• 152 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Bir martı için uçmak karın doyurmaktan başka bir şey değildir, öyle değil mi? Peki kanatlarının farkına varan ve sıradan bir martı olmadığını düşünen, hisseden bir martı varsa... Yaşamak için bir çok nedenin olduğunu fark etmiş bir martı, kanatlarını özgürlük için çırpan bir martı... Jonathan Livingston... Ancak gökyüzünde de bir yasa var bizim bilmediğimiz. Martıların yasasına göre sadece karın doyurmak için kullanabilirsin kanatlarını başka bir amacın varsa sürüden ayrılmak zorunda kalırsın. Hayatının amacının öğrenmek, keşfetmek ve en önemlisi özgür olmak olduğunu savunan biri de sürüden ayrılıyor ve başka bir dünyaya gidiyor. Gittiği dünyada uçmayı öğreniyor ve ona uçmayı öğreten martının sesine de kulak veriyor: " Sevgiyi de ihmal etme". Daha iyi uçmayı öğrenmiş ve bunu öğretmek isteyen Jonathan Livingston'ı ben çok sevdim. Altını çizdiğim birçok cümle var. Tavsiye ediyorum kesinlikle.
  • 234 syf.
    ·Puan vermedi
    Kader meselesine kafa yormayanımız yoktur. Evvela dini literatür içinde yer bulduğundan kader meselesiyle ilgili ilk düşünüşlerim din okumalarıyla başlamıştı yıllar önce: Cüzi iradenin sınırları nerede başlayıp biter? İnsanoğlunun ‘yapabilirliği’ndeki ilahsal izler nerelere götürür onu; yaratılmıştıktan gelen izler nerede ayağına takılır? İnsanın karar verebilirliği bir illüzyon mudur yoksa?... Bunları hep dini jargonla yazıp çizen alanlarda okuyor olduğumdan düşünüşümdeki ufuk da okuduklarıma benzedi uzun süre. Özgürlükten Kaçış’a kadar!

    Bu kitap kader meselesinden bahsediyormuş gibi yansıtmaya çalışmayacağım ama özgürlüğün nasıl inşa edileceğine,nasıl birtakım oluşlar,etkileşimler sonucunda evrilip kimi zaman sıfırı tüketip ortadan yok olacağına kimi zaman hastalıklı şekilde semirtip etrafındaki özgürlükleri sindirip yok etmeye başladığına dair okudukça meseleyi zihnimde daha çok kader meselesine bağlamaya başladım.İnsanın kaderinin kendi çabasına bağlanıp yazıldığını söyleyen bir dinsel inanca sahip biri olarak Fromm’un geçen yüzyılın özgürlük anlayışındaki değişim hikayesini, katolik hristiyanlığın önce Reform,sonra kapitalizm, daha sonra da nazizim ve demokrasi durakları özelinde anlatması ve sonucu yine insanın kendini daha yakından ve sağlamca tanıyıp ‘kendiliğinden’ ve ‘özgün(r)’ bir çabaya dökerek elde edilebilirliğe bağlaması şahsi kader inancımı pekiştirdi diyebilirim. İnsanın bir şeyler ‘yapabilirliği’ndeki ilahi nüvenin çalışmak ve direnmek olduğuna dair inancım sağlamlaştı.

    Kaderle ilgili düşündürdüklerinin dışında bu kitap bugünün hızlı,saldırgan,güçlü kapitalist dünyasının ruhlarımızın özgürlüğüne yaptıkları konusunda da pek çok düşünce bıraktı bana. Bugünün vahşi kapitalizm dünyasının en sekteye uğramadan devamlı kendini büyütüp çeşitlendirerek çalışmaya devam eden sektörlerinden biri olan ‘pazarlama’nın sultasının altında yaşayan insanlar olarak ne kadar özgürüz mesela? Adeta bir organımız gibi olmuş sosyal medya hesaplarının özgünlüğümüzü ve böylece de özgürlüğümüzü ne kadar kısıtladığının farkına varabiliyor muyuz? Varıyorsak ne kadar önleyebiliriz? Siyasi kararlarımızın özgürlüğü nereye kadar uzanıyor? Birileri kendi çıkarları içim sürekli bizi etki altında tutma çabasındayken ne kadar özgür bir siyasi seçim yapabilmeye devam edebiliriz? Ruhlarımızdaki aksaklıkların merkezi kendimizde olan bir yakamoz dalgası gibi tüm toplumu (dünyayı) etkileyebilir oluşundaki ve bu durumun özgür karar verebilme yetimizi aksamaz tutabilme çabasına oldukça bağlı oluşumdaki sırrı görebiliyor muyuz?..

    Velhasılıkelam,iyi kitap okuruna iyi sorular bırakandır denir ya işte Özgürlükten Kaçış da böyle idi. Erich Fromm’un 20. yy’ın Avrupalı ve hatta Alman yerlileri örneğinde anlattığı ‘özgürlükten yine özgürlüğe kaçış’ hikayesini yalnızca tarihin belli bir kısmına dair bir ruhçözümlemesi gibi görmemek gerek diyebilirim. Zaten 1941’de yazılmış satırların nasıl da günümüze hitap ettiğini gördükçe kitaba ve yazara daha çok saygı duyacak,kulak kesileceksiniz.

    Tavsiye edilir.İyi okumalar.
  • 184 syf.
    ·7/10
    Ermeni, Türk çatışmalarının en yükseğe çıktığı bir zamanda ve yerde (Adanada) bir Ermeni'nin canını kurtaran ve onun en iyi arkadaşı olan bir Türk'ün soylarını birleştirmeleriyle dünyaya gelen: Türk-Ermeni (Müslüman-Hristiyan) bir Osmanlı hanedanı mensubunun, 2. dünya savaşı sırasında Fransa'da direnişçilere katılması, buradaki direniş maceraları, bu maceralar sırasında hayatının aşkı ile tanışması, nihayetinde kazandıkları zafer ve bu zaferin ona kazandırdığı -belki hakedilen, belki abartılmış- şöhret, babasının adını İsyan koyacak kadar ondan beklediği devrimci duruş, onun bunun tam aksine bir gelecek kurgulaması ancak kaderin onu tam da babasının istediği gibi bir insan yapması...

    Biraz da devrimci ve direnişçi sol ruhlarının verdiği heyecan ile Yahudi soylu kadın ile Müslüman soylu erkeğin Arap-İsrail savaşının patladığı sıralarda Lübnan'da tekrar karşılaşması ve evlenmeleri, kısa süren mutlu bir sürecin akabinde savaşın aralarında çizdiği aşılmaz duvarlar. Bu duvarların ve babasını kaybetmenin buhranı ile ayrıca babaannesinden miras kalan psikolojik rahatsızlıklar sonucu akıl sağlığını nispeten kaybetme ve hain kardeş Salem'in İsyan'ı bir tımarhaneye kapatması.

    Tımarhane'de geçen 20 küsur yıl. Neticede İsyan'ın kızıyla tımarhanede karşılaşması ve ilaçlardan kurtulması için bu karşılaşmanın oluşturduğu itici güç. Savaşın meydana getirdiği kaostan faydalanıp tımarhaneden kaçış ve en son erkek ile kadının hikayelerinin başladığı yerde romantik buluşmaları.


    Kitap küçük hacimli, akıcı bir üsluba sahip. Olmuş bitmiş bir hayat öyküsünü devam eden günümüze bağladığı için cevapsız kalan sorular mevcut. Örneğin Salem'in hayatını kaybetmesinin cevabı "okuyucuya bırakılmış." Bir diğer akla gelen soru Clara evli mi, bekar mı, İsyan'ı bekledi mi, beklemedi mi?

    Kitabın en başta vurgulamak istediği durum Ermeni-Türk gerginliği sırasında Türk-Ermeni dostluğu ve evliliği, bir nesil sonra ise Yahudi-Müslüman gerginliği sırasında meydana gelen Müslüman-Yahudi aşkı ve evliliği... İkisinin de ortak noktası ve başkarakterlerin seciyeleri: kin ve nefrete karşı düşmanlık. Bunu İsyan Fransa'da direniş örgütüne katılırken Bertrand'a açıklıyor. "Benim Fransa'ya Fransız vatanına bir bağlılığım veya Almanlara Fransa'yı işgal ettiği için bir düşmanlığım yok. Ben Nazizmin şiddetine, kinine düşmanım" diyerek romanın anafikrini ifade ediyor.

    Kitapta soyaçekim ve kader vurgusu da bulunuyor. Babasının devrimci oluşunu istemesi ve bu baskı sebebiyle dingin bir yapıya sahip olan ve gazete dahi okumayacağına, yalnızca derslerine odaklanacağına dair kendine söz veren İsyan'ın Özgürlük örgütüne katılıp direnişçi olması, üstelik Lübnan'da bu kimliğiyle ünlenmesi kader temasını işliyor.

    İsyan'ın bir dönem aklını kaybetmesi ise soyaçekimin yansıması.
  • Tanrı her şeyi biliyorsa (geçmis, gelecek vs), o zaman geçmiş de, gelecek de daha yaratılış anında belli demektir. Belli olan bir şeyi değiştirmek için, kitap, peygamber vs göndermenin mantığı ne o zaman?
  • Tanrı’nın gerçekten var olduğunu farz edelim. Benim niye ona tapınma zorunluluğum var? Eğer benim herhangi birine, bu biri benden çok daha güçlü bile olsa, tapınmayı reddetme yeteneğim varsa (eğer bunu seçebiliyorsam, böyle bir yeteneğim var demektir), o zaman bu yeteneği kullanmaktan dolayı neden ceza görmem gerekiyor?
  • "Neyi seversen, o olursun.
    Sevgi simyadır. Asla yanlış şeyi sevme;çünkü seni dönüştürecektir.
    Hiçbir şey sevgi kadar dönüştürücü değildir. Seni daha yükseklere, doruklara çıkabilecek bir şeyi sev. Senin ötende birşeyi sev."
  • 152 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    3 bölüm 96 sayfa 2019/6
    Özgürlük için tüm herşeye rağmen pes etmeyen güzel dostumuz martı jonathanın hikayesi, okumanızı öneririm.
    Kitap martıları ve yaşamlarını konu alıyor gibi görünse de insanlar anlatılıyor aslında.
    Kısacık bir kitap olsa da çok anlamlı ve güzel bir eser. kaç yıl önce okumuştum, elime geçti tekrar okudum, her okuyuşta farklı bit tat. kaç yaşında olursanız olun mutlaka okunması gereken bir kitap.. 4. Bölümü de eklenmiş, onu henüz okuyamadım ...
    Yazarın sözleriyle "Acaba biz, dünyamızdaki özgürlügün bitişini izleyen martılar mıydık?"
    Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya, bildiklerinin ötesine geçmeye çalış.
    Eğer ne yaptığını iyi biliyorsan her zaman başarırsın. Başarmak için ne yaptığını bilmek gerek."
    Çünkü rakamlar sınırları belirler; iyinin, mükemmelin sınırları yoktur."
    Nereden geldiğimizi hemen unutup nereye gittiğimizi merak bile etmeden, günübirlik yaşayarak çoğu kez birbirinin aynısı olan şeyi yaptık; bir dünyadan gelip diğerine gittik. Yemekten, birbirimizle mücadele etmekten, sürüye gücümüzü kanıtlamaya çalışmaktan daha başka yaşama nedenleri olduğunu öğrenmek için kaç yaşamdan geçmek zorunda kaldık, bir fikrin var mı Jonathan
    Yaşama amacımızın mükemmeli bulma ve onu açığa çıkarma olduğunu anlamak için diğer yüzlercesi daha yaşandı. Şimdi de aynı kural geçerli, tabii ki diğer dünyayı bir öncesinde öğrendiklerimizle kurarız. Fakat hiçbir şey öğrenilmemişse, sonraki yaşam öncesinin aynısı olacaktır; aynı sınırlar ve kazanmak için yüklenilen aynı sıkıntılar...
    hâlâ okumadın ve almaya tereddüt mü ediyorsun? Ahaha komik olma. Mutlaka okumalısın bunu okumadan ölmemelisin🤣