Geri Bildirim
  • Urla'da büyümüş, yalın ve içten yazı diliyle Ege ve sahil kasabalarında geçen şahane öyküler yazmış Necati Cumalı.

    Sahaftan aldığım 1972 baskılı bu 'Ay Büyürken Uyuyamam' seçkisinde ise Ege köylüsü özelinde Anadolu insanının -bilinse de pek yazılmayan- 'hususi' dünyasını aralamış. Rutin kasaba ve köy hayatının perde arkasındaki evlilik, cinsellik, kadın erkek eşitsizliği konularında uç örnekler içeren, devrine göre tabuları yıkan bir kitap olmuş.
  • Lisedeyken bu kitabı okuyup çok sevdiğimi hatırlıyordum ama sebebini unutmuştum. Tekrar okurken anlamış ve sevgimi kuvvetlendirmiş oldum.

    Hüseyin Rahmi, o dönemde epeyce ortalığı karıştırmış olan kuyrukluyıldız mevzusunu kendi eleştirel ve mizahi üslubuyla anlatıyor bu kitapta. Bir yandan farklı bir kurgu ve aşk hikayesi üzerine detayları işliyor, bir yandan olayın aslını satır aralarına serpiyor ama bana sorarsanız en çok çoğu yönüyle yozlaşmış, tuhaflaşmış toplumu bir güzel eleştiriyor. (Kabul ediyorum, tuhaf bir cümle oldu bu.)

    Okurken hem bolca güldüm hem de hafiften dehşete kapıldım. Zira anlatılan ve eleştirilen onca trajikomik vaka, sanki 90-100 yıl öncesine değil de bizzat günümüze aitmiş gibiydi. Aynı tuhaf, çarpık düşünce yapısı. Aynı kadın - erkek eşitsizliği, problemleri. Aynı bencillik ve kötülükler. Ayn tuhaf İslam algısı ve uygulamaları. Aynı cahillik ve ön yargılar... O kadar içimizden sorunlar ki hayret etmemek imkansız.

    Kitapla ilgili en sevdiğim şeylerden biri bunca olumsuzluğu verirken moral bozmayıp çözüm üretmeye çalışması oldu. Of, yine mi aynı dertler diye düşünmüyorsunuz okurken. Yalnızca düşündürücü eleştiriler yapıyor yazar ve elbette bu da okumayı daha zevkli hale getiriyor.

    Hala okumadıysanız kesinlikle tavsiye ederim. Edisyon güzel, kapak güzel, kitap hepsinden güzel. (Ah bir de mektuplar, mektuplaşma ve nahif aşklar güzel.) Alın, okuyun, sevdiklerinize hediye edin.
  • Khaled Hosseini okuduğum ilk kitabı. Kitabı okurken anlatılan yılları düşündükçe iyi ki Atatürk cumhuriyetinde yaşıyorum ve ona ne çok şey borçluyuz aslında.
    Afganistan'daki savaş zamanları, kadın erkek eşitsizliği ve birbirlerinden farklı iki kadının kesişen hayatları...Meryem ve Leyla...
    Bir toplumun kadınları eğitimsiz olduğu sürece başarıya ulaşma şansı yoktur!
  • #göbeğinideğilkitabınıerit
    yaz için elimde olan kitapları nasıl eritebilirim’in üzerine durup hem kitapları okumaya hem de yorumlamaya çalıştığım etiket olacak kendisi. daha önce şöyle bir şeyler yazmıştım. nasıl’ı görmek için,
    https://kargadankadindi.tumblr.com/...ğilkitabınıerit

    üç gün önce okuyup ancak yorumunu yapabildiğim kitap:

    Thomas More- Utopia. (1516)

    kitap üç kahramanın konuşması etrafında dönüyor. bunlar anlatıcı, peter giles ve raphael hytloday. anlatıcının tanıdığı ve çok sevdiği peter giles, bir gün yanında yabancı biriyle çıkagelir. anlatıcı ile bu beyin muhakkak tanışmasını ister. karşıdan gemici gibi görünen bey seyyahtır. böyle olunca ilgi birden artar. hytloday’in anlatacakları merak edilir. ama burada önemli olan çeşitli yaratıklar, canavarlar değildir. bunları herkes anlatabiilr. önemli olan dünyada iyi, mutlu bir düzeni kuran bir devlet olup olmamasıdır.

    iki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde zamanın düzeni açıkça eleştirilirken -kitap aslında genel olarak ingiliz düzeninden bahsetse de diğer ülkelerden verilmiş olan örneklerde görülür ki toptan bir eleştiridir- ikinci bölümde raphael tüm bu sorunları aşmış olan, mükemmel düzendeki utopia ülkesinden söz eder. ölüm cezası, köleliğin gerektiği koşullar, dini özgürlük, dünya denilen gezegende bazı taşlara göre az bulunduğu için neredeyse tapınılan, yerlere göklere sığamayıp boyunlara, bileklere geçirilen değerli(!) taşlar, çalışma saatleri, iş bölümü gibi birçok konu üzerinde durulur. ütopya kavramını bize kazandıran kitap, aynı zamanda ilk sosyalist kitap olma özelliğini de taşıyor. anlatılan düzen, bilimsel sosyalizmle tamamen eşitlik göstermese de sosyalist bir düzen önerisi olduğu açık.

    aslında kitapla ilgili konuşacak pek çok şey var, fakat ben kitabı iş bankası kültür yayınları’ndan okudum ve kitabın içinde aynı zamanda mina urgan’ın bir incelemesi de yer alıyordu. o nedenle burada fazla incelemeye girmeyeceğim. benim altını çizip muhakkak bir şeyler söylemem gerek, dediğim kısımlara zaten incelemede dikkat çekilmiş. şimdi bahsetmek istediğim şeyler biraz daha hem kitapta hem de incelemede katılmadığım düşünceler olacak.

    ilk olarak, mina urgan incelemesinde more’un kadın-erkek eşitliğine verdiği önemi ballandıra ballandıra anlatıyor. dönemine göre çok daha ilerde bir anlayışa sahip de olsa bana göre more kendini kadına eşitliği bağışlayan bir bağışçı olarak görmekten kurtulamamış. yani esas olan kadın-erkek eşitliği değil de, erkeğin kadına kendiyle aynı hakları bahşetmesi gibi duruyor. bunu da bir bayram sabahı tasvirinden anlıyoruz. more’a göre bayram sabahları insanlar kiliseye gitmeden önce günahlarını açıklamak, oraya temiz gitmek isterler. bunun sonucunda çocuklar ebeveynlerinin, kadınlar kocalarının ayaklarına kapanıp günah çıkarır. burada iki önemli sorun var: bir, kadınların kocalarının ayaklarına kapanması kocaların üstünlüğünü belirtmiyor mu? iki, kocaların hiç günahı yok mu? eğer varsa onlar niye kadınlarının ayaklarına kapanıp bunu açıklamıyorlar. kocaların kimsenin ayağına kapanmaması ya günahtan arındırılmış olduklarını ya da günahı aile dışında başka bir mecliste açıkladıklarını gösteriyor. ki her ikisi de kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği gözler önüne seriyor. ilk olasılıkta günah işlemeyecek kadar mükemmel varlıklar olarak görülen erkekler ikinci varsayımda da ailenin en üst mevkii olarak hesabını daha üst bir otoriteye veriyor. bu da aslında onları ailenin değil, üst makamın bir üyesi; ailenin ise koruyucusu(?) yapıyor. bu kafa yapısında ise eşitlik değil, en iyi ihtimalle eşit yasal haklar söz konusu olabilir.

    ikinci olarak bahsetmek istediğim konu ise kölelik ve askerlik. utopialılar köleliğe neredeyse karşılar. ama neredeyse. savaşa kesinlikle karşı olan bu toplum karşısındaki düşmanı da kırmak istemediği, ona da insan olarak baktığı için savaş sırasında ellerinde silahlarla yakaladığı askerleri öldürmek yerine onları esir alıyor, köleleştiriyor. yahut büyük suçlar işleyen özgür insanlar ceza olarak köleliğe çarptırılıyor. ne olursa olsun insanın insan üstünde bu denli hakimiyet kurması, kişinin özgürlüğünün yanında özgür olduğu düşüncesinin bile elinden alınması bana hiç insani gelmiyor. ölüm cezasına karşı olan bir toplumda, bedenler yerine ruhlar öldürüyor. bu kölelerden bahsettikten sonra geçen askerlik mevzusu da başlı başına bir mesele. pek değerli ve düşünceli utopialılar kendi halkını da karşı tarafın askerlerini de katletmek istemediği için öncelikli olarak karşı taraftaki önemli kişilerin başlarına bir ödül koyup savaştığı ülkenin sokaklarına bu haberi yayıyor. işe yaramazsa iç savaş çıkarmaya bakıyor. o da işe yaramazsa bu defa paralı asker tutuyor. karşı taraf bu askerlere daha büyük bir para öder de askerler oraya geçerlerse, yahut işin içinden çıkamazlarsa, son çare olarak kendileri meseleye el atıyor. burada utopialıların insana verdiği değer öyle bir savunulmuş ki sanırsın kimse ölmedi. ama önemli olan -ne kadar her iki tarafın da düşünüldüğü söylense de- ne yazık ki sadece utopia halkı. bunu açık açık yazsa more’a, “bak aslında eşitlikçiyiz, insan canı falan demiş ama tam olarak öyle de değil gibi” dese mina urgan’a tek sözüm olmazdı. sonuçta savaş hali. elbette kendi ülkendeki insanları düşüneceksin. ama herkesi düşünüyoruz deyip kendi halkının kurtulması için karşı tarafı iç savaşa sürüklemek hiç de insan canına önem veren bir hareket değil.olacak olan ölecek masum ve sivil halka olacak. iç savaşlar zaten bunun en belirgin örneği değil mi? yahut sırf senin vatanını korudukları için para alıyorlar diye, öldükleri zaman zaten senden aldıkları paraları da sana kalan bir zümreyi öne sürüp kalkan olarak kullanmak, ne kadar insanca? tersi sayfalarca savunulup olumlu eleştirilere konu olsa da ben işin özünün farklı olduğunu düşünüyorum. herkes kendini aklamak ister, hele savaş gibi bir konuda. savaş üstüne kısmında yazılanlar da kulağa utopia’nın aklanma çabası gibi geliyor.

    üçüncü önemli mesele ise inanç özgürlüğü. utopialılar herkesin istediği tanrı’ya inanmasına izin veriyor. onlara göre ağır suç olan birbirlerinin dinini kötülemek. dini merkezleri de tüm dinlere açık. her gelen ibadetini yapabilsin diye bir dine özgü sembol, resim, heykel vb. şeylerden arındırılmış. onlar tüm dinlerin bir tanrı etrafında birleşmeye yaradığını düşünüyor. inanış şekillerimiz, ibadetlerimiz farklı olsa da bunlar aynı denize akan farklı kollar, diyor ve hepsine sevgiyle yaklaşıyorlar. buraya kadar her şey ne kadar mükemmel. keşke böyle kalsa, değil mi? ama kalmıyor: inançsız olmak yasak. halbuki bu da bir inanç. yaratıcı olmadığına inanç, bilime inanç, (günümüz için) evrime inanç. bunlar da kesin kanıtları olmayan ama kabul ettiğimiz şeyler değil mi tanrı gibi? tanrı’nın varlığına yüzde yüz geçerli kanıtlar gösterilebilir mi? her inanç özgür ama birleştirici bir tanrı fikrine inanıyorsan, demek biraz şeye benziyor bana kalırsa, bir dinin içinde tüm tarikat, mezhep vb. farklılaşmış kollar meşru görülürken o dinin dışında bir görüşün cezalandırılmasına. üstelik bu düşünceyi yaymak ölüm cezasından şiddetle kaçınan utopia’da ölüme götürebilecek suçlardan biri olarak görülüyor. böyle olunca buraya kadarki güzelliklerin hepsi domino taşları misali yıkılıp gidiyor gözlerimin önünde.

    dönemi için müthiş bir inceleme ve öneri kitabı olsa, öneriler genel olarak dönemin üzerinde bir anlayış taşısa bile okurken engel olamadığım düşüncelerim bunlar oldu. mina urgan gibi müthiş bir pozitiflikle yaklaşamadım maalesef. fakat yine de incelemeyi okumak benim için çok çok faydalı oldu. sosyolojik yönünü kendim çıkarımsayabildiysem de more hakkında pek çok bilgi edindim. özellikle yaşamı ve kişiliği hakkında öyle güzel şeyler var ki. mesela bunca olumsuz yorumdan sonra hala more’u sevebiliyorum. gerçekten güzel bir insan tanımak için bile okuyabilirsiniz. onun dışında bu zamandan çok önce yazılmış olan platon’un devlet’i ile karşılaştırılan bir bölüm ve ütopyanın bir tür olup günümüze kadarki gelişimini anlatan, önemli ütopya ve distopya kitaplarına yer verilen bir bölüm de var kitapta. biri tavsiye istese kesinlikle bir türe ismini vermiş olan bu kitabı incelemesiyle okumasını tavsiye ederdim

    ------

    “(savaş üzerine) bense bu sanattan ne anlarım ne de anlamak isterim.”

    belki çok normal bir cümle gibi görünüyor fakat benim kendimi bulduğum ve farklı bir tonla defalarca okuduğum cümlelerden biriydi. ne de anlamak isterim. her şeyi merak eden, öğrenmek isteyen bir insan için bunu söylemek, vurucu bir şey söylemek oluyor. “ne anlarım, ne de anlamak isterim.” müthiş.



    “insan çok kez öne sürdüğü düşünceden vazgeçmeyi kendine yediremez. yanıldığını açığa vuramaz. kendi ününü kurtarmak için halkın yararını feda eder.”

    “halkın yararını” kısmını “herhangi bir şeyi” olarak değiştirirsek herkesin düşünmesi, sonra da aklında tutması gereken satırlar. eğer “ben düşüncelerimin esiri değil, sahibiyim” gibi bir mottom olmasa sanırım buradan türerdi.



    “en soylu, en insanca erdem başkalarının acılarını dindirmekte, onlara umut ve yaşama sevinci vermekte, bir başka deyimle, dünyanın tadına varmalarını sağlamaktadır.
    peki ama başkalarına ettiğimiz iyiliği kendimize niçin etmeyelim? tabiata aykırı gitmek değil mi bu? çünkü iki yoldan birini tutmak gerek: hoş yaşamak, dünyanın tadını çıkarmak ya iyi bir şeydir ya kötü bir şey. kötü bir şeyse başkalarına onu sağlamak şöyle dursun, kimde varsa elinden almak, herkesi ondan korumak gerekir. iyi bir şeyse onu hem kendimiz için hem de başkaları için isteyebiliriz, istemeliyiz de. niçin başkalarına acıdığımız kadar kendimize de acımayalım? kardeşlerimize iyilik etme eğilimini içimize sokan tabiat niçin kendimize karşı insafsız, zalim olmamızı istesin?”


    (mina urgan incelemesinden, john ball’un dizeleri)
    “adem toprağı belleyip havva yün eğirirken
    bey kimdi, efendi kim?”
  • Kreutzer Sonat(Kroyçer Sonat), Tolstoy'un ilk olarak 1889 yılında yayımlanan bir romanıdır. Kitabın ismi Beethoven'ın keman ve piyano sonatı olan Kreutzer Sonat'tan gelmektedir. Beethoven sonatı ilk olarak George Bridtower'a adamıştır ancak ikisi arasında bir kadın yüzünden tartışma çıktığı için Beethoven bu kararından vazgeçip daha sonra bu eserini, Fransız Kemancı Rodolphe Kreutzer'e adamıştır. Fakat Kreutzer'in bu sonatı icra ettiği hiç duyulmamıştır.



    Roman trende başlıyor ve aynı şekilde trende bitiyor. Kitap dönemin kadın-erkek ilişkilerini, eşitsizliği ve ahlak anlayışını bize Pozdnişev'in eşiyle olan ilişkisini anlatmasıyla gözler önüne seriyor.



    Romanın ilk sayfalarından itibaren dönemin kadınını, erkeğini ve ilişkilerinin dinamiğinin ne üzerine kurulu olduğunu, nasıl geliştiğini ve ilerlediğini anlatan kitap tren yolculuğunda birlikte oturan insanların bu ilişkiler üzerine tartışmalarıyla başlıyor.



    Felsefi kurgu türünde yazılmış olan eserde Pozdnişev'in eşini öldürmesini anlatarak toplumdaki kadın ve evlilik hakkındaki düşüncelerini eleştirel biçimde görüyoruz. Erkeğin kadına bakışını, kadının "pazardan seçmece" gibi "alınmasını" ve kadının buna izin vermesi hakkındaki düşüncelerini kitap boyunca belirten Pozdnişev, domostroy düzene olan görüşlerini de sert bir şekilde kendi evliliği ve geçmiş ilişkileri üzerinden örneklendirerek anlatıyor.



    Kadının kösnül bir varlık olarak toplumda yer almasından, kadınların kendini bu şekilde göstermesinden ötürü rahatsızlık duyan, bundan nefret eden Pozdnişev kadını "ahlaksızlaşmış" ve "aşağılanmış köle" erkeği ise, "ahlaksız köle sahibi" olarak betimliyor. Kadın ve erkeğin ne kadar eşit haklara sahip olursa olsun kadına olan kösnül bakışların değişmediği sürece toplumdaki domostroy düzenin değişmeyeceğini vurguluyor.



    Toplumdaki kadının eğitim düzeyini de eleştiren Pozdnişev, "kadının eğitimi de erkeğin bakışına uygun olacaktır her zaman" diyor ve erkeklerin "wein, weiber und gesang" yani "şarap, kadınlar ve şarkılar" bakış açısını bu eğitim düzeyine bağlıyor. Dönemin ''wein, weiber und gesang" bakış açısı kendi kültürümüzdeki "at, avrat, silah" bakış açısıyla oldukça benzer ve eğitimin bu bakış açısındaki katkısı yadsınamaz bir gerçek.



    Eşiyle evliliği en başından beri sorunlu olan Pozdnişev, anılarını anlatırken geçmişte hata olarak gördüğü davranışlarını da belirtiyor ve bunları toplumun domostroy düzenine bağlayıp, bu düzeni suçluyor. Domostroy olarak adlandırılan, ataerkil de diyebileceğimiz düzenin şuan bile yüzlerce kadının öldürülmesine neden olduğunu düşünürsek, bu düzen devam ettiği sürece daha fazla insanın öldürülmeye devam edeceğini görebiliriz.



    Domostroy düzenin değişmesi için eğitimin zorunluluğunu görmezden gelemeyiz. Toplumda kadın ve erkek eğitildikçe, haklarını öğrendikçe bu düzeni geride bırakabiliriz ancak. Sağlıklı, refah bir toplum için kadına ve erkeğe eşit haklar verilmeli ve Pozdnişev'in de belirttiği gibi kadını kösnül bir canlı, zevk aracı olarak görmekten vazgeçilmeli. Aksi taktirde süregelen ataerkil düzey daha fazla insanın ölümüne sebebiyet verecek.



    Eşiyle yaptığı sandal gezisinde ona aşık olan Pozdnişev, evliliği boyunca bi an bile onu bırakmayan kıskançlığı ona eşini öldürtüyor.



    Eşini Truhaçevskiy adında bir kemancıyla tanıştıran Pozdnişev, eşini tanıştıkları ilk andan itibaren kıskanmasına rağmen eşinin Truhaçevskiy ile piyano çalmasında ısrar ediyor. Truhaçevskiy ile eşinin artan samimiyeti yüzünden eşiyle kavgaları git gide artıyor. Bir iş gezisinden geldiğinde eşini Truhaçevskiy ile baş başa yemek yerken bulan Pozdnişev için cinnet noktası olan bu durum sonucunda eşini öldürüyor. Kıskançlığın kişiye ve çevresine verdiği mal olduğu zararı yaptıklarından oldukça sonra anlayan Pozdnişev da, eşi gibi toplumun ve domostroy düzenin bir kurbanı. Her ne kadar pişman olsa da, yaşadıkları ve yaşattıkları geri dönüşü olmayan zararlara sebep oldu. Daha fazla bu şekilde katliamlar yaşamamak için değişmemiz şart.

    "Dünyayı değiştirmek istiyorsan, ilk önce kendinden başla."

    Gandhi
  • Kitaptan uzaklaşmış bir inceleme:
    Bu kitabı okurken aklımdan geçen şey şuydu"Ne kadar ileri düşünülebilir? Ne kadar eşit olmayı planlıyor?" O dönem için muazzam bir kitap olduğu kesin. İnsan hakları ders kitabında okurken dikkatimi çeken en net şey: Eşit olunabilir deseler de köleden vazgeçememeleriydi. Yıllar yıllar önce de ev işleri yapmak için birilerine ihtiyaç duyuluyordu şimdi de. Ancak şunu düşünmek lazım sadece yaptıran kişi bazında düşünmek taraflılık gibi geliyor. Dul kalmış bir kadın sanırsam geçmişte sadece bu hizmet sayesinde çocuklarının karnını doyurabiliyordu. İzlediğim filmlerden ve kitaplardan çıkardığım sonuç. Herkes kendi işini yapsın demek bana inandırıcı gelmiyor. İnsanoğlu tarım devrimiyle birlikte çalışmaya başladı ve bunun sonucunda zaman ve bilgi yetersiz gelmeye başladı. Şuan bir fizik profesörü bütün fizikle alakalı bilgileri bildiğini iddia edemez. Zamanı da şöyle özetleyeyim: Bir doktorun saat 12ye kadar 100 hastaya baktığı için eleştirebiliriz ama 101 hasta kendine bakmadığı için sinirlenecek ve doktora saydıracaktır. Peki o kişiden birde ev işleriyle zaman kaybetmesi mantıklı mıdır?
    Tuhaf gelebilir ama eşitlik kavramı bana hiç de eşit gelmiyor. Çok sevdiğim bir cümledir: Herkese eşit davranmak her zaman adil değildir. Ama hak, emeğin karşılığı, adelet(hukukki) anlamda tabi ki eşitlik istiyorum. Kadın ve erkeğin sırf fiziksel koşullardan eşit olamayacağını düşünüyorum. Ancak bu eşitsizliği bir de insan elliyle desteklemelerine çok öfkeleniyorum. Kadına yakışmıyor cümlesini duymaktan nefret ediyorum( erkeğin sırf erkek olduğu için yanlış yapmasının kabul edilebilirliği bana iğrenç geliyor). Halterci bir kadın değilse kadına ağır taşıtılması bana saçma geliyor( Fiziksel yapı derken bunu kastediyorum). Ama kadının da sırf bu fiziksel özellikten askerlikten alı konması da bir o kadar saçma geliyor(Birebir aynı değiliz; doğal olarak bazı kadınlar en az erkekler kadar güçlü;o yüzden genelleme yapmanın sıkıntısıyla, eşitsizlikleri uçurumlara dönüştürüyoruz.). Eşit doğmadık. Eğer Tanrı eşit yaratmak isteseydi herkesi aynı görünüşlü aynı zekada aynı güçte yaratırdı. Doğuştan bir eşitsizliğimiz var. Ancak sonrasında oluşturulan eşitsizlik asıl problemimiz bu. Aslında herkesin eşitlik kavramı birbirine uymadığını gördüğümden bireysel eşitlik istememden kaynaklı tutarsız göründüğümün de farkındayım.
    Konudan çok kaydım kabul ediyorum, kitaba dönüyorum. Kölelerin olabilirliğini kabul etmeleri bana "insanın hala insandan üstün tutulabilirliğini atlatamadığını" gösterdi. Suçluların işe koşulması bunu çok sevdim. Her zaman böyle bir sistemimiz olsun istemişimdir(yapacak bir şeyleri olanların suçtan uzaklaştırılarak topluma da kazandırılabileceğine inanıyorum. Birde çocuğu öldürülmüş bir anne, katili yatarak görmediğinden huzura da kavuşabilir).
    Ama kadın kitapta ne kadar eşit gibi gösterilse de erkek merkezinden kurtulamamış bir sistem var. Kitapta erkeğin elini öptürtmek,erkeğe yalvartmak... Ne kadar mükemmel bir sistem düşünülse de hak eşitliğinin ne kadar zor kurulacağını gösteriyor. 21. yüzyılımız düşünelim. Hala Bir kadın evlenmeden önce yaptığı yatırımlara, şu cümleleri söyleyenlerimiz var "Elinoğlu yiyecek ne gerek var" Biz hala kızın değil erkeğin nasıl yaşadığını önemsiyorlar. Onun kadın değil erkek yiyecek diye düşünülüyor. Mirası erkeğe bırakırken kızlara evet şu kadar verdiğim diyerek verdiği küçük bir payı modernlik zannedenler var.
    Konuya geri dönersek. Bu Ütopia bugün bile imkansız bugün için bile eşitsiz.
  • • Bir feminizm sitesinde görmüştüm, yasaklanılan kitaplardan diye bahsediliyordu.
    "Kötü örnek" oluyormuş kadınlar için, öyle düşünülüyormuş o zamanlar.
    Kadınların sorunlarını ve kadın-erkek eşitsizliği gibi konuları anlatan kitap, mahkeme kararıyla 1988'de yasaklanmış; sonrasında ise yasak kaldırılarak Atıf Yılmaz tarafından filme çekilmiştir. Hale Soygazi'nin filmin finalinde çırılçıplak soyunduğu sahne büyük sansasyon yaratmıştı. Tavsiye ediyorum tabiki :) iyi okumalar :)