• psycho pass 2 : mükemmel bir animenin ikinci sezonu

    http://i.hizliresim.com/2aqgLA.jpg

    japonlar kesinlikle çok fazla felsefe okuyor ve bilgi birikimlerini yaratıcılıkla birleştirebiliyorlar..

    notlar:

    panoptikon="jeremy bentham'in tasarladigi ve hicbir zaman gercek hayata gecirilememis olan hapishane projesi. sekizgen biciminde bolmelerden olusan bir binadir ve tam ortasinda bir gozetleme kulesi vardir (yani oyle tasarlanmistir) kuleden butun hucreler gorulmekte ama hucrelerden kuledekiler gorulmemektedir. amac, mahkumlarin her daim izlendikleri fikrine kapilmalaridir- kulede kimse olmasa bile. michel foucault,panoptikon fikrinin modern guc kavraminin babasi oldugunu dusunur. izlenmese bile izlendigini, ya da her an izlenebilecegini dusunen birey kendi kendine bir oto kontrol mekanizmasi gelistirir ve kendini denetlemeye baslar."

    "Güvenlik kameraları bütün hareketlerimizi izliyor. Suçu azaltıyorlar ve belki de hayat kurtarıyorlar. Peki, mahremiyet hakkındaki bu yakınmaların sebebi ney? Scott O’ Reilly denetim teknolojilerini tartışıyor.

    Philosophy Now’ın son sayısını okurken sessizce oturduğunuzu hayal edin. Gözetimci devletin yükselişini ve büyüyen yayılmacı bilişim teknolojileri trendini sorgulayan hafif provokatif bir makale dikkatinizi çekiyor. Bilgi devriminin neden olduğu artan mahremiyet erozyonuna dair kısımları okurken şüphe götürmez bir bulantı hissediyorsunuz. Aniden, neredeyse bütün eylemlerinizin güvenlik kameralarınca kayıt altına alındığını fark ediyorsunuz; alışveriş yaptığınız AVM’de, yürüdüğünüz sokaklarda ve çalıştığınız iş yerinde. Bir anda verdiğiniz bütün siparişlerin, kiraladığınız tüm filmlerin, abone olduğunuz tüm dergilerin büyük bir tüketici veya bürokratik veritabanındaki elektronik bir profilin parçası olduğu ve internette her gezindiğinizde başkalarının izleyebileceği dijital bir iz bıraktığınız gerçeği kafanıza dank ediyor. Bilmediğiniz şey ise, cilt altınıza yerleştirilen küçük bir elektrotun o anda fiziksel ve zihinsel tepkilerinizi kayıt ettiği ve onları “potansiyel olarak anormal” olarak sınıflandırdığı. Bu bilgi, kısa sürede, şu andan itibaren daha dikkatli izlendiğinizden emin olan, bilinmeyen otoritelere iletilecek.

    Bu, hiç de inandırıcı değil mi? Bir daha düşünün. Elektrot yerleştirilmesi dışında, bahsettiğimiz diğer bütün gözetim şekilleri rutin hale geliyor. Birleşik Devletler’de en az bir firma sağlık, finans ve kişisel bilgileri içermesinin yanı sıra, küresel yer bildirim teknolojisi kullanarak yer belirleme yapabilen bir data çipini ticari olarak piyasaya sürme niyeti olduğunu ilan etti. Tabii ki, bu gibi teknolojiler, bilhassa suç ve terörizmi önlemek hususunda sosyal olarak arzulanabilir uygulamalara sahipler. Peki, bu nevi teknolojiler, hiç kimsenin Büyük Birader’in dikkatli gözünden kaçamadığı Orwellyen bir distopya olasılığını yakınlaştırıyorlar mı? Öyleyse, felsefe bu konuda ne söylüyor?

    Muhtemelen en iyi başlangıç noktası, Faydacılığın kurucularından Jeremy Bentham‘dır (1748-1832). Bentham’a göre, en çok sayıda insanın en mutlu olduğu şartları hedeflemeliyiz. Bentham, filozof John Stuart Mill’in (1806-1873) üzerinde biçimlendirici bir etkisi vardır. Fakat, Mill, oldukça yenilikçi bir figür- ilk kadın hakları savunucularından, buna karşın, bireysel özgürlüğün en önemli destekçilerinden biri- olarak görülürken Bentham, gönülsüz bir demokrat olarak kabul edildi. Aslen, Bentham, aydınlatıcı despotlar düşüncesine büyük anlam yükledi; fakat tahmin ettiğinden daha zorlu bir meydan okumayla karşılaştığında, Mill’in daha sonra savunduğu parlementer rejim (temsili hükümet) ve seçme hakkını genişletme gibi birçok demokratik reform konusunda uzlaşmacı bir tavır takınmak zorunda kaldı. Önemli bir teorisyen olarak çok sayıda mesele konusunda dinamik mücadeleler veren Bentham’ın fikirleri, İngiliz hukuk sistemine birçok reform getirdi. Gelgelelim, en dikkat çekici katkısı, Panoptikon tasarısıydı.

    Her ne kadar, yaşadığı süre içinde asla fiilen inşa edilmemiş olsa da, Panoptikon, Bentham’ın bilimsel olarak tasarlanmış maksimum güvenlikli hapishane vizyonuydu. Dairesel biçimli bu yapıda, merkezi bir kuleyle, tekerlekteki ispitler gibi düzenli şekilde dışarıya açılan bağımsız hücrelere yer verilmiştir. Bu düzenlemenin karakteristik özelliği, ortada bir bilgi asimetrisi, dolayısıyla güç olmasıdır: merkezi kuledeki gardiyanlar, herhangi bir hücreyi her an görebilirler; ancak özel güneşlikler nedeniyle tutuklular gardiyanları göremez veya herhangi bir zamanda izlenip izlenmediklerini bilemezler.

    Sosyal reformcu Bentham, aslen, hükümlülerin görünmeyen gözler tarafından izlendikleri düşüncesini içselleştirmelerinin sosyal düzenin ve kontrolün güçlenmesine yardımcı olacağına inanıyordu. Aynı zamanda, Panoptikon’un ardındaki fikirden okullarda, fabrikalarda ve hastanelerde yararlanılabileceğini düşünüyordu. Panoptikon fikrinin potansiyel faziletleri konusundaki bir yazısında Bentham şunları söylüyordu: “Ahlaki değerler reforme edildi- sağlık hizmetleri korundu- endüstri canlandırıldı- dağınık talimatlar tek bir mimari fikir üzerinde cisim buldu.” Fakat herkes bu kadar umutlu değildi. Bentham’ın çağdaşlarından Edmund Burke, planları gördüğünde şöyle söylemişti: “ Ağda bir örümcek var!”

    Panoptikon fikrine olan ilginin yeniden canlanmasının nedeni büyük ölçüde Fransız filozof Michel Foucault‘dur (1926-1984). Foucault, Panoptikon’daki tek taraflı izlemenin doğasının bir bilgi asimetrisi ve güçle neticelendiğini iddia etti. Sonuçta, Foucault, bu her şeyi gören gözetimin, izlenenlerin kendilerinin baskılamanın aracı haline geldikleri şartları yarattığını iddia etmişti. Bundan dolayı, Bentham, Panoptikon’u insanlığı reforme edici bir teknoloji olarak görürken, Foucault bunda bir “uysal bedenler” yaratma metodu gördü. Foucault’ya göre, Panoptikon’un esas fonksiyonu şuydu:

    “Gücün otomatik işlevini sağlamlaştıracak bilinçli ve kalıcı bir görünürlük durumunu harekete geçirmek. Şartları gözetimin etkilerini kalıcı kılacak şekilde düzenlemek için -eylemde sürekli olmasa bile-, gücün yetkinleştirilmesi, fiili kullanımını lüzumsuz kılmaya meyilli olmalıdır. Bu mimari araç, kendisini kullanan bireyden bağımsız bir güç ilişkisi yaratma ve sürdürme mekanizması olmalıdır. Kısaca, tutuklular, kendilerinin taşıyıcı olduğu bir güç konumunda sıkışıp kalmalıdır.”

    Bir ceza sisteminde, bu nevi güç ilişkileri, gerekli, hatta faydalı olabilirler. Fakat Foucault, bu nevi gücün modern kurumlara sızdığını iddia eder. “Muntazam kronolojileri,dayatılan işçilik, denetim ve kayıt otoriteleri, normalite uzmanları olan hücresel hapishanenin ceza aracı haline gelmesi şaşırtıcı mıdır? Hapishanelerin fabrikaları, okulları, kışlaları, hastaneleri andırması ve hepsinin de hapishanelere benzemesi şaşırtıcı mı? ” diye yazmıştır Foucault.

    Dijital gözetim sistemlerinin modern demokratik devletler dahilinde kullanımının ivedilik kazanmasıyla, ‘elektronik bir Panoptikon’ yaratma riskiyle mi karşı karşıyayız? Ve bu da mutlaka kötü bir şey mi olmalı? Bu sizin felsefi bakış açınıza bağlıdır. Örneğin, Jeremy Bentham, bir keresinde, insan hakları ve doğal hakları ‘koşarın üzerindeki safsatalar’ olarak nitelemiş bir Faydacıydı. Bir Faydacı olarak Bentham, “En fazla sayıdaki insan için en büyük fayda” görüşünün insan haysiyetine dair eski ve hoş görüşlerden ağır bastığını iddia edebilirdi. Eğer Panoptikon prensibi sosyal ilişkilerde barışı, düzeni ve istikrarı garanti edebilirse, faydası kanıtlanmış olur. Ayrıca, Orwell’in kabusvari Büyük Birader tasavvurundan farklı olarak, modern gözetimci devlet, daha çok “elektronik olarak gözlenen bir ‘tüketici cenneti’’ veya “insanların uyumlu olmaları için baştan çıkarıldığı,’ zorlanmadığı bir ‘Disneyworld’ haline geliyor. Eğer öyleyse, muhtemelen her birimiz -denetim devletinin devam eden inşasını onayladığımız ve muvafakat gösterdiğimiz müddetçe- hüküm altına alındığımız ölçüde, despot Bentham’ın ‘aydınlatmak’ istediği bireyleriz.

    Diğer yandan, Foucault’nun Panoptikon ilkesi analizi, bir çeşit insan doğası ve insan haysiyeti anlayışı üstleniyor gibi görünüyor. Bunun, post-modernizmle ilişkilendirilen bir filozoftan gelmesi şaşırtıcı olabilir tabii. Fakat, Foucault’nun Panoptikon ilkesi analizi ve eleştirisi, hepimize gözetim devletinde kaybetme ihtimalimiz olan şeyleri hatırlatabilir. Daimi gözetim, oto-sansürü, çoğalan benzerliği destekleme eğilimindedir; yaratıcılığı değil. Bu bertaraf edici sapkınlık, aynı zamanda ayrıksılığı ve ender olanı yok etme manasına gelebilir. Ve gözetim devleti birçok ihtiyacımızı karşılamayı vaat ediyor olsa bile, tatmin edemeyeceği en azından bir adet ihtiyacımız var: Arada bir kendi halimize bırakılma ihtiyacı."

    Yazar: Scott O’Reilly
    Çeviri: Zeynep Şenel Gencer
    Kaynak: Philosophy Now. “Philosophy and Panopticon”. 36. Sayı.
  • Herrmann hissenin ez zor okuduğum kitabıydı. Demian yada siddhertha da beni etkisi altına alan hessenin bu kitabı için aynı şeyi söylemek oldukça güç benim için.. konusu itibariyle güzel olamasın rağmen kitabın kapağında büyük bir spoiler verilmesi ve ağır bir anlatımının olması okunmasını zorlaştırdı.
    Rosshelde bay ve bayan veraguth ile oğulları pierre ve albertin içinde yaşadıkları büyük ve gösterişli malikanenin adıdır. Verguth çifti evli olmasına rağmen aynı malikane içinde ayrı hayatlar süren bir çifttir. aralarındaki ilişki sevgiden çok çocukları üzerine kuruludur ve oğullarını paylaşma konusunda yarış içindedirler. Fakat ikiside bu yarışla çocukların zarar aldıklarını göremez duruma gelmişlerdir. Bay vergurth yalnızlığı doruklarda yaşayan resme ve sanata aşık bir adam.. resme olan tutkusu oğlu pierre içinde geçerlidir. Oğluna delicesine bir sevgi besler ve kaybetme korkusunu iliklerine kadar yaşar. Ve bir gün korktuğu başına gelir.. Kitapta yalnızlık kaybetme korkusu insan tahlilleri o kadar güzel ve ustaca yapılmış ki şaşmamak elde değil.. altı çizilesi o kadar sayfa vardı ki her bir kelimesinden büyük bir haz aldım. . Tek sıkıntı konunun ağır şekilde gitmesi bunun da okumayı zorlaştırması onun dışında diğer kitaplarıyla karşılaştıracak olursam 10 üzerinde 7 verirdim bu kitaba. Fakat hesse sever bir kadın olarak yazarın bütün kitaplarını okumanızı tavsiye ederim Not: yazarın kendi hayatını yansıttığı psikoljik ve otobiyografik bir kitaptır
    Kitap kapağında ressam kişiliği bulunan hessenin resmettiği bir de resmî yer almaktadır. Iyi okumalar🤗
  • Kastrato; küçük yaşta soprano (ince), mezzo-soprano (soprano ile kontralto arası kadın sesi) ya da kontralto (en kalın kadın sesi) seslerinden birine sahip yoksul ve yetenekli erkek çocukların bu seslerini kaybetmemeleri için kendilerinin (!) ve ailelerinin rızası alınmak suretiyle hadım edilmeleridir. Hadım etme işlemi mutlaka ergenliğe girmeden ve ses kalınlaşmadan yapılmalıdır. Böylece erkeklik hormonu testosteronun sesi kalınlaştırıcı etkisi ortadan kaldırılır.
  • Raonaid doğruldu, çizmesinin içinden küçük bir hançer çıkardı. Bıçağı Lachlan’m gözlerinin önünde ileri geri sallamaya başladı, sonra uzanarak saçından bir tutam kesti. “Lanetleme büyüsü için buna ihtiyacım olacak,” dedi. Sonra, bıçağın keskin ucuyla Lachlan’ın yanağına çabucak bir kesik attı. “Bir de bu kan damlası gerekiyor.”

    Müthiş bir öfkeye kapılan Lachlan kalçalarını oynatarak kadını üzerinden atmaya çalıştı ama Raonaid, sanki çocuk oyunu oynuyorlarmış gibi kahkahalarla güldü.

    Kadın ona her ne verdiyse Lachlan’m beyni hâlâ etkisi altındaydı. Bu ani davranışı da başını fena halde döndürmüştü. Görüşü bulanıklaştı, midesi bulandı. Gözlerini kapattı. Yanağından süzülen bir damla kanın yavaşça kulağına dolduğunu hissetti.

    Baş dönmesi geçince gözlerini açtı ve kadına baktı. “Balık temizler gibi bağırsaklarımı mı deşeceksin?” diye sordu. “Bunu yaparsan o sapık intikam duygunu tatmin edebilecek misin?”

    “Hayır, öylesi çok kolay olur. Oysa ben senin acı çekmeni istiyorum. Çok uzun yıllar acı çekmelisin.”
  • Tren garındayım. Hızlı adımlarla yaklaştığım trene hareket saatinden beş dakika önce yetişiyorum. Soluklarımın hızıyla aynı hızda koltuğa yerleşiveriyorum. Yaz sıcağının bunalttığı bir günde trenin serin olması ile rahatlayıp, iyi bir yolcuğun beni beklediğini düşünüyorum. Yedi saatin kötü geçmesi için hiçbir sebep yok. Derken yakınlarımda ki koltuklara hilal taktiği ile çok çocuklu bir aile yerleşiyor. Üç kuşak bir arada, en sevdiğimden. Yaşlısı ayrı, orta yaşlısı ayrı, çocuğu ayrı konuşacak belli. Çocukların sesinden nasıl bir gürültü içine düştüğümü anlıyorum. Yaşlı amcamın da kısa aralıklara balgam temizleme sesi bas etkisi yapıyor. Sinirlerim bozuluyor, bağırıp çağıran çocuklardan birinin yanağına şamarı basmak istiyorum. Hemen bu düşünceden vazgeçiyorum. Çocuğa, doğası gereği etrafı tanıma aşamasında, zihninde sınırlayıcı kurallar duvarı olmayan, bu sebeple sebepsizce bağıran çocuğa vurmak. Toplumsal kuralların, bencilliğimle bir olup beni anlayıştan yoksun bıraktığını anlıyorum. Kendime güzel bir küfür savuruyorum.

    Tren hareket saati gelmesine rağmen hareket etmiyor bir türlü. Yarım saat geçtikten sonra bir görevli vagonları dolaşarak, yapımı tamamlanmamış, bu nedenle tek bir rayın kullanılabildiği hatta, gelen trende yangın çıktığını, belki yarım saat belki de yarım saatten uzun bir süre sonra hareket edebileceğimizi, yolcuların isterlerse trenden inip garda ve peronda dolaşabileceğini, anonslara dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor. Çoğu kişi iniyor, bu çoğu kişinin çoğu da peronda beklemeye başlıyor. Ben de gürültünün dışarı taşınma fırsatından istifade hemen kitabı elime alıyorum, yavaşça silikleşen çevreden sıyrılıp kitabın içine dalıyorum. Yarım saat süren sessizlikte zamanın farkına varmadan kitaptan bir bölüm bitiyor. Bu kısa okuma beni dinginleştiriyor, sakinleşiyorum. Bu dakikalarda kitaptan kafamı kaldırdığım sırada peronda ekmek arası bir şeyler yiyen bir çocuk görüyorum. Bir yandan da trene bakıyor. Ekmekten büyük bir parça alıyor, aldığı parçadan bir kısmı yere düşüyor. Yere düşen parçayı alıp hiçbir şey olmamış gibi yemeye devam ediyor. Yanına kızgın ifadesini takınmış, esmer tenli, saçları dağınık, çocuğa bir pislikmiş gibi bakan gözlerle bir adam yaklaşıyor. Adamın yürüyüşünde eski Türk filmlerinde patronun emrinden çıkmayan ama içinde korku imparatorluğu barındıran kötülere özgü kabadayılık kokan bir hava var. Çocuk adamı görür görmez kaçar gibi oluyor, sonra duruyor. Sakınır bir tavırla elini başının üzerine kaldırıyor. Adam, çocuğun babası, bu belli. Bir şeyler söyleyerek, çocuğun kolundan sertçe tutuveriyor. Trenin içindeyim, onlar ise peronda, ne konuştuklarını duyamıyorum. Çocuğun dayaktan sakınan ve korkmuş hali, benim de içime bir korku salıyor. Adam, kolundan sürüklediği çocuğu sert ve ani bir hareketle banka oturtuyor. Bir şeyler söylemeye devam ediyor, arkasını dönüyor bir müddet. Ben içimden 'iyi' diyorum, 'çocuğa vurmadı hiç yoktan.' Hay şom ağzımı... Adam dönüyor, çocuğun kafasına önce bir tokat atıyor, çocuğun eline geliyor tokat. Sonra göğsüne vuruyor, çocuk iki büklüm kıvrılıyor. Koltuğuma siniyorum, kanım çekiliyor. Aniden adamı parçalara ayırma isteği baş gösteriyor. Böyle, trene kafasını vura vura parçalama, vahşi bir hayvanmış gibi saldırma isteği var içimde. Kalabalığa uyuyorum, kalabalık da bana uyuyor, kimseden çıt çıkmıyor. Herkes kendi eğlencesine, sohbetine bakmaya devam ediyor. Güçlü olduğumuzu hissettiğimiz zamanlar genellikle kötü davranışlar, istekler baş gösterir ya da tam tersi olur; kötü davranışlar, istekler bizi güçlü hissettirir. Aynı şey işin diğer tarafı için de geçerli. Naif, sakin olduğumuzda iyilik yapmayı düşünürüz, yaparız; ya da iyi şeyler yaptığımızda, düşündüğümüzde naif ve sakin hissederiz. Adamı parçalama isteği duyduğumda öylesine güçlü hissettim. Ancak suskun kaldığımda naif ve sakin hissetmedim, korkak hissettim, korkak. İyiliğim dokunamadı çocuğa, kendime de. Anons yapıldı, trene insanlar binmeye başladı, ben de diğer insanlar gibi çocuğa atılan dayağı unutuverdim hemen.

    Trene binmeyen bir kişi var. İki koltuk önümdeki kişiye buğulu gözlerle bakıyor perondan. Kafasını şefkatle yana eğiyor, eliyle cama dokunuyor. Gözümü alamıyorum oradan, çünkü bana da dokunuyor. Ellili yaşları aşmış teyzem beni ayrı bir duyguya sokuyor böylece. Bulunduğum konumu düşünüyorum. Şu an memlekete gidiyorum, uzun zaman olmuş gibi geliyor ayrılalı memleketten. Daha 4 yıl olmadı. Sık sık da gidiyorum zaten. Ama annemin beni ilk uğurlayışını, gözlerinin doluşunu, kaşlarının bükülüşünü, benim sakladığım gözyaşlarımı gördüm bu teyzede. Zaten o da çok dayanamadı, tren hareket etmeye başlayınca serbest bıraktı gözyaşlarını. Yavaşça ilerleyen trende ondan ayrılan kişi de (orta yaşlı bir kadın, kardeşi diye düşündüm) ayağa kalktı, el sallamaya başladı ağlayarak. Yine eski filmlerdeki dramatik sahnelerden birinin içinde hissettim kendimi. Bağırışan çocuklar, zalim babasından dayak yiyen bir çocuk, trenin hareketiyle başlayan hasret duyguları. Eski bir Yeşilçam filmindeydim bugün. O filmde bir figürandım.

    Etrafımı çevreleyen ailenin en küçük üyesi çığırtkan ve enerjik kız çocuğu yanımda o komik ve saçma dansına başlamasaydı ağlayacaktım. Dansını sergiledikten sonra bana döndü "Deyy" dedi. "Deyy" ne demek bilmiyorum ama elimi uzattım, küçücük eliyle parmağımı tuttu. Adın ne senin dedim, "eyyia" gibi bir şey dedi, annesi "Esila" diye düzeltti. Kızın abisi ise 7 yaşında, ön koltuğumda oturuyordu. Bir bilmece sormasıyla başladı yol arkadaşlığımız onla. Sonra yanıma geldi, tablet bilgisayarından araba yarışı açtı, o oynadı ben yorumladım. Esila koridorda gidip geliyordu, yanımızda durdu, tekrar parmağımı tuttu, "Deydeeyy" dedi. Kendimi uzun zaman sonra insan hissettim.