• Film önerisi isteyenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum..

    1- Yağmur Adam (Otizm)
    2- Benim Adım Sam (Zeka geriliği olan bir baba ve kızı)
    3- Sol ayağım (Fiziksel engeli olan bir adam)
    4- Guguk Kuşu (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    5- Aklım Karıştı (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    6- Akıl Oyunları (Şizofreni)
    7- Wilber Ölmek istiyor (İntihar ve Depresyon)
    8- İçimdeki Deniz (Ötenazi isteyen bir adam)
    9- Kimlik (Çoklu kişilik bozukluğu)
    10- Şanslı
    11- Atlı Karınca
    12- Zenne
    13- Siyah Kuğu (Mükemmliyetçilik psikolojik gerilim)
    14- Gözlerimi de Al (Karı koca ilişkisi)
    15- Karanlıktakiler (Sosyofobi- cinsel taciz)
    16- Otomatik Portakal (Vicdan deneyi- vicdan var mıdır? var edilebilir mi?)
    17- Sineklerin tanrısı (İnsanların medeniyetten uzaklaştıklarında “id” lerinin nasıl devreye giridğini anlatıyor)
    18- Babam Büfe (Fakir bir aile yapısı)
    19- Benny’nin Videosu (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    20- Funny Games (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    21- Hayat güzeldir (Nazi Almanyası, baba oğul ilişkisi)
    22-İnsomnia (Polisiye , gerilim uyuyamayan bir polisin maceraları)
    23- Akıl defteri (Hafıza Kaybı)
    24- Tehlikeli ilişki (Freud- jung)
    25- Dövüş kulübü (Saldırganlık)
    26- Ceket (Psikolojik gerilim)
    27- Truman şov (Kurgu bir yaşamda insan psikolojisi)
    28- Makinist (Uykusuzluk problemi- insomnia)
    29- Gizli pencere (Paranoya)
    30- Nietzsche Ağladığında
    31- Sen ne dilersen (İki kız kardeşin ilişkisi
    32- Dönüş (Aile içi ilişkiler)
    33- Yirmi Üç (Takıntılı kişilik)
    34- Sil Baştan (İki farklı kişiliğin beraberliği- bilinçte yolculuk)
    35- Piyano öğretmeni (Aşırı tutucu bir kişilik ve beraberinde getirdiği cinsel sapkınlığı anlatan bir film)
    36- Takva
    37- Büyük balık (Baba- oğul ilişkisi)
    38-Abim evin tek çocuğu (Aile ilişkileri- özellikle kardeş ilişkisi üzerinde durulmuş)
    39- Beyza’nın kadınları (Çoklu kişilik bozukluğu)
    40- Max ve Mary (Asperger sendromu)
    41- Babam ve Oğlum
    42- Benim Adım Khan / Konusu: Rizwan Khan Otizm türü rahatsızlığı olan sperger sendromu hastasıdır..
    43-Beşir'le Vals
    44- İnception
    45- 3 İdiot
    46- Her Çocuk Özeldir
    47- 28 Gün (Bağımlılık ve Alkol)
    48-Yukarıya Bak (Animasyon)
    49- Sybil
    50- Oğul Odası
    51) Ekim Düşü
    52) Muhteşem Üçlü
    53) Gökten İnen Melek
    54) Son Armağan
    55) Kırmızı Köpek
    56) Tavuklar Firarda
    57) Neşeli Günler
    58) Yumurcak (Yabancı Film)
    59) Altına Hücum
    60) Düşler Ülkesi
    61- Gen
    62- Ölü Ozanlar Derneği
    63- The Game
    64- Black (Kör bir kız çocuğunun hayatı)
    65- Billy Elliot
    66- Forrest Gump
    67- Atlıkarınca
    68- Tavşan Deliği
    69- Herkes Mi Aldatır?
    70- Mozart ve Balina
    71- Good Will Hunting (Can Dostum)
    72- American Psycho
    73- Rüzgar gibi geçti
    74- İn Treatment (Dizi Film, her bölüm bir danışma seansıdır)
    75- Lie To Me (Beden Dilini Anlatmaktadır)
    76- Sherlock Holmes (Psikolojik analizler ve vaka çözümlemeleri)
    77- Umudunu Kaybetme
    78- Zindan Adası
    79- Zoraki Kral
    80- Öğretmenim Mori
    81- Özgürlük Yazarları (Varoş bir okulda bir idealist öğretmenin verdiği mücadele)
    82) The Mentalist (Dizi)
    83- Uçurtmayı Vurmasınlar
    84- Kelebek Etkisi
    85-Çıldırış
    86- Ghajini
    87- Kuzuların Sessizliği
    88- Kır Zincirlerini
    89- Aile Babası
    90- Başkalarının Hayatları
    91) K Pax (Uzaydan geldiğini söyleyen bir adamın ilginç anlatıları)
    92) Shine (Pırıltı) (Sıradışı kabiliyetli bir çocuğun müzikteki başarısı ve ailesini bir arada tutma çabası anlatılmaktadır)
    93) Tabutta Rövaşata (Evsiz barksız bir adamın (hüzünlü) hikâyesini konu edinir)
    94) Anayurt Oteli (Otel müdürünün birbirine benzeyen olaylar içinde, iç dünyasındaki fırtınaları dizginlemeye çalışmasını anlatır)
    95) Kader ve Masumiyet (Hayat kadınına saplantılı bir adam olan Bekir (Haluk Bilginer), hapisten yeni çıkmış amaçsız biri olan Yusuf (Güven Kıraç) ve annesinin hamileyken yediği dayaktan dolayı sağır ve dilsiz doğan Çilem (Melis Tuna) etrafında gelişen sıradan olayları ele alır)
    96) Six Feet Under (Dizi) (Geçimlerini başkalarının ölümlerinden kazanan bir ailenin hikâyesi)
    97) Fil (Elephant) (Okulda şiddeti konu alıyor
    98) Prestij (Önceleri birlikte çalışan iki sihirbazın daha sonra rekabete ve hatta düşmanlığa dönüşen öyküsü anlatılmaktadır
    99) Korkuyorum Anne (İnsan nedir ki? Film bunu merak ediyor)
    100) Mama-Anne-(2013): Anne babalarının öldürülmesinden sonra ormanda kaybolan iki kız kardeşin hikayesi. Kızlar yıllar sonra kurtarılır ancak yeni hayata adapte olabilecekler mi ?
    101) Life Of Pi -Pi'nin Hayatı- (2012): Okyanusun ortasında bir salda mahsur kalan Pi'nin hayatta kalma savaşı. Pi keskin zekası ile bu savaşı kazanacak mı acaba ? Dev kaplan ile birlikte yaşamayı öğrenip adaya varacak mı ?
    102) Lorenzo'nun Yağı(1992): 7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    103) Fil Adam-The Elephant Man (1980): Genetik şekil bozukluğu. John Merrick'in hayatının anlatıldığı filmde John Merrick' in görünüşünden dolayı gördüğü kötü muamele ve biz insanların yapabileceği kötülüğün sınırının olmadığını gözler önüne seren bir baş yapıt.
    104) Yazı- Tura (2004): Doğu Anadolu bölgesinde askerlik yapan iki gencin hayatları boyunca atlatamadıkları travmalarını ele alıyor film.
    105) Cennetin Rengi (1999): Dramatik bir İran filmi. Görme engelli Muhammed'in çevresini sadece dokunarak ve duyarak anlamaya çalıştığı masalsı hikayesi. Baba evlilik planlarını bozacağından korktuğu Muhammed'ten kurtulabilecek mi ?
    106) Cennetin Çocukları (1997): Yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra'nın aynı ayakkabıyı paylaşmasının öyküsü.
    107) Mozart ve Balina(2005): Otizmin bir türü olan Asperger sendromlu olan iki gencin aşk hikayesi. Donalt ve Isabella toplumun baskısını, asperger sendromunun getirdiklerini yenip ortak bir hayat kurabilecekler mi ?
    108) 21 Gram(2003): Bir kaza sonucu yolları kesişen 3 kişinin yaşadıklarını ele alan filmde ayrıca "şans" denen şeyin geçmiş, şimdi ve gelecek zamanda hayatları nasıl etkilediği ele alınmıştır.
    109) Şifre Merkür(1998): 9 yaşında otistik bir çocuğun Amerikan hükümeti güvenlik birimi tarafından yapılan hiç kimsenin çözemeyeceği bir şifre olan "merkür"ü kırması ve başından geçenler anlatılmaktadır.
    110) Maraton-Marathon(2004): otistik Cho-won' un yılmamak ve yorulmamak prensibi ile devam ettirdiği hayatını ele alıyor film.
    111) Kelebekler Hürdür- Butterflies Are Free(1972): Don, ailesinde, toplumdan uzak hayatını devam ettirmeye çalışan bir genç. Yaşadığı yerde hippi bir kız olan Jill ile tanışır aşık olurlar. Jill Don'a yaşama sevinci aşılayabilecek mi ?
    112) Kelebeğin Rüyası(2013): Veremli iki şairin 2. dünya savaşı döneminde halka şiiri sevdirme çabası ve kendi geleceklerini kurabilme adına gösterdikleri çabayı ele alıyor film.
    113) Ben X(2007): Ben otistik bir gençtir. Çevresiyle uyum sorunları yaşamaktadır. Ben, internet ortamında oynanan bir oyunda gerçek hayatında olduğunun tam tersi bir hayat kuracaktır kendisine.
    114) Koro(2005): Müzik öğretmeni Clement yatılı bir okula müdür olarak atanır. Kendisinden bu yatılı okuldaki çocukları rehabilite etmesi beklenilir ancak çocukların umursamazlıkları ve baskıcı eğitim sistemi başlarda onu hayal kırıklığına uğratır ancak Clement müziğin gücünü kullanacaktır.
    115) Ron Clark'ın Hikâyesi-The Ron Clark Story(2006): Gerçek bir hikayeden alınan filmde öğretmen Ron Clark'ın öğrencilerinin hayatını nasıl etkilediğini izleyiciye sunan biyografi filmi.
    116) İnception-Başlangıç(2010) : Rüya içinde rüya. Bilim kurgu ve aksiyon dolu bir film. Filmin başrol oyuncusu Leonardo Dicaprio için zihnin bilinçaltı derinliklerinde saklı değerli bilgileri çalmak için rüya görme anı kadar daha değerli bir an olamaz.
    117) Erkek Severse (1994): Alkolizmin pençesinde bir aile ve bu ailenin bu büyük soruna rağmen sevgi ve aşk ile birbirlerine destek olma çabaları
    118) Saklambaç(2005): Annesi intihar ettikten sonra Emily depresyona girer psikiyatrist olan babası kızına yardımcı olmaya çalışır ancak kendisi de çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Yeni taşındıkları evde Emily hayali bir arkadaş edinmiştir.
    119) Benden Bu Kadar(1997): Udall "obsesif kompülsif" başarılı bir yazardır.
    120) Kevin Hakkında Konuşmalıyız(2011): Çocuk gelişimi ve anne çocuk ilişkisini ele alan filmde anne Eva kariyerini ve planlarını bir kenara bırakarak çocuğu Kevini dünyaya getirir. Ancak Kevin toplumsal normlardan uzak kurallara aykırı bir hayat yaşar, çete gruplarına katılır. Anne Eva çocuğunun davranışlarından dolayı derin bir sorumluluk duymakta ve nerde hata yaptığını sorgular.
    121) Tehlikeli Oyun-Die welle (2008): 1967 yılında Kaliforniya'da geçen gerçek bir olayı perdeye aktaran filmde insanları robotlaştıran ideolojilerin insanlar ve toplum üzerindeki etkisi ele alınıyor. The Wave grubu ilk başlarda dayanışma, saf bir birliktelik olarak ortaya çıkmışsa da durum kontrolden çıkmaya başlar ve farklı boyutlara ulaşır
    Toplum psikolojisi nasıl harekete geçirilir nasıl bir tehlikeli bir hal alır, bunu anlatıyor. Olay bir lisede geçiyor. Basit bir proje ödevi olarak başlayan hareket, çok tehlikeli bir hale dönüşüyor.
    122) Experiment (Deney): Bir bilim adamı grubunun, hapishane ortamına deney yapmak amacıyla girmesini ve sonrasında işlerin çığırından çıkmasını konu almaktadır.
    123) Billy Elliot(2000): Billy 11 yaşında bir çocuktur ancak yaşına fazlasıyla olgundur. Yeri geldiğinde babası ve abisi ile birlikte grevlere katılmaktadır. Ancak Billy bir gün bale yapmak istediğini söylediğinde ailesi nasıl bir tepki verecektir ?
    124) 12 Kızgın Adam-12 angry man (1957): Grup psikolojisinin, yabancı düşmanlığının kararları vermede ne kadar etkili olduğunu ortaya koyan bir film. Filmde babasını öldürmekle suçlanan latin amerikalı genci suçlu bulan 11 jüri üyesi ve genci suçsuz bulan 1 jüri üyesinin arasında geçen muhteşem diyologlar.
    125) İçinde Yaşadığım Deri(2011): Tarantula adlı romandan çevrilen filmde Ünlü bir plastik cerrahın kaza sonucu yanan eşine deri yaratmak için 12 yıl boyunca uğraşması, eşinin intiharı ve bu intihar sonucu psikolojik travma yaşayan küçük kızını konu alır ancak olanlar sadece bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Plastik cerrahın kızı tecavüze uğrar ve baba intikam için tecavüzcü üzerinde deri deneyleri yapar.
    126) Amedeus (1984):8 dalda Oscar ve birçok ödül kazanan filmde ünlü besteciler Amadeus Mozart ile Antonio Salieri' nin başından geçenlere tanık olacaksınız.
    127) Beethoven'i Anlamak -Copying Beethoven (2006): Beethoven' ı daha iyi, daha yakından tanımak isteyenler için güzel bir film. Sağırlığı giderek artmakta olan Beethoven son bestesini bitirmeyi hedeflediği sürede bitirip başarısına başarı katabilecek mi ?
    128) Küçük Gün Işığım(2007): Hoover ailesinin küçük bireyi yarışmaya katılmak için ailesini ikna eder ve calofirniya' ya doğru eğlenceli bir yolculuk başlar.
    129) Bir Zamanlar Anadolu'da(2010): Bir Nuri Bilge CEYLAN filmi. Filmde cinayet soruşturmasında doktor ve savcının 12 saatlik gerilimli hikayesi.
    130) Baran -Yağmur(2001): Majid Majidi yapımı bir iran filmi. Büyük bir kinin derin bir aşka dönüşmesinin hikayesi.
    131) Kulübe-Enter Nowhere(2011): Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    132) Kız kardeşimin Hikâyesi(2009): Kate adından çocukları olan çift kısa bir süre sonra çocuklarının lösemi olduğunu ve ilik nakli yapılmazsa bir kaç yıldan fazla yaşayamayacağı bilgisi ile hayatları altüst olur. Çift bir çare olarak Anna adında bir bebek daha yaparlar ve 11 yaşında kate'e böbrek nakli yapılması gerekmektedir. Ancak anna kendisinin bu amaçla kullanılmasına karşı ailesine dava açar.
    133) Dorothy Mills(2008): Ailesini trafik kazasında kaybeden bir psikiyatrist ve daha sonrasında yolları kesişen aynı kazadan kurtulan bir kız çocuğu ile yaşadığı garip olaylar.
    134) Uyanış -Awakenings- (1990) (Dr. Sayer, uzun süre bilincini kaybetmiş hareketsiz bir nevi koma durumunda olan hastalarını iyileştirmek amacıyla çabalamaktadır. L-Dopa adlı ilacı deneyecektir ancak pahalı olduğu için sadece bir kişi üzerinde deneyecektir. Ancak ilacın yan etkileri de kaçınılmazdır.
    135) Behzat Ç. -Seni Kalbime Gömdüm-
    136) Aynı Yıldızın Altında (2014) – 3 yıldır troid kanseri ile boğulan 16 yaşındaki bir genç kız ve kanserli hastalar için oluşturulan terapi grubunda yaşadıkları.
    137) Lorenzo’nun Yağı(1992) –7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    138) Sevgili Öğretmenim (1967) – Asıl mesleği mühendislik olan Thackeray iş bulamadığından öğretmenlik yapar. Ancak idealist öğretmenimizi okulun haylaz öğrencileri rahat bırakmayacaktır. Thackeray pes edecek midir ?
    139) Tedavi – The Great Hypnotist(2014) – Xu, alanında uzman bir o kadar da ukala çinli, bir psikiyatristir. Hayalet gördüğünü iddia eden hastasına inanmamakta ve hastasını hipnoz terapisine alacaktır.
    140) Musaranas (2014) – 1950 İspanyasında geçen psikolojik gerilim filminde Montse agorafobisi (açık alan korkusu) bir bireydir. Hayatı bir apartman dairesinde geçmektedir. Montse hayatının kalanını bu apartman dairesinde mi geçirecek yoksa başına çok daha farklı olaylar mı gelecek ?
    141) Edit ve Ben (2009)– Psikoloji bölümü okuyan genç zekasını arttırmak amacıyla kendisine çip taktırır ancak içinde yapay bir benlik olması nedeniyle birçok tuhaf olay yaşayacaktır. Bir yandan da otistik olan matematik dehasının gizli araştırmanın formülünü çözmesi Edit ile yakınlaşmasını sağlar.
    142) İnfaz-Calvary (2014)– Psikolojik ögelerin yer aldığı bir kara komedi filmi. Günah çıkartmak için Rahibi ziyaret eden bir adam rahibe onu öldüreceğini söyler ancak rahip adamın yüzünü görememiştir. Rahip bir yandan ölüm hazırlıkları yaparken bir yandan da bu adamın kim olduğunu bulmaya çalışır.
    143) Koku -
    144) Yalanın İcadı –
    145) 12 yıllık esaret
    146) Şeytan Üçgeni -Triangle (2009) – Arabasıyla giderken çaptığı bir martı nedeniyle trafik kazası geçiren Jess, bu kazanın hayatının değiştireceğini sonradan öğrenecektir.
    147) İhtiyarlara Yer Yok (2007)- Birçok ödül alan filmde uyuşturucu çetelerinin kanlı bir pazarlığına denk gelen Moss'un hikayesine yer verilmektedir. Moss parayı alıp gidecektir ancak akşam yaralı birisine yardım amacıyla tekrar dönecektir. Ancak başına neler geleceğinin farkında değildir
    148) Yüksek Tansiyon (2003)– Psikopat bir katilin evdekileri teker teker öldürmesini ele alan gerilim dolu bir film.
    149) İhtiyar Delikanlı -Old Boy (2003)– Muhteşem bir psikolojik film. 15 yıl boyunca tek başına bir odada esir tutulan bir adam ve yaşadıklarının hikayesi. Aklını yitirmemesi için Oh Dae-Su' ya şizofreni ilaçları verilmektedir. Oh Dae-Su bu esaretten kaçıp kurtulabilecek mi ?
    150) Yalın Ayak -Barefoot(2014) – Annesini kaybetmiş, psikiyatrik bir hasta olan Daisy, zengin bir ailenin çocuğu olan Joy ile tanışır. Romantik komedi tadında saflık ve masumiyet dolu bir film.
    151) Kayıp Otoban -Lost Highway (1997) – Fred, eşinin geçmişinden habersiz onunla evlenir ancak işler yolunda gitmeyecektir. Fred' in kişilik bölünmesi yaşaması, cinayet, bir korku hikayesi ..
    152) Enter Nowhere -Kulübe (2011) – Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    153) Onur Savaşı (2012)– Küçük bir kız tarafından cinsel istismar ile suçlanan ve sonrasında da toplumsal histeriye maruz kalan bir adamın dramatik hikayesi. Film birçok ödül almıştır.
    154) Etki Altında Bir Kadın (1974) – Bir ev kadınının eşi ve çocuklarıyla kendini var etme çabası. Mabel'in manik davranışları, çok fazla gülmesi gibi bir çok psikolojik rahatsızlığı ile eşi baş edebilecek mi ? Toplumsal eleştiri ögelerini de barındıran film ağır gelebilir ancak izlenilmesi tavsiye edilir.
    155) Trainspotting (1996)-(Psikolojik, Macera, Uyuşturucu kullanımı)
    156) Öldüren Sis -The Mist (2007) – Tutucu insanların bulunduğu bir kasaba ve bu kasabada bulunan hür düşünceli gençler..
    157) İntihar Odası (2011) – ( Farklı bir birey olan Dominik depresyonun eşiğine gelmiştir. Ailesinden ilgi görmeyen ve sürekli dışlanan Dominin kendini internet oyununa verir. İşte bundan sonra olanlar olur.
    158) Davetsiz -The Uninvited (2009) – Annesinin ölmesi üzerine travma yaşayan ve bir süre psikiyatri kliniğinde yatan genç bir kızın hikayesi. Babasının bir hemşire ile evlenmesi genç kızın depresyon yaşamasına neden olacaktır.
    159) Bir Rüya İçin Ağıt (2000)– Uyuşturucu bağımlılığı olan bir genç ve televizyon bağımlılığı olan annesi arasında giderek yükselen bir uçurum ve iletişimsizlik.
    160) Şampiyon -The Wrestler (2008) – Ünlü bir güreşçinin kalp krizi sonrası şov dünyasına veda etmesi ve tezgahtar olarak işe başlaması. Ailevi bağları bozulmuş bir adamın hikayesi.
    161) Bipolar (2014) - Harry çekingen bir adam ve aynı zamanda bipolar bozukluğu olan bir hastadır. Yeni bir tedaviyi denemek üzere bir kliniğe yatar ve tüm günü kamera ile izlenilecektir. Harry düzelme gösterebilecek mi ?
    162) Kukla - The Beaver (2011) – Sıkıntılarla dolu günler sonrası hayatını ve ailesini yeniden keşfe çıkan bri adamın hem esprili hem de duygu yüklü hikayesi.
    163) Phobe Harikalar Diyarında (2008) – Geniş bir hayal gücüne sahip olan bir çocuk ve kendini Alice Harikalar Dünyasında piyesi için olan rolüne fazlasıyla kaptırması nedeniyle kendini birden bu dünyanın içinde buluverir.
    164) Sineklerin Tanrısı (1963) - Bütün yetişkin insanların öldüğü bir uçak kazasında hayatta kalan küçük bir grup küçük çocuk ve hayatta kalma savaşları.
    165) Aklım Karıştı (1999) Bir gencin 18 ay boyunca akıl hastanesinde kalışı ve yaşadıkları
    166) Ara (2008) - Tek bir apartman dairesinde geçen filmde 4 kişinin birbirini seven ve aldatan, kıran ama bırakmayan hikayelerini ele alınmaktadır.
    167) Aç Gözünü (1997) – Psikolojik gerilim filmi. Çok güvendiği güzel yüzünü kaybedince Cesar'ın hayatı çok farklı bir yöne doğru gidecektir.
    168) Beyaz Köpek (1982) (Klasik Koşullanma) Eski sahipleri tarafından sadece siyahları saldırması ve öldürmesi yönünde eğitilmiş bir köpek. Yeni sahibi bu köpeğin koşullamasını söndürebilecek mi ?
    169) Büyük Yalnızlık –
    170) Cennet –
    171) Gölgesizler –
    172) Güneş Yanığı –
    173) Küçük Kıyamet
    174) Solaris –
    175) Gerçeğe Çağrı –
    176) Küp –
    177) Ölüm Kitabı (Misery)
    178)Esaretin bedeli
    179)godfather 1-2
    180)kaplumbağlarda uçar
    181)bajrangi bhaijaan
    182)rab ne de bana di jodi
    183) Ekşi Elmalar
    184)Azap yolu
    185) Öteki
    186) Kadın kokusu
    187) La la land
    188)Benim komşum bir melek
    189)Bay hiçkimse
    190) Yaralı yüz
    191) Paramparça köpekler ve aşklar
    192) Ateş böceklerinin mezarı
    193) Cesur yürek
    194) Gladyatör
    195) Özgürlük yolu
    196) The İntouchables ( Can dostum )
    197) Aynı Yıldızın Altında
    198) Leon ( Sevginin gücü )
    199) Lucy
    200) Karanlıkta dans
    201) Remember ( Hatırla)
    202) Zorba
    203) Peekay
    204) Ekmek ve çiçek
    205) Sarhoş atlar zamanı
    206) Kirazın tadı
    207) Kış uykusu
    208) Üç maymun
    209) Şimdi yada asla
    210) Piyanist
    211) Yeşil yol
    212) Prestij
    213) Çingeneler zamanı
    214) August Rush
    215) Amelie
    216) Otomatik Portakal
    217) Ucuz Roman
    218) Rezervuar köpekleri
    219) Zincirsiz
    220) Kanlı elmas
    221) Adalet
    222) Schindler'in listesi
    223) Er Ryan'ı kurtarmak
    224) V for vandetta
    225) Köprüdeki kız
    226) The revenant ( Diriliş)
    227) Gone girl ( Kayıp kız )
    228) Titanic
    229) Nostalghia
    230) Libertarias
    231) Özgürlüğe giden uzun yol

    Film listesi Facebook/Yeraltı Edebiyatı Sayfası Admin’inin kişisel tercihleri ve sayfa üyelerinin desteği ile oluşturulmuş, yaklaşık bir yıldır faydalanmakta olduğum listedir. Ben sadece aracıyım, sitede böyle bir ihtiyaç gördüğüm için paylaştım. Teşekkürler oluşturulmasında emeği geçenleridir.
  • 358 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    "İnsan, insan sevmedikçe
    İster yatakta, ister kolda kelepçe." Büyük Ev Ablukada

    "Alnın açık bir şekilde vatani görevini yerine getirmen dileğiyle..." notu düşülmüş bir ilk sayfa. Kitaba gözlerimi ilk olarak böyle açtım.

    "Bu şehirde çelikten bir disiplinle eğitim gördü, kendini tanıdı, ruhunu o çelik disiplinin zincirlerine vurdu." 10. sayfa
    "Disiplinin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır." tabelasının neredeyse her yerde karşınıza çıktığı askeriyede, askerlik ile ilgili bütün mekanlarda, savaş alanlarında disiplinin olmasıyla kan ve gözyaşı neden hiçbir zaman bitmezdi peki?

    Sol apolet, sağ apolet, sol taraftaki melek, sağ taraftaki melek... Savaş suçları, günahların rütbesi mi yoktu bir tek acaba?

    Acının, kanın, gözyaşının çevirmenliği nasıl kelimelere dökülebilirdi? Stranların, mıtırbların, dengbejlerin dilinden düşürmedikleri o şarkıların tınısında geçen kelimeleri gerçekten nasıl anlayabilirdik?

    BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

    Birisi zenginlik içinde büyür, aydınlıkta uyuyordur. Diğeri savaşın ortasında büyür, karanlıkta uyanıktır. Savaşın belirsizliği öyle bir belirsizliktir ki, Heisenberg bile kıskanır bir süre sonra. Einstein, Zweig, Szilard savaştan kaçtığı sırada tam tersine savaşın içine sürüklenen onlarca hayatın içinde buluruz kendimizi.

    Baktığımız, kafamızı çevirdiğimiz yıldızlar ne kadar süre daha gökteki değil omuzlardaki rütbelerin yıldızları olursa bir o kadar umutsuzuz, o kadar uzağız Küçük Prens'in hayallerinden. Kendi ülkemizde birbirimize yabancıyız.

    Yin ile Yang bile içindeki aydınlık ve karanlığı dostluk ve düzen içinde tutarken nedir bu sürekli karanlıkta kalışımız, karanlığımızla barışamamamız?

    Eee peki... Alnım bütün bu anlatılanlardan sonra nasıl aydınlık kalmaya devam edebilir ilk sayfaya o notu düşen arkadaşım? O kadar aşılanan korkudan, dökülen kandan ve susmayan silahtan, namus pompalamalarından sonra?

    Sistem, bize kitaptaki gibi bir av-avcı rolü biçmiş. Besin zinciri hayvanlar için var derler ama bu dünyada esas besin zinciri savaşlardır. Bu askerlik ise olacakların sadece bir fragmanı, küçük bir kesiti. Sınırsız itaat, disiplin, sorgusuz sualsiz uygulanan emirler... Kan ve gözyaşı gerçekten de disiplinin olmadığı yerlerde mi vardır?

    TOKİ'ler dikilip yerel insanların taziye kültürlerini, türkülerini, ağıtlarını yerle bir eder ve rant mimarilerini översin. Bitmek bilmeyen savaşlardan soyları kırmaya devam edersin.

    E iyi de, BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

    Topraklarında sudan çok kanın aktığı, kanın koyu renginin giderek karanlıklaştırdığı bu ülkeyi terk edenler aydınlık özlemi içinde yanıp tutuşanlardı. Aslında varlıklarından haberimizin bile olmadığı insanlar, amacı olduğunu sandığımız ama aslında çıkmaz yolda debelendiğini gördüğümüz başıboş savaş hikayelerinden ibaret şu kitaptaki karakterlerin hayatı.

    Sürekli ölenler yine bizleriz, her gün ölüyoruz, hayatımız, ölümün karanlık-uyanık huzurundan daha beter.

    Korkuyu diri tutmak, 1984, Cesur Yeni Dünya, Biz, Hayvan Çiftliği, Fahrenheit 451 gibi kitaplarda sürekli bahsedilen motto değil miydi?

    Nereye ve ne zamana kadar devam edecek bu böyle? Ağıtların, stranların, türkülerin, onların dediğini anlamadan, savaşları anlatan, durmadan üretilen sayısız eserlerini susturabilecek miyiz kitabın baş karakterlerinden Baz'ın dediği gibi? Onları anlamaya çalışıyor muyuz? Ya da onlar bizi anlamaya çalışıyorlar mı? Dün öldürdük, bugün öldürüyoruz, yarın bir gün bile olsa birbirimizi, coğrafyamızın kaderini, kanla tıkalı bu hayat menfezlerini anlamak isteyecek miyiz?

    "EĞİTİMDE MERHAMET, VATANA İHANET" dedirtirler askerlikte adama. Peki, senden hiçbir farkı olmayan bir dünya kardeşine ihanet, yaradılışa ihanet değil mi?

    Muhtemelen askeri bir bilgisayar olan kafedeki bu bilgisayarın klavyelerinden herhangi birine ilk kez bu kelimeler için dokunuluyor, ama kimse sorgulamazsa, kimse neden demezse, herkes başarısızlıklarına, coğrafyaya kader deyip geçerse nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa?

    Girmeyiz içtimalara göğe ve yıldızlara beraber bakmak için,
    Girmeyiz içtimalara, toplanmayız hep beraber tefekkür etmek, felsefe, edebiyat, sanat, müzik konuşmak için,
    Tutmayız nöbetleri, kafamızın içindeki kafesten kaçan olmasın diye,
    Yürümeyiz uygun adımda kırlara beraber piknik yapmaya, tabiatın sunduğu gündelik hayatın bütün mucizelerini konuşmaya Cibran'ın yaptığı gibi.

    Mottomuzdur öldürmek,
    Arzumuzdur kan ve şiddet.
    Namus demişler silaha, kadına, milliyetçi kalması gereken bütün askeri düşüncelere,

    Dostoyevski, tutku, en istisnai duygudur derken bu istisnanın Ortadoğu'da bitmek bilmeyen kan ve şiddet olacağını hiç ama hiç istemezdi.

    "Türk Kürt kardeş falan değil ayan beyan sevgilidir
    Ayıran kalleş değil ancak hayatın tam da kendisidir." Hakan Vreskala

    Biz onları anlamadan, onlar bizi anlamadan savaşın çıkmaz sokağında, etrafımızdaki sıvası kan, odaları şiddet, kapıları cehalet olan evlere bakıp duracağız. Bu yazılanlardan 100 yıl da geçse asırlar da devrilse yine alışmak, unutmak, sorgulamamak, denileni aynen kabul edip, ağzımızdan çıkanı kulağımızın duymaması hayat amacımız olacak.

    BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

    Nedenini sorma, sana denilenleri harfiyen yap, geç.
    İtaat et, rahat et. Ama bil ki; aydınlık da karanlık da itaatle gelmiyor ve gelmeyecek.

    Baz ile Kevok, kitabın iki baş karakteri, coğrafyanın eline aldığı devasa bir kader küreği. Kevok, güvercin demek. Güvercinler oluklara konmak için vardır, oluk oluk kan akıtmak için değil. Baz, şahin demek. Şahinler, arabayla drift yapmak için değil, yaşamak için varlar. Özgürlük için, yaşama hakkı için varlar. Sev(-EBİL!)mek, sevilebilmek için varlar...

    "Kanın devleti yok, hepsi kafalarda
    Tek yürektik hani öğretmenim
    Aynı kürekle gömülmeyecek miyim" Büyük Ev Ablukada
  • 352 syf.
    ·Beğendi
    Kitapların önsöz kısmında genelde yazarları üç aşağı beş yukarı (Nerede dünyaya geldi? Hangi okuldan mezun oldu? vb.) tanıtan bilgileri muhakkak görürüz ve okuruz ama sizce bu yazarı tanıma adına ne kadar yeterli oluyordur diye hiç düşündünüz mü?

    Böyle bir soruyu kendime yönelterek ve nasıl yazarları daha iyi tanıyabilirim düşüncesiyle bu işin uzmanı olarak sıkça adını duyduğumuz Stefan Zweig'ın bir biyografisini okumak istedim. "Kendileriyle Savaşanlar" başlığı altında Nietzsche'nin adını görür görmez de Zweig'ın üç Alman yazarını tanıttığı bu kitabını okumaya karar verdim.

    Biyografik kitapların nasıl inceleneceğini düşünürseniz bunu spoilersız yapamayacağımı da tahmin edersiniz sanırım. Onların hayatlarını kendi kafama göre yorumlayamayacağıma göre kitaptan aldığım notları burada yazacağım uyarısını yaparak Zweig'ın da yaptığı sıralamaya uyarak Hölderlin'in hayat hikayesiyle başlamak istiyorum.

    Hölderlin'in çocukluğu ona hayata karşı sertliği ögretecek bir babası olmadığından, şefkatli annesi ve ona dindarlığı öğreten büyükannesinin yanında cennette zaman geçirir gibi geçer. Ne yazık ki 14 yaşında manastıra verilir. 14 yıl boyunca özgür olan bu ruh, duvarların ardında bu baskıcı insan topluluğunun içinde hapis kalır. Hölderlin'in annesi ve büyükannesi onun bir rahip olacağını umuyorlardı ama onun uçucu, hayalperest yaradılışı buna uygun değildi. O uslu bir hayat değil, şairane bir kader yaşamak ister. Onu seven iki kadına rahip olmak istemediğini bir mektubunda onları kırmadan söyler.

    "İnanın bana," der saygılı bir dille "benim yaptığım işte en az vaazlar kadar insanlara hizmet edebilir."

    Bu satırlarda bile şairin, sevdiği insanları koca bir on yıl boyunca mazeretlerle oyaladığını, onları avuttuğunu ve en büyük arzularını yerine getiremediği, papaz olamadığı için onlardan şükranla beraber özür dilediğini görebiliyoruz.

    Hölderlin, yaşadığı dönemde, değeri anlaşılmayan şairler arasında kalacaktır. Yazdığı binlerce sayfa eserler, yarım yüzyıl boyunca kütüphane raflarında tozlanmaya bırakıldı. Bütün bir kuşak bu en saf çocuğunun kahramanlık dolu mesajından mahrum kaldı. Ama yeni bir kuşak geldi ve nihayet toprağı kazıp onu karanlıktan çıkardı.

    Zweig Heinrich von Kleist'ı tanımlarken onu anlatılamaz bir insan olarak "kendi kuşağından gölgemsi bir geçiş yapar gibi geçti" tabirini kullanıyor. Kleist'ın askeri okul yılları Hölderlin'in manastır yılları gibiydi derken iki yazarın da alın yazısının "yalnızlık" çatısı altında birleştigini vurguluyor. Kleist'ın her zaman yollarda geçen vatansız bir hayatı olmuş. Her zaman gergin bir ruha sahip olan Kleist'ın hastalığı ne etindeydi ne de kanında, ruhunda mayalanıyordu der Zweig. Kendisiyle davacı olarak ebedi bir dava yürüttüğünü vurgularken, birkaç arkadaşına yazdığı mektupları baz alarak, onun içinde eşcinsellik taşıdığını öne sürüyor.

    Zweig cinsellikte Kleist'ın hiçbir zaman bir avcı değil, bir av olduğunu, sanatın ise onun için şeytan çıkarmak anlamına geldiğini anlatırken, onun bir haz düşkünü değil, tam tersine kendi tutkularının acı çekeni olduğunu belirtmiş.

    Goethe ise Kleist'ı tanımlarken "bu güzel niyetli bedenin yakalandığı çaresiz hastalık aşırı gücün ta kendisiydi demiştir. Aşırı tutku, aşırı ahlâk, aşırı dinginsizlik ve aşırı disiplin gibi..Kleist'ın şeytanı (yani huzursuzluğu) ölçüsüzlük değil aşırılıktı. Kleist'ın doğasında kontrolsüzlük ve fanatiklik vardır.

    Kleist'ı tanıyan hiç kimse onu tümüyle terk etmedi ama kimse de sonuna kadar yanında kalmadı. Göçebe hayatı yaşayan Kleist oyunları yayından kaldırılınca otuz yıl sonra hayatındaki tek ve gerçek evine gider. Ama ailesinin yanında geçirdiği o uğursuz günü anlatırken, o günü yaşamaktansa on kere ölmeyi tercih edeceğini yazacaktır. Daha sonraları yaralı ruhunu tanımlarken şu cümleler ağzından dökülecektir.

    “Ruhum öylesine yaralı ki”, “hani neredeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek.”

    Herkes Kleist'ın ölümden ve çöküşten sadece bir adım uzakta olduğunu hissediyordu. Beklenen oldu ve Kleist hayatına kafasına sıktığı bir kurşunla son verdi.

    Dikkatimi çeken bir noktayı sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim Zweig Kant'ın bütün Alman şairlerinin en büyük düşmanı olduğunu hem Hölderlin'i hem de Kleist'ı anlatırken vurgulamış. Neden olarak da şu cümleleri yazmıştır.

    Kant –burada kesinlikle kişisel bir kanaatimi dile getiriyorum– düşüncelerinin şekillendirici ustalığıyla istila ettiği klasik çağın saf verimliliğini inanılmaz derecede tıkamış, bütün sanatçılardaki şehveti, yaşama coşkusunu, hayal gücünün serbestçe akışını estetiksel bir eleştiri anlayışına saptırarak ebedi bir kırılmaya neden olmuştur. Kendisine yönelen bütün şairlerin saf şairliklerini ilelebet tıkamıştır.


    Ve Nietzsche;
    En acılı çaresizlik içindeyken bile tehlikeli yaşamını, düzenli bir yaşamla değiştirmek istemez diyor Zweig onun için. Nietzsche soru sormanın hazzından ve hırsından zevk aldığı için asla tatmin olamamıştır. Onun için hep bir sonraki soru, ateşli denemeler ve maceralar vardır. O hep daha fazlasını ister. Diğer filozofların bilgide aradığı şey ruh için güvenli bir yer, bir koruma duvarı, Nietzsche"nin nefret ettiği şeydir.

    Zweig'a göre şimdiye kadar hiç bir psikolojik dahi Nietzsche kadar etik istikrara ve karaktere aynı anda sahip olamamıştır.

    Dürüstlük, hakikilik ve saflık tam da karşı ahlakçı Nietzsche de olan erdemler arasındadır. Onun için tek emir "Saf olmaktır."

    Nietzsche de diğer üç yazar gibi hayatı boyunca yalnızdır. Onbeş yıl boyunca pansiyon odalarında kalır. Bir farkla, onun yalnızlığı bütün dünyayı örter, bir uçtan bir uca bütün hayatını kaplar. Hastadır da aynı zamanda migreni ve mide kasılmaları hayatı boyunca onu perhiz yapmaya mecbur bırakır. Et yemekleri onun için tehlikelidir. Sigara ya da içkiden uzak durur. Almanya'nın havası ona iyi gelmez, kendini ilk kez bir güney ülkesi olan Italya'dayken iyi hissetse de şu sözleri onun hiçbir zaman acısız bir yaşamı olmadığını tasdik eder cinstendir.

    “Hayatımın her döneminde muazzam bir acı hep benimleydi.”


    Diğer insanlar kendilerini unuturlar, çünkü sohbetler ve işler, oyunlar ve ilgisizlik akıllarını başka yöne çeker, çünkü şarap ve umursamazlık yüzünden zihinleri körelir. Ama Nietzsche gibi biri, böyle dâhi bir teşhisçi, psikolog olarak kendi acılarından ayrıca meraklı bir zevk almanın, kendini “kendi deney hayvanı” olarak kullanmanın cazibesinden bir türlü kurtulamaz.

    Hastalığının artıları da yok değildir. Askerlikten muaf olmasını ve bilime geri dönebilmesini hastalığa borçludur, bu bilimde ve filolojide bir yerde takılıp kalmamasını hastalığa borçludur; hastalık onu Basel
    Üniversitesi’nden “emekliliğe” sevk etmiş, böylece de dünyaya açılmasını, kendi içine geri dönmesini sağlamıştır. Nietzsche, “kendime yaptığım en büyük iyilik” dediği “kitaptan kurtulmayı” hasta gözlerine borçludur.

    Kendini kazandıkça dünyayı kaybetmiştir Nıetzsche, o ne kadar uzağa gittiyse çevresindeki “çöl” de o kadar büyümüştür.

    Her yeni kitap ona bir arkadaşa mal olur, her eser bir ilişkiye. Yavaş yavaş onun yaptıklarına gösterilen son cılız ilgi de kaybolup gitmiştir: Önce filologları kaybeder, sonra Wagner’i ve entelektüel çevresini ve en son olarak da gençlik arkadaşlarını. Eserleri artık Almanya’da bir yayıncı bulamaz, yirmi yıllık çalışmasının ürünleri altmış dört zentner ağırlığında ciltlenmemiş bir yığın olarak bodrum katında durmaktadır, artık kitaplarını bastırabilmek için zor bela biriktirebildiği ve hediye gelen paraları kullanmak zorundadır.

    Nietzsche’nin çöküşü bir tür ışık ölümüdür, zihnin kendi alevleri altında kömürleşmesidir.

    Nietzsche’nin gerçek eylemini en iyi ifade eden, yine onun en iyi okuru Jakop Bruckhardt olmuştur. O zeki, bilge adam çok net vurgulamıştır: Dünyadaki bağımsızlıktır o, dünyanın bağımsızlığı değil. Çünkü bağımsızlık her zaman sadece bireyin içinde var olur, kişinin içinde; onu kitlelerle çoğaltmak imkânsızdır, o kitaplardan ve eğitimden doğup büyümez: “Kahraman dönemler yoktur, kahraman insanlar vardır.”

    Nietzsche’nin nihai anlamı her zaman özgürlük olmuştur, hayatının anlamı ve çöküşünün anlamı budur:

    Buraya kadar okuyan arkadaşlara gerçekten teşekkür etmem gerekiyor. Farkındayım uzun bir inceleme oldu ama bu üç Alman yazarını birkaç cümleyle geçiştiremezdim. Herkese keyifli okumalar diliyorum.
  • 832 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Kişinin biri kişinin birine ‘senin yerin yurdun neresi’ diye sormuş. Kişinin biri ‘nereyi seversen orası senin dünyandır. Ben edebiyatı severim, edebiyatlıyım’ demiş. Güya edebiyat günlük yaşamdan kaçmak için en iyi ülkeymiş. Kaybolmak isteyenler en iyi orada kaybolurmuş. Sevmek isteyenler en iyi orada severmiş. Orada hayallerimize ulaşmak istesek vergi almazlarmış. En acımasız katiller, aman vermeyen haydutlar da oradaymış. Katiller insan yerine umut öldürür, haydutlar para yerine zaman çalarlarmış. Orada yaşayanların evleri kitaplar, çatıları da kitap kapaklarıymış. Kimi süslü, zor, modern evleri severmiş, kimi de sade, klasik evleri. Önyargılar bir kenara bırakılmalıymış. İçeri girerken kural böyle imiş. Yoksa ülkeye kabul etmezlermiş. Böyle bir ülkeymiş güya edebiyat. Öbür kişinin yaşadığı Hayat da iyi gözükse de aksine kötü bir ülkeymiş. Ne yapıp eder kısa süre dahi olsa insanın edebiyatla bağını koparır, bununla da gurur duyarmış. O insanla edebiyat arasına girer, soğuturmuş birbirlerinden. Sadece edebiyatla kalsa iyiymiş… diye anlatırlar. Hayat ne yapıp etti edebiyatla arama girdi benim de. Bu cümleyi yazmak için bir sürü şey uyduruyorsam edebiyatın verdiği şeylerden kısa süreli sıkılma dönemine girmişimdir. Bu inceleme de bu döneme geldi. Bir iki cümle yazıp bıraktım sürekli. Aslında çok iyi bir kitap okudum. Hala onun etkisindeyim. Belki de iyi eserleri okuduktan sonra düşülen boşluğa düşmüşümdür de ondandır bu sıkılma. Rüzgâr Gibi Geçti öyle bir kitaptı ki sadece aşk kitabıdır, ya da tarihsel bir romandır diyemiyorum. Nedir diye diye birkaç roman formu çıkarmışım farkında olmadan. O formları içerikten küçük bilgilerle harmanladım ve dağınık olsa da ortaya elle tutulur bir şeyler çıktı gibi.

    Rüzgâr Gibi Geçti öncelikle, kahramanın gelişim evrelerini içeren bir Bildungsroman örneğidir. Güney’i en ince ayrıntısına kadar anlatan ve olaylar karşısındaki tutumlarını dile getiren Güney romanıdır. Erkekleri peşinden koşturan Scarlett O’Hara ile Rhett Butler’in aşkını anlatan bir destansı bir aşk romanıdır. Amerikan iç savaşıyla birlikte gelen yıkım ve Yeniden Yapılanma süreçlerini başarılı bir şekilde tasvir eden tarihsel bir romandır. Biraz zorlarsak, dönemin zihniyetine, özellikle Güney’in zihniyetine, bağlı olarak kadınların toplumda erkekten sonra görülmelerini Scarlett O’Hara ile yıkan feminist bir romandır.

    Jale Parla Bildungsroman’ı şu şekilde tanımlıyor: “Bireyin çocukluğundan başlayarak olgunlaşmasına kadar uzanan süreci ele alan Bildungsroman, bu süreç içinde roman kahramanının ne tür seçimlerle karşı karşıya kaldığını ve yaptığı seçimler sonucunda yaşamının nasıl belirlendiğini, neredeyse bir ibret öyküsü gibi anlatır.” Okuyanlar da bana hak verecektir ki kitabın formu yukarıdaki tanıma uygundur. Kitabın Bildungsromanlık kısmı başkarakter Scarlett’in 16 yaşından başlar iç savaşın öncesi, sırası ve sonrasını kapsayan geniş bir zamanda olgunlaşan, değişen kişiliğini bize vererek devam eder. Scarlett O’Hara genelde kişiliğine yapışmış olumsuz özellikleriyle karşımıza çıkıyor. Kitabın hemen başından ortamdaki tüm ilgiyi kendine çeken bir yapısı olduğunu, ilerleyen sayfalarda kararlarını tutkularının ve paranın gözetiminde verdiğini, kendi işine gelecek her şey için başkalarını manipüle ettiğini görmek bu nasıl acımasız merhamet yoksunu terbiyesiz kadın demeye yetiyor. Ama öyle bir iradesi, öyle bir kararlılığı, öyle bir azmi var ki. Ve yine o kadar cesur ve zeki ki. Bunlar yeşil gözleriyle birleşip tüm olumsuz özelliklerini bir anda siliyor. Bu yüzden en çok nefret ettiğim de en çok sevdiğim karakter de Scarlett oldu. Başka bir deyişle Scarlett benim için ‘içinde siyah da bulunan bir gökkuşağı’. Önemli 3 karakter daha var. Fedakârlıktan kaçınmayan iyiliğin saf hali Melaine o kadar dürüst ve alçakgönüllü ki bazen dozunu kaçırıyor bunların. Ama kitapta bozulmayan, kişiliği deforme olmayan tek kişi de o. Ve en saygı duyulması gerekeni de. Ashley Wilkes kafasının içinde yaşamayı seven bir karakter. Aynı zamanda Melaine’nin kocası. Savaşın anlamsızlığını bile bile Güneyli gururu yüzünden katılmak zorunda kalıyor. Ben kendisini hiç sevemedim. Ve Rhett Butler. Scarlett’tan sonra en kapsamlı işlenen karakter o. Açıkgöz ve kendi doğrularına inanan, Melaine gibi kendi olmayı başaran ikinci karakter. Düşüncelerini rahatça ifade eder, başkaları buna sinir olsa da. Scarlett’in büyüsü yüzünden bunları kısa kesmek zorundayım.

    Kitabın yazarı Amerikan’ın Güney’inde asker kökenli bir ailenin içinde doğmuş büyümüş. Haliyle elinden Güney’i ve iç savaşı anlatan bir romanın çıkmasını biraz da buraya bağlamalı. Güney soylu ailelerin, uçsuz bucaksız pamuk tarlalarının olduğu bir yer. Soylulukları ve zenginliklerinden dolayı biraz da kibirliler. Önemli günlerde partiler, balolar veriliyor. Erkekler tam bir beyefendi, kadınlar da leydi. Kadınlar çocuklarını, özellikle kızlarını, aşırı bir terbiyeyle yetiştirmeye çalışıyorlar. Geleneklerine de çok bağlılar. Gelenek ne kadar yobaz olursa olsun ondan koptunuz mu hemen ayıplanıyorsunuz. Scarlett’in annesi Ellen, onu kendi gibi Güneyli bir leydi olmasını arzu ederek yetiştiriyor. Ama Scarlett gelişen bazı olaylar sonrasında Güneyli kişiliğinden sıyrılarak bambaşka birisi oluyor. Zaten kişiliği de bir leydinin kaldırabileceği şeyleri kaldırmak için çok zayıf. O hırçın ve savruk biri. Ama ne kadar güneyden kopmuş gibi görünse de her zaman olduğu gibi büyük resmi göremediği için aslında o da diğerleri gibi güneyin tutsağıdır. Ey okuyanlar size soruyorum: Ashley Ashley diye ortalıkta dolanmasının sebebi bu değil midir? Aklıma şu soru da geliyor: Coğrafya kişilik için de kader midir? Görüyoruz ki bu kitaptakiler için öyle.

    Bana göre bu kitabın en geride kalan kısmı aşkla olan kısımlarıydı. Kapakta huysuz ve tatlı kadın Scarlett O’Hara ile açık fikirli kumarbaz Rhett Butler’in sıra dışı ve efsanevi aşk hikâyesi ifadesi var. Bu okurdan beklentiyi yükseltmesini isteyen bir ifade. Haliyle beklenti artıyor. Ama aşk diğer olayların; nedir savaşın getirdiği kimlik bunalımları, detaylı karakter tahlilleri, kölelik meseleleri, Yeniden Yapılandırma faaliyetleri, Ku Klux Klan gibi şeylerin epey arkasında kalıyor. Ama bu demek değildir ki aşk kitaptaki görevini görmüyor. Yine aşk için yapılan iyilikler, fedakârlıklar ve hatalar var. O yüzden aşktan bağımsız düşünemiyoruz.

    Kitap Amerikan İç Savaşı öncesinde başlayıp, savaş bittikten sonraki dönemlerde Scarlett ve tüm Güney’in yaşadıklarına güzel bir bakış sunuyor. Savaşın başlamasının iki sebebi olduğunu görüyoruz kitapta. İlki Güney’in kölelere olan bakışını düzeltmek ve onlara özgürlüklerini vermek. İkincisi de para. Ama sebep ne olursa olsun savaş tüm bir topluma mal olan bir olay. Yazar bunu çok güzel dile getiriyor. O güneylilerinin halini gördükçe insan savaşın acımasızlığına bir kere daha şahit oluyor. Güneyliler kısmında değindik, bunlar kibirli ve gururlu insanlar. Olanca büyük pamuk tarlalarıyla, cesaretleriyle gelişmiş Kuzey’i yenebileceklerine inanıyorlardı. İnanmakla kaldılar. Gelelim insanı en çok şaşırtan kölelik meselesine. Katılır mısınız bilmem kitap sanki sessiz sessiz "kölelik özgürlüktür" diye aksediyor gibiydi. Yazar savaşın zencilere özgürlük nidalarıyla çıktığını öne sürerken bana göre şöyle demeye getiriyor: “Savaş çıkmadan zenciler insan gibi yaşıyordu. Pis Kuzeyliler geldiler onları özgürlük vaadiyle kandırıp az da olsa ellerinde bulunan hakları aldılar. Sonrasında da kendi emelleri için onları Güneylilerin üstüne saldılar.” Gerçekten de savaş çıkmadan zencilerin gül gibi geçinip gittiğini, sanki köleliğin olmadığı izlenimine itiliyoruz. Zenciler bile bu durumun kölelik olmadığını söyleyebiliyorlar. Savaştan sonra zenciler artık beyazlar gibi istediği gibi sokaklarda geziniyor, beyazlara kafa tutuyor hatta beyaz kadınlarla evlenme hakkının verileceğinin iddiaları dolaşıyor kitapta. Güneyliler bunun çok alçak bir durum olduğunu, bir beyazla bir zencinin nasıl denk tutulabileceğinin şokunu yaşıyor. Bu yüzden zalim Ku Klux Klan bu duruma son vermek isteyen yararlı bir topluluk gibi gösteriliyor. Oysa Ku Klux Klan zencileri öldüren, insan düşmanı acımasız bir topluluktur(bkz. #32352317). Tabii ne olursa olsun bu bir roman. Ve kitapta Dadı, Dilcey, Pork, Peter Amca gibi çok sadık zenciler de var. Benim zenci dediğime bakmayın güneyliler asla zenci lafını kullanmıyorlar. Bu da onları tarlalarında çalıştırmalarını meşru kılıyor(!)

    Kitapta Güneylilerin kadına bakış açısı da çok değişik. Kadınlar çocukluklarından itibaren aşırı bir terbiye içerisinde yetiştiriliyor. Efendim kadınlar çalışamazmış, erkeklerin yanında yüksek sesli gülemezlermiş. En komiği de Güneyli kadınların hamile olduklarını erkeklerin yanında dile getirmekten çekinmeleri. Hamilelik konusu açıldığında ‘yani o şey’ diyerek utanıyorlar. Karınları belli olmasın diye odanın karanlık köşelerinde oturmayı tercih ediyorlar. Bunun gibi şeyler. Ama kızımız Scarlett yine kendini aşıyor ve durun bakalım diyerek bu anlayışlara karşı geliyor. Sonrasını tahmin edebilirsiniz ‘ah kuzum Scarlett farklı olursan lanetlenirsin!’

    650 700 sayfa boyunca gayet sakin ve emin adımlarda giden roman sonunda öyle bir hız kazandı ki tüm aaaaa’larımı sonunda harcamak zorunda kaldım. Şöyle bir toplamak gerekirse: Kitap Amerikan İç Savaşı’yla birlikte değişen sosyal yapıyı bir aşkın gölgesinde derinlemesine irdeler. Köleliğin kaldırılmasını savunan Kuzey ile köleliğin devamını isteyen Güneylerin savaşı anlatılmaktadır. Olaylar genellikle Atlanta’da geçer. Güney’in pamuğu ve gururu dışında kuzeye hiçbir üstünlüğü yoktur. Savaş başladıktan kısa süre sonra kadınlar yas elbiselerine bürünmekte ve her gün yeni mezarlar açılmaktadır. Hastanelerde kinin, afyon, klorofom ve tentürdiyot yokluğu çekiliyor. Evlerde ve cephede yemek çok az. Kitap savaşın tüm acımasızlığını bütün çıplaklığıyla gözümüzün önü seriyor. Bu bakımdan çok dramatikti. Scarlett gibi bir karakter yaratıp onu derinlemesine tahlil etmek büyük bir ustalık işiydi. Velhasıl sonuç olarak güzel bir okuma oldu. Etkinliğe katıldığım için mutluyum. Keyifli okumalar diliyorum.
  • 192 syf.
    ·1 günde
    Takip eden arkadaşlarım bilir inceleme yazmıyorum artık ama bu kitabi doğru ifade ettiğini düşündüğüm Emre Erez'in yazısını ilistiriyorum okumak isteyenlere.

    Çoğunluğumuz şehirlerde yaşıyoruz. Her gün bir yerlere yetişme telaşıyla, hızlı, saate hapsolmuş bir yaşama mahkûm edilmiş durumdayız. Etrafımızı kuşatan binalardan gökyüzünü görmek için çaba harcamak zorunda kalıyoruz neredeyse. Ormanlar, tepeler, kırlar resimlerde hayranlık duyarak izlediğimiz uzak temsillere dönüştü. Doğadan uzaklaştıkça pek çok şeyi unuttuk. Unuttuklarımız içerisinde bir şey daha var ki o da yürümek.

    Elbette yürümeye devam ediyoruz ancak hep bir yere ulaşma kaygısıyla, doğanın, güneşin, bulutların farkında olmadan. Doğa ile ilişkimiz turistik gezilerle, biçimli park ve bahçelerle, beton yollarla çizilmiş sınırlarla belirlenmiş durumda. Yani yürümeye çalışsak bile özgür değiliz.

    Frédéric Gros’un “Yürümenin Felsefesi” adlı kitabını okurken fark ettiğim birkaç şeydi bu bahsettiklerim. Kolektif Kitap tarafından basılan metin yürümek üzerine felsefi bir değerlendirme sunuyor. Kitap, Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Nerval, Thoreau gibi isimlerin yürüyüş ile kurdukları ilişkiyi düşünceleri ve yaşama bakışlarıyla birlikte değerlendirmeye çalışırken; aylaklar, göçebeler, mülteciler, hacılar kısaca yollarda olanlara dair “yürümenin felsefesi” üzerinden bir bakış açısı getiriyor. Gandi ile de yürümenin nasıl bir direniş biçimi hâline gelebildiğini bize hatırlatıyor.

    Yürümek spor değildir diye başlamış Gros, çünkü ona göre sporda; rekabet, puan, kurallar, teknik terimler var. Spor disipline eder, para ile ilişkilidir. Tüketim kültürünün bir parçasıdır. Oysa yürümek için bunlara ihtiyaç yoktur. İki ayağımızın olması yeterlidir. Yürümek yavaşça gerçekleşen bir eylemdir. Yazarın söylediği gibi, eğer hızlı olmak istiyorsanız tekerlekleri kullanın. Yürümek pek cazip gelmeyebilir ama gökyüzünü, güneşi ve manzarayı kaçırabilirsiniz. Gros’un penceresinden bakınca yürümenin yavaşlatıcı olması sanırım günümüz insanının önemli sorunu çünkü zaman hep hesaplanan, iyi kullanılması gereken bir durum yaratıyor. İnsan, kendi icat ettiği sürenin esiri oluyor böylece.

    Devamlı bir koşuşturmanın içerisinde ve yaşadığı kentlerin gri binalarına benziyor. Hava durumunu genellikle işine uygunluğuna göre takip ediyor mesela, yoksa ne güneşin farkında ne de yağmurun getirdiği huzurun. Yürümeyi kendini bulma yoluna dönüştürenler ve varlık meselesi hâline getirenler için ise durum farklı çünkü onlar doğa ile ilişki kurmayı, onu sezmeyi ona ait olmayı seçmiş kişiler benim fikrimce.

    NİETZSCHE : YORULMAK BİLMEYEN YÜRÜYÜŞÇÜ

    Nietzsche’nin bedeni devamlı hareket halinde ve Gros’a göre o yürüyüşlerini düzlüğe doğru değil, yukarıya doğru yapıyor. Şöyle diyor; “bir gezgin ve bir dağcıyım; düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre uzun süre kıpırdamadan oturamam. Beni bekleyen kader her neyse, yaşayacak daha neyim varsa, yürümek ve dağa tırmanmak olacak içinde: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.” Buradan anlaşılan Nietzsche için yürümek bir anlamda kendisini bulmak, tırmanmak, tırmanmak ve düşünmek onun felsefesinin inişli çıkışlı yolları gibi.“Nietzsche yorulmak nedir bilmeyen hatırı sayılır bir yürüyüşçüydü. Sık sık yürüyüşten bahsederdi. Açık havada yürüyüş yapmak, Nietzsche külliyatının doğal bileşeni, yazarlığının da değişmez refakatçısıydı” diyor Gros. Onun felsefesine bakınca doğacı yönünü, doğayı gözlemleyerek ürettiği fikirlerini de sezebiliyoruz ki yazar, eserleri üzerinden örneklerle de bu fikri destekliyor. Nietzsche yaşamı boyunca sağlık sorunlarıyla boğuşan bir düşünür devamlı çektiği migren ağrıları, kusma krizleri ve acılarına derman olsun diye çıktığı yürüyüşler, Gros’un dikkat çektiği gibi onun kaderini belirliyor. O yürüyor, düşünüyor ve yazıyor. Bu nedenle onun eserlerinde kütüphane kokusu yok, açık havada çalışan bir zihnin, doğaya baktıkça insanın hiçliğini kavrayan bir bakışın izi var.

    Nietzsche’nin yürüyüşleri ömrü boyunca gittiği yolda onunla birlikte bir yaşam şekline dönüşüyor ve onun doğa ile bütünlüklü bir ilişki kurmasına sebep oluyor. O yaşamının son dönemlerinde başkalarının deyimiyle “deliriyor” ama bana kalırsa o kendisini buluyor ki o zamanlarda insanların tuhaf bakışları arasında, sahibinden dayak yiyen atın boynuna sarılıp ağlaması, insanın bana kalırsa ulaşabileceği en iyi varlık noktası.

    Onun doğa ile kurduğu ilişkinin bu bakışta, hayvanın acısını bu denli hissedebilmesinde önemli rolü olduğunu düşünürüm genellikle ve bu kitaptan onun yürüyüş arzusunun da doğa ile ilişkisinde belirleyici olduğu kanaatini edindim. Nietzsche bedeni tarafından ihanete uğrar Gros’un deyimiyle, felç olur ve tekerlekli sandalyede bulur kendisini, artık yürüyüşler bitmiştir annesinin onu dolaştırdığı kadar dâhil olabilir yaşama ve son günlerinde kitapta aktarıldığı gibi; “Her şeyin sonu ölüm”, “Atları ortalığa saçmıyorum”, “Işık kalmadı” gibi cümleler kurar.

    YÜRÜMENİN DİRENİŞ HALİ: GANDİ 

    Ayrıntılı olarak kitaptan bahsetmek istediğim bir diğer isim Gandi. Onun yürüyüşle ilişkisi daha gençliğinde başlamış, Londra’da hukuk derslerine girerken, vejetaryen lokantası bulabilmek için her gün düzenli olarak günde beş ila on beş kilometre yürüyormuş. Yürümeyi direniş olarak düşündüğümüzde Gandi’nin “tuz yürüyüşü” ilk aklımıza gelen olacaktır ki günümüzde insanlar pek çok talebi için bu geleneği hâlen devam ettiriyorlar diyebiliriz. Örneğin; coğrafyamızda Halil Savda Roboski’den Ankara’ya barış talebini dillendirmek için bir yürüyüş başlatmıştı, geçtiğimiz yıllarda yine barış talebi için yürümeyi eyleme dönüştüren gruplar olmuştu.

    Gandi “içindeki sesi” dinleyerek tuz yürüyüşünü güvendiği ve kendi yetiştirdiği insanlarla başlatıyor. Bunun iki stratejisi olduğundan bahsediliyor kitapta; daha kökten bir muhalefetin başlangıcı olarak tuz vergisini kınamak ve bu kınamayı toplu bir yürüyüş biçiminde tertip etmek.

    Çünkü İngilizler tuz toplama işinde tekel o dönemde. Kendileri dışında kimsenin tuz ticareti yapmasına hâttâ gündelik ihtiyaç için bile tuz toplamasına izin vermiyorlar. Oysa tuz denizin tüm insanlara armağanı, doğanın insanlara eşitçe sunduğu bir imkân değil mi? İşte Gandi için sanırım en önemli çıkış noktalarından birisi bu. Bu yürüyüş Gandi’nin inançlarıyla bağlantılı birçok yan içeriyor diyor Gros. Yürüyüş yavaş bir şekilde seyrediyor mesela çünkü hız reddediliyor. Gandi, makinelere, hızla tüketime, körü körüne üretimciliğe güvensiz ve karşı bir düşünceye sahip. “Yürümenin Felsefesi” bize Gandi’nin siyaset anlayışı ve mistik görüşleri ile birlikte yürümenin nasıl bir direnme sanatı olduğunu da göstermiş.

    Gandi’nin yürüyüşünü sürdürmek, şiddetten kaçınarak da egemenlere, sömürgecilere sözümüzü söyleyebilmek demek sanırım ve bu sebeple bu yürüyüş hâlâ dünya siyaset tarihini belirleyen bir yerde duruyor.

    YÜRÜMEYİ VARLIK MESELESİ OLARAK GÖRMEK 

    “Yürümenin Felsefesi” yaşamını yürümekle ve doğayla iç içe olmakla belirleyen isimlerden epeyce söz ediyor. Metin, “Rüzgâr tabanlı adam” Rimbaud’un hep yollarda olma arzusunun, bacağını kaybetmesiyle sonuçlanmasını ve sipariş ettiği tahta bacağın geleceği umuduyla yaşamdan göçüp gitmesini, Rousseau’nun verili tüm kimliklerden arınmak, ilk insanın vahşi benliğine ulaşmak, hayallerinin efendisi olmak, uygarlığın getirdiklerinden arınmak maksadıyla yürüyüşü nasıl bir varlık sorunu hâline getirdiğini bize anlatıyor.

    Gros ayrıca, “Arabayla bir günde kat edeceğiniz mesafenin bedeli aylarca çalışmaktır, o hâlde yürüyün!” diyen Thoreau felsefesinin yabanı keşfini, gerçek anlamda yürüyüşçü olarak anlattığı kiniklerin tüm değerleri alt üst eden, yürüyerek anlattıkları felsefelerini, Nerval’in melankoli duygusunun eşliğinde yürüyüşlerini anlatısına taşıyarak, yürümeyi yaşam biçimi hâline getiren felsefi öğretilere dikkat çekiyor.

    EKO – ANARŞİZAN BİR FELSEFİ BAKIŞ

    “Yürümenin Felsefesi” eko-anarşizan bir felsefi bakış da sunuyor. Bizi yollarda olmaya davet ediyor çünkü ağaçlarla, yapraklarla, gökyüzüyle, güneşle doğanın insana bahşettiği tüm güzelliklerle yatay bir ilişki biçimi kurmanın yürümekle mümkün olabileceğini, felsefi bir düşünüş ile birleştirerek sunuyor. Kitapta bahsedilen isimlerin yolları, yürümeyi nasıl bir varlık meselesi durumuna taşıdığını ve masa başlarında değil doğada kendilerini var edebildiklerinin altını çiziyor. Kitaptan bir cümle ile bitirelim; “Özgürlük bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız kırlardır o hâlde.”

     
  • Neyi seversen, o olursun. Sevgi simyadir. Asla yanlış şeyi sevme çünkü seni dönüştürecektir. Hiçbir şey sevgi kadar dönüştürücü değildir. Seni daha yükseklere, doruklara çıkabilecek bir şeyi sev. Senin ötende birşeyi sev.
  • 78 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Prometheus Yunan mitolojisinde insanın yaratıcısıdır. İnsanlara tüm meziyetleri o öğretmiştir. Bu tragedyada Zeus’un karşısındaki durumu anlatılır.

    Diğer tragedya incelemelerimde olduğu gibi bunda da biraz konunun öncesinden bahsetmek doğru olur. Gelin kısaca Prometheus’a kadar Yunan Theogonisine (mitolojinin tanrılardan bahseden kısmı) bakalım. Yunan mitolojisinin Khaos ile başladığı söylenir:

    “Khaos karışık ve hiçbir şekil almamış olan uçsuz bucaksız boşluğu ve karanlığı ihtiva ediyordu. Khaos'dan geniş göğüslü her şeyin dayanağı olan Gaia(Yer) çıktı. Sonra sevginin temeli, bütün varlıkları, her şeyi birbirine doğru çeken, birleştiren, hayatı kuran, çoğalma sembolü olan Eros(Aşk) doğdu. Khaos'dan Erebos(Gece) doğdu. Onlar da birleşerek yerin üst tabakasının ışığı olan Aither ve yeryüzünün ışığı olan Hemera'yı doğurdular. Işık meydana geldikten sonra yaratılış durmadan devam etti. Khoas bunları doğururken Gaia da Ölmezlerin yeri olan ve yıldızlarla bezeli bulunan göğü Uranus'u doğurdu. Ona, yani göğe kendi büyüklüğünü verdi ki tamamıyla kendisini kaplasın, içine alsın. Ondan sonra Gaia yüksek dağları, ahenkli dalgaları bulunan Pontos'u(Deniz) meydana getirdi.”

    Sonra Gaia ve Uranos birleşerek 12 Titan’ı doğurdu: Okeanos, Koios, Krios, Hyperion, İapetos, Kronos, Theia, Rhea, Mnemosyne, Phebe, Themis, Tethys.

    Uranos garip bir şekilde doğan çocuklarından korkuyor, doğduklarında yeraltına hapsediyordu. Karısı Gaia buna daha fazla dayanamadı ve kocasının yaptıklarının hesabını sormak için kanlı bir plan tasarladı. Gaia göğsünden parlak bir çelik çıkardı ve onunla bir tırpan yaptı. Bu tırpan Uranos’u biçecekti. Sadece Kronos plana uydu ve babasını biçti. Uranos öldükten sonra yeraltına itilen Titanlar yeryüzüne çıkarıldı ve onların saltanatı başlamış oldu. Başlarında Kronos vardı.

    Kronos kardeşi Rhea ile evlendi. Bu evlenmeden: Hestia, Demeter, Hera, Hades, Poseidon ve Zeus doğdu. Kadere bakın ki Kronos babasına yaptığı şeyin kendisine de olacağından korktuğu için çocuklarını doğar doğmaz yutuyordu. Rhea sadece Zeus’u kurtarabildi ve sakladı. Kader yine istediğini alacaktı. Zeus büyüdü ve Kronos’u tahtından indirdi ve kardeşlerini kurtardı. Bundan sonra tahtlarından olan Titanlarla Zeus arasında yıllar yılı sürecek korkunç bir savaş başlamıştı. Ama bu savaş kaba kuvvetle kazanılacak bir savaş değildi. Zeus’a savaşı kazanması için Prometheus akıl vermişti.

    Titan İapetos’un dört oğlu olmuştu. Bunlardan Menoitios yıldırımlarla öldürüldü. Atlas’ın omuzlarına gökkubbe yüklenerek ayakta bekleme cezası verildi. Prometheus ve Epimetheus ise insanın yaradılışında önemli pay sahibi oldular.

    Prometheus kendi soyu Titanların yıkılması için Zeus’a akıl vermişti. Ama savaş bittikten sonra beklediği değeri görmeyince dedelerinin intikamını almak için insanı yarattı. İlk insanı Prometheus kendi gözyaşıyla balçığı karıştırarak yarattı. İnsan doğduğunda acınacak kadar acizdi. Kendini koruması için elinde bir şeyi yoktu. Elbise yerine yapraklardan giyiniyor, kanlı etleri yiyordu. Onlara acıyan Prometheus onlara ateşi ve diğer bütün sanatları öğretti:

    “Bir gün bir rezene sapı içinde
    Çaldım götürdüm insanlara ateşin tohumunu.”

    “Uzun sözü kısası şunu bilmiş ol:
    Bütün sanatları Prometheus verdi insanlara.”

    İnsanlar bunlara sahip olunca şımardılar ve Tanrılarla kafa tutmaya, onlarla kendilerini bir görmeye başladılar. Ama bu uzun sürmedi. Zeus kendisinden habersiz ateşi insanlara veren Prometheus’u çözülmez çelik bağlarla bir kayaya çaktırdı, insanlardan da ateşi geri aldı. Zeus’un öfkesi insana karşı dinmemişti ve kadınları yarattı. Pandora efsanesi de doğmuş oldu. Hülasa Prometheus Zeus’u tahtından indirme şansını yakalayamadı. Şimdilik bizi ilgilendiren mitlik kısımlar bu kadar.

    Zincire Vurulmuş Prometheus öyle bir tragedyadır ki baskıcı yönetimlerine karşı takınılan tavır, başkaldıran insan, kader, özgürlük-kölelik, kaba kuvvet-akıl kıyaslamaları gibi çeşitli konularda bize yorumlar sunar. Baştan beri anlattığımız hikayede başta olan zorba saltanatlar Zeus’a kadar hep kaba kuvvetle yıkılmıştı. Zeus da bunu denedi ama başaramadı. Sonuç olarak akıl danıştı ve Kronos’u devirdi. Ama her başa gelen gibi Zeus da kendi kanunlarını koymaya, herkesi kendi istediği gibi yönetmeye başladı. Akılla gelen yönetim yine baskıcı yönetime dönüşmüştü. Burada saltanat olanlar kaba kuvvetin Prometheus ise aklın simgesidir. Akıl kaba kuvvetten üstündür. Tragedyaya da bu yön kuvvetlice vurgulanır:

    “Günün birinde bir öfkedir sardı tanrıları,
    Birbirine girdi bütün ölümsüzler,
    Kimi der Kronos gitsin, Zeus otursun tahtına,
    Kimi Zeus’un hiç başa geçmesini istemez.
    Boşuna öğütler verdim o zaman hepsine:
    (…)
    Gücün hakkından güçle geliriz sandılar.
    Oysa bana anam, Themis ya da Gaia
    (…)
    Kaç kez öngörüşüyle söylemişti bana
    Nasıl kazanılır gelecek zamanlar,
    Güçlei zorla değil, akılla kazanılır demişti.”

    Gücü zorla ele geçirmek olanlar, kendilerini her şeye kadir sanırlar. Önüne çıkanların hepsini sindiririz düşüncesindedirler. Ama “iktidar sahipleri devrilir gider, düşünce sahipleri yener ve kalır…Akıl gücü kaba güçten üstündür, düşünceye gem vurulamaz, özgür düşünce tutuklanamaz, susturulamaz, alt edilemez…” Bu bakımdan Prometheus tragedyası politik bir tragedyadır.

    Özgür düşünceye gem vurulamaz ise birilerinin başkaldırması lazım gelir. Prometheus bunun için insanları yaratmıştı. İnsan başkaldırmak için yaratılmıştı. “İnsan başkaldıran bir hayvandır” tezlerinin çıkması da bu yüzdendir. Ama insan her zaman olduğu gibi kendini bir şey sandı ve şımardı. Cezasını fazlasıyla da çekti. Akıllandı mı insan? Akılla her şeyin üstesinden gelinebilir ama insan o aklı hep başka şeye kullanır, kendi için kullanmayı akıl edemez. Bu yüzden acizdir. Sizce de öyle değil mi? Kendi işimize yarayacak şeyleri hep başkasının üzerinden akıl ederek kazanmaya çalışırız. Prometheus bizi hazıra iyi alıştırmış. Günümüz insanı nerede hazır orada nazır. Ama tabii bu insanın Prometheus tarafında yaratılış amacını değiştirmiyor. O yüzden gerçek insan mitoloji nazarında başkaldıran insandır.

    Normalde kitap hakkında bir şeyler yazmayı düşünmüyordum. Ama daha önce okuduğum tragedyalara hep yazdığım için üstün körü olsa da bunu da boş geçmek istemedim. Bahsedilecek bir iki konu daha var ama daha oturaklı bir yazı okumak ümidiyle es geçiyorum. Bu gibi mitler dünya edebiyatının kaynaklarıdır. Okuduğumuz çoğu kitapta karşılaşırız. Bu yüzden bu tragedyaları okumak ayrı bir emek ve bilgi istiyor. Ben de az çok en önemlilerini okumuş sayılırım. Bu konuda danışmak isteyenlere kapım her zaman açık. Keyifli okumalar.

    “Başı dertte olmayana kolay gelir
    Dertliye akıl öğretmek, yanıldın demek,
    Ama ben biliyordum başıma gelecek olanı.
    Bile bile, isteye isteye suç işledim.
    Buna karşı söyleyecek bir sözüm yok.”