Mustalem

Aktı kan, kan aktı meşhur meydana,
Bir sır damla damla döküldü elhak.
Kol düştü, baş uçtu, gövde bir yana,
Bir nida hatiften: Sana müstahak.

Bir kadeh sunarız, ezeli serin,
Bir yaygı ve kılıç senin kaderin,
Esrarımızı faş eden bir erin,
Sonu işte budur, buyurdu el-Hakk.

Darağacı; miraç, buse; inancı,
Ne bilsin zahire mahkum yabancı,
Görünmezi gören gönülde sancı,
Davalı Hüseyin, dava Ene’l-Hakk...

Ankara, Nisan 2011

http://www.dailymotion.com/...nys_music#from=embed

Ve hikayesi:

26 Mart Hüseyin bin Mansur Hallac Hazretleri'nin dünyayı terkinin yıldönümü; 26 Mart 922...
Yukarıdaki cümleyi yazmak zor oldu...
Zira "katledildi" ifadesini ne gönül ne de baş kulağım kabul etmiyor...
"Öldü"yü ise ruhum...
Onun ki büsbütün bir terkten başka bir şey değildi hakikat...
Her şeyi, kendini, "ben"ini dahi terk...

"Ben" mevzusu ile ilgili İblis ile bir konuşmasından bahsedilir bu arada Hallac'ın... Ve bir gönül ehlinin mana aleminde Allah ile konuşmasından; yine aynı mevzu fakat İblis yerine Firavun kıyası ile... Merak edenler bir şekilde ulaşabilir...

"Şiirimin hikayesi" kısmı için aşağıdaki şiir çalışmasının hikayesi noktasında; Hallac'ın yürüyüşünün yıldönümü vesilesi ile O'na dair bir kardeş ile biraz dertlenmenin ve zevklenmenin bir meyvesi olduğunu yazmak idi arzumuz yalnızca... Velakin bahis O olunca, olan kendiliğinden olmakta...

Ziyadesi ile konuşulmaya, anılmaya, yazılmaya değer bir Muhterem diyelim velhasıl...
Noktayı koymadan ve asıl şiirin asıl hikayesine geçmeden evvel Hz. Ebubekir (radıyallahu anh) Efendimizin de bir sözünü aktarmış olalım: "Sırrın senin kanındır, onu akıtma..."

Evet!...

Üç noktanın peşisıra aşağıdaki videoda yer alan Hallac-ı Mansur anısına bir topluluğun seslendirdiği (hiç, yok'tan iyidir ismindeki) eserin sebep olduğu ilaveli hikayeyi kaydedelim.. Zira şiir çalışmasının okunması için gerekli olan zaman, eserin dinlenmesi için geçecek zamanın yanında pamuk misali... Hem O'ndan bahsetmekle "şiirin hikayesi" noktasında biraz daha detay vermiş olalım, hem de O'nun sohbeti ile muhabbete vesile... Asıl vesile elbet O ve mutlak gaye ise muhabbet sebebi ile yine O... Sonrası bana, sana, O'na kalmış...

Siz eseri dinlerken yahut dinlemek için videoyu harekete geçirirken biz de diyelim ki:

Evet Hallac-ı Mansur yahut Hüseyin b. Mansur ya da tam ismi ile Ebu Abdullah Hüseyin bin Mansur El Beyzavi el Hallac...

Tezkiratü'l Evliya (Feridüddin ATTAR) isimli eserde müellif Mansur'un hayatını, hallerini ve sözlerini yazmaya başlamadan evvel O'nu anarken: "Allah yolunda Allah'ın maktûlü, (Hakk'ın şehidi), tahkîk ormanının arslanı, saflar yaran, cesur, sıddîk ve dalgalı deryaya batmış olan Hüseyn b. Mansur Hallac'ın (ra) işi acaib bir iştir, kendisine has birtakım garib vakalar vardır. O hem gayet hararet ve iştiyak içinde idi. Hem de şiddetli firak alevleri içinde mest, kararsız ve hali perişan bir vaziyette idi. Samimi ve bağrı yanık bir aşık idi," der...

858 yılında İran'ın Beyza şehrinde, Tur Kasabası'nda doğan Hüseyin'in Dedesi mezdek inancına sahip olsa da babası müslümandır. Çocuk denecek yaşta Kuran'ı hıfzeden Hüseyin bin Mansur zamanla, bir İlahî hüküm neticesinde kendisini tasavvufi bir hayatın içinde bulur.

Gençlik yaşlarında evvela; Sehl bin Abdullah Tüsterî'nin, bir zaman sonra ise Amr bin Osman Mekkî'nin sohbetlerinde bulunur ve onların feyzinden, Allah'ın Onlar'a ihsan ettiği nûrdan, hikmetten ve Onlar'da tecelli eden sırlı güzelliklerden istifade eder. Zamanının büyüklerinden Ebû Ya'kub Akta', O'nu kızı ile evlendirir. Bir vakit sonra ise birtakım sebeplerden ötürü yolu Bağdat'a düşer ve Cüneyd-i Bağdadî'nin kapısına bendolur. İçinde yaşadığı hâle ve bazı meselelere dair sorduğu sorulara Bağdadî'den cevaplar alamadığı gibi bir de Cüneyd'den: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya (kana) boyaman galiba yakındır!" hitabı ile karşılaşan Hüseyin, Cüneyd-i Bağdadî'ye: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyadığım gün sen suret ehlinin kisvesini giyeceksin," der ve Bağdat'tan da ayrılır. Anlatılan o ki; Hallac'ın katline dair imamlar fetva verdiklerinde Cüneyd-i Bağdadî ehl-i tasavvufa has bir giysi içinde idi. Zamanın Abbasi Halifesi Muktedir: "Hüseyin bin Mansur hakkında verilen bu hüküm için Cüneyd'in hattı da gerek," diye emredince; emir üzerine Cüneyd, zahiri alimlerinin giyinme tarzı üzre giyindi ve: "Biz zahire hükmederiz, yani katl zahir hale göredir, fetva zahir üzredir. Ancak bâtını Hudâ bilir," dedi ve evvela Mansur'un daha sonra yönetimin kendisine söylediği işi yerine getirdi.

Seyyah velîlerden olan (ki hangi veli sefere biganedir ve hangi insan yolculuktan uzaktır) Hüseyin, pek çok ülkeye rıhlelerde, seyahatlerde bulunur. Hindistan'dan, Çin'e; Türkistan'dan Horasan'a kadar pek çok yerde gider ve ora ahalilerine "Ehl-i sünnet vel cemâ'at" inancını aşılar, tasavvufu anlatır. Anadolu'nun, Türklerin İslam'a ve tasavvufa meylinde Hüseyin bin Mansur'un da büyük bir etkisinin olduğu söylenir. Hakikat öyledir. Hali, söyledikleri, yaşadıkları sebebi ile gezdiği, gördüğü pek çok yerde kendisine ilgi duyan, O'nu seven kimseler peyda olur. Dört bir yandan mektuplar yazılır Hallac'a. Ve onlarca isim verilir. Çinliler Ebû Muin adını takarlar. Horasan ehli O'na Ebû Mihr diye hitap ederken, Fârisliler Ebû Abdullah Zâhid diye çağırırlar O'nu... Basra'da Muhbir, Huzîstan'da Hallâc-ı Esrâr diye nam salar. Ve Bağdat'ta O'na "Mustalem" ismi verilir... Yani, "kendinden büsbütün geçmiş, kendisinden tamamen kopmuş adam..."

İlâhi sırlardan bahseden Hüseyin'i sevip, kabul edenler olduğu gibi O'nu düşman belleyip, zındıklıkla itham ederek reddeden hasımları da olur. Öyle ki halkına anlattığı fakat halkının anlatılanlardan yana nasipsiz olduğu onlarca şehirden binlerce hakaret ile kovulur.

O'nun, zahir ehlince reddi; makbul oluşuna zarar vermez. Zira zamanında yaşamış büyükler, O'nun hali hususunda kabul bayraklarını dalgalandırırlar; devrin Allah dostlarından Ebû Abdullah bin Hafîf, Hüseyin için: "Hüseyn bin Mansur Rabbâni bir âlimdir," derken yine Hakk'ın yakınlarından Ebû Bekir Şıbli: "Hallac'la ben aynı meşrepteniz. Şu var ki bana deli, dediler ve kurtuldum. Onu ise aklı mahvetti..." buyurur. Her ne kadar Ebû Kasım Kuşeyrî'nin dışında kalan şeyhlerin ekserisi O'nu reddetmiş olsa da O'nun bâtını yani aslı Ehl-i Sünnetce makbul olarak görülür ve böylece iman edilir.

Hüseyin bin Mansur'un lakabı olan Hallac sıfatı ise zuhur eden bir olayın ardısıra verilir. Şöyle ki: Bir zaman pamukçuluk işi ile meşgul olan bir arkadaşının dükkanına uğrar. Ondan bir işinin hallini isteyerek bir yere gitmesini rica eder. Arkadaşı; işinin olduğunu, pamukların temizlenmesi gerektiğini söylese de, Hüseyin, pamukları temizleme işini halledeceğini belirterek adamı gönderir. Dükkan sahibi Hüseyin'in kendisine söylediği işi görüp tekrar dükkanına döndüğünde bir de görür ki pamuk yığınları bıraktığı gibi durmakta. Bunun üzerine: "Ya Hüseyn!... Bu ne iş, hani ben hallederim, demiştin..." der. O böyle der demez Hüseyin bin Mansur parmakları ile pamuk yığınına doğru bir işarette bulunur ve yığınla pamuk o anda harekete geçer. O'nu sihre nispet eden bir kısım "zavallı taife"yi tırnak içinde anarak, Hallac'ın Allah'ın izni ile gerçekleştirdiği bu kerameti ile pamuklarının işi yarayan kısımları bir yana; çekirdek ve çöplerinden ibaret kısmı ise başka bir yana dökülür. İşte bu hadiseden sonra Hüseyin; "pamuk atan" manasında Hallac adı ile anılmaya başlar.

Kendisine her mezhebin en zor hükmü ile hareket etmeyi esas kılan Hallac-ı Mansur'un insanın aklını hayrete, ruhunu ise muhabbete düşüren pek çok hikayesinden bir tanesi şu ki: Tasavvuf işine gönül verdiğinde evvela riyazet ile meşgul olur. Bu yüzden üzerinde yimri yıl boyunca yalnızca bir aba ile gezer ve o abayı hiç çıkarmaz. Günlerden bir gün boynunda bir akrebin olduğunu gören çevredekiler, akrebi öldürmek için harekete geçince Hallac-ı Mansur: "Durun, der. Elinizi ondan çekin. Zira o; oniki yıldan beri boynumuzda dolaşan bir ahbabımızdır..."

Yukarıdaki menkıbeyi biraz açmak noktasında: Evliyaullah bahsinde insanlardan olduğu gibi hayvanlardan da bir kısım leyhte ve aleyhte taraftarlar vardır. Hayvanlardan da bahtiyar olan bir kısım vardır ki; "Velîleri" bir takım özel işaret ve hallerinden dolayı tanır ve onlara hürmet gösterirler. Ademoğlu'nun çoğunun hüsran içinde kaldığını ve kalacağını ve sonunun da mahrumiyet olduğunu ve olacağını haber veren Rabbani hükümler gerçek olduğu gibi, bir kısım hayvanatın da cennete mesken tutacağı Rasuli bir hakikattir. Aklın teslim bayrağını çektiği noktada mevziyi vicdana ve kalbe bırakmak akıllı kişinin alametidir, diyelim ve üç noktayı yavaş yavaş koyalım. Herhalde şu okunan son satırlar, hadiseler, Hallac-ı Mansur için O'nun anısına sunulan eserin de sonunun gelmesi ile aşağı yukarı aynı zamana tekabül eder.

O'na dair bir başka hadise ise şudur ki: Anlatıldığına göre Hüseyin bin Mansur, malum söz ve uydurma birtakım suçlamalardan dolayı tutuklanarak zindana atılır. Zindanda mahpus olarak tutulan hür adam Hallac, zindan arkadaşlarının ve görevlilerin gözleri önünde her gece bin rekât namaz kılar. O'nun bu halini görenler sorar: "Ben Hakkım, dediğine göre bu namazı kim için kılıyorsun?..." Cevap verir: "Biz kadrimizi biliriz..."

Ve bir başkası (burası için sonu): Artık hükmün infaz gününün gelip çattığı o dem, Hüseyin bin Mansur zindandan çıkarılır ve onbinlerce insanın döküldüğü Bağdat'ın meydanına, kalabalığa yara yara ilerler. Bu esnada Bâbu't-Tâk'ı dolduran insanların, hepsinin gözlerinin içine bir bir bakarak davasını haykırır. Nihayet muallak taşı bildiği darağacına varır. O esnada kalabalıktan bir ses duyulur, bir sual: "Ya Hallac!... Aşk nedir?..." Hüseyin bin Mansur gözleri ötelerde seslenir: "Aşkın ne demek olduğunu bugün, yarın ve öbür gün göreceksin..." Rivayet o ki; Hallac'ı o gün öldürürler, ertesi gün ise ateşe verip yakarlar. Ve öbür günde külünü bir rüzgarlı bir anda havaya savururlar. Bu manzara "aşk işte budur..." demektir.

Ve evet... Yukarıda kaydettiğimiz bir kaç menkıbenin Hallac-ı Mansur denen deryadan bir damla olduğunu not düşerken bir de tavsiye de bulunalım: O'nu okuyun... Ve dinleyin: Sabah Türküleri/Hallac-ı Mansur...

Hayatı ve yaşadığı haller sebebi ile Hüseyin bin Mansur'a benzediği rivayet edilen bir mutasavvıfın sözleri sonun başlangıcı olsun: “Şu son devrin Mansur'u Enel Hak sözünü aşikare söyler. Şimdi idam sehpası aşk vuslatının sembolü haline gelmiştir. Aşıklar her saat darağacına meyleder. Çünkü Mansur'u darağacına çıkaran bu alev, aşkın alevidir. Aşkın mertebesi dar ağacıdır. Ölümü göze alıp buna azmetmek aşk erbabı için esastır..."

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
 16 May 20:22 · Kitabı okudu · 9/10 puan

1897'de yine bu bahçededir 11 yaşındaki Aka Gündüz. Ancak bu defa yanında saraya yakın bir büyüğü vardır. Padişaha gidip okumak istediğini, kendisini bir yatılı okula koymasını söyleyecektir. Birden ağaçların arasından 3-4 kişi çıkar karşılarına. Birisi öbürlerine göre daha iyi giyimlidir. Çocuğun dikkatini çeker bu zayıf ve hafiften öne eğilmiş sakallı adam. Adam kendisini yanına çağırır. Burada ne aradığını sorar. Aka Gündüz, olanca saflığıyla, buraya padişahı görmeye geldiğini ve okula gitmek istediğini, kendisine yalnız onun yardımcı olabileceğini söyler.

Çocuğun okuma konusundaki kararlılığı hoşuna gider adamın ve padişahla konuşup kendisinin zamanın en iyi eğitim kurumlarından Galatasaray'a yazılmasını, babasının sürgünden kurtarılmasını ve binbaşı yapılmasını sağlayacağını temin eder; yanındakilere çocuğa bir miktar harçlık vermelerini söyler. Çocuk sevincinden tekrar tekrar ellerini öper adamın ve binbir mutluluk çiçekleri açtırarak içinde, sarayın hakkâkbaşının elinden tutarak babasına müjdeyi yetiştirmek üzere evine döner. Yolda hayretle öğrenir ki, elini öptüğü adam, padişah Abdülhamid'dir!

Bir çocuğun hayatının değiştiği, kaderin muhteşem anlarından birine rastlamıştır Aka Gündüz. Ancak kendisine belki de elindeki yazar kalemini borçlu olduğu bu adamı ömür boyu hayırla yad edeceğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz!

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan
Umay, Üç Damla Kan'ı inceledi.
13 Nis 02:41 · 9/10 puan

Gamlı kederle dolu 11 hikaye okudum ben. İçleri küflenmiş ve ahlaksızlıkla kirlenmiş, bütün yaşamın gerçekliğini ortaya döken,kaderin ince ve keskin kılıcından kaçmanın mümkün olmadığı 11 hikaye. Tek kaçışın insan elinde olduğu bir ölüm haberiydi sanki davulla zurnayla bütün meydanlarda anlatılan. Sadık Hidayet bir başka adam. Ne yaşadığı çağa ne de bu çağa ait. Ben kendimi ara sıra bu adamı anlamaya adarım. Fakat yetmez benim ufkum yetmez benim ölümü kucaklayışımdaki feryat. Nasıl olabiliyor insan bu kadar kötü? Ve nasıl da affına sığınıyor Tanrı'nın yaptığı bir iki nezirle, ziyaretle? Nasıl da kirli 40 yaşında 8-9 yaşında kız çocuklarına şehvet duyanların hikâyesi. Ölüm çözer belki bütün kiri pası. Bundandır belki Sadık Hidayet'in de ölümü bir apartman dairesinde ciğerlerine dolduruşu. Bundan seksen doksan belki de yüz yıl evvel yazılan ve anlatılan hiçbir şey bugünlerin hiç uzağında değil. Tek solukla izin verin bu hikayelere ve siz de teslim olun ölümle sonuçlanan her hikayenin yarasına.

ManahoS, bir alıntı ekledi.
 06 Nis 22:57 · Kitabı okudu

Davut' a öğüt
“Gönül kaymaları arzuların peşine düşürür adamı. Bu sözler senindi yanılmıyorsam babacığım. Bir kızın gözlerine derın bakıp beni seviyorsan, diyemedim şimdiye kadar. Sadece senin Ögütlerindeki anlatının devamlısı oldu cizgim. Aldığım ahlak ve inancımın gereği olarak yüreğimin arzusunu seslendirmediın kimseye. Sen öyle öğüt verdin, inancımızın ve ahlakımızın gereği budur diye, unuttun mu? Yuva kurmak niyeti,. karşına hoşlandığın ve hayat arkadaşı olarak benimsediğin bir kızı çıkardığında, önce araştırıp sonra da bir başkası aracılığı ile ailesine talebini ileterek kalbinin davetini duyurabilirsin, demiştin ya! Ben işte o öğüdünün takipçisiyim yıllardır.”

Kaderin Çağırdığı Yerdeyim, Ahmed Günbay Yıldız (Sayfa 22)Kaderin Çağırdığı Yerdeyim, Ahmed Günbay Yıldız (Sayfa 22)
inci, Bu Ülke'yi inceledi.
 18 Mar 17:18

Bu ülke ...Cemil Meriç kendisini
"Kimim ben ? Hayatını ,Türk irfanina adayan munzevi ve mutecessis bir fikir işçisi " olarak tanımlıyor.

Okumayı sürekli ertelediğim ama bir o kadar da merak ettiğim etkinlik vesilesiyle öne çektiğim bir kitaptı Bu ülke .Bu ülke ,yazarın fikir harciyla yogurdugu,sancisini çektiği ,gökyüzünün herkesi kucaklayabilecek genişlikte olduğunun,yaşanabilecek dünyanın nasıl olması gerektiginin yer yer sitemkar,ağır dille,yer yer aşk dolu cagrisidir .


Yazara göre hayat bir bütündür .Bundan dolayı hayatı sayısal verilerle yorumlayan kronolojinin aptalların işi olduğunu belirtiyor .Insanın acilariyla ,düşünceleri ve heyecanlariyla bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor .Bir dönemde "Marksist" çizgide yaşamış ,Nazım Hikmet ve Kerim Sadi ile yakın dost olmuştur. Kendisini ne sağ'da ne de sol 'da herhangi bir taraf olarak kabul etmedigini,sag ve sol kavramlarını;

»»»"Çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit. Toplum yapımızla herhangi bir ilgisi olmayan iki yabancı." olarak ifade ederek zıt fikirlere kulakların tikilmamasi ,her düşünceye saygılı olunması gerektiğini belirtiyor .Her düşünen ve düşünceye saldiranlarin memleketi cuzzamlilar ülkesi haline çevirdiğini ,sloganlarla koyun misali güdülüp ,seslerini yükselterek , yığınları körkütük peşlerinden sürükleyip hakikatin sesinin bastirilmaya calisildigini,mankurtlasan suurlarin uyandirilmasi gerektiğine inanıyor .


Adeta içinde degerleriyle ,
aidiyetiyle,diniyle tutuşmuş kocaman bir yangın var yazarın.Ama ne yazıkki gerçek entellektueller ,aydinlar,
uyusturulmus dimaglar hakikatin ortaya çıkmaması için ,kendilerine verilen menfaat ve satafatin buyusunun bozulmaması için yalan ,iftira odunuyla bu yangını koruklemektedir. O ise yalnızlığın ,anlasilamamisligin Fildişi Kulesi'nde, yangının farkında olan ,daha fazla yayilmamasi ve bir an önce sondurulmesi için olağanüstü çaba sarfeden,tavsiyeler ögütleyen kocaman bir deryaya sahip yüreğiyle söndürmeye çalışan adeta bir itfaiye memuru gibi.


Yazar cahillige,
suursuzluga ,otekilestirmeye ,
ırkçılığa ,Avrupa'nin emellerine ,Batı'nin kirli oyununa, gelinmemesi için kitaplara siginmamiz ,kitaplarla ,
düşünce kilavuzlugu yapan içindeki karakterlerle dost olunması gerektiğinin altını çiziyor .Zaten yazar 38 yaşından itibaren gözleri görmeyen ,buna rağmen okuma aşkını kaybetmeyen,devamlı araştıran ,sık sık ansiklopedilere başvuran ,notlar alan ,çeviriler yapan çalışkan bir fikir işçisi .Dönemin toplumsal sancilarini benliğinde hissetmiş ,çözüm yolları için tahliller sunan ,aydınlık fikirleriyle gözleri olduğu halde göremeyen ,kulakları olduğu halde isitemeyen,akılları olduğu halde akledemeyen ,arastirmayan,
kendisine denileni şuursuzca benimseyen,öz beynini bir zahmet calistirmaktan yoksun sarhoş ,uyusturulmus ,paslanmış,
çürümüş ,şerit değiştirmiş zihinlerimize el feneri misali ışık tutan ,karanliklarimiza yol gösteren yılmak bilmeyen okuma aşkına hayranlık duyulacak bir fikir adamı.

Ama bir o kadar dobra ,aykırı , keskin ifadelere sahip ,özgün bir karakter .Fırtınalı tefekkür hayatı o kadar çeşitli ki yazarı layıkıyla anladığımı düşünmüyorum .Yüreği güveçte fokur fokur kaynayan,kabına sığmayan bir dertli misali o kadar dolu ki kelimeler ,cümleler hepsi ayrı derinlikte .Cemil Meriç ,kucağında yaşadığı bu cemiyetin
üvey evladı olarak görür kendisini .Yalnızdır .Hayatının anlamı kitaplardir ."Miskinler Tepesi "olarak gördüğü Fildişi Kulesi'nde kitapların dünyasına sığınarak düşüncenin gokdelenlerini inşa eder.

»»»Kitap bir limandı benim için .Kitaplarla yaşadım .Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden çok sevdim .Kitaplar benim has bahcemdi.Hayat yolculugumun sınır taşları kitaplardı.

Çığlıklarıyla hakikatin sesinin bastirildigi ,hakikatin incindigi ,hakikat ehlinin rencide edildiği,kinin kasirgalastirdigi,
politikanın zihinleri sansurledigi bir zamanda öğrenmek ve öğretmek,suurlari ciceklendirmek için çırpınan fikir atlasidir Cemil Meriç .

Yazar toplum olarak okumadigimizdan ,okumadigimiz gibi nedense her konuda fikir agaligi yapmamizdan,körü körüne bagliligimizdan,kelimeleri amele
nispetle degersizlestirmemizden şikayetçi .Kitaplara
harcadigimiz parayı israf olarak gordugumuzu ama nedense at yarışı ,şans oyunları vs.gibi konularda kitaplara vermekte cimrilik ettiğimiz parayı misliyle hatta iflas edeceğimizi bile bile harcayabiliyoruz .Kitaplari sevene hemen bir etiket yapıştırıp kitap delisi diyoruz .Atları sevene tüm varlığından vazgecercesine sevene at delisi demiyoruz . Yahu arkadaş ,niye bu kadar çok okuyorsun,dünyayı sen mi kurtaracaksin? diye acımasızca eleştirirken ;at sevenlere bir beygirin peşine düşüp ,umudunu beygire baglayanlara bir tek laf etmeme garabiyetini sergileyebiliyoruz .(Lafım ata değil tabiki ,atlar asil varlıklar :))


Yazar kitap okumanın da okumak için okunmamasi gerektiğini belirtiyor .Okuduklarimizi zihinsel bir süzgeçten geçirip tahlil etmemizi ,daha önce okuduklarimizla karsilastirmalar yaparak bu şekilde kitabın ozuyle bulusmamizi,ruhumuzun heykelini inşa etmemizi istiyor .

Cemil Meriç'in bulunduğu döneme,aydinlara da ağır eleştirisi var.Cagdaslasmayi maziden,hakikati haykirmaktan utanilmamasi gerektiği ,fikir kayması yaşayanların mustakbele ulaşamayacağı şeklinde yorumluyor .

»»»Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı’nın putlarına perestiş olsun? diye açıkça ,sert bir duelloya davet ediyor muhteremleri .Aslında daha yapıcı bir üslup kullanabilirdi.Üslup insafa cagridir. Izm'lerden şikayetçi olan birisi Doğu -Bati diye sert bir üslupla kategorilendirmek yerine öznesi Insan olan ,Insanlık köprüsünün kurulması yönünde daha yumuşak bir dil kullanabilirdi,diye düşünüyorum.Çünkü ,şahsen okur olarak gözüme carpan kullanmış olduğu üslup ,niyeti her ne olursa olsun esas gayeyi golgeleyebiliyor.Hatta bazen yazar hangi düşüncede olduğu ikilemini yaşatıyor size.Bir düşüncesiyle dusuncenizi desteklerken ,farklı yerde aynı düşünceyi curutuyor sanki.Kaldı ki kendisi de önceleri döneminin birçok aydını gibi "Batı Düşüncesi"ni benimsemiş .1960 'li yıllarda yeni bir alem keşfetmiş ,Doğu alemi ...1970 'li yıllarda sığındığı Fildişi Kulesi'nden çıkarken Doğu -Batı hesaplasmasi ile aydın ve entellektüel tanımı değişmiştir .Sinmiş aydının kabuğundan çıkması ,yalan maskesini yirtmasi ,hakikati haykırmasi gerektiğini savunmuştur .


Yazar bu ülkenin bütün irklarini ,tek ırk ,tek kalp ,tek insan haline İslamiyet sayesinde ulasilabileceginin altını çiziyor .

»»» Insanlar ,doğuştan esittirler:kullukta,fanilikte eşitlik.Ama menfi bir eşitlik bu.Sonra iman sayesinde yeni bir eşitlik kazanırlar ,kardeş olurlar .

İslamiyet sayesinde ,Peygamber Efendimizin (sav) dediği gibi üstünlük ölçüsü güzellik,mal,mulkte değil .Üstünlük sadece kulluktadir.Kimimize göre yan yana gelmesi imkansız gibi görünen İslamiyet ve Demokrasi kavramını birlikte degerlendirmistir .İslamiyet'in Batının gerçekleştirmeye çalıştığı eşitliği çoktan fethettigini,fikir hurriyetini bir ikaz ve irsat vasıtası olarak kabul ettiğini ,demokrasinin İslamiyet'in ta kendisi olduğunu savunmuştur.


Kitap ,Mahmut Ali Meriç 'in "Entellektüel Bir Otobiyografi" başlıklı yazısı ile başlıyor .Sihami Kaza (Kaderin okları),Biz ve Onlar ,Munzevi yıldızlar ,Fildişi Kuleden ,Baki kalan ,Kanaviçe,
Basinda çıkan seçme yazılarla son buluyor .Yazarın Kemal Tahir,Balzac,Ibni Haldun,Scott,Camoens vs. gibi aydinlarla alakalı ovguleri ve yergileri de mevcut .


Iletişim yayınlarından okudum kitabı .Alışkın değilseniz ilk etapta dili ağır gelebilir size.Kitabın bazı bölümlerinde geçen sözlerini ,cümlelerini anlamakta zorlanabilirsiniz.Hangi bir psikolojide ne hikmetle söylediği kafamda soru işareti oluşturdu .Anlam veremedim açıkçası . Ama genel çerçevede düşünüp değerlendirmeye çalıştım .


Yazar'in çok sevdiğim bir sözü var ,paylaşmadan gecemeyecegim.
"Ruhumuzun mahzenlerinde bizden habersiz yaşayan bir alay misafir var " nasıl etkiledi bu söz beni .Hepimizin görünen Ben'inin ardında ,duyguları,acıları,hayalleri ile gizlediği ,misafir ettiği bir "Ben" daha saklı yüreğinin mahzeninde. Insan öncelikle kendisini tanimali.Hadisi Şerif'te belirtildiği gibi,kitapta da geçiyor hatta."Kendisini tanıyan ,Rabbini tanır ."Sonsuz karşısında
bir noktasin sen.Erimisliginle,
dagilmisliginla sadece bir nokta.Bir gün bu sahneden herkes gibi senin aciz varlığın da unutulup gidecek .
Gökteki Ay'in yeryüzüne yansıyan akisleri misali ne derece ayna olabiliyoruz Rabbimiz'e.Hikmetle bakabilen basiret her bünyeye sunulan bir rahmet .Rabbim eşyanın hakikatini bizlere göstersin İnş.

Etkinliği düzenleyen arkadaşlar
Sylphrena ve Kasım 'a çok teşekkür ederim.


Keyifli okumalar ...

ROMANTİK AŞK, Çiçek Kızlar'ı inceledi.
28 Şub 12:29 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Güzel bir kitaptı. Nehir Erdem'in akıcı dilini, esprili anlatımını çok beğeniyorum.
Bu kitapta önceden okuduğum kitaplarda ki kahramanlarında olması çok hoşuma gitti.
Yasemin ve Nergis'in hikayesi anlatılıyor.
Yasemin, ailesi tarafından istemediği biriyle evlendirilmiş ve acılar yaşamış. Onu tek sakinleştiren halasının kızı Nergis hayat doluydu, Onun dert ortağıydı. Onun küçük annesiydi. Bir gün 17 yaşında iken Nergis içine kapandı. Ve Yasemin Onun başına gelenleri anladı. Nergis tecavüze uğramıştı. hem de sevdiği çocuk tarafından... 5 ay rehabilitasyonda kalan Nergis 18 yaşına bastığı gün bir karar aldı. Artık daha güçlü olacaktı, ve artık ağlayamıyordu.
Yasemin de o gün karar aldı sevmediği eşinden boşandı ve Ankara da bir bankada iş bulup Nergis'i de yanına alıp Ankara'ya yerleştiler. Nergis üniversiteyi bitirdi ve iş hayatına atıldı. Yayın evinde çalışıyordu.
Yasemin, esmer güzeli , işinde başarılı, içine kapanık, Nergis'in aksine sulu gözlü, aşktan korkan bir kız. Bankaya gelen zengin bir müşterisine uzaktan hayran, bir arkadaşlarını doğum gününde Bora ile karşılaşır Yasemin beğendiği müşterisi ile, bir ilişkileri başlar ama Nergis biliyordur ki Bora Yasemin'e göre değildir ama Yasemin mutlu diye ses çıkarmaz. Yasemin bu arada bir operasyon atlatır. Memesin de kitle bulunur ve alınır Bora'nın yanında olması Ona iyi gelir. Nergis bir otelde Bora ile bir kızı görür ve sonra işler karışır Yasemin öğrenir ve Bora'da ayrılır. Bora pişman olur ama Yasemin içi kan ağlasa da geri adım atmaz. Bora olayından sonra Yasemin değişir artık daha bir sağlam ayakları üstüne basan biri olur.
Aradan 10 yıl geçer ve hem Bora'dan hem de nergis'in karşısına çıkan Mert'ten kurtulmak için İstanbul'a taşınırlar.Mert Nergis'e 17 yaşında iken tecavüz eden adam..
İstanbul da yeni hayatları başlar. Nergis işinde sıkılır ve bir spor dergisinden müdürlük teklifini kabul eder. Dergi de erkek egemenliği hakimdir. Ve burada nergis sıcak çikolatası ile tanışır. Erkan'la....
Erkan motospor sporcusudur. Bir kaza sonucu sporculuğu bırakıp bu dergide köşe yazısı yazmaya başlar. Erkan ile Nergis daha ilk karşılaşmada birbirlerinden etkilenirler ama ikisi de çok inatçı ve birbirleri ile uğraşıp dururlar. Sonra Nergis iş yerinde röportaj yaparken iki büklüm olur ve vajinal kanaması başlar. Erkan Nergis'i nasıl hastaneye götürdüğünü bilemez ve Nergis'in over kanseri olduğu anlaşılır. Ve Nergis'in yumurtalıkları alınır. Artık çocuğu olma gibi bir ihtimali yoktur. İçinden kan ağlasa da güçlü görünmeye çalışır Nergis.. Hastane de iken Erkan hiç yanından ayrılmaz, hatta eve çıktığında bile ona bakar.Aralarında aşk başlar. Ama ikisininde korkuları vardır. Erkan kazadan sonra nişanlısı tarafından terk edildikten sonra aşka olan inancını kaybetmiş. Motora binemiyor vs.
Nergis de aşktan korkuyor ama Erkan'a açılıyor
Yasemin ise Amerika'ya 1 aylık bir iş için gittiğinde kaldığı otelde meme kanseri ile ilgili olan konferansa katılır ve konferans veren adamı otelde gördüğünden beri beğeni duymaktadır. Ama Yasemin uzak durur. Adını bile bilmediği doktor Soner'den. Türkiye'ye gelince arkadaşlarını bir tanıdığına meme kontrolü için randevu alırlar. Ve doktor Soner çıkar. yasemin de Soner de şok... Adlarını bile bilmedikleri halde birbirlerini beğenen ikili kaderin oyunu ile bir araya gelirler.
Ne çok anlattım be.. Ama ne yapayım kitap olay dolu ve çok güzel.
Esprili yerlerine bayıldım. Kesinlikle tavsiye ediyorum . Puanım 10 üzerinden 11
İyi okumalar...

Cem, Maymunlar Gezegeni'yi inceledi.
 18 Şub 15:20 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Maymunlar Gezegeni'nin en azından adının değişmiş olması iyi. Türkçeye hep Maymunlar Cehennemi olarak çevrildi diye biliyorum. İnsanlar açısından bakınca cehennem gibi gelmesi çok doğal, hele de kitaptaki hikâyeyi okurken cehennem kelimesini ben de düşündüm; ancak şu anda milyarlarca hayvanın şu dünyada maruz bırakıldıkları zulümleri düşününce birisi de İnsan Cehennemi diye bahsetse diyorum...ama bizler, hepimiz zaten biliyoruz bunu. İnsana ya da hayvana yapılanlar ısrarla varlığını sürdüren bir iyilik ve hatta bir cennet atmosferi yanında akla hayale gelmeyecek kötülüklerle de gezegenin döndüğünü hepimiz biliyoruz.

Maymunlar Gezegeni iyi bir eser. Çok rahat okunuyor. Okuduğum diğer bilimkurgu kitaplarına kıyasla Ursula K. Le Guin'in kitaplarıyla uzaktan bir benzerlik taşıyor; ama o derinliği taşıdığını söyleyemeyiz. Rahat okunmasındaki en büyük etken ise kitabın bilimkurgunun bilim kısmını büyük ölçüde es geçmesi, örneğin Asimov ya da Arthur C. Clarke gibi bir bilimsel ikna ya da yapı kurma çabasını burada görmüyoruz. Maymunlar Gezegeni daha çok bir macera kitabı gibi; iyi ve kötüleri temsil eden ve fazla derinleşemeyen karakterler rollerini oynuyor ve kitabın rahatça okunmasını sağlıyorlar. Yazar belki kitabı daha uzun tutmalıydı, bir seri gibi birkaç kitaplık bir seri haline getirmeliydi belki de; zira konunun ilginçliği gerçekten de bu seçeneği gerektiriyor bence.

Maymunlar Gezegeni, elbette insan türüne, insan zekâsına, insan uygarlığına bir güzelleme, bir övgü ve yüceltme çabası. Kitabın son kısımlarında ortaya çıkan bilgilerle bu mesajını daha da net ortaya koyuyor yazar. Kitabın filme kıyasla çok daha güzel ve etkileyici finali bile bu mesajı ortadan kaldıramıyor.

21. yüzyılın en önemli ilerici adımlarından birisi aslında dünyayla ilgili bilgilerin artması ve gözlemlerin yorumlanması sonucunda hayvanlara ve doğaya yönelik argümanların, bakışların değişmeye başlaması, genişlemesi olsa gerek. Etholoji biliminin hayvan davranışlarını gözlemleyerek insan kültürüyle hayvan sosyallikleri arasında gördüğü paralellikleri ortaya koyması; politik yönde hayvan refahçılığı ya da hayvan hakları ve veganizm aracılığıyla hukuki açıdan da dahil edilerek biyotoplum kavramının ön plâna çıkmaya başlaması; hindistan, abd ve bazı diğer ülkelerde yunusların ve büyük deniz memelilerinin insanlar gibi hukuki yasal haklarının olduğunu kabulü için yapılan girişimler, abd'de jane goodall gibi primatologların,nonhuman project gibi projelerle bütün maymun türlerinin insan haklarına dahil edilmesi için ortaya koydukları çalışmalar çıtayı yükseklere çıkarmaya çalışıyor. Ülkemiz dahil bir çok ülkede hayvanların eşya konumunda olması, ancak birisine aitse kıymetli kabul edilmesi gibi bakış açıları ve hukuki uygulama yanlışları düzeltilmeye çalışılıyor. Hayvanlar konusunda atılan adımlar aslında insan uygarlığını da daha doğru , daha iyi, daha adil bir noktaya götürme yönünde atılan aksak adımlar ; çünkü öylesine büyük bir karmaşadan, eşitsizlik ve adaletsizlikten, kötülükten söz ediyoruz ki çok uzun kuşaklar boyunca insanların bu konuda net bir noktaya ulaşması kolay olmayacak. Kitapta bile baş karakterimiz insanların maymunlar tarafından maruz bırakıldığı deneylere tepki duyarken dünyada maymunlara kendilerinin yaptığı deneyleri düşününce bile kendini kötü hissetmiyor. Oysa kitap ister istemez bir itiraza dönüşüyor, çünkü kitapta son derece uysal, şiddetten çok çok uzak tutularak anlatılan herşey hayvanların başına akla hayale gelemeyecek fazla bir oranda geliyor, kitap bunu düşündürüyor. Bu anlamda Maymunlar Gezegeni'nin film versiyonu ve özellikle de son üçlemesi gerçeğe biraz daha yakın duruyor diyebiliriz. Ancak filmde Cesar gibi karakterlerin sevilmesi ve saygı görmesindeki tek kıstasın aslında onların zekâ sahibi olmaları olduğunu da düşünmeden edemiyoruz. Düşünemeyen, akıl yürütemeyen, kültür yaratamayan ama bizler gibi doğada yaşayan ve ne yazık ki bu kaderin içerisinde bizimle hemhal, acılar çekerek yaşayıp yok olup giden hayvanlara bakışımızda esas kıstas, aslında his ve duygu sahibi olmaları olmalı. Yani; bir canlı insan menfaatleri için acı çekiyorsa o acı kaale alınmalıdır. Yaşamak da bütün canlıların hakkı olmalıdır. Bunun hayata geçirilmesinden söz etmiyoruz bile, daha bu düşünceyi kabul etmeyen nice insan var.

Kitabın en sevdiğim yönü finali oldu diyebilirim. Filmden farklı bir final olması ve mizah barındırması güzel. Öte yandan filmdeki Cornelius'a kıyasla kitapta daha pasif bir bilim adamı buluyoruz. Genel anlamda iyi bir bilimkurgu kitabı olduğunu söyleyebilirim.

Herkese iyi okumalar.

******

"Elbette hayvanlardan farklıyız; hayır, onlar elbette uzay gemisi yapamazlar, hayır onlar matematikten anlamazlar, hayır tabii ki Shelley gibi romantik şiir yazamazlar. Kahretsin ya! Siz bir balina gibi yüzebilir misiniz? Kartal gibi uçabilir misiniz? Bir yarasa gibi işitebilir misiniz? Bir kedi kadar güzel misiniz? Bir kedi kadar güzel kokuyor musunuz? Kimlerin hak sahibi olacağı ve kimlerin hak sahibi olamayacağı, kimlerin topluma dahil olup olamayacağı türünden bir ahlâk evreninde kriterimizi akıl olarak belirlemek tamamen saçmadır ve ayrımcılıktan başka bir şey değildir! Eğer zürafalar insan ırkı kadar geri kafalı, kendini beğenmiş ve önyargılı olsaydı en az 2 metrelik boynunuz olmadığı sürece hiçbir hakkınız olmayacaktı. Sizi dirikesimle kestikleri, yiyecek olasınız diye kesip biçtikleri, sırf o kadar uzun bir boynunuz yok diye size her türden işkenceyi yaptıkları böylesine emperyalist bir zürafa dünyasında yaşamak ister miydiniz? İşte bizim ahlâki kodlarımız böylesine ayrımcı ve önyargılı."

Dr. Steve Best

Lord Among Wolves, bir alıntı ekledi.
14 Oca 02:01 · Kitabı okudu · Puan vermedi

kaderin en kötüsü bende. Zevk adamı ve aylak. Arlanmaz bacak arası çapkını.

Sen Olmadan Asla, Susan WiggsSen Olmadan Asla, Susan Wiggs
BİROL COŞKUN, bir alıntı ekledi.
07 Oca 08:30 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Eski harp akademisi komutanı orgeneral Ali Fuad Erden der ki: “Çanakkale'de en buhranlı anda, en lüzumlu adam bulundu. Harbin seyrini çeldi. ingiliz Bahriye Nazırı Churchill onun için, “Kaderin adamı’, demişti.“

Mustafa Kemal ordunun yıldızı idi. Fakat onun hırslarına sınır olmadığı inancında bulunan Enver ve partizanları kendisi ile Anafartalar üzerine yapılan bir konuşma fotoğrafı ile birlikte “Harp mecmuasın"da basıldığı sırada baskıyı durdurup resmini çıkartmışlar, yerine Liman Von Sanders’in fotoğrafını koydurmuşlardı. İstanbul’u bir Alman bile kurtarmış olmalı, fakat Mustafa Kemal Sarıkamış bozgununun manevi yükü altında kıvranan Enver'i gölgede bırakmamalı idi.

Çankaya, Falih Rıfkı AtayÇankaya, Falih Rıfkı Atay
hiçbiri, bir alıntı ekledi.
10 Eki 2017

Kaderin Çağrısı
"Kulun kendisine tahdit eden kaderi karşısında iradesi nereye kadardır ? İşte size güzel bir soru. Tarih bir nehir değildir dedik, bunun ölçüsü olarak da karşı dağları, dip akıntıları belirsizlikleri gösterdik. Fakat bu belirsizlikler ona yakından bakan için böyledir. Yeteri kadar uzaklaşabilen bir gözün tarihi bir bütün olarak görebileceğini ve ona durgun bir deniz diyeceğini söylemiştik. Peki ama kader yani insanların tarihi ? İşte o da denizin üzerindeki köpükler gibidir. Ne kabarıp belirmeleri ne de patlayıp dağılmaları kendi ellerinde değildir.
Bir adam var saatlerdir yürüyor, yakından bakınca terliyor, yoruluyor, acıkıyor, dinleniyor. Daha yakından bakınca yaşlanıyor, biraz uzaklaşınca yaşlandığı anlaşılmıyor, sadece hareket ediyor. Biraz uzaklaşınca o bir yolu geçiyor, biraz daha uzaklaşınca bu yolun başka bir yola çıktığı görülüyor. O bilmiyor ama uzaktan bakan görüyor. Biraz daha uzaklaşınca o yolun bir şehre varacağı görülüyor.
Giden şehri görmüyor ama şehri görecek kadar uzaklaşan bunu biliyor. Fakat adam bir anda duruyor 'Hayır bahsettikleri şehre ulaşamayacağım' deyip geri dönmeye başlıyor. Uzaktan bakan göz, onun yola çıktığı şehre geri döndüğünü görüyor. Adam 'ben bir karar verdim, irade gösterdim ve vazgeçtim' diyor. O göz yaklaşıyor, adamı yürürken görüyor daha da yaklaşıyor, adamın içine giriyor, daha da yaklaşıyor bu kararı almasına sebebiyet veren yere giriyor. Burada kararları alan bir şey var. Ona "Git" veyahut "Geri dön" diyor. Göz bu kararı alan şeye yaklaşıyor ve orada kendisini görüyor. Göz oradan uzaklaşıyor, adamın içinden çıkıyor, adam evine geriye dönüyor. Biraz daha uzaklaşıyor, adamın evine uzaklaştığını görüyor. Karısı kapıyı açıyor "Ne oldu ?" diye soruyor. Adam "Vazgeçtim" diyor. O her şeyi içinden ve dışından gören, o yüzden sakladıklarımızı da açığa çıkardıklarımızı da bilen göz "Sen mi vazgeçtin ?" diye soruyor.
Peki ama "ceza ne ?" diye sorulabilir. Ceza içimizdeki irade ile dışımızdaki irade arasındaki çatışmadır. Fakat bu çatışma yakından bakan için böyledir. Yakından bakan külli iradenin cüzzi iradeye, hayır herkesin anlayacağı şekilde söyleyeyim kuşatıcı iradenin kuşatılmış iradeye cebrettiğini görür. Biraz uzaklaşan kuşatılan iradenin kuşatıcı irade içinde kaybolduğunu görür. Ortada ne çatışma, ne ceza , nede mükafat vardır. Tek bir şey kalmıştır. "O" ve "O"nu kuşatacak hiçbir şey olamayacağına göre burada hüküm şudur : sadece "O"nun var olduğu yerde çatışmadan ikilikten bahsedilemez. Fakat bunu kim söyleyebilir ? Yani yalnızca "O"nun var olduğunu ve kendisinden başka hiçbir şeyin görülmediği uzaklığa hangi göz temas edebilir ? yalnızca "O"nun gözü. Öyleyse çatışma yalnızca "O"nun için yoktur.
Yalnızca "O"nun gözünden ceza yoktur, yalnızca "O"nun gözünde "Her şey haktır, her şey iyidir."
Sen önünü göremiyorsun gafil nasıl "her şey haktır, cennet cehennem yoktur" diyebilirsin ? Kendi cüz'i iradenin hakkını vermeden külli iradeye yönelebilirsin ?
Simurg bulutların üzerinden baktığı zaman ne kilisenin çan kulesi ne caminin minaresi görülür ama sen Simurg musun ? İnsaf et yükseklikten korkan bir hayvansın. O zaman "Kilise de bir, cami de bir " deme. Senin zaviyenden karar veren de, kaderini çizen de sensin. Cennette sana cehennemde sana. Senin bakışın yıldızların ötesini göremiyorsa sen ay feleğine aitsin kardeşim. Buraya rububiyet seması denilir. Burada önünü sonunu göremeyen bir çocuk gibi terbiye edilirsin. Cennet sana cehennem de sana! Kararını ver.
Uzatmayalım kuşatıcı irade Nusrettin'in Ubeydullah Ahrar olmasına karar vermişti. O köpeklerle oynayamazdı"

Ahrar, Rafet Elçi (Sayfa 440)Ahrar, Rafet Elçi (Sayfa 440)