• Bir gün bir adam koşarak hz. Süleymanın huzuruna girdi,yüzü sararmış,dudakları morarmıştı.adam tir tir titriyordu.adamın bu halini gören hz.Süleyman sordu:"sana ne oldu,bu halin nedir?"adam soluk soluğa cevap verdi:"Azrail bana çok tuhaf bir nazarla,hatta hışımla baktı.İçime tarifi olmayan bir korku düştü.Sizin adalet kapınıza sığındım."Dedi. bunun üzerine HZ.Süleyman: peki şimdi benden ne istiyorsun ne yapabilirim senin için? dedi...Adam: "Ey adaletli padişah! rüzgara emrette beni hindistana götürsün,belki oraya gidince Azrailin hışmından canımı kurtarır içimdeki bu korkudan kurtulurum.dedi hz.Süleyman rüzgara emretti.rüzgarda adamı hindistanda bir adaya götürdü.Ertesi gün hz.Süleyman bir gün önce olanları ve adamı hatırlayıp sordu:"dün bana bir adam geldi,senin kendisine hışımla baktığını söyledi,bunun sebebi nedir,bana söyleyebilirmisin.Ey Azrail?dedi Azrail cevap verdi:Ey büyük padişah!Ben o adama hışımla bakmadım.O nu görünce şaşırdım.çünkü Cenabı Rabbul Alemin bana: "Git falan kulunun canını hindistanda al." buyurdu.Adamı görünce şaşırdım."Bu adamın yüz tane kanadı olsa yinede Hindistana gidemez" diye düşündüm.O yüzden kendisine tuhaf tuhaf ve şaşırmış olarak baktım.Fakat Hindistana gidince adamı orada görüp dahada şaşırdım.Ve bana emredildiği gibi adamın canını Hindistanda aldım."Dedi.....
  • Sahi
    Sahi; Unuttun mu beni?
    Sokağında sabahladığımı
    Dizinde ağladığımı
    Hasreti sende öğrenip saçma sapan şiirler yazdığımı
    Kokunu içime çektiğimde gülümseyip sana sarıldığımı sahiden unuttun mu?

    Sahi; varlığımdan haberin var mı?
    Aslında gündüzleri gülüp geceleri nefes bile alamadığımdan,
    Ya her kelimede,her şarkı da seni hatırladığımdan,
    Ya da aşka inancım kalmadığından.


    Sahi; okuyor musun aldığım kitapları?
    Kelimelerinde görüyor musun beni
    Yada dinliyormusun şarkılarımızı
    Duruyor mu kuruttuğumuz çiçekler
    Suya ihtiyacı olmayan kaktüs
    Veya fazla sulamaktan solan manolyam

    İçinde Kaybolduğum sen
    Beni varlığıyla var edip, yine yokluğuyla yok eden
    Deryalara değişmeyeceğim kadın sana soruyorum
    Sahi; özlemez mi insan
    Aynı rüyayı görüp aynı anda uyandığı insanı
    Beraber ağlayıp beraber güldüğü adamı bi an olsun hatırlamaz mı ?
    Ben kalbim her çarptığında yeniden hatırlıyorum seni
    Kaderin benden aldığı, kıvırcık saçlarında idam edildiğim kadın
    Sahi; sahiden gelmez misin artık
    Sahi; sahiden sevmez misin artık
    Sahi: sahiden yaşıyor muyum?
    Yoksa korktuğum başıma gelip yokluğuna alışıyor muyum?

    BATUHAN KAYA
  • İzmir, deniz, kum, güneş ve Sadık Hidayet ve Aylak Köpek ve ÖLÜM.

    Bu kısa hikayeler adım adım Hidayet’in ölüme yönelişini bize sunuyor. Ben her hikayede Hidayet’in ölüme bir adım daha yaklaştığını ve ölüme giderken ki umutsuzluğu, yaşam hakkındaki düşüncelerini, kararlılığını gördüm.

    Her hikayenin ölüme giden yolda bir aşama olduğunu , bir basamak olduğunu söyleyebilirim. Tabii öncelikle kitaptaki karakterlerden önce Sadık Hidayet’in nasıl bir ölüm yolu seçtiğini , Hidayet’in dostu olan Bozorg Alevi’nin ağzından aktarılmış birkaç cümleyi , buraya bırakıyorum. Kitabın anlaşılmasında büyük önem arz ediyor çünkü:

    "Paris`te günlerce, hava gazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu."


    Şimdi tek tek Sadık Hidayet’in 7 hikayede , 7 adımda ölüme yaklaşmasını size kendi düşüncelerim ve hissettiklerimle aktaracağım.

    1- Aylak Köpek
    Kitabın ilk hikayesi olan Aylak Köpek aynı zamanda kitabın ana ismi. Birçok kişi incelemelerinde kitabın adının son hikaye , yani bitiş ve ölüm olan “Karanlık Oda.” Olması gerektiğini düşünmüş. Fakat bana göre kitabın adı gayet uygun olmuş , çünkü karar vermek yapmanın yarısıdır. Sadık Hidayet de Aylak Köpek de karar veriyor ölüme.

    Bir Dalmaçya Köpeği… Önceleri mutlu , sahibiyle , ailesiyle birlikte huzur içinde bir köpek. Köpeğin sahibini bir dişi köpek uğruna kaybetmesi ve sokakta sefil bir hayat yaşamaya başlaması ile devam ediyor ve köpeğimizin tek istediği şey sadece bir kere olsun başının okşanması. Ondan sonra köpek onun kulu , kölesi olmaya hazır. Yalnızca biraz sevgi kırıntısı isteyen bir köpek. Ancak umudu ve hayalleri gerçekleşmiyor. Her gün farklı şekilde dayak yiyip, her gün farklı şekilde hakarete uğrayan köpeğin hayalleri yok oluyor ve insanlara olan umudu da tükeniyor. Artık sadece nefes alıyor köpek. Ölümünü bekliyor.

    Hidayet karar verdi , insanlardan umut yok, sevgi yok , insanlık yok. Tam sevgiyi bulduğunu sandığın an da bile yok. Hatta bulduğunu sandığın an daha tehlikeli , daha ölümcül. ( Hikayeyi okuyanlar ne demek istediğimi anlamıştır.)

    2- Kerec Don Juanı
    Bu hikayede kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkiye biraz değinilmiş ve Sadık Hidayet’in ilişkilere ve insanlara olan güvenin biraz daha kırıldığını görmekteyiz.

    3- Çıkmaz
    Öncelikle kitabın içindeki en beğendiğim hikayelerden biri olduğunu söylemeliyim. Hikaye acı bir kaderin gözler önüne serilmesi şeklinde işlenmiş. İçinde ölüm barındıran bir başka hikaye. Hatta hikaye de ölüm babadan oğula geçen bir sistem olarak işlenmiş. “Ölüm isteği ya da ölüm şekli genetik midir ?”sorusunu a hikayeye fırlatıp çekilmiş Hidayet.

    Hidayet’in ölüm merdiveninde ise bu hikayede ki ölüm şeklini beğendiğini söyleyebilirim. Kafasındaki ölüm tasvirlerinden birini hikayede yansıtmış. Kader algısı da , onu kafasına koyduğu ölüm yolundan kimsenin döndüremeyeceğini belki de bunun kaderi olduğuna inanması şeklinde ilerliyor olabilir.
    4- Katya

    Hikayemiz Sadık Hidayet’in kaybedişle son bulan bir hikayesi daha… Umutsuzluk, terk ediliş konuları içerisine harmanlanmış, yaşamdan nefret etmek için bir sebep daha oluşturulmuş.

    5- Taht-ı Ebu Nasr

    İlginç bir arkeoloji hikayesi. Aşk , kaybediş, yeniden kazandığını düşündüğün anda tekrar kaybetmek ve ölüm... Bir şekilde ölüyü tekrar öldüren yazar Sadık Hidayet nasıl kendini öldürmesin. Adeta ölüme aşık.

    6- Tecelli
    Yine bir kadın yüzünden acı çekmiş bir adam konu alınıyor hikayede. Sanırım Hidayet kadınlara güvenmiyor. Kadınlar gözünde hep Bihter, hep Bovary, hep Anna Karanina sanki. Bu hikaye de yine umutsuz bir adamı ele alıyor. Ölüme son bir merdiven kala , umutlar , kadınlar ve güven tükendi.

    7- Karanlık Oda
    Ölüm bu hikayenin başından kendini hissettirdi. Hikayede ki o tuhaf yolcu kendisiydi ve bizi ölümüne davet ediyordu. Ölümünü seyre çağırıyor bizi olaylara tanık ediyordu. Hikaye de esrarengiz bir adamın asıl karakterle bir otobüs seyahatinde karşılaşması ve yolda kalınca , bu tuhaf adamın onu evine davet etmesiyle hareket halini alıyor.

    Garip adam dünya görüşlerini, çalışmaktan nasıl nefret ettiğini , kendiyle sadece ve sadece kendiyle baş başa kalmak için yaptırdığı o penceresiz kasvetli odayı ve karanlığı ne kadar sevdiğini teker teker anlatıyor adama ve diyor ki : “Fakat ahdettim kendi kendime . Günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim.”

    Sadık Hidayet işte tam bu anda ölüm anına karar veriyor. Cenin pozisyonu , anne karnına geri dönüşten bahsediyor hikayede. Garip adam aynen bu şekilde odasında ölüyor. Kendi kendine cenin pozisyonu almış bir şekilde ve mutlu…
    Sadık Hidayet’in ölümüne ne kadar da benziyor değil mi ? Kendi evinde , tüm düşüncelerinin geliştiği karanlık odada yanında yazdıklarını da öldürürken . Düşüncelerini de kendisiyle aynı yere götürmeye çalışan bir adam. Çünkü onlar bu hayatta var oluşunu ve yok oluşunu beraberinde getiren tek şey.

    Hidayet’in okuduğum dördüncü kitabıydı. Kendisi İran’ da yasaklı bir yazar olmaya devam ederken , eserleriyle dünyayı sarsmaya da devam ediyor. O da ölümsüzlüğü yakalayanlar tayfasında yer alıyor. Belki de en güzel yazılarını ölürken yanında götürdü , o yanan sayfalarda kaldı en iyi hikayeleri ama var olan eserleriyle dahi hayatta yer almaya devam ediyor.

    Benim Aylak Köpek için düşüncelerim bundan ibaret , tahmini bir yazı taktir edersiniz ki . Katılıp katılmadığınızı ya da okuyanların düşüncelerini cidden merak ediyorum. Yorumlarınız incelemeyi zenginleştirecektir. Tabii buraya kadar okuyabilirseniz. İyi okumalar dilerim .
  • Kitabımızda, Mardin'in öfkesiyle dillere destan, Ayaz ağasının, amca kızı Kader'e neredeyse saplantı derecesine varan aşkını okuyoruz, aralarında altı yaş var ve Ayaz, Kader'in doğduğu gün, onu gördüğü anda kıza vurulmuş, yıllarca, Kaderin büyümesini ve reşit olmasını beklemiş, kitaba başladığımızda Kader bir lise öğrencisi , bir olay sonucu evleri yandığı için, bir süreliğine amcasının konağında yaşamak zorunda kalıyorlar ki bu aynı zamanda Ayaz'ın yaşadığı konak oluyor, ayrıca bu yangının arkasında Ayaz var mı yok mu oda bir süre kafalarda soru işareti olarak kalıyor...

    Ayaz, kız kendisine bu kadar yakın olunca, ona olan aşkını derin sevgi sözcükleriyle,dokunuşlarıyla anlatmaya çalışıyor, adam ağaların romeo'su neredeyse :) ama kızımız çok narin, kafası yerden kalkmayan, beni deli eden saflığın dağ başını aşmış hali, ne bileyim insan biraz sıcaklık duyar, bir iki güzel bakar, ama yok, Ayaz bağırdıkça bu tırsıyor, tamam Ayaz biraz deli hatta bayağı deli, kız da zaten adamın hort zort bağırmalarından tırsıyor, ama adamı kışkırtmaktan da geri kalmıyor, bir Hakan olayı vardı ki orada ortalığı yatıştıracağım diye Ayaz'dan gizli yaptığı şey çok saçmaydı, bende Ayaz'ın yerinde olsam farklı davranmazdım , ille Ayaz'ı haklı çıkaracağım :))

    Bizim kız ,yıllarca adamın yüzüne bakmamış, bir bellemiş ben seni abi gibi görüyorum, hay görmez olaydın adamı yedin bitirdin :) gerçi sonradan aklı başına geldi ama şu utangaçlığı suyunu çıkardı..

    Aslında güzel bir kitaptı, ama kurguya bakacak olursak kitabın bu kadar kalın olmasına hiç gerek yoktu, hele sonlara eklenen yıllar yıllar sonrası kısmında biraz sıkıldım açıkçası..

    Özellikle bu kitap için söylemiyorum ama okuduğum bir çok kitapta şöyle bir sorun var, özellikle konusu doğuda geçen kitaplarda, kadın karakterleri saf ve masum göstereceğim diye aptallık sınırına doğru itekliyorlar, aradaki ince çizgi çoğu zaman geçiliyor maalesef :(
  • Mustalem

    Aktı kan, kan aktı meşhur meydana,
    Bir sır damla damla döküldü elhak.
    Kol düştü, baş uçtu, gövde bir yana,
    Bir nida hatiften: Sana müstahak.

    Bir kadeh sunarız, ezeli serin,
    Bir yaygı ve kılıç senin kaderin,
    Esrarımızı faş eden bir erin,
    Sonu işte budur, buyurdu el-Hakk.

    Darağacı; miraç, buse; inancı,
    Ne bilsin zahire mahkum yabancı,
    Görünmezi gören gönülde sancı,
    Davalı Hüseyin, dava Ene’l-Hakk...

    Ankara, Nisan 2011

    http://www.dailymotion.com/...nys_music#from=embed

    Ve hikayesi:

    26 Mart Hüseyin bin Mansur Hallac Hazretleri'nin dünyayı terkinin yıldönümü; 26 Mart 922...
    Yukarıdaki cümleyi yazmak zor oldu...
    Zira "katledildi" ifadesini ne gönül ne de baş kulağım kabul etmiyor...
    "Öldü"yü ise ruhum...
    Onun ki büsbütün bir terkten başka bir şey değildi hakikat...
    Her şeyi, kendini, "ben"ini dahi terk...

    "Ben" mevzusu ile ilgili İblis ile bir konuşmasından bahsedilir bu arada Hallac'ın... Ve bir gönül ehlinin mana aleminde Allah ile konuşmasından; yine aynı mevzu fakat İblis yerine Firavun kıyası ile... Merak edenler bir şekilde ulaşabilir...

    "Şiirimin hikayesi" kısmı için aşağıdaki şiir çalışmasının hikayesi noktasında; Hallac'ın yürüyüşünün yıldönümü vesilesi ile O'na dair bir kardeş ile biraz dertlenmenin ve zevklenmenin bir meyvesi olduğunu yazmak idi arzumuz yalnızca... Velakin bahis O olunca, olan kendiliğinden olmakta...

    Ziyadesi ile konuşulmaya, anılmaya, yazılmaya değer bir Muhterem diyelim velhasıl...
    Noktayı koymadan ve asıl şiirin asıl hikayesine geçmeden evvel Hz. Ebubekir (radıyallahu anh) Efendimizin de bir sözünü aktarmış olalım: "Sırrın senin kanındır, onu akıtma..."

    Evet!...

    Üç noktanın peşisıra aşağıdaki videoda yer alan Hallac-ı Mansur anısına bir topluluğun seslendirdiği (hiç, yok'tan iyidir ismindeki) eserin sebep olduğu ilaveli hikayeyi kaydedelim.. Zira şiir çalışmasının okunması için gerekli olan zaman, eserin dinlenmesi için geçecek zamanın yanında pamuk misali... Hem O'ndan bahsetmekle "şiirin hikayesi" noktasında biraz daha detay vermiş olalım, hem de O'nun sohbeti ile muhabbete vesile... Asıl vesile elbet O ve mutlak gaye ise muhabbet sebebi ile yine O... Sonrası bana, sana, O'na kalmış...

    Siz eseri dinlerken yahut dinlemek için videoyu harekete geçirirken biz de diyelim ki:

    Evet Hallac-ı Mansur yahut Hüseyin b. Mansur ya da tam ismi ile Ebu Abdullah Hüseyin bin Mansur El Beyzavi el Hallac...

    Tezkiratü'l Evliya (Feridüddin ATTAR) isimli eserde müellif Mansur'un hayatını, hallerini ve sözlerini yazmaya başlamadan evvel O'nu anarken: "Allah yolunda Allah'ın maktûlü, (Hakk'ın şehidi), tahkîk ormanının arslanı, saflar yaran, cesur, sıddîk ve dalgalı deryaya batmış olan Hüseyn b. Mansur Hallac'ın (ra) işi acaib bir iştir, kendisine has birtakım garib vakalar vardır. O hem gayet hararet ve iştiyak içinde idi. Hem de şiddetli firak alevleri içinde mest, kararsız ve hali perişan bir vaziyette idi. Samimi ve bağrı yanık bir aşık idi," der...

    858 yılında İran'ın Beyza şehrinde, Tur Kasabası'nda doğan Hüseyin'in Dedesi mezdek inancına sahip olsa da babası müslümandır. Çocuk denecek yaşta Kuran'ı hıfzeden Hüseyin bin Mansur zamanla, bir İlahî hüküm neticesinde kendisini tasavvufi bir hayatın içinde bulur.

    Gençlik yaşlarında evvela; Sehl bin Abdullah Tüsterî'nin, bir zaman sonra ise Amr bin Osman Mekkî'nin sohbetlerinde bulunur ve onların feyzinden, Allah'ın Onlar'a ihsan ettiği nûrdan, hikmetten ve Onlar'da tecelli eden sırlı güzelliklerden istifade eder. Zamanının büyüklerinden Ebû Ya'kub Akta', O'nu kızı ile evlendirir. Bir vakit sonra ise birtakım sebeplerden ötürü yolu Bağdat'a düşer ve Cüneyd-i Bağdadî'nin kapısına bendolur. İçinde yaşadığı hâle ve bazı meselelere dair sorduğu sorulara Bağdadî'den cevaplar alamadığı gibi bir de Cüneyd'den: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya (kana) boyaman galiba yakındır!" hitabı ile karşılaşan Hüseyin, Cüneyd-i Bağdadî'ye: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyadığım gün sen suret ehlinin kisvesini giyeceksin," der ve Bağdat'tan da ayrılır. Anlatılan o ki; Hallac'ın katline dair imamlar fetva verdiklerinde Cüneyd-i Bağdadî ehl-i tasavvufa has bir giysi içinde idi. Zamanın Abbasi Halifesi Muktedir: "Hüseyin bin Mansur hakkında verilen bu hüküm için Cüneyd'in hattı da gerek," diye emredince; emir üzerine Cüneyd, zahiri alimlerinin giyinme tarzı üzre giyindi ve: "Biz zahire hükmederiz, yani katl zahir hale göredir, fetva zahir üzredir. Ancak bâtını Hudâ bilir," dedi ve evvela Mansur'un daha sonra yönetimin kendisine söylediği işi yerine getirdi.

    Seyyah velîlerden olan (ki hangi veli sefere biganedir ve hangi insan yolculuktan uzaktır) Hüseyin, pek çok ülkeye rıhlelerde, seyahatlerde bulunur. Hindistan'dan, Çin'e; Türkistan'dan Horasan'a kadar pek çok yerde gider ve ora ahalilerine "Ehl-i sünnet vel cemâ'at" inancını aşılar, tasavvufu anlatır. Anadolu'nun, Türklerin İslam'a ve tasavvufa meylinde Hüseyin bin Mansur'un da büyük bir etkisinin olduğu söylenir. Hakikat öyledir. Hali, söyledikleri, yaşadıkları sebebi ile gezdiği, gördüğü pek çok yerde kendisine ilgi duyan, O'nu seven kimseler peyda olur. Dört bir yandan mektuplar yazılır Hallac'a. Ve onlarca isim verilir. Çinliler Ebû Muin adını takarlar. Horasan ehli O'na Ebû Mihr diye hitap ederken, Fârisliler Ebû Abdullah Zâhid diye çağırırlar O'nu... Basra'da Muhbir, Huzîstan'da Hallâc-ı Esrâr diye nam salar. Ve Bağdat'ta O'na "Mustalem" ismi verilir... Yani, "kendinden büsbütün geçmiş, kendisinden tamamen kopmuş adam..."

    İlâhi sırlardan bahseden Hüseyin'i sevip, kabul edenler olduğu gibi O'nu düşman belleyip, zındıklıkla itham ederek reddeden hasımları da olur. Öyle ki halkına anlattığı fakat halkının anlatılanlardan yana nasipsiz olduğu onlarca şehirden binlerce hakaret ile kovulur.

    O'nun, zahir ehlince reddi; makbul oluşuna zarar vermez. Zira zamanında yaşamış büyükler, O'nun hali hususunda kabul bayraklarını dalgalandırırlar; devrin Allah dostlarından Ebû Abdullah bin Hafîf, Hüseyin için: "Hüseyn bin Mansur Rabbâni bir âlimdir," derken yine Hakk'ın yakınlarından Ebû Bekir Şıbli: "Hallac'la ben aynı meşrepteniz. Şu var ki bana deli, dediler ve kurtuldum. Onu ise aklı mahvetti..." buyurur. Her ne kadar Ebû Kasım Kuşeyrî'nin dışında kalan şeyhlerin ekserisi O'nu reddetmiş olsa da O'nun bâtını yani aslı Ehl-i Sünnetce makbul olarak görülür ve böylece iman edilir.

    Hüseyin bin Mansur'un lakabı olan Hallac sıfatı ise zuhur eden bir olayın ardısıra verilir. Şöyle ki: Bir zaman pamukçuluk işi ile meşgul olan bir arkadaşının dükkanına uğrar. Ondan bir işinin hallini isteyerek bir yere gitmesini rica eder. Arkadaşı; işinin olduğunu, pamukların temizlenmesi gerektiğini söylese de, Hüseyin, pamukları temizleme işini halledeceğini belirterek adamı gönderir. Dükkan sahibi Hüseyin'in kendisine söylediği işi görüp tekrar dükkanına döndüğünde bir de görür ki pamuk yığınları bıraktığı gibi durmakta. Bunun üzerine: "Ya Hüseyn!... Bu ne iş, hani ben hallederim, demiştin..." der. O böyle der demez Hüseyin bin Mansur parmakları ile pamuk yığınına doğru bir işarette bulunur ve yığınla pamuk o anda harekete geçer. O'nu sihre nispet eden bir kısım "zavallı taife"yi tırnak içinde anarak, Hallac'ın Allah'ın izni ile gerçekleştirdiği bu kerameti ile pamuklarının işi yarayan kısımları bir yana; çekirdek ve çöplerinden ibaret kısmı ise başka bir yana dökülür. İşte bu hadiseden sonra Hüseyin; "pamuk atan" manasında Hallac adı ile anılmaya başlar.

    Kendisine her mezhebin en zor hükmü ile hareket etmeyi esas kılan Hallac-ı Mansur'un insanın aklını hayrete, ruhunu ise muhabbete düşüren pek çok hikayesinden bir tanesi şu ki: Tasavvuf işine gönül verdiğinde evvela riyazet ile meşgul olur. Bu yüzden üzerinde yimri yıl boyunca yalnızca bir aba ile gezer ve o abayı hiç çıkarmaz. Günlerden bir gün boynunda bir akrebin olduğunu gören çevredekiler, akrebi öldürmek için harekete geçince Hallac-ı Mansur: "Durun, der. Elinizi ondan çekin. Zira o; oniki yıldan beri boynumuzda dolaşan bir ahbabımızdır..."

    Yukarıdaki menkıbeyi biraz açmak noktasında: Evliyaullah bahsinde insanlardan olduğu gibi hayvanlardan da bir kısım leyhte ve aleyhte taraftarlar vardır. Hayvanlardan da bahtiyar olan bir kısım vardır ki; "Velîleri" bir takım özel işaret ve hallerinden dolayı tanır ve onlara hürmet gösterirler. Ademoğlu'nun çoğunun hüsran içinde kaldığını ve kalacağını ve sonunun da mahrumiyet olduğunu ve olacağını haber veren Rabbani hükümler gerçek olduğu gibi, bir kısım hayvanatın da cennete mesken tutacağı Rasuli bir hakikattir. Aklın teslim bayrağını çektiği noktada mevziyi vicdana ve kalbe bırakmak akıllı kişinin alametidir, diyelim ve üç noktayı yavaş yavaş koyalım. Herhalde şu okunan son satırlar, hadiseler, Hallac-ı Mansur için O'nun anısına sunulan eserin de sonunun gelmesi ile aşağı yukarı aynı zamana tekabül eder.

    O'na dair bir başka hadise ise şudur ki: Anlatıldığına göre Hüseyin bin Mansur, malum söz ve uydurma birtakım suçlamalardan dolayı tutuklanarak zindana atılır. Zindanda mahpus olarak tutulan hür adam Hallac, zindan arkadaşlarının ve görevlilerin gözleri önünde her gece bin rekât namaz kılar. O'nun bu halini görenler sorar: "Ben Hakkım, dediğine göre bu namazı kim için kılıyorsun?..." Cevap verir: "Biz kadrimizi biliriz..."

    Ve bir başkası (burası için sonu): Artık hükmün infaz gününün gelip çattığı o dem, Hüseyin bin Mansur zindandan çıkarılır ve onbinlerce insanın döküldüğü Bağdat'ın meydanına, kalabalığa yara yara ilerler. Bu esnada Bâbu't-Tâk'ı dolduran insanların, hepsinin gözlerinin içine bir bir bakarak davasını haykırır. Nihayet muallak taşı bildiği darağacına varır. O esnada kalabalıktan bir ses duyulur, bir sual: "Ya Hallac!... Aşk nedir?..." Hüseyin bin Mansur gözleri ötelerde seslenir: "Aşkın ne demek olduğunu bugün, yarın ve öbür gün göreceksin..." Rivayet o ki; Hallac'ı o gün öldürürler, ertesi gün ise ateşe verip yakarlar. Ve öbür günde külünü bir rüzgarlı bir anda havaya savururlar. Bu manzara "aşk işte budur..." demektir.

    Ve evet... Yukarıda kaydettiğimiz bir kaç menkıbenin Hallac-ı Mansur denen deryadan bir damla olduğunu not düşerken bir de tavsiye de bulunalım: O'nu okuyun... Ve dinleyin: Sabah Türküleri/Hallac-ı Mansur...

    Hayatı ve yaşadığı haller sebebi ile Hüseyin bin Mansur'a benzediği rivayet edilen bir mutasavvıfın sözleri sonun başlangıcı olsun: “Şu son devrin Mansur'u Enel Hak sözünü aşikare söyler. Şimdi idam sehpası aşk vuslatının sembolü haline gelmiştir. Aşıklar her saat darağacına meyleder. Çünkü Mansur'u darağacına çıkaran bu alev, aşkın alevidir. Aşkın mertebesi dar ağacıdır. Ölümü göze alıp buna azmetmek aşk erbabı için esastır..."
  • 1897'de yine bu bahçededir 11 yaşındaki Aka Gündüz. Ancak bu defa yanında saraya yakın bir büyüğü vardır. Padişaha gidip okumak istediğini, kendisini bir yatılı okula koymasını söyleyecektir. Birden ağaçların arasından 3-4 kişi çıkar karşılarına. Birisi öbürlerine göre daha iyi giyimlidir. Çocuğun dikkatini çeker bu zayıf ve hafiften öne eğilmiş sakallı adam. Adam kendisini yanına çağırır. Burada ne aradığını sorar. Aka Gündüz, olanca saflığıyla, buraya padişahı görmeye geldiğini ve okula gitmek istediğini, kendisine yalnız onun yardımcı olabileceğini söyler.

    Çocuğun okuma konusundaki kararlılığı hoşuna gider adamın ve padişahla konuşup kendisinin zamanın en iyi eğitim kurumlarından Galatasaray'a yazılmasını, babasının sürgünden kurtarılmasını ve binbaşı yapılmasını sağlayacağını temin eder; yanındakilere çocuğa bir miktar harçlık vermelerini söyler. Çocuk sevincinden tekrar tekrar ellerini öper adamın ve binbir mutluluk çiçekleri açtırarak içinde, sarayın hakkâkbaşının elinden tutarak babasına müjdeyi yetiştirmek üzere evine döner. Yolda hayretle öğrenir ki, elini öptüğü adam, padişah Abdülhamid'dir!

    Bir çocuğun hayatının değiştiği, kaderin muhteşem anlarından birine rastlamıştır Aka Gündüz. Ancak kendisine belki de elindeki yazar kalemini borçlu olduğu bu adamı ömür boyu hayırla yad edeceğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz!
  • Gamlı kederle dolu 11 hikaye okudum ben. İçleri küflenmiş ve ahlaksızlıkla kirlenmiş, bütün yaşamın gerçekliğini ortaya döken,kaderin ince ve keskin kılıcından kaçmanın mümkün olmadığı 11 hikaye. Tek kaçışın insan elinde olduğu bir ölüm haberiydi sanki davulla zurnayla bütün meydanlarda anlatılan. Sadık Hidayet bir başka adam. Ne yaşadığı çağa ne de bu çağa ait. Ben kendimi ara sıra bu adamı anlamaya adarım. Fakat yetmez benim ufkum yetmez benim ölümü kucaklayışımdaki feryat. Nasıl olabiliyor insan bu kadar kötü? Ve nasıl da affına sığınıyor Tanrı'nın yaptığı bir iki nezirle, ziyaretle? Nasıl da kirli 40 yaşında 8-9 yaşında kız çocuklarına şehvet duyanların hikâyesi. Ölüm çözer belki bütün kiri pası. Bundandır belki Sadık Hidayet'in de ölümü bir apartman dairesinde ciğerlerine dolduruşu. Bundan seksen doksan belki de yüz yıl evvel yazılan ve anlatılan hiçbir şey bugünlerin hiç uzağında değil. Tek solukla izin verin bu hikayelere ve siz de teslim olun ölümle sonuçlanan her hikayenin yarasına.