• Ursula ilk çocuğu atalarında olduğu gibi domuz kuyruklu doğmasın diye dua ederken,bir domuz kuyruğundan daha fena şeylerin hayatlarında ve çocuklarında yer edineceğini düşünmemişti.

    Bir arayış sonucunda varılmak istenen yere ulaşamadıklarında bir kasaba kuracaklarını ve adına , Maconda koyacaklarını bilmeden yola çıktılar.Bu kasabada devlet adamı, din adamı gibi siyasi ve dini liderler yok. Yalnızca kasabanın insanları, sıcağı, yer yer bunaltan yağmurları, birbirinden lezzetli muzlar veren muz ağaçları, hiç ölümün uğramadığı evler ,teknolojiyi , bilimi kasabaya tanıtan çingeneler , basit genelevler ve kuşaktan kuşağa aktarılan soylar var. “İDİ!”

    Buendia ailesi de kasabanın köklü ailelerinden biri olarak yer alacak ve sonradan çözülen bir kehanetle, kuşaktan kuşağa aktarılan soy , son bulacaktı…

    Buendia ailesi , soya eklenen her yeni bireye ilk defa atalarının isimlerini verirken onların aynı kaderi , aynı döngüyü tekrar başlatacağını nereden bilebilirlerdi? Ve sonrasında gelen nesli , ne kadar çabalasalar da değiştiremeyeceklerini ?

    İlk defa siyasi otorite ülkelerine ayak bastığında kasabada ilk ölümlerin meydana geleceğini ve siyasetin insanları yaşlandıracağını , mutsuz kılacağını , ilk ayaklanmaya , ilk hileli oy kullanımına tanık olacaklarını, hatta kasabanın ilk büyük devrimcisinin kendi ailelerinden çıkacağını nereden bilebilirlerdi?

    Veya yabancı bir konuğa lezzetli muzlarının tadına baktırdıktan sonra bu lezzetin ,kasabanın ilk proletarya sınıfını oluşturacağını ve üç binden fazla kişinin öldürülüp, cesetlerinin denize döküleceğini ve bununla ilgili tüm delillerin kaldırılıp yalnızca bir Buendialılın bunu ölene kadar hatırlayacağını bilemezlerdi. Bilselerdi, o muzları bir sır gibi saklarlardı.

    Ve tüm bu yaşananların bir domuz kuyruğuna sahip olmaktan bin kez daha kötü olduğunu dile getirmezlerdi ya da yaşamın sonsuz döngüsü ; Ursula’nın ilk zamanlarda taktığı bekaret kemerini nasıl etkisiz hale getirdiyse , tüm değişkenleri kendi lehine çevirip ,aynen devam eder miydi?

    Kitap bir ailenin başına gelenleri anlatırken aynı zamanda okuyucuya birçok soru yöneltiyor.

    “Bir siyasi oterite gerekli mi?” “Mülkiyet insanlar arasında nasıl sorunlara yol açıyor?” “İsimler kaderi etkiler mi , yoksa onlar kadere hiçbir etkisi olmayan semboller mi ?” “Her şey bilinebilir mi?” “Bilgi en büyük silah olmasına rağmen , kaderin gidişatını değiştirebilir mi?” “Teknoloji insanları daha kötü ve daha bencil insanlar haline mi getiriyor?”
    “Ve bir domuz kuyruğu olayların gidişatını değiştirebilir miydi?” ...

    Olacak olan her şeyi önceden bilseniz de , olaylar gerçekleştiğinde suratınızda hayali bir tokat izi oluşumuna engel olamıyorsunuz . Mutlaka okunulması gereken bir kitap kendisi , ertelemeden okuyun ve Maconda kasabasından bir arsa satın alın. Ben Rebaca’nın balkonundan sizi selamlıyor olacağım.
  • Eski harp akademisi komutanı orgeneral Ali Fuad Erden der ki:

    “Çanakkale’de en buhranlı anda, en lüzumlu adam bulundu. Harbin seyrini çeldi. İngiliz Bahriye Nazırı Churchill onun için, 'Kaderin adamı', demişti.”
    Falih Rıfkı Atay
    Sayfa 107 - Pozitif Yayınları, 1.Baskı, Atatürk'ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Falih Rıfkı Atay 1894-1971
  • Bir gün bir adam koşarak hz. Süleymanın huzuruna girdi,yüzü sararmış,dudakları morarmıştı.adam tir tir titriyordu.adamın bu halini gören hz.Süleyman sordu:"sana ne oldu,bu halin nedir?"adam soluk soluğa cevap verdi:"Azrail bana çok tuhaf bir nazarla,hatta hışımla baktı.İçime tarifi olmayan bir korku düştü.Sizin adalet kapınıza sığındım."Dedi. bunun üzerine HZ.Süleyman: peki şimdi benden ne istiyorsun ne yapabilirim senin için? dedi...Adam: "Ey adaletli padişah! rüzgara emrette beni hindistana götürsün,belki oraya gidince Azrailin hışmından canımı kurtarır içimdeki bu korkudan kurtulurum.dedi hz.Süleyman rüzgara emretti.rüzgarda adamı hindistanda bir adaya götürdü.Ertesi gün hz.Süleyman bir gün önce olanları ve adamı hatırlayıp sordu:"dün bana bir adam geldi,senin kendisine hışımla baktığını söyledi,bunun sebebi nedir,bana söyleyebilirmisin.Ey Azrail?dedi Azrail cevap verdi:Ey büyük padişah!Ben o adama hışımla bakmadım.O nu görünce şaşırdım.çünkü Cenabı Rabbul Alemin bana: "Git falan kulunun canını hindistanda al." buyurdu.Adamı görünce şaşırdım."Bu adamın yüz tane kanadı olsa yinede Hindistana gidemez" diye düşündüm.O yüzden kendisine tuhaf tuhaf ve şaşırmış olarak baktım.Fakat Hindistana gidince adamı orada görüp dahada şaşırdım.Ve bana emredildiği gibi adamın canını Hindistanda aldım."Dedi.....
  • Sahi
    Sahi; Unuttun mu beni?
    Sokağında sabahladığımı
    Dizinde ağladığımı
    Hasreti sende öğrenip saçma sapan şiirler yazdığımı
    Kokunu içime çektiğimde gülümseyip sana sarıldığımı sahiden unuttun mu?

    Sahi; varlığımdan haberin var mı?
    Aslında gündüzleri gülüp geceleri nefes bile alamadığımdan,
    Ya her kelimede,her şarkı da seni hatırladığımdan,
    Ya da aşka inancım kalmadığından.


    Sahi; okuyor musun aldığım kitapları?
    Kelimelerinde görüyor musun beni
    Yada dinliyormusun şarkılarımızı
    Duruyor mu kuruttuğumuz çiçekler
    Suya ihtiyacı olmayan kaktüs
    Veya fazla sulamaktan solan manolyam

    İçinde Kaybolduğum sen
    Beni varlığıyla var edip, yine yokluğuyla yok eden
    Deryalara değişmeyeceğim kadın sana soruyorum
    Sahi; özlemez mi insan
    Aynı rüyayı görüp aynı anda uyandığı insanı
    Beraber ağlayıp beraber güldüğü adamı bi an olsun hatırlamaz mı ?
    Ben kalbim her çarptığında yeniden hatırlıyorum seni
    Kaderin benden aldığı, kıvırcık saçlarında idam edildiğim kadın
    Sahi; sahiden gelmez misin artık
    Sahi; sahiden sevmez misin artık
    Sahi: sahiden yaşıyor muyum?
    Yoksa korktuğum başıma gelip yokluğuna alışıyor muyum?

    BATUHAN KAYA
  • İzmir, deniz, kum, güneş ve Sadık Hidayet ve Aylak Köpek ve ÖLÜM.

    Bu kısa hikayeler adım adım Hidayet’in ölüme yönelişini bize sunuyor. Ben her hikayede Hidayet’in ölüme bir adım daha yaklaştığını ve ölüme giderken ki umutsuzluğu, yaşam hakkındaki düşüncelerini, kararlılığını gördüm.

    Her hikayenin ölüme giden yolda bir aşama olduğunu , bir basamak olduğunu söyleyebilirim. Tabii öncelikle kitaptaki karakterlerden önce Sadık Hidayet’in nasıl bir ölüm yolu seçtiğini , Hidayet’in dostu olan Bozorg Alevi’nin ağzından aktarılmış birkaç cümleyi , buraya bırakıyorum. Kitabın anlaşılmasında büyük önem arz ediyor çünkü:

    "Paris`te günlerce, hava gazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu."


    Şimdi tek tek Sadık Hidayet’in 7 hikayede , 7 adımda ölüme yaklaşmasını size kendi düşüncelerim ve hissettiklerimle aktaracağım.

    1- Aylak Köpek
    Kitabın ilk hikayesi olan Aylak Köpek aynı zamanda kitabın ana ismi. Birçok kişi incelemelerinde kitabın adının son hikaye , yani bitiş ve ölüm olan “Karanlık Oda.” Olması gerektiğini düşünmüş. Fakat bana göre kitabın adı gayet uygun olmuş , çünkü karar vermek yapmanın yarısıdır. Sadık Hidayet de Aylak Köpek de karar veriyor ölüme.

    Bir Dalmaçya Köpeği… Önceleri mutlu , sahibiyle , ailesiyle birlikte huzur içinde bir köpek. Köpeğin sahibini bir dişi köpek uğruna kaybetmesi ve sokakta sefil bir hayat yaşamaya başlaması ile devam ediyor ve köpeğimizin tek istediği şey sadece bir kere olsun başının okşanması. Ondan sonra köpek onun kulu , kölesi olmaya hazır. Yalnızca biraz sevgi kırıntısı isteyen bir köpek. Ancak umudu ve hayalleri gerçekleşmiyor. Her gün farklı şekilde dayak yiyip, her gün farklı şekilde hakarete uğrayan köpeğin hayalleri yok oluyor ve insanlara olan umudu da tükeniyor. Artık sadece nefes alıyor köpek. Ölümünü bekliyor.

    Hidayet karar verdi , insanlardan umut yok, sevgi yok , insanlık yok. Tam sevgiyi bulduğunu sandığın an da bile yok. Hatta bulduğunu sandığın an daha tehlikeli , daha ölümcül. ( Hikayeyi okuyanlar ne demek istediğimi anlamıştır.)

    2- Kerec Don Juanı
    Bu hikayede kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkiye biraz değinilmiş ve Sadık Hidayet’in ilişkilere ve insanlara olan güvenin biraz daha kırıldığını görmekteyiz.

    3- Çıkmaz
    Öncelikle kitabın içindeki en beğendiğim hikayelerden biri olduğunu söylemeliyim. Hikaye acı bir kaderin gözler önüne serilmesi şeklinde işlenmiş. İçinde ölüm barındıran bir başka hikaye. Hatta hikaye de ölüm babadan oğula geçen bir sistem olarak işlenmiş. “Ölüm isteği ya da ölüm şekli genetik midir ?”sorusunu a hikayeye fırlatıp çekilmiş Hidayet.

    Hidayet’in ölüm merdiveninde ise bu hikayede ki ölüm şeklini beğendiğini söyleyebilirim. Kafasındaki ölüm tasvirlerinden birini hikayede yansıtmış. Kader algısı da , onu kafasına koyduğu ölüm yolundan kimsenin döndüremeyeceğini belki de bunun kaderi olduğuna inanması şeklinde ilerliyor olabilir.
    4- Katya

    Hikayemiz Sadık Hidayet’in kaybedişle son bulan bir hikayesi daha… Umutsuzluk, terk ediliş konuları içerisine harmanlanmış, yaşamdan nefret etmek için bir sebep daha oluşturulmuş.

    5- Taht-ı Ebu Nasr

    İlginç bir arkeoloji hikayesi. Aşk , kaybediş, yeniden kazandığını düşündüğün anda tekrar kaybetmek ve ölüm... Bir şekilde ölüyü tekrar öldüren yazar Sadık Hidayet nasıl kendini öldürmesin. Adeta ölüme aşık.

    6- Tecelli
    Yine bir kadın yüzünden acı çekmiş bir adam konu alınıyor hikayede. Sanırım Hidayet kadınlara güvenmiyor. Kadınlar gözünde hep Bihter, hep Bovary, hep Anna Karanina sanki. Bu hikaye de yine umutsuz bir adamı ele alıyor. Ölüme son bir merdiven kala , umutlar , kadınlar ve güven tükendi.

    7- Karanlık Oda
    Ölüm bu hikayenin başından kendini hissettirdi. Hikayede ki o tuhaf yolcu kendisiydi ve bizi ölümüne davet ediyordu. Ölümünü seyre çağırıyor bizi olaylara tanık ediyordu. Hikaye de esrarengiz bir adamın asıl karakterle bir otobüs seyahatinde karşılaşması ve yolda kalınca , bu tuhaf adamın onu evine davet etmesiyle hareket halini alıyor.

    Garip adam dünya görüşlerini, çalışmaktan nasıl nefret ettiğini , kendiyle sadece ve sadece kendiyle baş başa kalmak için yaptırdığı o penceresiz kasvetli odayı ve karanlığı ne kadar sevdiğini teker teker anlatıyor adama ve diyor ki : “Fakat ahdettim kendi kendime . Günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim.”

    Sadık Hidayet işte tam bu anda ölüm anına karar veriyor. Cenin pozisyonu , anne karnına geri dönüşten bahsediyor hikayede. Garip adam aynen bu şekilde odasında ölüyor. Kendi kendine cenin pozisyonu almış bir şekilde ve mutlu…
    Sadık Hidayet’in ölümüne ne kadar da benziyor değil mi ? Kendi evinde , tüm düşüncelerinin geliştiği karanlık odada yanında yazdıklarını da öldürürken . Düşüncelerini de kendisiyle aynı yere götürmeye çalışan bir adam. Çünkü onlar bu hayatta var oluşunu ve yok oluşunu beraberinde getiren tek şey.

    Hidayet’in okuduğum dördüncü kitabıydı. Kendisi İran’ da yasaklı bir yazar olmaya devam ederken , eserleriyle dünyayı sarsmaya da devam ediyor. O da ölümsüzlüğü yakalayanlar tayfasında yer alıyor. Belki de en güzel yazılarını ölürken yanında götürdü , o yanan sayfalarda kaldı en iyi hikayeleri ama var olan eserleriyle dahi hayatta yer almaya devam ediyor.

    Benim Aylak Köpek için düşüncelerim bundan ibaret , tahmini bir yazı taktir edersiniz ki . Katılıp katılmadığınızı ya da okuyanların düşüncelerini cidden merak ediyorum. Yorumlarınız incelemeyi zenginleştirecektir. Tabii buraya kadar okuyabilirseniz. İyi okumalar dilerim .
  • Kitabımızda, Mardin'in öfkesiyle dillere destan, Ayaz ağasının, amca kızı Kader'e neredeyse saplantı derecesine varan aşkını okuyoruz, aralarında altı yaş var ve Ayaz, Kader'in doğduğu gün, onu gördüğü anda kıza vurulmuş, yıllarca, Kaderin büyümesini ve reşit olmasını beklemiş, kitaba başladığımızda Kader bir lise öğrencisi , bir olay sonucu evleri yandığı için, bir süreliğine amcasının konağında yaşamak zorunda kalıyorlar ki bu aynı zamanda Ayaz'ın yaşadığı konak oluyor, ayrıca bu yangının arkasında Ayaz var mı yok mu oda bir süre kafalarda soru işareti olarak kalıyor...

    Ayaz, kız kendisine bu kadar yakın olunca, ona olan aşkını derin sevgi sözcükleriyle,dokunuşlarıyla anlatmaya çalışıyor, adam ağaların romeo'su neredeyse :) ama kızımız çok narin, kafası yerden kalkmayan, beni deli eden saflığın dağ başını aşmış hali, ne bileyim insan biraz sıcaklık duyar, bir iki güzel bakar, ama yok, Ayaz bağırdıkça bu tırsıyor, tamam Ayaz biraz deli hatta bayağı deli, kız da zaten adamın hort zort bağırmalarından tırsıyor, ama adamı kışkırtmaktan da geri kalmıyor, bir Hakan olayı vardı ki orada ortalığı yatıştıracağım diye Ayaz'dan gizli yaptığı şey çok saçmaydı, bende Ayaz'ın yerinde olsam farklı davranmazdım , ille Ayaz'ı haklı çıkaracağım :))

    Bizim kız ,yıllarca adamın yüzüne bakmamış, bir bellemiş ben seni abi gibi görüyorum, hay görmez olaydın adamı yedin bitirdin :) gerçi sonradan aklı başına geldi ama şu utangaçlığı suyunu çıkardı..

    Aslında güzel bir kitaptı, ama kurguya bakacak olursak kitabın bu kadar kalın olmasına hiç gerek yoktu, hele sonlara eklenen yıllar yıllar sonrası kısmında biraz sıkıldım açıkçası..

    Özellikle bu kitap için söylemiyorum ama okuduğum bir çok kitapta şöyle bir sorun var, özellikle konusu doğuda geçen kitaplarda, kadın karakterleri saf ve masum göstereceğim diye aptallık sınırına doğru itekliyorlar, aradaki ince çizgi çoğu zaman geçiliyor maalesef :(