Bilmiş ol ki; âlemden murad, âlimdir. Âlem de âlim de sensin.
.
.
.
Âlemin kıvamı senin Hak ile olan kıvamınladır. Çünkü sen âlemin ruhusun. Ve ruh âlemi seni kabul etmese bile yine sen sensin, çünkü ruha zeval gelmez. O hâlde eğer hakikat ehli isen, Hakkı'nın [bildirdiği] bu marifetlerle tecelli eyle ve amel et!
Gerçekte hidâyet dediğimiz şey, aslında Allah'ın kulun kalbine attığı bir nûrdur. Bu nur sayesinde, kul hak ile bâtılı ayırma imkânı bulur. Hak ikiye ayrılır: Hakk-ı hakîkî: Ezelden beri varlığı sabit olan, Allah'ın zat ve sıfatları gibi mutlak doğruluk taşıyan gerçek. Hakk-ı izâfı: Şartlara, bağlama, kişiye ve hâle göre değişen izafi gerçeklik.
Bâtıl da ikiye ayrılır: Bâtıl-ı izâfı: Gerçekte bir yönüyle hakk'a benzer ama tam anlamıyla sabit değildir. Bâtıl-ı hakîkî diye bir şey ise yoktur. Çünkü hakîkî bâtıl, varlık alemini hiç çıkmamış, tecelli nûrunun kokusunu dahi almamış olan yokluktur. Dolayısıyla, hak ve bâtılın (özellikle bâtılın) izâfî sınırlarını yalnızca şer'i bilgi, kutsî akıl ya da açık ve kesin bir ilahî keşif ile ayırt etmek mümkündür.