• Suç aletleri;çift oluklu hançer,bir şişe zehir,tabanca Astra marka,kılıç yatağan,sustalı,çelik çıkıntılı muşta,şahin başlı yüzük,gerçek kartal pençesi...
    Hikayelerimizde bunlar yok ama başka bir suç aletiyle karşı karşıyayız.
    Birbirinden güzel hikayeler ama bir tanesi var ki bambaşka.
    Kader yolları.
    Şair çobanın üç yolu.Üçünde de güzel kadınlar ve mutsuz sonlar var.Çoban ,kadınlara aşık olduğunu sanıyordur okuyucular ise felaketin sebebini kadınlara bağlıyordur ama aslında acıklı sonların müsebbibi ne aşk nede kadınlardır,suç aleti şiirlerdir.Kimseye zararı dokunmayacakmış gibi gözüken o şiirler. Bu kadar çok uzatmayayım.
  • Geçmiş ne tuhaf spor, geçti deyince geçmeyen
    Gelecek, bir okyanus ve ben yüzme bilmeyen
    Gazoz kapakları gibi şişe üstündeyken mağrur
    Açıldıktan sonraysa çöp, sanırım türkçesi kader.
    Ali Lidar
    Sayfa 76 - ithaki
  • Tekel bayii ile onkoloji kliniği arasına
    Uzun ve kalın bir ip gerip yürümek istedim üstünde
    Terliyor muyum koltuk altlarım mı ağlıyor anlayamadım gitti
    Ve sıcak olup olmadığına bir türlü karar veremiyorum gecenin
    Bir şey gibiyim, bir böcek, bir değersiz şey işte
    Evet evet bir böcek her şeye geç kalmış
    Ayındayız tam da bir Ağustos böceği
    Mesaisine geç kalmış bir Ağustos Böceği’ne
    Bir şey demez diğerleri sadece görmezden gelir
    Durdukları yere bile geç kalmayı becerenler
    Yok kere yok olmanın ağrısını iyi bilir.
    Tam ortasında durduğum bir yolun
    İki yanından geçiyor sağlı sollu hayaletler
    Geçmiş ne tuhaf spor, geçti deyince geçmeyen
    Gelecek, bir okyanus ve ben yüzme bilmeyen
    Gazoz kapakları gibi şişe üstündeyken mağrur
    Açıldıktan sonraysa çöp, sanırım türkçesi kader..
  • Yenilen halklar talihlerini kader olarak kabul etsin diye, geçmiş tahrif edilerek yoksulluğu her zaman uzak zenginlikleri besleyen Latin Amerika'nın tarihsel başarısızlıklarının gerçek nedenleri hokus pokusla yok ediliyor; küçük ekranda ve büyük ekranda hep en iyiler kazanıyor, en iyiler ise hep en güçlüler. İsraf, teşhircilik ve vicdansızlık iç bulantısına yol açmıyor, hayranlık uyandırıyor: Ruh da dahil her şey alınabilir, satılabilir, kiralanabilir, tüketilebilir. Bir sigaraya, bir otomobile, bir şişe viskiye, bir saate büyülü özellikler atfediliyor: Kişilik kazandırıyorlar, hayatta zafere ulaştırıyorlar, mutluluk ya da başarı getiriyorlar.
    Eduardo Galeano
    Sayfa 15 - Metis Yayınları
  • Geçmiş ne tuhaf spor, geçti deyince geçmeyen
    Gelecek, bir okyanus ve ben yüzme bilmeyen
    Gazoz kapakları gibi şişe üstündeyken mağrur
    Açıldıktan sonraysa çöp, sanırım Türkçesi kader.
  • Elindeki bira şişesine baktı. O şişenin hiçbir işe yaramadığını bundan sonra da yaramayacağını hatırladıktan sonra büyük bir gururla kafaya dikti ve şişenin dibini görene dek indirmedi. Artık bu şişe onun kader ortağıydı . Kendisinin dipte olmasıyla şişenin dibini özdeşleştirdikten sonra şişeye bunu yapanın kendisi olduğunu düşününce canı yandı. Kendisine de bunu yaşatan yine kendisi değil miydi? Peki öyleyse ne diye kendine biraz olsun acımazdı?
  • 1934 yılı. Bir bahar akşamı.
    Yaşını başını almış bir beyefendi, Seine’in üzerindeki köprülerden
    birinin taş basamaklarından aşağıya, kıyıya doğru iniyordu.
    Burada, tüm dünyanın da bildiği üzere – yeri gelmişken, bir kez daha
    insanları yoklayalalım- Paris’in evsizleri yatar.
    Ya da şöyle diyelim: Konaklar.

    Bu evsizlerden biri; hani yukarıda bahsettiğimiz,
    epey yaşlıca, şık ve yabancı kentlerdeki güzellikleri görme isteğiyle
    yanıp tutuşan bir gezgin görüntüsü veren beyefendiyle,
    tesadüf eseri karşılaştı. Hoş, bu evsiz de, tıpkı kader bağı kurduğu
    diğer yersiz yurtsuzlar gibi, derbeder ve acınası bir görünüşe sahipti.
    Ama yaşlıca ve şık giyimli beyefendi için, anladığımız kadarıyla,
    özel bir muameleyi hak ediyordu. Neden? Bilmiyoruz.

    Dediğimiz gibi, akşam vaktiydi. Nehrin kıyısındaki köprülerin altı,
    yukarı taraftan, rıhtım ve köprülerden daha da koyu bir karanlığın
    içinde hapsolmuştu. Evsiz ve hayli perişan kılıklı adam hafiften sendeliyordu.
    Yaşlı ve şık giyimli beyefendiyi fark etmemiş olsa gerek.
    Oysa kesinlikle sendelemeyen, bilakis kendinden oldukça emin ve
    düzgün adımlarla yolunda ilerleyen beyefendi ise,
    bizim sendeleyen dostumuzu, hiç şüphe etmeden söylüyoruz bunu,
    tâ uzaktayken fark etmişti. Yaşlı beyefendi, pejmürde adamın önüne dikildi.
    İki adam, tıpkı bir boks maçında, boksörlerin karşılıklı durup
    birbirine meydan okurcasına baktıkları gibi karşılıklı durdular.

    Şık giyimli ve yaşı ilerlemiş beyefendi,
    “Nereye gidiyorsunuz, kardeşim?” diye sordu.

    Bizimkisi, adamı bir süre süzdü.
    Sonra, “Bir kardeşe sahip olduğumu bilmiyordum ve yolun beni nereye
    götürdüğünü ve yolun sonunun nereye çıktığını da bilmiyorum,” dedi.

    “Size yolunuzun nereye gittiğini göstermeye çalışacağım,” dedi beyefendi.
    “Ama sizden isteyeceğim şeyi, ki bu pek görülmüş ve aşina olunan
    bir şey değildir, isteyeceğim için bana kızmayınız.”

    Derbeder olan, “Sizi dinliyorum bayım,” dedi.

    “Görüyorum ki hayatınızda bazı hatalar, yapmamanız gereken
    şeyler yapmışsınız. Fakat şuna eminim ki, sizi karşıma Tanrı çıkardı.
    Kuşku duymadan söyleyebilirim ki biraz paraya ihtiyacınız var.
    Bu lafım sizi kızdırmasın ve incitmesin lütfen!
    Benim çok fazla param var. Bana samimice ve hiç çekinmeden,
    en azından şimdilik, yani işinizi görecek şekilde, kaç paraya ihtiyacınız
    olduğunu söyler misiniz?”

    Bizimki, üç beş saniye düşündükten sonra, “Yirmi frank,” dedi.

    “Ama nasıl olur! Bu söylediğiniz miktar oldukça az,”
    diye karşı çıktı şık giyimli beyefendi.
    “Bana öyle geliyor ki, sizin en az iki yüze ihtiyacınız var.”

    Bizim perişan kılıklı dostumuz bir adım geri çekildi, adeta süzülerek.
    Yalpalıyordu. Ama buna rağmen dimdik durmayı başardı, tıpkı bir
    savaş kahramanının heykeli gibi. Ardından,
    “Tabii ki aklı başı yerinde olan her insan gibi, ben de iki yüzü
    yirmiliğe tercih ederim. Ama ben dürüst bir adamım.
    Sanırım, üzülerek söylüyorum ki beni yanlış anladınız.
    Bana almam için ısrar ettiğiniz parayı alamam. Neden mi?
    Açıklayayım: Birincisi, henüz sizi tanımıyorum. İkincisi, bu parayı
    aldığımı farz edelim, parayı geri ne zaman, nasıl ve nerede iade
    edeceğimi bilmiyorum. Üçüncüsü, eğer parayı vermeyecek olursam,
    beni ikaz etmek gibi bir olanağınız yok.
    Çünkü gelip de kapıma dayanacağınız ve paranızı geri isteyeceğiniz
    herhangi bir ikamet ettiğim adres yok. Haftanın neredeyse
    her gününü nehrin farklı farklı köprü altlarında geçiriyorum.
    Fakat, biraz önce anlattığım gibi, her şeye rağmen,
    dürüst ve güvenilir bir adamım ben.
    Herhangi bir adresim olmasa da,” dedi.

    Sizin gibi bir adam için biraz komik olacak, ama yine de
    şu iki yüz frangı almanızı isteyeceğim sizden.
    Parayı geri ödeme konusuna değinecek olursak,
    size parayı iade edebileceğiniz bir banka numarası veremem.
    Bunun sebebini açıklayabilmem için de, biraz eskilere,
    geçmişime dönmem gerek. Ben, Lisieuxlü küçük
    Azize Therese’nin hikâyesini okumadan önce Hristiyan değildim.
    Onun hikâyesini okuduktan sonra Hristiyan oldum.
    Bu sebeple de azizenin, özellikle de Ste Marie des Batignolles Kilisesi’nde
    olan ve sizin de görmekte hiç zorluk çekmeyeceğiniz
    o küçük heykelinin hizmetine amadeyim ve ona saygıda kusur etmiyorum.
    İki yüz frangı toparlayıp bir araya getirdiğinizde ve vicdanınızın
    sesi sizi bu parayı iade etmeniz konusunda uyardığında,
    lütfen Ste Marie des Batignolles Kilisesi’ne gidin ve
    biriktirdiğiniz parayı, oraya ulaştığınız vakit, ayini bitirmiş olan
    rahibin avuçları arasına koyun. Bu parayı aldığınız taktirde
    borçlu olacağınız biri varsa eğer, o da küçük Azize Therese’dir.
    Ama asla unutmayın: Ste Marie des Batignolles’de.”

    Yoksul kılıklı adam, “Görüyorum ki,” dedi, “beni ve benim
    ne kadar dürüst olduğumu yeterince anlamışsınız.
    Sözümde duracağıma söz veriyorum. Ama ayine sadece
    Pazar günleri gidebilirim, bunu belirtmeliyim.”

    “Peki, pazarları olsun, siz nasıl isterseniz” dedi yaşlı ve şık beyefendi.
    Cüzdanını çıkardı. Açtı. İçinden iki yüz frangı çıkarıp
    hâlâ sendelemekte olan dostumuza uzattı:

    “Teşekkür ederim!”

    “Sizinle tanışmak benim için büyük zevkti,” diye yanıtladı
    bizimki ve karanlığın içinde gözden kayboldu.

    Çünkü tüm bunlar olup biterken ortalık zifiri bir
    karanlık tarafından esir alınmıştı.
    Yukarı tarafta, köprülerin üzerinde, rıhtımdaki gümüşi fenerler
    Paris’in neşeli bir gecesini daha müjdelemek için ışıldamaya başladılar.

    Şık giyimli beyefendi de zifiri karanlığın arasında gözden yitip gitti.
    Hakikaten de, yani yukarda bahsettiği gibi, dinini değiştirmesine
    sebep olacak bir mucizeyle karşılaşmıştı ve yoksulların sürdürdüğü hayatı
    yaşamaya başlamıştı. İşte bu sebeple de köprü altlarında yaşayıp gidiyordu.

    Bizimkine gelecek olursak. O bir içkiciydi. Hatta tabiri caizse bir ayyaş.
    Alkolik de diyebiliriz. İsmi Andreas’tı. Bizim Andreas da hayatını
    rastlantıların üzerine kurmuştu, tesadüflerle yaşıyordu.
    Yani ayyaşların hemen hemen çoğunda olduğu gibi.
    Cebinde iki yüz frangın olduğu günler de vardı elbette,
    ama o günler çoktan mazi olmuştu. Belki de bu sebepten ötürü,
    yani unutmamak için ve o günler çok eskide kaldığı için, kıyıdaki
    herhangi bir köprünün altındaki herhangi bir fenerin zayıf,
    güçsüz ışığı altında eski püskü bir kâğıt parçası ve ucu körelmek
    üzere olan kurşun bir kalem çıkararak küçük Azize Therese’nin
    adresini ve şu dakika dahil olmak üzere, ona borçlu olduğu miktarı,
    iki yüz frangı not etti.

    Seine’in kıyısından rıhtımlara doğru süzülen merdivenlerden yukarı çıktı.
    Bildiği üzere, yani bundan emindi, orada bir lokanta vardı.
    Ve lokantanın kapısını aralayıp içeri girdi.
    Bol bol yedi, içti ve hunharca para harcadı. Çıkmadan önce de,
    her zaman olduğu gibi köprünün altında geçirmeyi planladığı
    gece için bir şişe içki aldı yanına.
    Bir de, çöp konteynerlerinden birinden gazete buldu kendine.
    Ama okumak için değil. Üzerine yorgan niyetine örtmek için.
    Çünkü gazeteler insanı sıcak tutar, bunu bütün evsizler bilir.