• İnsanları öldüren kader, onları görebilmemiz ve gözlerimizi bu cesetlerle doldurabilmemiz için bizi de sorumlu kılıyor. Korku, alışagelmiş korku, kaçış değil. İnsan gerçeği kavradığı için utanıyor - işte gerçek önümüzde. Her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. Arada hiç fark yok. Eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. Bu nedenle her savaş bir iç savaştır. Her ölü, yaşayan bir canlıya benzer ve ondan ölümünün hesabını sorar.
    Tezer Özlü
    Sayfa 29 - Yapı Kredi Yayınları
  • Hayat böyle birşeydi işte. Sevincimiz acıya, üzüntümüz güzelliğe sebep olabiliyordu. Kader de zaten bu demek değil miydi?!..
  • Anicius Manlius Severinus Boethius, 480 yılında Roma’da dünyaya gelir. Küçük yaşta babasız kaldığından dönemin önemli isimlerinden Symmachus tarafından evlat edinilir. İyi bir eğitim görmesi sonucunda devlet kademelerinde önemli görevlere yükselir, dönemin imparatoru Theodoricus tarafından konsül seçilir daha sonra saray görevine kadar yükselir. 523 yılında imparator Theodoricus’a ve vatana ihanet suçlamasıyla, savunması dahi alınmadan, haksızlığa uğrayarak zindana hapsedilen ve alnına geçirilen sicimle beraber ölünceye dek sopayla dövülen Romalı filozof Boethius hayatının son yıllarında teselliyi biricik öğretmeni ve yol arkadaşı olan ‘’Felsefe’’de bulur. Zihninde canlandırdığı bir kadındır felsefe. Ölümü beklerken tüm dertlerini, tüm çıkmazlarını, tüm cevapsız sorularını ona döker; onun ilaçlarıyla ruhunu âbâd eder.

    525 yılında idam edilmeyi beklediği zindanda kalemi aldığı eserinin adı Philosophiae Consolatio(Felsefesinin Tesellisi)dur. Eserin ilk kitabında haksızlığa uğradığı için şiirle teselli bulmaya çalışan Boethius daha sonra, yaşamını şekillendiren ve ona yapıp ettiği her şeyde yol gösteren felsefeye sığınmaya karar verir. Zihninde Felsefe isimi bir kadın yaratarak onunla dertleşmeye ve başına gelenleri tek tek sorgulmaya başlar. İkinci kitapta Felsefe, Boethius’a kader isimli tanrıçanın bir dönek olduğunu onun yapıp ettiklerinden dolayı üzülmesinin de akılsızca olduğunu söyler. İnsanın yalnızca kaderi tarafından terk edildiğinde huzura erişebileceğini söyleyerek şöyle der:

    Çünkü, o seni terk etti ve hiç kimse onun tarafından terk edilmedikçe asla güvende sayılmaz. Yanında kaldığında güvenemeyeceğin, gittiğinde de seni üzecek olan kaderin varlığı senin için değerli mi? … dostlarının hangisinin güvenilir, hangisinin riyakâr olduğunu ayırıp gösteren, seni terk edip giderken kendi yandaşlarını yanına alıp seninkileri sana bırakan o gaddar kaderin? Henüz sana kimsenin dokunmadığı, kendine şanslı göründüğün o yıllarda bu tür bir bilgiye ne kadar çok sahip olmak isterdin, bir düşünsene! Belki şimdi yitirdiklerine ağlıyorsun ama gerçek dostlarını buldun; aslında dünyanın en değerli hazinesi bu işte.

    Boethius bu sözlerle kaderin dönekliğini ve güvenilmezliğini yavaş yavaş anlamaya başlar. Konsül olduğu günleri, saraydaki görevini, mutlu yaşamını yâd ederek ve şimdi ne halde bulunduğunu Felsefe’ye anlatarak feryat eder. O; hiç kimseye haksızlık etmemiş, daima dürüst yaşamaya çalışmış, gelecekte kendisini yargılamadan zindana atacaklar için dâhi imparatorun karşısında durmuş, onları savunmuş ve kendini ateşe atmıştır. Şimdi karanlık bir zindanda tek başına kalmış, umudu yitirmiş ve yalnızlığın o bütün bedbinliğiyle ölümü beklemektedir. Hâlbuki ne kadar iyi bir mânevi baba tarafından eğitilmiş, ne kadar önemli görevlere gelmiş ve kendine ne güzel bir aile kurmuştur. O, güzel günlerden artık eser yoktur. Felsefe bu mutlu günlerine hitâben Boethius’a şu güzel cevabı verir:

    Çünkü talihsizliklerin içinde en berbatı, bir zamanlar mutlu olmuş olmaktır.


    Gerçek mutluluğun asla elde edilemeyeceğini söyleyen Felsefe hiç kimsenin kendi konumundan memnun olamayacağını, daima daha fazlasını isteyeceğini ve mutluluğun ne tamamen ele geçirilebileceğini ne de sonsuza dek süreceğini söyler. İnsanın, Tanrı’nın bahşettiği en güzel armağan olan aklıyla mükemmel bir varlık olduğunu fakat onun, cansız bir dolu ıvır zıvıra gereksiz anlamlar yükleyerek onlara sahip olmadıkça mutlu olamayacağını düşünmesinin ne kadar aptalca olduğunu vurgular. İnsanların mutluluğu kendinde değil dışarıdaki birçok mefhumda aradığını, oysa insana kıymet verenin ancak ve ancak aklını kullanarak mutlak iyiye doğru koşması olduğunu söyler. Kendisine eklenen nesnelerle güzel görünmeye çalışan insanların ne denli akılsız olduğunu, bunlarla kendi kimliklerini örtüp takıp takıştırdıklarıyla ön plana çıkmaya çalıştıklarını ve her şeye rağmen ruhlarının çirkinliğini gizleyemediklerini belirtir. Ve ardından şu dizeleri söyler:

    Zengin adam altın içinde yüzse bile,
    paraya olan açlığını tam olarak doyuramaz.
    Kızıldeniz’in incileriyle boynunu süsler,
    bereketli tarlalarını yüz öküz sürer,
    ama yaşarken içini kemiren endişeden kurtulamaz,
    ölünce de o dönek serveti onunla ölmez!

    Böylesine akılsız bir hayat süren insanlardan nefret etmemiz gerektiğini, nasıl ki bedenleri hasta olan insanlardan tiksinmiyor ve onlara düşmanlık ile bakmıyor yalnızca acıma duygumuzla hareket ediyorsak; zihinlerini kullanmayan, akılsızca hayat süren ve zihnini kötülüklerin egemenliğine bırakan insanlara bedenleri hasta olanlara nazaran çok daha dehşetli bir acıma duygusu ile bakmamız gerektiğini belirtir. Ardından akılsız insanların mutluluğu bulamamasını şu paragraf ile açıklar:

    ‘’Nedir yani? Üst üste para yığmaya mı çalışacaksın? O zaman para sahibi birini soyman gerekecek. Yüksek mevkilere gelip herkesi gölgede mi bıracaksın? O zaman o onurları sana bahşedenin önünde diz çökmen gerekecek ve rütbece başkalarına üstün olmayı isterken rica minnet ederek kendini küçülteceksin. İktidar sahibi olmak mı istiyorsun? Yönettiğin kişilerin hainlikleri yüzünden tehlikelerle burun buruna geleceksin. Şöhret mi istiyorsun? Belalara bulanıp güvenliğini yitireceksin. Zevk içinde bir yaşam sürmek mi derdin? Ama en bayağı ve en yavan şey olan şu bedene köle olmayı hor görmeyecek ya da ona sırtını dönmeyecek kimse olabilir mi?

    Gerçekten de bedensel vasıflarıyla böbürlenenler ne kadar boş ve ne kadar gelip geçici bir mülke dayanmaktadır! Filden daha cüsseli, boğadan daha güçlü olabilir misin ya da kaplandan hızlı koşabilir misin? Kaldır başını; gökyüzünün o muazzam boşluğuna, sağlamlığına ve hızlı devinimine bir bak ve şu bayağı şeylere hayran olmayı artık bırak. Gökyüzünü yöneten aklı bir düşün hele, o zaman göğün bile bu görkemli özelliklerine hayret etmekten vazgeçersin. Güzelliğinin ışıltısı ne kadar çabuk geçip gider, baharda açıp hemen solan goncalar gibi ne kısa ömürlüdür! Seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür. Ama bedeninizin özelliklerine ne kadar büyük değer verirseniz verin, şunu da bilin ki değer verdiğiniz üç gün ateşlenseniz hemen çözülüverecektir! Bütün bu söylediklerimi şöyle özetleyebilirim: Söz verdiklerini asla gerçekleştirmeyen ve bütün iyileri bir araya getirecek kadar mükemmel olmayan bu sahte değerler, çakıllı patikalar gibi ne sizi mutluluğa götürebilir ne de kendi özlerinde sizi mutlu kılacak bir şeye yer verebilirler.’’(Felsefenin Tesellisi, s.147)

    Hülasâ; son kitabında Boehius, felsefe aracılığıyla gerçek mutluluğu yeryüzünde değil gökyüzünde yani ancak ve ancak Tanrı’nın mutlak iyiliğinde bulabileceğini anlar ve ona sığınır. Mahkemeye karşı yapamadığı savunmasını Consolatio isimli eseriyle yapan Boetihus’u bizler, son olarak başını yeryüzünden kaldırıp gökyüzüne bakarkenki haliyle bırakırız. Tarih ise onun, alnına geçirilen bir sicimle gözleri yuvalarından fırlayana kadar gerilmiş haldeyken kalın bir sopayla ölünceye dek dövüldüğünü kaydeder.


    Felsefenin ve yüreğinin gücüyle Boethius, tarihe adını şerefli ve altın harflerle yazdırmış, onun idamına karar verenlerin isimleri de yalnızca onun onurlu hikâyesinin kötü kahramanları olarak anılmıştır.
  • 1-Allahım bizi de gör artık.
    2-Burası Allahın unuttuğu yer.
    3-Allah yazdı ise bozsun.
    4-Allah gelse bile seni elimden alamaz.
    5-Allah özenmiş de yaratmış. (Özenmek acizliktir. Allah aciz değildir. "Ol" der "olur".
    6-Allah bizi unuttu.(unutmak fanilerin işidir)
    7-Bu işte bir Allah'a birde sana güveniyorum, demek,
    (Güven hususunda Allah ile o kimseyi ortak kılmak demektir). Ancak önce Allah'a sonra sana güveniyorum demenin bir sakıncası yoktur.
    (Emniyet hususunda Allah ile kimseyi ortak kılmak demektir)
    8-Yukarıda Allah var demek.
    (Allah yukarıda, aşağıda, ileride, geride değildir, mekandan münezzehtir).
    9-Bir gemi için "Tanrı bile batıramaz" demek.
    10-Bundan iyisini Allah bile yapamaz, demek.
    11-Dini bir hükümle alay etmek, namaz, oruç gibi, hükmü Kuran ve Sünnetle sabit bir olan bir ibadet ile alay etmek, espri konusu yapmak

    KADERLE İLGİLİ TEHLİKELİ SÖZLER;
    1-Kader utansın.
    2-Böyle kadere lânet olsun.
    3-Kaderi kötüymüş.
    4-Kaderin oyunu
    5-Kadersizim
    6-Kaderim kader değilmiş
    7-Alnına kara yazı yazılmış

    İNSANLARIN BİRBİRİNE SARFETTİĞİ TEHLİKELİ SÖZLER;
    1-Seninle cennete bile girmem
    2-Cehenneme kadar yolun var
    3-Yüzünü gören cennetlik
    4-"Allah belanı versin" demek
    5-Bir iş yaparken "ben bunun Allah'ını yaparım" demek
    6-"Allahın belası" demek
    7-"Allahın cezası" demek
    8-Yalansız iş mi var, demek
    9-Yalandan kim ölmüş, demek,
    10-Biz de yalan çok, demek
    11-Fala inanma falsız kalma... demek.
    Fala bakmak, baktırmak haramdır, Gaybı, geleceği Allahtan başka kimse bilmez.
    12-Kahpe felek
    13-Adaletin bu mu dünya.

    ŞARKILARIMIZA-TÜRKÜLERİMİZE GİFMİŞ OLAN TEHLİKELİ SÖZLER
    1-Kahpe kader
    2-Secde ettim taparcasına
    3-Bir sana taptım bir de Tanrıya
    4-Tanrım Madem unutacaktın beni neden yarattın
    5-Kuluna kul oldum severek taptım
    6-Alıştım kaderin zulmüne artık
    7-Rabbim adaletin bu kadar mı?
    8-Sensiz cennet bile sürgündür bana
    9- Kasten “Lâ havle ve lâ kuvvet” demek küfür alametidir.
    Çünkü Bu Allah’ın kudretini inkâr anlamına gelir.
    Doğrusu “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” demektir ki “Allah’tan başkasında kuvvet ve haretket ettirme gücü yoktur.” demektir.

    Bu sözlerin bir çoğu imanı alır götürür. Tevbe etmeyi ve İmanı yenilemeyi gerektirir. Bilmeden söylemek de büyük günahtır.
    Bu ve buna sözlerden sakınmak gerekir. Çünkü islamda cehalet- bilmemek özür değildir.
    Bu sözlere Din literatüründe Elfâz-ı Küfür denir.
  • işte kader hep böyle muamele eder bizlere, hemen arkamızdadır, iyice sokulmuştur, hatta, biz kendi kendimize söylenirken, her şey bitti, hepsi bu kadar, ama kimin umrunda, elini uzatmıştır omzumuza dokunmak için.
    José Saramago
    Sayfa 20 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - Birinci Basım - Ocak, 2001 - Çeviren: E. Efe Çakmak
  • “ İnsan kısmetini kendi yaratır derler .Buna hak vermemek haksızlık olur. Muhakkak kısmetimizin bir bölümünü yaratacak inanca ve güce sahibiz ancak hiç dokunamadığımız ve gücümüzün yetmediği bölümleri de olur bu hayatın... Buna da kader denir işte. Herkesin kendine özel olan tek şeyi budur. Kaderi...”
  • 234 syf.
    ·Puan vermedi
    Kader meselesine kafa yormayanımız yoktur. Evvela dini literatür içinde yer bulduğundan kader meselesiyle ilgili ilk düşünüşlerim din okumalarıyla başlamıştı yıllar önce: Cüzi iradenin sınırları nerede başlayıp biter? İnsanoğlunun ‘yapabilirliği’ndeki ilahsal izler nerelere götürür onu; yaratılmıştıktan gelen izler nerede ayağına takılır? İnsanın karar verebilirliği bir illüzyon mudur yoksa?... Bunları hep dini jargonla yazıp çizen alanlarda okuyor olduğumdan düşünüşümdeki ufuk da okuduklarıma benzedi uzun süre. Özgürlükten Kaçış’a kadar!

    Bu kitap kader meselesinden bahsediyormuş gibi yansıtmaya çalışmayacağım ama özgürlüğün nasıl inşa edileceğine,nasıl birtakım oluşlar,etkileşimler sonucunda evrilip kimi zaman sıfırı tüketip ortadan yok olacağına kimi zaman hastalıklı şekilde semirtip etrafındaki özgürlükleri sindirip yok etmeye başladığına dair okudukça meseleyi zihnimde daha çok kader meselesine bağlamaya başladım.İnsanın kaderinin kendi çabasına bağlanıp yazıldığını söyleyen bir dinsel inanca sahip biri olarak Fromm’un geçen yüzyılın özgürlük anlayışındaki değişim hikayesini, katolik hristiyanlığın önce Reform,sonra kapitalizm, daha sonra da nazizim ve demokrasi durakları özelinde anlatması ve sonucu yine insanın kendini daha yakından ve sağlamca tanıyıp ‘kendiliğinden’ ve ‘özgün(r)’ bir çabaya dökerek elde edilebilirliğe bağlaması şahsi kader inancımı pekiştirdi diyebilirim. İnsanın bir şeyler ‘yapabilirliği’ndeki ilahi nüvenin çalışmak ve direnmek olduğuna dair inancım sağlamlaştı.

    Kaderle ilgili düşündürdüklerinin dışında bu kitap bugünün hızlı,saldırgan,güçlü kapitalist dünyasının ruhlarımızın özgürlüğüne yaptıkları konusunda da pek çok düşünce bıraktı bana. Bugünün vahşi kapitalizm dünyasının en sekteye uğramadan devamlı kendini büyütüp çeşitlendirerek çalışmaya devam eden sektörlerinden biri olan ‘pazarlama’nın sultasının altında yaşayan insanlar olarak ne kadar özgürüz mesela? Adeta bir organımız gibi olmuş sosyal medya hesaplarının özgünlüğümüzü ve böylece de özgürlüğümüzü ne kadar kısıtladığının farkına varabiliyor muyuz? Varıyorsak ne kadar önleyebiliriz? Siyasi kararlarımızın özgürlüğü nereye kadar uzanıyor? Birileri kendi çıkarları içim sürekli bizi etki altında tutma çabasındayken ne kadar özgür bir siyasi seçim yapabilmeye devam edebiliriz? Ruhlarımızdaki aksaklıkların merkezi kendimizde olan bir yakamoz dalgası gibi tüm toplumu (dünyayı) etkileyebilir oluşundaki ve bu durumun özgür karar verebilme yetimizi aksamaz tutabilme çabasına oldukça bağlı oluşumdaki sırrı görebiliyor muyuz?..

    Velhasılıkelam,iyi kitap okuruna iyi sorular bırakandır denir ya işte Özgürlükten Kaçış da böyle idi. Erich Fromm’un 20. yy’ın Avrupalı ve hatta Alman yerlileri örneğinde anlattığı ‘özgürlükten yine özgürlüğe kaçış’ hikayesini yalnızca tarihin belli bir kısmına dair bir ruhçözümlemesi gibi görmemek gerek diyebilirim. Zaten 1941’de yazılmış satırların nasıl da günümüze hitap ettiğini gördükçe kitaba ve yazara daha çok saygı duyacak,kulak kesileceksiniz.

    Tavsiye edilir.İyi okumalar.