızmış, bu hususta tartışma ve derine dalmanın onlara fayda vermeyeceğini bildirmiş ve geçmiş kavimlerin helakine sebep olan bu tür tartışmalardan uzak durmalarını istemiştir.

    Tirmizi 2216, İbni Mace 85, Ahmed 2/178 No: 6668, 6846

    Ashab-ı Kiram (Radiyallahu Anhum)’da bu hususta dikkatli davranmış ve kadere dalmamayı emretmiştir:

    “Bir adam, Mü’minlerin Emiri Ali (Radiyallahu Anh)’a ısrarla kader hakkında soru sorduğunda ona şöyle demiştir:

    −Kader karanlık bir yoldur, ona girme (çıkamazsın)! O derin bir denizdir, sakın ona dalma (boğulursun)! O Allah’ın bir sırrıdır, kendini boşuna külfet altına sokma (öğrenemezsin)!”

    Teysiru’l-Azizi’l-Hamîd 686

    Allah-u Teâlâ bu hususta bizlerin nelere ihtiyacı olduğunu bilerek ihtiyacımız kadarını bize bildirmiş ve ihtiyacımız olmayan kısmını ise açıklamamıştır. Hikmet ve rahmet sahibi Rabbimizin bildirdikleri ile yetinmek, bildirmediklerini de araştırarak külfet altına girmemek en hayırlı ve salim yoldur.

    Kader hakkında söze dalıp tartışmak istenilmeyen bir şeydir. Öyleyse bizlere iç yüzünü araştırmaktan uzak durarak kaderin anlamını ve derecelerini bilmek ve onlara iman etmek yeterlidir.

    8) Kadere İmanın Faydaları ve Semereleri
    Şimdi de layık olduğu şekilde kaza ve kadere iman eden bir Müslüman’a bu imanın neler kazandırdığına bakalım:

    a) Kalbin Sukuneti ve Hoşnutluğu
    Dünya hayatında sıkıntı ve meşakkatler kuldan ayrılmaz. Kaderin hayrına ve şerrine iman eden bir insan kendisine isabet edenin Allah’ın takdiri olduğunu, onun muhakkak yerini bulacağını, olmamasının imkansız olduğunu bilir ve bu şuurla şuurlanırsa musibet anında nefsi mutmain ve rahat olur. İman etmeyenlerin böyle durumlarda düştüğü acizlik, endişe ve rahatsızlık hallerine düşmez. Onların gösterdiği gibi tepki vermez, hayatından bıkkınlık duymaz.

    “(Bu musibetlerin Kitap’ta yazılı olması) elinize geçiremediğinize üzülmemeniz ve size verdiğim ile de sevinmemeniz içindir. Allah böbürlenip kibirlenenleri sevmez.”

    Hadid 23

    Öyleyse mü’min musibet anında kaygılanıp üzülmemeli, sabretmeli ve Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe kapılmamalıdır. Nimet anında ise şükretmeli, sevinip gururlanmamalı ve Allah’ın tuzaklarından (azabından) emin olmamalıdır. Bu durumda her hali hayır olanlardan olur. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Mü’minin işi hayret vericidir! Çünkü onun her işi hayırdır. Bu da sadece mü’min için geçerlidir. (Şöyle ki) onu sevindirici bir şey olursa şükreder, bu onun lehine bir hayır olur. Ona zarar verici bir şey olursa da sabreder, bu da onun lehine bir hayır olur.”

    Müslim 2999/64, Ahmed 4/332 No: 19142, 19147, 24420, 24426

    b) Musibet Anında Sebatkarlık
    Bu inanca sahip bir mü’min bunalımla karşılaşma anında sebat eder, hayatın meşakkatlerini sabit bir kalple ve sadık bir yakin ile karşılar. Çünkü bilir ki bu hayat imtihan ve dönüşüm yurdudur. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki:

    “Andolsun ki sizleri, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar imtihan edeceğiz.”

    Muhammed 31

    Yani kul, bazen sevindirici şeylerle rahatlayacak ve mutlu olacak, bazen de üzücü şeylerle daralacak ve sıkılacaktır. Neticede bu bir imtihandır, bu imtihanı istenildiği gibi geçerse bir daha hiç üzülmeyecek, daralmayacak ve sıkılmayacaktır.

    Musibete sabrın karşılığı iki yönlüdür: Birincisi günahlarından temizlenmesi, ikincisi de Rabbinin hoşnutluğunu kazanmasıdır.

    Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh) en şiddetli bela ile imtihan olan insanların kimler olduğunu sorunca Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Nebilerdir, sonra ise makamca en üstün olanlardır. Kul dindarlığı ölçüsünde belaya uğrar. Dininde kuvvetli olanın belası şiddetli, zayıf olanın belası da dini oranında olur. Kul yeryüzünde hatası/günahı kalmadan dolaşıncaya kadar bela kuldan ayrılmaz!”

    Tirmizi 2509, İbni Mace 4023, Ahmed 1/172 No: 1481, 1494, 1555, 1607

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Mü’min erkek ve kadın, üzerinde bir hata olmaksızın Allah’a kavuşuncaya kadar gerek kendinde ve gerekse çocuğunda ve malında bela eksik olmaz!”

    Tirmizi 2510, Ahmed 2/287 No: 7846, 9810

    İslam tarihine baktığımızda gerek Rasulullah (Sallal-lahu Aleyhi ve Sellem) ve gerekse sahabesi (Radiyallahu Anhum) birçok musibet ve sıkıntıyla imtihan olmuş, fakat onlar bu sıkıntıları atlatana kadar onları doğru ve kesin bir imanla karşılamışlar, azimle mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Şüphesiz ki bunun sebebi onların;

    “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.

    Tevbe 51

    Ayetinde bildirilen kaza ve kadere dair yakini imanlarıdır.

    c) Sıkıntıyı Hediyeye, Musibeti de Sevaba Dönüştürme
    “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir musibet gelip çatmaz! Kim Allah’a iman ederse onun kalbine hidayet verir. Allah her şeyi bilendir.”

    Teğabün 11

    Ayeti hakkında Katade (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demektedir:

    “Bir kişiye musibet isabet ederse o, onun Allah’tan olduğunu bilir, buna rıza gösterir ve teslim olur.”

    İbni Kesir Tefsiri 14/7930

    Ayetin manası şudur: Kul kendisinin kusuru olmaksızın bir musibete uğradığında bunun Allah’ın kaderi olduğunu bilir, buna sabreder, ecrini Allah’tan umar ve Allah’ın kazasına teslim olursa Allah onun kalbini hidayete erdirir ve ona dünyadan elde edemediğinin karşılığında kalbine hidayet, doğru ve yakini iman verir. Elde edemediğinden daha hayırlısına da kefil olur.

    Ancak emirlerini yapmama ve yasaklarını çiğneme gibi Allah’ın haklarına riayetsizlik durumlarında inen musibetlerde ise durum böyle değildir. Bu durumda ise kulun, Allah’ın kaza ve kaderine iman etmekle beraber musibetin inmesine sebep olan hatasını belirleyip düzeltmesi gerekir.

    d) Cesaretli Olma ve Kula Kulluktan Kurtulma
    Bu inanca sahip olan kişinin kalbinde korkaklıktan eser kalmaz. Ümmetin kendisine bir zarar vermek için birleştiğini duysa bile sadece Allah’ın yazdığı kadar zarar verebileceklerini, daha fazlasına güç yetiremeyeceklerini bilen, hiç kimsenin rızkını ve ecelini tamamlamadan ölmeyeceğinden emin olan kişiler kula kul olmak zilletinden kurtularak yalnızca Allah-u Teâlâ’ya kulluk yapma şerefine erer.

    Ahmed 1/293 No: 2669, 2763, 2804, Tirmizi 2635, İbni Mace 2144, Hakim, İbni Hibban

    Allah yolundaki mücahid cihadında ilerler, ölümden korkmaz! Çünkü o ölümün kaçınılmaz olduğunu, ecel geldiğinde bir an dahi olsa gecikmeyeceğini ve onu hiçbir sığınağın ve gücün uzaklaştıramayacağını bilir.

    “Nerede olursanız olun hatta yüksek kalelerin içinde de olsanız ölüm sizi bulur…”

    Nisa 78

    “…De ki: Kendilerine ölüm yazılmış olanlar evlerinde olsalar bile yatacakları yere giderler (ve yine öldürülürlerdi)…”

    Al-i İmran 154

    Bu bilinçle donanan mücahit, Allah’ın yardımı tahakkuk edip İslam ve Müslümanlar aziz olana kadar düşmanlara karşı gözünü kırpmadan ilerler. Düşmanın sayısının çokluğuna, silah ve mühimmatlarının gelişmişliğine, imkanlarının genişliğine gereğinden fazla önem vermez ve onları gözünde büyütmez.

    e) Amel, Üretim ve Çalışmaya Yönelme
    Kaza ve kadere iman eden bir mü’min mahluka itimat edip sırtını yaslamaz, bilakis yalnızca Allah’a tevekkül eder. Allah’ın haklarını ihmal etmeksizin helal kazanç yollarına yönelir, üretimde bulunur. Bir kayba uğrar veya istemediği bir durumla karşılaşırsa da bu onu çalışıp gayret etmekten alıkoymaz ve ümitsizliğe düşürmez. ‘Keşke şöyle şöyle yapsaydım da bu başıma gelmeseydi.’ demez.

    Aksine (Allah takdir etti ve O dilediğini yaptı) der ve O’nun fazlından ve kereminden istemeye devam eder. Allah-u Teâlâ’nın şu buyruğu mü’min için ne de güzel bir kılavuzdur:

    “…Her kim Allah’a tevekkül ederse O kendisine yeter. Şüphesiz ki Allah emrini yerine getirir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.”

    Talak 3
  • Gerçekten bize ait olan bir şeyi Adine, hiç kimse elimizden alamaz. Gerçekten bize ait olan, er veya geç bizim olur. Bu yüzden, senindi benimdi cinsinden bütün hasisçe kaygılar değersizdir. Yapmamız gereken tek şey yolumuza devam etmektir; bize ait olan birlikte gelir, bizimle beraber yürümeyeninse," -burada durdu ve derin bir nefes aldı- "bizi durdurmasına izin vermemeliyiz.
  • Kader, Allah’ın Kitabında:

    “Biz her şeyi bir kadere göre yarattık.” Kamer 49 buyurduğu ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in de meşhur Cebrail hadisinde:

    “...Bir de kadere; hayrına ve şerrine iman etmendir.” Şeklinde beyan ettiği için iman esaslarından bir esas olmuştur.

    Kaza ve Kadere İman
    Yukarda da ifade edildiği gibi kadere iman, İslam inancının rükünlerinden bir rükün olup iman esaslarından altıncısıdır. Kadere imanı inkâr eden kimse imandan çıkar ve kâfirlerden olur. İman esasları zikredilirken Cebrail hadisinde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iman nedir diye sorulduğunda onu iman esaslarından bir esas olarak addetmiş ve şöyle buyurmuştur:

    “...Bir de kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir.”

    Buhari, Müslim

    Kaza ve Kaderin Tarifi
    Âlimler kaza kaderin tarifinde değişik ifadeler kullanmışlardır. Onlardan bazısı: Kaza ve kaderin aynı şey olduğunu söylemişlerdir. Diğerleri ise: Kader, gelecekte yaratılmışların hangi hal üzere olacağını Allah’ın bilmesidir. Kaza, Allah’ın, mahlûkatı ilmi ve iradesine göre yaratmasıdır demişlerdir. Diğer bazılar da kaderle ilgili tarifi kazaya, kaza ile ilgili tarifi de kadere kullanmışlardır. Kader için tek bir tarif yapanlar şöyle demişlerdir: Kader, Allah’ın var ettiği bu âleme koyduğu muhkem bir nizamı ve sebeplere taalluk ettiği müsebbebata bağladığı sünnetleridir. Bu mana kaderle ilgili varit olan ayetlerde zikredilmiştir.

    Mesela: “Onun yanında her şey bir kader iledir.”

    Ra’d 8

    “Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın ama biz onu bilinen bir miktar ile indiririz.”

    Hicr 21

    “Şüphesiz biz her şeyi bir kaderle yarattık.”

    Kamer 49

    İmam Ahmed kader hakkında sorulduğunda:

    “Kader Rahmân’ın kudretidir!” derken ne güzel söylemiştir.

    Kader Allah’ın: “De ki bütün işler Allah’a aittir.” Âl-i İmran 154

    “Bütün işlerin hepsi Allah’a döner.” Hûd 1, 2, 3

    “...Her şeyin hükümranlığı onun elindedir.” Yâsîn 83

    “Allah emri (işleri) gökten yere kadar tedbir eder.” Secde 5

    “...Emri (işleri) tedbir eder.” Yûnus 3 ayetlerinde kararlaştırdığı kuvvetidir.

    Bu ve benzeri ayetler âlemde meydana gelen her şeyin Allah’ın irade ve bilgisi dâhilinde meydana geldiğine delalet etmektedir.

    Kadere iman aslında Allah’ın yüce sıfatlarına ve güzel isimlerine iman üzere bina edilmiştir. İlim, güç ve irade onlardan bir kaçıdır. “O, her şeyi bilir.” Bakara 29

    “...Onun her şeye gücü yeter.” Hadid 2

    “İrade ettiği her şeyi yapandır.” Buruc 16

    Tahavi şöyle dedi:

    “Her şey O’nun takdiri ve meşieti ile cereyan etmektedir. Meşieti her şeye nüfuz eder. Allah’ın dilemesi dışında kulların meşieti nüfuz edemez. Onlar için dilediği olmuştur, dilemediği de olmamıştır. O’nun kazasını geri çevirecek, hükmünü tenkit edip eleştirecek ve emrine galip gelecek yoktur!”

    İbni Ebi’l-İz Akidet-u Tahaviye Şerhi 145

    Kadere İmanın Manası
    Her Müslümanın kadere onun tatlısına, acısına, hayrına ve şerrine iman etmesi gerekir. Kadere imanla Allah’ın ezeli ilmine, her şeye nüfuz eden kudretine iman kastedilmektedir.

    Bunun izahında Şeyhülislam şöyle demektedir:

    “Kadere iman iki derece üzeredir ve her derece iki hususu içermektedir:

    a) Allah’ın ezelden beri mevsuf olduğu ezeli ilmi ile mahlûkatın nasıl amel edeceklerini bildiğine itikat etmektir. Ayrıca itaat ve isyandan bütün hallerini, tüketecekleri rızk ve ecellerini de bildiğine iman etmektir. Sonra Allah mahlûkatın kaderlerini levhi mahfuza yazmıştır. Allah önce kalemi yarattı ve ona yaz emrini verdi.

    Kalem:

    −Ne yazayım ya Rab, dedi?

    Allah:

    −“Kıyamete kadar olacak her şeyi yaz!” buyurdu. İnsana isabet eden şey, mutlaka isabet edecektir, isabet etmemesi diye bir durum söz konusu değildir. İsabet etmeyecek şeyin de isabet etmesi söz konusu değildir. Kaderle ilgili yazı kurudu ve sayfalar dürüldü.

    Allah şöyle buyurmuştur:

    “Bilmez misin Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Bu, bir kitap içinde (levhi mahfuzda)dır. Bu Allah’a çok kolaydır.”

    Hac 70

    “Ne yerde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet (vb. bir şey) yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.”

    Hadid 22

    b) Allah’ın her şeye nüfuz eden meşietine ve her şeyi kuşatan kudretine iman etmektir. Bunun anlamı; Allah’ın olmasını dilediği olur, dilemediği de olmaz. Göklerde ve yeryüzünde ne kadar kıpırdanma, ne kadar sükun varsa hepsi de Allah’ın meşieti iledir. Mülkünde istemediği olmaz. O, her şeye kadir. Yeryüzünde ve gökyüzünde ne kadar mahlûkat varsa şüphesiz ki Allah onların yaratıcısıdır. Allah’tan gayrı onların bir yaratıcısı ve Rabb’i yoktur!

    Bununla beraber kullara, Kendine ve Rasulüne itaat etmelerini emretti ve itaat etmemeyi yasakladı! Adalet sahibi ihsan eden muttakileri sever, iman edip salih amel işleyenlerden razı olur. Kâfirleri sevmez, fasık toplumdan razı olmaz. Fuhşuyatı emretmez, kullarının küfür işlemesine razı olmaz, fesadı asla sevmez kullar gerçek anlamda yaptıklarının failidir, Allah-u Teâlâ ise fiillerinin yaratıcısıdır. Kul mü’min, kâfir, muttaki, facir, namaz kılan oruç tutan olarak amel eder. Kulun amelleri kudreti ve iradesi vardır. Allah-u Teâlâ hem onların hem de kudret ve iradelerinin yaratıcısıdır.

    Ravda Şerhu Akidetu’l-Vasitiyye 352, 353

    Şeyhülislam’ın bu sözlerinden kadere imanın dört mertebeye şamil olduğu anlaşılmaktadır. Onlar:

    1) Allah’ın ilminin ezeli oluşuna iman. Çünkü Allah kulların amellerini onlar daha amel etmeden önce bilmiştir.

    2) Onların levhi mahfuzda var olduğuna iman.

    3) Allah’ın her şeye nüfuz eden meşietine ve kuşatıcı kudretine iman.

    4) Mahlûkatın hepsini var eden Allah’tır O’nun gayrı ise mahlûktur.

    İman edilmesi vacip olan kaderin hayır ve şerri ise bunun insan ve mahlûkata nispeti sebebiyledir. Ancak Allah’a nisbetle kaderin tamamı hayırdır, şer O’na nisbet edilmez! Allah’ın ilmi, meşieti, yazması, eşya ve mahlûkatı yaratması bunların hepsi hikmettir, adalettir, hayırdır ve rahmettir. Şer Allah’ın sıfat ve fiillerinden hiçbir şeye girmez. Aynı zamanda Allah’ın zatına noksanlık ve şer ilhak olmaz. Mutlak kemal ve tam celal Allah’a aittir. Bundan dolayı şerri müfret olarak Allah’a izafe etmek caiz değildir! Ancak umum ifadeler içerisinde zikredilebilir mesela:

    “Allah her şeyin yaratıcısıdır.”

    Zümer 62

    Şerrin Sebebe izafesi de caizdir. “De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabb’ine sığınırım.”

    Felak 12

    “Yeryüzündekilere şer mi murat edildi, Rableri onlara bir hayır mı diledi? bilmiyoruz.”

    Cin 10

    Allah her yönden sırf şer olan bir şeyi yaratmamıştır! Çünkü O’nun hikmeti buna manidir. Kulları için herhangi bir yönünde maslahat olmayan ve her yönden fasit olan bir şeyi Allah’ın irade etmesi mümkün değildir! Çünkü hayrın tamamı onun elindedir, şer ise ona nisbet edilmez!

    Aksine ona nisbet edilen her şey hayırdır. Şer ona nisbet edilmediği için meydana gelmiştir. Şayet nisbet edilmiş olsaydı, şer olmazdı. Yaratma ve meşiet yönünden şerrin Allah’a nispeti şer değildir. Örneğin hastalık isabet ettiği anda insana nisbetle şer ve musibettir. Fakat o geleceği için hayırlıdır. O, Allah’a nisbetle de hayırdır. Çünkü onun akabinde günahlardan bağışlanma, nefsin masiyet kirinden temizlenmesi söz konusudur.

    Allah’ın düşmanlarının mü’minleri hapse atması da böyledir. Oradaki işkence ve elemden dolayı zahirde orası şerdir. Fakat o elem aynı zamanda nefisler için bir arınma denemesi, safların netleşmesi ve ruhların terbiyesi için bir imtihandır. Sabredenlere çok büyük sevap ve ecir vardır. Mesela; İblisin yaratılışında, zahiren görünürde birçok hikmet vardır. Beşeriyetin ayağı kayıp zelleyi irtikâp ettikten sonra tevbe etmesi, Allah’ın mü’minleri, iblis ve grubuyla cihad ettirerek kulluğa çağırması iblisin aldatma ve yoldan çıkarmasına karşı sabır, Allah’ın himayesine iltica ve O’nun sarsılmaz rüknüne tutunmak o hikmetlerden bazılarıdır.

    Şer olan her şey işte böyle izafi bir iştir. O, Allah’ın fiilinin ve var etmesinin taalluk ettiği cihetten hayırdır. Buna rağmen o kendisi hakkında meydana gelen kimseye nisbetle şerdir. Şerrin iki yönü vardır. Birinci yönüyle hayırdır ki o yönüyle Allah onu yarattığı ve olmasını dilediği için kendisine nispet edilir. Bunda da ilmini kendisine sakladığı nice baliğ hikmetler vardır. Bu hikmetlerden dilediği kadarını mahlûkatından dilediği kimselere bildirmiştir.

    Kâfirlerin Kaderle Delil Getirmeleri
    Bu açıklamadan sonra kâfirler küfür ve şirklerine Allah’ın kader ve meşietiyle delil getirmek istemişler ve Allah dilemeseydi asla şirke düşmeyeceklerini söylemişlerdir. Allah onların bu delillerini iptal edip geçersiz kabul etmiştir. Allah’a şirk koşanlar diyecekler ki:

    “Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız şirk koşmazdık, hiçbir şeyi de haram yapmazdık! Onlardan önce yalanlayanlar da böyle demişlerdi de bu yüzden azabımızı tatmışlardı! De ki: Yanınızda bize çıkarıp göstereceğiniz bir ilim var mı? Siz sadece zanna uyuyor ve yalan söylüyorsunuz!”

    En’âm 148

    “De ki: Kesin delil ancak Allah’ındır. Allah dileseydi hepinizi hidayete erdirirdi.”

    En’âm 149

    Bu ayetler Allah-u Teâlâ’nın kendisine isyan edip kaderle delil getiren kimselere verdiği cevaptır. Kesin delil Allah’ındır. Allah’a isyan ettiği halde onun kaderiyle delil getiren kimselere karşı Allah’ın mezkur cevabı çok açık olup iki husus üzere durmaktadır.

    1) Şüphesiz ki Allah-u Teâlâ dünyevi cezasını kâfirlere tattırıp, ikabını onlara indirdi. Şayet onlar küfür, şirk vb. masiyetleri irtikâp etmeyi ihtiyar etmemiş olsalardı, Allah onlara asla azap etmezdi. Çünkü Allah adildir hiç kimseye asla zulüm etmez.

    Allah’ın kaderi ile küfür ve masiyet işleme üzerine delil getiren kimse iki şahıstan biridir. Ya Allah’ın varlığına iman eden veya inkâr eden olacaktır. Eğer ilki yani mü’min ise, ona Allah’ın adaletine itikat ve O’nu zulümden tenzih etmesi gereklidir. Çünkü zulüm noksanlık ve haddi aşmaktır. Bundan Allah münezzehtir. Allah-u Teâlâ’ya hiçbir halde noksanlık ulaşmaz. İkrah altında yasaklanan bir fiili yapan kimseye ceza vermek şüphesiz ki zulümdür.

    Allah’ın kaderi ile ikrahsız masiyet işleme üzere delil getirmek, masiyet işleyenlere Allah’ın cezasının açık olduğu halde O’nu zulme nisbet etmektir. Bu ise Allah’ın adaletine imanı yok eden bir iştir. Allah’ın kaderi ile masiyetlere delil getiren Allah’ın varlığını inkâr eden bir kimse ise, o kimse Allah’ı inkâr ediyor dolayısıyla O’nun kaderine nasıl inanacak bu bir tenakuzdur, bu sebeple ona cevap vermeye bile değmez.

    Küfür ve masiyetlerine kaderle delil getiren kimse, bilmeden Allah’a iftira etmektedir. Küfür veya masiyet sahibi kimselerin, Allah’ın küfrü veya masiyeti onlar henüz bu fiilleri işlemeden onların üzerine yazdığını iddia etmeleri nasıl sahih olabilir? Allah’ın kaderi meydana gelmeden önce gaybdır.

    Onu Allah’tan gayrı kimse bilemez! Bununla beraber kul Rabb’ine masiyet olan amele adım atmadan önce O’na itaat etmek ve emrini yerine getirmekle muhatap olmuştur. Bunu basit bir misalle açıklayalım. Bir kimsenin; ‘Allah bana hırsızlık yapmamı takdir edip yazdı, şimdi ben o kaderi infaz etmeye gidiyorum’ demesi doğru olur mu?

    Bu kimse levhi mahfuza muttali mi oldu, orada Allah’ın kendisine neyi yazdığını bilmek için orayı okudu mu? Elbette ki hayır! Bu kimse hırsızlığa veya başka bir masiyete kalkışmadan önce onları terk etmek, onlara yaklaşmamakla muhatap idi. Allah-u Teâlâ Kitabının diğer yerlerinde de kader mevzuunda haddi aşan bu ifadelere mezkur hüccetlere benzer beliğ hüccetlerle cevap vermiştir.

    Allah’ın:

    “Onlar bir kötülük yaptığı vakit: ‘Babalarımızı böyle yapar olarak bulduk ve bunu bize Allah emretti’ derler. De ki: Allah asla kötülüğü emretmez! Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” A’raf Suresi 28 ayetleri de yine aynı beliğ hüccetlerdendir. Küfür vb. Allah’ın yasakladığı şeyleri işleyip sonra bunu kadere bağlayan bu gibi kimselere itiraz ederken Kur’anın bu üslûbu, insanların düşünce ve meseleleri ele alış usullerini tashih etmek; kullardan istenen şeyin Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından da kaçınmak olduğunu beyan etmek için gelmiştir.

    Onlardan istenen kendileri için perdelenmiş gaybı araştırıp, kaderleri ne ise, ona göre hareket etmek değildir. İşte bu, üzerinde durduğumuz mevzuda yolların ayrıldığı kaidedir. Yani: Allah insanlara gayb olan kaderini bilip ona göre hareket etmekle mükellef kılmamıştır. Aksine emirlerini ve yasaklarını bilip ona göre hareket etmekle mükellef kılmıştır. Kullar bunu öğrenmeye ve tatbik etmeye gayret gösterdiklerinde, Allah onları hidayete erdireceğini, gönüllerini İslam’a açacağını kararlaştırmıştır. Kullara düşen görev, mükellef oldukları ubudiyeti yerine getirmektir.

    Allah-u Teâlâ dileseydi bütün insanları ruhlarını yarattığında onların hepsini hidayet üzere yaratırdı veya onların gönlüne hidayeti atar onlar da hidayet ehli olurlardı. Ancak Alîm olan Mevla öyle olmasını dilemedi. Aksine Âdem (Aleyhisselam)’ın çocuklarını, hidayet ve dalalet yönlerine gitme üzere güç ve kuvvet vererek imtihan etmeyi diledi.

    Onlardan hidayete hidayet üzere yönelecek kimselere yardım etmeyi, azgın ve körlüğü içinde dalalete yönelen kimseleri de o halde terk etmeyi irade etti. Allah’ın Sünneti böyle cereyan etmiştir. Mesele açık ve beşeri idrakin anlayacağı kolaylıktadır.

    İmam Acurri (Rahmetullahi Aleyh) bu hususta şöyle dedi:

    “Allah’ın takdirinde kimin iman etmesi cari ise o iman etti, Allah’ın takdirinde kimin küfretmesi cari ise o da küfretti.

    “Sizi yaratan O’dur. Kiminiz kâfirdir, kiminiz mü’mindir.”

    Tegabun 2

    Kullarından dilediğinin gönlüne imana giriş için genişlik verdi. Diğerlerine gazap edip kalplerine, kulaklarına ve gözlerine mühür vurdu. Bunlar asla hidayete eremeyecekler. Dilediği kimseye hidayet verir, dilediği kimseyi de saptırır.

    “O (Allah) yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulurlar.”

    Enbiyâ 23

    Bu din ameli bir oluşumu gerçekleştirmek için gelmiş, açık emir ve yasaklarla bunu sınırlamıştır. Sayu gayreti terk edip Allah böyle takdir etmiştir deyip işleri gaybi meşiete havale ederek bu oluşumu tökezletmek ziyan ve telefe girmektir. Bu meseleye dalmak boşuna vakit öldürüp karşılığında hiçbir şey elde edemeyeceğimiz şeydir.

    Dolayısıyla Müslüman her şeyden önce Allah’a itaat ve ona asi olmamakla mükelleftir. Ondan sonra eğer Allah’a itaat ediyor ise bu itaat O’nun tevfik ve hidayet vermesi sebebiyledir, bu sebeple Allah’a şükretmelidir. Eğer itaat etmiyor ise bundan dolayı O’na tevbe edip Allah’a dönmesi gerekir.

    İmam Acurri (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

    “Kul Allah’a itaat olan bir ameli yerine getirdiğinde O’nun Allah’ın tevfiki ile olduğunu bilir ve bundan dolayı Allah’a şükreder. Kul Allah’a masiyet olan bir ameli yerine getirdiğinde, o masiyetten pişmanlık duyar ve bundan dolayı kul kendisini kınar ve Allah’a istiğfar eder. Bu Ehli sünnetin mezhebidir. Hiç kimsenin Allah’a karşı hücceti olamaz. Aksine Allah’ın yarattıkları üzerinde hücceti vardır.

    “De ki: Üstün hüccet Allah’ın’dır. Dileseydi elbette hepinizi hidayete erdirirdi.”

    En’âm 149

    Sonra bütün işlerini ona havale edip O’nun adalet ve hikmetine yakînen iman etmesi gereklidir. Kul masiyetleri işlemeden önce sevmemeli ki Allah onları işlememek üzere ona yardım etsin. Eğer yanılarak onlardan bir tanesini işlerse tevbe edip vazgeçmeli ve Allah’a rucu etmelidir. Kulun masiyetleri sevmemesi, Allah’ın kaderini sevmeme anlamına gelmez. Çünkü kul masiyetleri sevmemekle memurdur.

    Kul Allah’ın kerih görüp sevmediği şeyleri sevmeyerek ve O’nun güzel görüp sevdiği şeyleri severek de kulluk eder. Müslüman Allah’a rızasında ve gazabında muvafakat gösterecek, sevip razı olduğu şeyleri sevip razı olacak, kerih görüp gazap ettiği şeyleri kerih görüp gazap edecektir. Bir kul Allah’ın küfrü sevmediğini, kullarının küfre girmesine razı olmadığını; kendisine asi olunmasını sevmediğini, kullarının kendisine isyan etmelerine razı olmadığını kesin bilmelidir.

    Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Eğer küfrederseniz şüphesiz Allah sizin imanınıza muhtaç değildir. Fakat kulları için küfre razı olmaz! Eğer şükrederseniz, sizin için ona razı olur.”

    Zümer 7

    Kaderin Gizliliği ve Ona Dalmanın Kerahiyeti
    Mü’minin kaza ve kader meselesinde söze dalması şeran istenilmeyen bir şeydir. Onun anlamını ve derecelerini bilmesi ve iman etmesi ona yeterlidir.

    Bu hususta İmam Acurri (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

    “Sahabelere hak yoldan çıkmış sapık toplulukların kaderi inkâr etmeleri ulaştığında onların bu inkârlarını reddedip onları tekfir etmeselerdi, Tâbiîn imamları da kaderi inkâr edip yalanlayan kimseleri tekfir edip insanları onlarla beraber oturmaktan yasaklamasalardı ve Müslümanların imamları halkı onlarla beraber olmaktan, onlarla münazara etmekten sakındırarak mezheplerinin kötülüğünü açıklayıp izah etmemiş olsalardı hiç kimsenin kader hakkında konuşması caiz olmazdı!”

    Acurrî Şeria 157

    Şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir, her şeyin yaratıcısı odur. O adalet sahibidir hiç kimseye zulmetmez. O hikmet sahibidir ve abesle iştigalden münezzehtir. Bu mevzu kelam yönünden bundan daha fazlasına muhtaç değildir. Allah bu mevzuda bizim nelere muhtaç olduğumuzu bildi ve onu bize beyan etti. Bilgisini bizden gizlediği hususlarsa bizim muhtaç olmadığımız şeylerdir. Onları araştırarak külfet altına girmez bu hususta helak olanlar gibi helak olmayız.

    Kader meselesi, Allah’ın bilgisini kendisine sakladığı mahiyetini akıllar idrak edemez gaybi meselelerden ilki değildir. Örneğin Allah’ın sıfatları, onlara tatilsiz, teşbihsiz, tahrifsiz iman ederiz. Ancak onların keyfiyetini ve mahiyetini akıllarımızla idrak edemeyiz. Bu sebeple Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kader mevzuuna dalmayı ve irdelemeyi yasaklamıştır.

    Amr bin Şuay babası ve dedesi tarikiyle şöyle rivayet etmiştir:

    “Bir gün insanlar kader mevzusunda konuşuyorlar iken Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çıka geldi.

    Ravi dedi ki:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kızgınlıktan yüzünde nar taneleri çıkıyor gibi oldu ve onlara:

    ‘Size ne oluyor ki Allah’ın Kitabının bir kısmını diğer kısmına vuruyorsunuz! Sizden öncekiler işte bu sebeple helak oldular!’ dedi.”

    Ahmed 6680

    Bir kimse, Ali bin Ebi Talib (Radiyallahu Anh)’a gelmiş ve kaderi sormuştu.

    Ali (Radiyallahu Anh):

    −Kader karanlık bir yoldur, ona suluk etme! dedi.

    Adam yine:

    −Kaderi bana haber ver dedi.

    Ali (Radiyallahu Anh):

    −Kader çok derin bir denizdir sakın ona dalma! dedi.

    Adam yine:

    −Bana kaderi haber ver dedi.

    Ali (Radiyallahu Anh):

    −Kader Allah’ın sırrıdır, kendini boşa külfete sokma! dedi.”

    Tahavi Azizi’l-Hamid 686

    İmam Tahavi akide ile ilgili kitabında şöyle demiştir:

    “Kader, Allah’ın mahlûkatından gizlediği sırrıdır! Bu sırra ne mukarreb melek ne de risaletle görevlendirilmiş bir Nebi bilgi sahibi olamamıştır. Bu meseleyi araştırıp kurcalamak horlanıp zelil olmaya vesile, haram bir şeye merdiven ve tuğyan derecesidir. Bunu düşünmekten, vesvese ve kurcalamaktan sakın! Çünkü Allah, kader ilmini mahlûkatından gizledi, bu hususta ki muradını araştırmayı yasakladı ve Allah Kitabında:

    “O (Allah) yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulurlar.” Enbiyâ 23 buyurdu. Herkim Allah’a niçin böyle yaptı derse Kitabın hükmünü reddetmiş olur, Kitabın hükmünü reddeden de kâfirlerden olur. İşte bu Allah’ın dostlarından kalbi tevhitle nurlanmış kimselerin muhtaç olduğu kader mevzusunun özetidir. İlimde yüksek paye ve sabit kadem olan alimler derecesi de yine budur. Çünkü ilim iki kısımdır. Mahlûkat içerisinde var olan ilim, mahlûkat içerisinde kayıp olan ilim. Var olan ilmi inkâr küfürdür ve kayıp olan ilmin iddiası da küfürdür. İman mevcut olan ilmi kabul, kayıp olan ilmi araştırmayı terk etmekle sabitleşir.”

    İbni Ebi’l-İz Akidet-u Tahaviye Şerhi 249

    Müslümanda Kader İnancının Etkisi
    Bu din Allah’ın hikmetine ve iradesine teslim olma üzere bina edilmiştir. Emir ve yasaklardaki Rabbani hikmetin tafsilatından soru sorulmamasını takdir etmiştir. Bütün Nebilerin ashabı bu hal üzereydi. İslam’ın temeli teslimiyet üzeredir. Allah’ın emirlerinden bir emrin saygınlığı, itibarı önce onu tasdik etmek peşinden onun gereği ameli yapmaya azimet göstermek sonra süratle onu fiile dönüştürmektir.

    Sahabeler işte böyle idi. Rablerine ve Nebilerine karşı çok edepli saygılı idiler. Onlar hakkında Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabından daha hayırlı bir kavim görmedim. Ölünceye kadar Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e on üç sorudan fazla sormadılar.”

    Kader meselesinde sahabe, tâbiîn, din imamları ve hadis ehli kıyamete kadar olacak her şey Ümmü’l-Kitapta yazılı olduğu üzere icma etmiştir.

    İbnu Deylemi (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

    “Ubey bin Ka’b (Radiyallahu Anh)’a geldim ve kader mevzuunda kalbimde bir şey meydana geldi. Bana bir şeyler söyle belki Allah onu kalbimden giderir dedim.

    Ubey bin Ka’b (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    −‘Allah göklerin ve yeryüzünün ehline azap etmiş olsaydı O, onlara asla zulmetmiş olmazdı. Ancak Allah onlara rahmet etmiş olsa Allah’ın rahmeti onlara amellerinden daha hayırlıdır. Allah’ın yolunda Uhud dağı kadar altın infak etsen, kadere iman edene kadar Allah onu senden kabul etmez! Bil ki; sana isabet eden bir şeyin, isabet etmemesi mümkün değildir! Bu itikadın gayrı bir itikat üzere ölürsen ateşe girersin!’

    Sonra Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim. O da bana aynı şeyleri söyledi. Sonra Huzeyfe (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim O da bana aynı şeyleri söyledi. Sonra Zeyd bin Sabit (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim O da bana aynı şeyleri, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den hadis olarak rivayet etti.”

    Ebu Davud 4699, İbni Mace 77, İbni Ebi Asım es-Sünne 245, Acurri 386, Ahmed 5/185

    Ubade bin Samit (Radiyallahu Anh) ölümü anında oğluna şöyle vasiyet etti:

    −“Ey yavrucuğum! Sana isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, sana isabet etmeyen bir şeyin de isabet etmesinin mümkün olmadığını kesin bilinceye kadar imanın hakiki tadını bulamazsın!

    Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim şöyle dedi:

    ‘Allah’ın ilk yaratığı şey kalemdir. Allah ona yaz! buyurdu.

    Kalem:

    −Neyi yazayım? Neyi yazayım? Ey Rabb’im! dedi.

    Allah ona:

    −‘Kıyamet saatine kadar olacak her şeyi yaz! buyurdu.’

    −Ey yavrucuğum! Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim:

    ‘Herkim bu inancın dışında ölürse o benden değildir!’ buyuruyordu.”

    Ebu Davud 4700

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabının gönüllerinde bu akidenin çok büyük bir tesiri vardı. Onlar yeryüzünde dağılıp bu kader akidesini Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in onlara öğrettiği gibi insanlara öğretiyorlardı. Bir keresinde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma)’ya:

    −“Ey çocuk! Allah’ı koruyup gözet ki Allah da seni korusun! Allah’ı gözet ki onu karşında bulasın. Bir şey istediğin vakit ondan iste! Bil ki, ümmet sana bir şey ile fayda vermek üzere bir araya gelse, Allah’ın senin için yazdığı şeyin dışında onlar sana asla fayda veremezler! Veya ümmet sana bir şeyle zarar vermek üzere bir araya gelse, Allah’ın senin için yazdığı şeyin dışında onlar sana asla zarar veremezler! Kalemler kaldırıldı ve defterler (in mürekkebi) kurudu!”

    Ahmed 1/293

    Bu akide onların kalplerine sekineti döküp gönüllerine itminan boşalttı ve onları izzet üzere terbiye etti. Böyle bir manevi dolgunlukla dini beşeriyete tebliğ için yeryüzünde dağıldılar. Allah’ın kaderine imanlarının önünde yeryüzünün güçlükleri ve meşakkatleri onların gözünde basitleşmiş ve küçülmüştür. Bundan dolayı Selman (Radiyallahu Anh)’a insanların:

    Kadere onun hayrına ve şerrine iman edinceye kadar mü’min olamazsın denmesinin aslı nedir diye sorulduğunda?

    Selman (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    −“Bu sözün anlamı, sana isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, sana isabet etmeyen bir şeyin de etmesinin mümkün olmadığını bilmendir!”

    Bilindiği gibi bu söz sadece Selman’nın sözü değildir, aksine bütün sahabelerin sözüdür. Kader akidesiyle nimetlenen insan, kendisine isabet eden bir şeyin isabet etmemesinin mümkün olmadığını, ümmet ona bir şeyle zarar vermek üzere bir araya gelseler Allah’ın onun hakkında yazdığının dışında hiçbir şeyle zarar veremeyeceklerini bilir.

    Hiçbir nefis, rızkını ve ecelini tamamlamadan ölmeyecektir! Kullara kul olmaktan sadece bu inanca sahip kimseler kurtulur ve kulların Rabb’i Allah’a kul olur. Dünya ve ahiret işlerinin tamamı göklerin ve yerin yaratıcısı Zatın elinde olduğuna inanan kimse, nasıl olurda başını Allah’tan gayrı için eğer?! Bu yeryüzünde hangi güç olursa olsun topraktan yaratılmış bir kul için kendisini nasıl zelil duruma düşürür?!

    İbni Receb (Rahmetullahi Aleyh) şöyle diyor:

    “Toprağın üzerindeki her şeyin toprak olduğu kendisine tahakkuk eden kimse toprağa itaat etmeyi Allah’a itaat etmenin önüne nasıl geçirir? Yahut mülkün sahibi Allah’ın gazabına karşı, kendi için toprağı memnun etmeye nasıl razı olur?! Bu gerçekten şaşılacak bir iştir!”

    Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem 385

    Bu akide mamur ettiği kalpten korkaklık alametlerini söker atar. Sahibini zamanı ve mekanı geldiğinde Kâfirlerle savaşa iter; onlara, araç, gereç ve silahlarına gereğinden fazla önem vermez. Bir Müslüman onlara neden gereğinden fazla önem versin ki, kendini ve onları yaratan kendisi için takdir ettiği rızkı ve eceli noksansız tam olarak verecektir. Kendisi için takdir edilen çaresiz tahakkuk edecek ve başına gelecektir, takdir olunmayan da asla ona ulaşmayacaktır.

    Allah’ın kaderine iman eden bir mü’min dünya nimetlerinin hiç birinin denk olmadığı başka bir nimetle nimetlenmektedir. O da her hal üzere Allah’tan razı olma halidir. Bu mü’min kaderlerin Allah’ın emri, dilemesi ve iradesiyle oluştuğunu görür. Hadiselerin Allah’ın hikmeti ve iradesiyle meydana geldiğini bilir. Allah bilir insanlar bilmez! Allah-u Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur:

    “Kerih gördüğünüz halde kıtal size farz kılındı! Bazen kerih gördüğünüz bir şey sizin hakkınızda daha hayırlı olabilir; hoşlandığınız bir şey de sizin hakkınızda daha hayırsız olabilir! Allah bilir siz bilemezsiniz!”

    Bakara 216

    Kadere iman eden mü’min, hayır ve şerri kendisine takdir eden Allah’ın hikmet ve rahmet sahibi olduğunu bilir. Dolayısıyla nimete nankörlük etmez, musibetle imtihan olduğunda da sabırsızlık göstermez. O genişlik halinde şükredici, darlık halinde de sabredicidir. Bu sebeple her hali hayırdır.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Mü’minin işi hayret vericidir. Çünkü onun her işi hayırdır. Bu sadece mü’min içindir. Ona sürur verici bir şey isabet etse şükreder. Bu da onun lehine bir hayır olur. Eğer ona zarar verici bir şey isabet etse sabreder ve bu da yine onun lehine bir hayır olur” buyurdu.

    Müslim 2999/64, Ahmed 4/332

    Mü’min musibete bakar ve onun Allah’ın kaderi olduğunu bilir. Kalbi mutmain olup ondan razı olur. Mevlası ve yaratıcısına karşı daha çok edepli olur. Sonra o musibetin netice yönünden sevaba dönüşmesine bakar. Bu sebeple de ondan razı olur ve ona sabreder.

    Bu hususta Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh) şöyle tahdis etmiştir:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e:

    −Ya Rasulallah! İnsanların bela yönünden hangisi daha şiddetli olur dedim.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Bela yönünden insanların en şiddetlisi Nebilerdir. Sonra rütbece en üstün olanlar. Kul dinine göre belaya uğratılır. Kişi dininde kuvvetli ise belası şiddetli olur. Eğer dininde zayıf ise o da dinine göre belaya uğratılır. Bela kuldan ayrılmaz (imtihana devam eder) ta ki kul üzerinde hiç günah kalmamış bir halde yeryüzünde gezer olunca onu bırakır’ buyurdu.”

    Ahmed 1481 Darimi 2/320, İbni Mace 4023, İbni Hibban Mevarid 699, Albânî Sahihu’l-Cami 992

    İbni Kayyım (Rahmetullahi Aleyh)’de şöyle demiştir:

    “Başına bir bela geldiği vakit kerem sahibi kimselerin sabrı ile ona sabret! O seni daha çok kerem sahibi yapar. Onu insanlara şikâyet ettiğin vakit, Rahim olan Allah’ı hiç merhameti olmayanlara şikâyet etmiş gibi olursun!”

    İbni Kayyım Uddetissabirin 90

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) ise şöyle demiştir:

    “Allah’ın “...Kalbine hidayet verir...” ayetiyle kast ettiği, kulun kalbine yakin verir de o kimse kendisine isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, isabet etmeyecek şeyin de isabet etmesinin mümkün olmadığını bilir.”

    İbni Kesir Tefsir 8/163

    Alkame (Rahmetullahi Aleyh):

    “Başa gelen her musibet Allah’ın izniyledir. Herkim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbine hidayet verir.” Tegabun 11 ayetinin tefsirinde:

    “Ayette kastedilen kimse kendisine bir musibet isabet ettiği zaman onun Allah’ın indinden olduğunu bilir ve ondan razı olup ona teslim olur demiştir.”

    İbni Kesir 8/163, İbni Kayyım Uddetissabirin 90

    Başa gelen şeylere rıza ve sabır göstermek kadere imanın esasıdır. Rıza ve sabır kadere imanın meyvesidir. Musibet vb. nefse hoş gelmeyen şeylere rıza ve Allah’a ibadetlere devam etmek küfür, asilik, fısk vb. Allah’ın yasakladığı şeylere rıza değildir ve zillette sabır yoktur. Çünkü Allah kullarının küfür ve masiyet işlemelerine; alçalıp zelil olmalarına asla razı olmaz! Dolayısıyla mü’minin rızası Allah’ın rızasına tabi; sabrı da Allah için ve O’nun yolunda olacaktır.

    Kadere rıza, belaya sabır ve Allah-u Teâlâ’nın hükmüne mutmain olarak teslim, nefis binasının üzerinde durduğu en önemli esaslardır. Bu aynı zamanda yeryüzünde Allah’ın nizamını tesis etmek için, insanlığın gücünü seferber edici bir faktördür.

    Geri dönmek yok, nedamet ve hüsran yok, keşke şöyle olsaydı yahut yapsaydık, böyle olurdu yok. Fakat Allah böyle takdir etti ve dilediğini yaptı var. Bu akidede kalbin sekineti, bedenin rahatı, gam ve kederi terk vardır. Nefsin parçalanması, sinirlerin bozulması yoktur. Aksine hoşnutluk, huzur, saadet, rahatlık ve itminanlık vardır.

    Gönül genişliği ile Allah’ın adaletine, ilmine ve hikmetine itimat ederek O’na tevekkül vardır. Bu, vesvese ve kuruntulardan sığınılacak yegâne makamdır. Bu akideyi terk eden, Allah’a imandan yoksun ve Allah’ın dünya ve ahiret işlerini tedbir edip idare ettiğini inkâr eden toplumların ahirette ki nasibi, alçaltıcı azapta edebi kalmaktır.

    Bu dünyada ki durumları ise, saadeti kaybetmek, gergin ve stresli bir yaşam ve ruhi bunalımlarla tüketilen bir ömürdür. Allah:

    “Kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir yaşam vardır! Kıyamet günü onu kör olarak haşr ederiz!” Ta-Ha 124 buyurmuştur.

    Kadere İman Sebeplere Yapışmayı Engellemez!
    Kadere imanın Allah’a tevekkülle beraber bizi sebeplere yapışmaya memur ettiğini aklımızdan çıkarmamamız şarttır. Sebeplere yapışmak da Allah’ın izni olmaksızın bizi neticeye ulaştırmayacaktır, bunu da yine aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Sebepleri yaratan varlık neticeyi ve semereyi yaratan varlıktır. Örneğin salih bir nesil isteyen kimse, bunun için mutlaka bir sebebe yapışmak zorundadır. O da şer’i evliliktir. Fakat bu evlilik bazen semeresini verir ki bu, çocuktur. Bazen de Aziz ve Hâkim olan Allah’ın irade ve meşietine göre semeresini vermez.

    “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğine dişiler bahşeder, dilediğine de erkekler bahşeder. Veya onları hem erkek hem de dişi olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O her şeyi bilendir her şeye gücü yetendir.”

    Şûrâ 49

    Sebeplere yapışmayı terk etmek Müslümana haramdır! Rızk Allah’ın elinde olmasına rağmen rızk talebi için sayu gayreti terk etmek günahtır.

    Şeyhülislam şöyle dedi:

    “Sebeplere onların yaratıcılığına itikat edip meşietine inanarak iltifat etmek tevhitte şirktir! Sebepleri sebep olarak yok addetmekse akılda noksanlıktır! Emrolunan sebeplerden yüz çevirmek de şeriata tân etmektir!”

    Mecmuu Fetava 8/528

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) meşru sebeplere yapışmanın kader olduğunu beyan etmiş ve bundan dolayı da tedaviyi emretmiştir.

    Usame bin Şüreyk (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabı ile beraber iken geldim. Onlar Nebinin yanında başlarının üzerinde kuş varmış hareket ettiklerinde uçacakmış gibi idiler. Onlara selam verip oturdum. Civar köylerden bedevi Araplar geldi ve:

    −Ya Rasulallah! Hasta olduğumuzda tedavi olalım mı? dediler.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Evet, tedavi olunuz! Zira Allah yarattığı her derde deva yaratmıştır. Ancak ihtiyarlık müstesnadır!’ buyurdu.”

    Ahmed 4/278, Ebu Davud 3855, Tirmizi 2039, İbni Mace 3436

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle:

    ‘Allah indirdiği her derde mutlaka şifa da indirmiştir’ buyurdu.”

    Buhari 5720

    İbni Ebi’l-İz şöyle dedi:

    “Bazı insanlar tevekkülün, çalışıp gayret etmeye ve sebeplere yapışmaya mani olduğunu zannetmiş, işler takdir olunmuş ise, sebeplere yapışmaya hiç gerek yoktur demişlerdir. Bu görüş, fasittir! Çünkü çalışmanın farz olanı, mendub olanı, müstehap olanı, haram olanı ve mekruh olanı vardır. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tevekkül edenlerin en faziletlisi idi. Buna rağmen savaşa çıktığında zırhını giyer kılıcını kuşanırdı.”

    Buhari 5720

    Sahabelerin kadere imanı ile sebeplere yapışma arasındaki alaka anlayışları da aynen öyle idi. Zira sebeplere yapışmak da kadere imanın içine girer, bu ona munafi değildir, aksine onun gereğidir.

    Örneğin Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma)’nın rivayet ettiğine göre Ömer (Radiyallahu Anh) Şam’a doğru yola çıktı. Nihayet Serg denen yere gelince Ebu Ubeyde bin Cerrah (Radiyallahu Anh) ve arkadaşları kendisini karşıladılar ve Şam arazisinde veba Salgını olduğunu söylediler.

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Ömer (Radiyallahu Anh) İlk hicret edenleri bana çağır! dedi. Onları çağırdı, onlarla istişare edip veba salgınını onlara haber verdi. Onlar Ömer (Radiyallahu Anh)’ın geri dönmesi ve kalması hususunda ihtilaf ettiler.

    Bazıları:

    −Bir iş için çıktın, o işten geri dönmeni doğru bulmuyoruz! dediler.

    Bazıları da:

    −İnsanların geri kalan kısmı ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabı seninle beraberdir. Onları bu vebaya getirme! dediler.

    Ömer (Radiyallahu Anh) onlara:

    −Yanımdan çıkın! dedi.

    Sonra:

    −Ensarı bana çağır! dedi. Ben onları da Ömer (Radiyallahu Anh)’ın yanına davet ettim. Ömer (Radiyallahu Anh) onlarla da istişare etti. Onlar da muhacirlerin yoluna suluk edip ihtilaf ettikleri gibi ihtilaf ettiler.

    Bunu üzerine Ömer (Radiyallahu Anh) onlara da:

    −Yanımdan çıkın! dedi.

    Sonra:

    −Kureyş ihtiyarlarından, fetih muhacirlerinden burada bulunanları bana çağır! dedi. Ben onları da çağırdım. Onlardan iki kişi bile Ömer (Radiyallahu Anh)’a karşı ihtilaf etmedi. İnsanları geriye döndürmeni ve halkı vebaya götürmemeni doğru görüyoruz dediler.

    Bunun üzerine Ömer (Radiyallahu Anh) insanların arasında:

    −Ben sabahleyin bineğime binip geri döneceğim! siz de buna göre hazırlanıp sabahlayın!” diye nida ettirdi.

    Ebu Ubeyde bin Cerrah (Radiyallahu Anh):

    −Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? dedi.

    Ömer (Radiyallahu Anh):

    −Keşke bunu senden başkası söyleseydi ya Eba Ubeyde! Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz! dedi.

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    −Abdurrahmân bin Avf (Radiyallahu Anh) bir ihtiyacı sebebiyle ortalıkta yok iken o esnada çıka geldi ve şöyle dedi:

    −Bu hususta bende ilim vardır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim:

    ‘Bu hastalığın bir yerde çıktığını işittiğiniz zaman oraya girmeyiniz! Hastalık sizin bulunduğunuz yerde meydana gelirse, ondan kaçmak için oradan dışarıya çıkmayınız!’ buyuruyordu.

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) bunun üzerine Ömer (Radiyallahu Anh), Allah’a hamd etti ve oradan ayrıldı dedi.”

    Buhari 5756

    Aynı sebeple Yemen’den azıksız olarak hacceden bir grup insanın düşkün hali Ömer (Radiyallahu Anh)’ı ağlatmış sonra onlara:

    −Siz kimsiniz? diye sormuştu.

    Onlar:

    −Biz Allah’a tevekkül edenleriz! dediklerinde, Ömer (Radiyallahu Anh) onları zem ederek:

    −Aksine siz başkalarının malını yiyenlersiniz! Tevekkül eden, ihtiyacını yerden gayret eder alır sonra Allah’a tevekkül eder! demiştir.”

    Camiu’l-Ulum 384

    İbni Kayyım (Rahmetullahi Aleyh) şöyle diyor:

    “Allah’ın yarattığı sebeplere yapışmadan tevhidin hakikati tamam olmaz! Sebepleri iptal etmek tevhide muhalif bir fiildir! Acizlikten dolayı da olsa sebeplere yapışmayı terk etmek hakikatı kula dininde ve dünyasınnda kendisine fayda verecek şeylerin meydana gelmesinde yahut kendisine zarar verecek şeyleri def etmesinde kalbin Allah’a itimadı olan tevekküle muhalif bir iştir!”

    İbni Kayyım Zadu’l-Meâd 3/420

    Sehl bin Abdullah (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demiştir:

    “Sebeplere yapışmaya dil uzatan sünnete dil uzatmıştır! Tevekküle dil uzatan da îmâna dil uzatmıştır! Tevekkül Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in halidir. Sebeplere yapışmaksa Onun sünnetidir. Onun hali üzere amel edip tevekkül eden sünnetini terk etmemelidir.”

    Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem 628