• 219 syf.
    “Sadece çocukken güler insan, diğerleri palavra. Çünkü insan büyüdükçe komikliklere değil, acılara gülmeyi öğrenir aslında.”
    Bob Marley

    "Mutluluk için ne az şey gerekir! Bir tulum nağmesi. Müziksiz bir yaşam, yanılgı olurdu."
    Putların Alacakaranlığı - Friedrich Nietzsche

    "Bob"ları severim; Bob Ross gibi, Bob Dylan gibi, Bob Marley gibi.. Aileden biri gibi yani.
    Ne demişidim," Her Bob Zion'a çıkar!"

    Sahi bir düşünün, müziksiz bir dünya? Hele de Reggae’siz bir dünya nasıl bir yerdi acaba? O kadar eskiyi bilemem ama şimdi size Reggae’nin doğuşunu ve benim için anlamından bahsedeceğim, elbette ki bu kitap bağlamında.

    Şimdi şu şarkıyı açıp Reggae dünyasına yumuşak bir giriş yapalım. Değişim için çal etkinliğinin Bob Marley ayağı:

    https://youtu.be/4xjPODksI08

    Önce Rasta ile ilgili anahtar kelimeleri verelim:

    RASTA,RASTAMAN: Rastafari dinini kabul etmiş, o dine inanmış kişilere verilen ad.

    RASTAFARİ: Eski Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’yi Siyah Mesih olarak niteleyen ve onu tanrının yeryüzündeki yansıması olarak gören dini ve felsefi hareket. Bu isim Heile Selassie’nin gerçek adı olan “Ras Tafari” den alınmıştır.

    BABYLON : Rastafari dininde, bu dünyayı belirten sözcük. “Bu dünya” ile anlatılmak istenen acılar, sıkıntılar, pislik ve kötülüğün birleşimi olan bir yaşama biçimidir.Rasta’lara göre Babylon, beyazlara özgüdür ve “Babylon sistemi” nin koruyucuları da onlardır. (bugünün para babalarını sayabiliriz). Babylon geriletici, gelişmeyi köstekleyici ve insanı ota çevren bir yaşam biçimidir.( günümüz yaşam şartları için kullanabiliriz)

    DREADLOCK: Saçların hiç kesilmeden uzatılarak, omuzlardan aşağıya bırakılmasıdır. “Dreadlock” ta toka, örgü, saç bağı gibi şeyler kullanılmaz. Zamanla birbirine dolanır ve bildiğimiz rasta örgüsü şeklini alır. Yıkanmazlar, yıkanırsa da doğal sabunla ve çok az sıklıkla yıkanması gerekir. Bu saçlar bilinci simgeler ve Rasta’yı uyanık tutar.

    GANJA: Marijuana’ya rastafaryan anlayışta verilen ad.

    HERB: Bkz. “Ganja”

    HYPOCRITE: İngilizce anlamı “ikiyüzlü” olan bu kelime ile sömürgeci ve baskıcı beyaz yönetimler ve onların temsilcileri işmar edilir. Kimi zaman yardakçılar olarak da kullanılır. Bob Marley çok sefer kullanmıştır şarkılarında.

    JAH: Rastafari dininde tanrıya verilen ad. Yehova sözcüğünden elde edilmiştir.

    MENTO: Reggae’nin en eski atası olarak bilinen, Jameika’daki ilkel folk müzik türü.

    NANTY: Kabiliyetli, becerikli kimse.

    SISTREN: Kız kardeş, dost, arkadaş, broooğğğ

    DREDREN: Erkek kardeş, yoldaş, broooğğğ

    TAM: Genelde yünden yağılan, dreadlock ların üzerine takılan sarı, kırmızı, yeşil renklerde olan şapkalar.

    ZION: Matrix filminden de hatırlarsınız, insanlığın son kalesidir. Rastafari’de, söz verilen topraklar anlamına gelir. Soyut bir kavramdır. Babylon’un zıttıdır. Ulaşılacak yer, mutluluk ülkesidir.

    Bize (Rastalara) yıllarca esrarkeş, müptezel, hippi, serseri, saçı sakalı karışık vs gibi ithamlarda bulunup, Reggae sound ritmiyle atan narin yüreğimizi üzdüler. Bob Marley için de çok şey söylediler. Peki ben nasıl tanıştım onunla? Şöyle:

    Bir yaz günü, sene 2005. Dayımın oğlundan karışık mp3 cd si doldurmuşum. Babama güç bela, borç harç aldırdığım cd çalara takmışım o cd’yi ve ılık Haziran rüzgarı saçımı, yeni tellenen sakalımı ve tüm tüylerimi okşarken, köylülerden aldığım tütünden ince bir dal sarmışım. Mavi duman havaya yükselirken ilk defa o sesi duydum. “ no woman no cry…” O an tüm dünyayı ve sahilleri dolaştım, okyanuslarda kanat açtım. Çok sonraları kim olduğunu öğreneceğim kişiyi o zaman çok sevmiştim. Kadın yok ağlamak yok, sandığım sözleri, ilerde abim düzeltti: “Hayır kadınım, ağlamak yok” idi onun anlamı. İşte o yaşımda artık bir rasta idim.

    Geçenlerde Beyazıt’ın oralarda geçerken sahaflar varmış, bilmiyorum oraları, gittik. Dolaşırken yerde 5 tl lik kitaplar arasında gördüm bu kitabı. Okumam lazımdı çünkü.

    Kitaba gelelim:

    “Ve gülümse, Jamaica’dasın
    Gel, gülsün yüzün Jamaica’da
    Hepimiz birlikte, Jamaica’da
    Şimdi gelin Jamaica’ya
    Duygulu kent, duygulu insanlar
    Görüyorum eğleniyorsunuz
    Reggae ritmiyle dansederken
    Ey güneş adası, gülümse
    Halkımıza yardım edeceğiz…”

    6 Şubat 1945 günü St. Ann’ın az uzağında bir dağ evinde, Robert Nesta Marley yaşamla tanıştı. Yemyeşil bir dağ eteği ve yöresi. Bu köye “zamanın yavaş geçtiği yer” de denirdi. Onun doğduğu ev müze halindedir.
    Beyaz bir baba ve siyahi bir annenin birlikteliğinden doğmuştur ve “ben ne siyahların tarafındayım ne de beyazların” demiş. Gelgelelim babası aileyi terketmiş. Babasız büyüdüğü için tüm eş dost konu komşu ona sahip çıkmış. Büyükbabası en büyük yardımcısıydı. Onun müzikle tanışmasına vesile olmuş pek çok konuda dünya görüşünü etkilemiştir.

    Zamanla okuldan okula şehirden şehire geçim derdi ile savrulan aile Trenchtown’a yerleşir. Nesta burada demirci çıraklığı yapar ama aklı hep müziktedir. Yaşadığı yerde hırsızlık, cinayet, yoksulluk almış başını gitmiştir. O bunlardan hep geri durmuştur ve genelde ailesi ile vakit geçirmiştir. Bu dönemlerde Jimmy Cliff ile tanışmıştır ve müzik dünyasına adım atmıştır.

    Jimmy Cliff’i bunun ile hatırlarsınız belki;
    https://youtu.be/xzGV9Bl6CGg

    İlk plağını doldurur ama tutulmaz. Yılmadan devam eder ve “The Wailing Wailers” grubunu kurarlar arkadaşları ile. Daha sonra yeni bir soluk gelir müzik piyasasına. Bu dönemdeki siyasi çalkantılar gençleri varolma savaşına sürüklüyordu. Bir kuşak düzene karşı durmaya başlıyordu. Dayatılan hayata isyan ediyor, müziklerinde artık “rude boy” denen kültür baş gösteriyordu. Ve Wailiers bu akımın öncülerinden oldu.

    Daha sonra “Rastafari” olgusu ile tanıştılar. Bu öğreti ve felsefe onları, yani asileri devrimci yaptı.

    Gruptan ayrılan üyeler oldu zamanla. Ekonomik sorunlar baş gösterdi. Zorluklar dalga dalga geldi. İleride eşi olacak kadın Rita’yı alıp Amerikaya taşınan annesinin yanına gittiler. Geçim derdinden dolayı pek çok işe girip çıktı. Demirciliği sayesinde Chrysler fabrikasında iş buldu. Ama Sam Amca’nın çukuru onu boğuyordu ve Jamaica’ya döndü. Eski dostlar bir araya geldiler ve patlattılar bombayı:

    https://youtu.be/87HqYVb_mvA
    https://youtu.be/eZ3eA5gxiLs

    Ama hükümet baskısı devam ediyordu ve bir grup üyesi esrar içmekten dolayı tutuklanmıştı. Tüm bunlardan bunalan Bob bir süre çiftçilik yaptı. Yediği kazıkların sonrasında kötü insanlara şunu söyledi “ onlar hakkında kötü şeyler söylemek istemiyorum ama söyleyecek iyi şeylerim de yok.” Çünkü onun besteleri çalınıp kullanılmaya başlanmıştı.

    “Gerçek şu ki, herkes seni incitecek. Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.”
    Bob Marley

    Hepimizin bildiği şarkısı ise “no woman no cry” dır kuşkusuz. Bu parça Trenchtown’da geçen günlerini anlatır onun.

    “Bu büyük gelecekte
    Geçmişini unutamazsın,
    Sil gözlerini diyorum sana
    Hayır kadın ağlama”

    Artık Reggae dünyayı sarmıştır. Daha sonraki dönemlerde bazı şarkıları Jamaica’da yasaklanmış, sansüre takılmıştır. “Sakıncalı düşünceleri” müziğine yansımıştır çünkü. Gördükleri ve yaşadıklarını artık tutamaz içinde.

    Yasaklı şarkılara bir kaç örnek:
    https://youtu.be/4XHEPoMNP0I
    https://youtu.be/BR0fQ6wJb6A
    https://youtu.be/5Qe23LVs2O4

    Amacı: insanları birleştirmekti. Tüm insanları. Tek silahı gitarıydı. Bu uğurda düzenlenen “Smile Jamaica” konseri düzenlendi. Konser bedavaydı ve tüm halka teşekkür mahiyetindeydi. Ama bir şekilde konser engellenmek istendi ve Bob Marley’in evi kurşunlandı konserden evvel.
    Tüm ısrar ve baskılara rağmen Bob vazgeçmedi ve sahne aldı. Saldırı engel olması amacındaydı ama halkın sevgi selini ve coşkusunu artırmaya yaramıştı.
    Artık bu zayıf saçları dreadlock olan çikolata renkli adam dünyayı sallıyordu.

    https://youtu.be/za01QWLXisQ

    RASTAFARİ

    Marcus Mosiah Garvey, siyahların özgürlüğünü ve kurtuluşunu savunan efsanevi 20. yüzyıl peygamberi olarak kabul edilir. Öğretisi ve yaşamı Bob Marley’i derinden sarsmıştır.

    Özgürlük, bağımsızlık gibi kelimelerin anlamını çok zaman evvel unutmuş, köleliğin verdiği yıkımı yaşayan siyah insanlar dünyası için Garvey ve felsefesi yepyeni bir ses, bir umut oldu. Bu öğreti tüm siyahların birleşmesi ilkesine dayanıyordu.

    Garvey aynı zamanda ödüncü yaklaşımlara ve bu yaklaşımların temsilciliğini üstlenen siyahi liderlere de savaş açtı. Bu liderler yaptıkları konuşmalarda, siyahların beklenen güzel günlerin bu dünyada değil, “Cennet”te gerçekleşeceğini söyleyerek,bu insanları sömürmeye hizmet veriyorlardı. “Cennete itirazımız yok” dedi Garvey, “ama şu anda dünyada yaşıyoruz. Ve çok ayrıdır. İlgimizi bu dünyaya yoğunlaştırıp özgür ve bağımsız uluslar yaratmalıyız.”

    En büyük düşü ise siyahları ait olduğu yere yani Afrika’ya taşımaktı. Bu uğurda taşıma şirketi kurdu ve siyahilere hizmet verdi. Daha sonra ABD tarafından cezalara çarptırıldı ve taşıma izni iptal edildi.

    Artık siyahlar arasında bir peygamber olarak görülüyordu. Afrika’da bir kralın tahta çıkacağını ve kurtuluşun yakın olduğunu dile getirmişti ve yıllar sonra Etiyopya’da bir kral tahta çıktı: Ras Tafari. Beklenen kral oydu. Yeni din bunun ardın doğmuş oldu böylece. Siyahların umudu olan bir din: Rastafari!

    Rastafari mensupları sade giyinir. Tam adı verilen 3 renkli şapkaları onları belli eder. Kırmızı: dökülen kanı, sarı: sahip olunan zenginliği, yeşil: yeryüzünün verimliliğini temsil eder.

    Neyse efendim. Bob Marley Rastafari ile tanıştıktan sonra müziği ve felsefesi farklı bir boyuta ulaşır. Küçücük, dar bir görüş alanına bağlanıp kalan bireyin, dünyayı ve insanlığı göremediğini, kuru, anlamsız bir yaşam sürdüğünü düşünüyordu Marley. Batı dünyası ve Batı kültürünün yaptığı buydu ona göre: insanları küçük dünyalarına, küçük yaşamlarına hapsetmek. Batılılar yani beyazlar. Artık müziği bu insanlığı ayağa kaldırmaya yöneliktir.

    https://youtu.be/oyFmNPoDbDU

    Babylon’un baskılarına tepki vardır artık:

    “Nasıl hala oturabiliyorsun orada
    Ne zaman çevreme baksam
    Acı çeken insanlar görüyorum
    her yerde…”

    Bu kadar şan şöhret neticede para demekti. Ama önce şunu bir izleyiniz dostlar:
    https://youtu.be/VjLSIauDEX0

    "mülk seni zengin yapar mı? Para hayatı satın alamaz. Benim zenginliğim hayatım, sonsuza dek."

    Bob kazancının büyük bir çoğunluğunu yardım kuruluşlarına bağışlıyordu. Kötü durumda olan Jamaica’lılara ayda yaptığı bağış 200bin doları geçiyordu. Afrikadaki okul, kilise, hastane gibi yerlere de yardım ediyordu.
    Şarkıları içinde belki de en anlamlısı “Redemption Song” olsa gerek:

    “Kurtarın kendinizi zihinsel kölelikten
    Kendimizden başkası özgür kılamaz aklımızı”

    “Eşlik etmeyecek misin
    Bu özgürlük şarkılarına ?
    Çünkü tek sahip olduğum, kurtuluş şarkıları,
    Kurtuluş şarkıları”

    https://youtu.be/QrY9eHkXTa4

    Kitabın içinde çok hoş bir röportaj da var. Umarım okuyanlar için keyifli olur.

    Bir gün Bob yere yığılır ve yapılan araştırmalar sonucu kanser olduğu ve çoğu yerini sardığı ortaya çıkar. Memleketinden uzakta olan Dost Bob, tüm umutlar tükenince evine dönmek üzere yola çıkar ama çok fenalaşan Kral, acil hastaneye yatırılır. Tüm bekleyişin ardından 1981 yılının 11 mayıs sabahı Reggae kralı Bob Nesta Marley hayata veda eder. 36 yaşında ve ününün zirvesinde iken aramızdan ayrılır.

    Bu en ünlü Rasta, Babylon’daki cefasını tamamlamış ve Zion’a gitmiştir.

    Peygamber olan Bob artık zion’daki tahtındadır ve oturmuş en kallavi cigaralardan içiyordur. :)

    Onun ardından dünya bu müziği daha iyi tanıdı ve sevdi. Teşekkürler Jah, teşekkürler Bob, teşekkürler Ras Tafari…

    Mezarında hala “GANJA” yetiştiği söylenir. Bir gün orayı ziyaret edebilirsem bunun teyidini yaparım sevgili dostlar.

    Onun ardından şu sözler havada süzülür:

    “Ne zaman işitir gibi olsam
    bir kırbacın şakırtısını
    Buz gibi akar kanım,
    Anımsarım, esir gemisinde
    Ruhumu nasıl yaraladıklarını…”


    Esen kalın dostlar, Jah sizinle olsun. RASTAFAY!!!

    Bonus şarkılar, keyifli okumalar, sağlıcakla dinlemeler :)

    https://youtu.be/KLL3DKZAzig
    https://youtu.be/Li41j14n4aY
    https://youtu.be/ysUcCHngH-I
    https://youtu.be/_fF4x-LljWo
    https://youtu.be/j2G_FA7weGk
    https://youtu.be/pZ7RjaFIP80

    Karadenizden Reggae :)
    https://youtu.be/gUXIDTbrMJo
    https://youtu.be/_SaF9RTqqQI
    https://youtu.be/GDIaH5NzT7U
    https://youtu.be/O8L5_6FaU_0
  • Ağlamak utanılacak bir şey değil. Gözyaşlarınız aşkınızın büyüklüğünü gösteriyor. Her kadın sizin gibi birisi tarafından sevilmeyi ister , buna inanın !...
  • 168 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Okurken bu kadın duyguları bu kadar iyi yaşamayı hissetmeyi ve ifade etmeyi nasıl öğrendi demeden edemedim. Çok yerde hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim bazı yerlerde kendimi tutamadım ağladım da. Bunca zaman kendime dahi ifade edemediğim duyguları sayfa sayfa okumak beni farklı bir aleme götürdü boğulacak gibi hissettim kendimi...velhasılı kelam okuyun derim dili konusu üslûbu harika kendinizden, acılarınızdan çok şey bulacağınız bir eser olmuş.
  • 1286 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Seyehat etmenin nispeten kolay olduğu zamanlardayız.  Uçakla daha kısa sürede daha uzun mesafeler katetmek mümkün. Yollar daha güvenli. Lisan bilmek çok da zaruri değil belki.

    Abdurreşid İbrahim 1857 doğumlu bir Tatar. Dini eğitimini almış ve tam manasıyla "kendini İslam' a ve İslam' ın yayılışına adamış bir mü' min. " Bir Seyyah. Japonya' ya İslamı ilk tanıtan kişi.

    İki ciltlik kitabın ilk cildinin büyük bir kısmını oluşturan Japonya seyehati ile beraber Japonya bahsi kadar tafsilatlı olmamakla beraber Türkistan, Sibirya, Moğolistan, Mançurya seyehatlerinden de bahis var. Lakin eser tanıtımında (1.cilt)  daha ziyade Japonya' dan bahsedeceğiz.

    17 Kasım 1909' da Vladivostok' tan Japonlara ait " Hozan Maru" isimli vapurla yola çıkan Abdurreşid İbrahim' in tafsilatlı anlatımı, bu dakikadan itibaren başlıyor.

    "Tam saat 12, Hozan Maru iskeleden hareket etti: Herkes birer işaret ile vapurda olan ahbaplarına veda merasimini ifa ettiler. Ne ağlamak var, ne öpüşmek ve ne de musafaha etmek ve mendil sallamak, hiçbirini burada görmedim..."

    Hozan Maru iskeleden ayrılıp yola çıktıktan yaklaşık bir saat sonra kaptandan tayfaya; açşıdan yolcuya herkes eline bir kitap almış ve mütalaa ile meşgul olmaya başlamıştır.
    " Vapurumuz hemen bir kütüphane şeklini aldı. Herkes vapurun her tarafında karyolalara uzanmış, bazılarının elinde kitap, bazılarının elinde gazete hep mütalaa ile meşgul bulunuyordu.
    ... Hatta büfede hizmet etmekte olan aşçılar ve tablakarlar dahi hep okumakta idiler.
    ... Bu suretle benim kütüphane deniz üzerinde tam 40 saat yol aldı, insanın burada gördüğü insanca muamele, söylemekle tükenmez o kadar hoş idi." diyerek yolculuk memnuniyetini, hayretini dile getirmekle birlikte tafsilatlı anlatımı ile bunu biz okuyucuyunun da gözlerinin önünde adeta bir resim gibi canlandırmaktadır.

    40 saatlik seyehatin sonunda 20 kasım sabahı Abdurreşid İbrahim Japonya' ya varır. İlk dikkatini çeken insanların çektiği iki tekerlekli bir araba olan " Rikşe"lerin varlığıdır. O zamanlarda 50 milyonu aşkın nüfusa sahip Japonya' da nüfus için yeteri arazi mevcut değildir ve bu yüzden hayvan  yetiştiriciliği yok denecek kadar azdır. Bu azlık sebebiyle  hayvanların gördüğü çoğu işi insanlar üstlenmektedir. Rikşeler de bunun en büyük göstergelerinden biridir. Sadece Tokyo bölgesinde 14.000 rikşenin var olduğunu yazan Abdurreşid İbrahim; bu arabaları çeken insanların 150 kiloya kadar yük taşıyabildiğini, saatte 12 kilometreye kadar hız yapabildiğini, normal seyirde ise 8- 10 kilometre yol aldığını ifade eder. Japon hükümeti elektrikli tramvay yapımı ve hayvan yetiştiriciliği teşviki ile Rikşelerin varlığını mümkün olduğunca azaltmaya çalışmaktadır.

    Japon lisanına dair bir şey bilmeden geldiği ülkede kısa sürede lisanı öğrenmeye başlayan Abdurreşid İbrahim bir yandan Japonya' nın önemli kişilerle görüşmekte bir yandan da köy ve şehirleri dolaşarak Japonya hakkındaki malumatını arttırma gayreti içerisindedir. Gözlemlediği üzre Japonya' da köylüler ve kentliler arasıda çok fark yoktur. Köylü halk da şehir halkı gibi saygılı, yüksek ahlaka sahip ve memleketleri için gayret eden insanlardır. Evleri gayet sadedir ve odalarda eşya namına sadece hasır ve ısınmak amaçlı bir de mangal bulunmaktadır. Kadın ve erkek herkes çalışmakla mükelleftir. Yiyecekleri de en az yaşamları kadar sadedir. Birkaç çeşit balık, yağsız tuzsuz lapa kıvamında pilav... Kadınlar çocuklarını genelde bir kuşak yardımıyla sırtlarında taşır ve Abdurreşid İbrahim' e göre de kısa boylarının sebebi de çocukların  birkaç yıl boyunca sürekli bu şekilde sırtta taşınmalarıdır. Erkekler genelde sakalsızdır, bıyıklarını da kendileri keserler.  8- 10 hanelik ufacık köylerde bile birkaç fabrika, mektep ve kütüphane bulunur.

    Terakkiye, eğitime, okumaya çok önem veren Japonya' da okullar üçe ayrılır: bazıları devlet, bazıları vakıf ve bazıları şahsidir. Okullar ilk açılacağı  zaman bir miktar para toplanır ve devlet bu paraya herhangi bir müdahalede bulunmaz. Para tamamiyle eğitimde kullanılır. Okuma yazma oranı çok yüksektir. İlköğretim zorunludur ve bir çocuk okula gönderilmediğinde bundan annesi, babası hatta o mahallenin idaresine atanan polis memuru sorumludur.

    Gazete Japonlarda ayrı bir ehemmiyet taşımaktadır. Ayda bir, haftada bir, günde bir baskı yapan gazeteler olduğu gibi günde iki baskı yapan gazetelerin varlığını haber veren Abdurreşid İbrahim; Hoti Şimbon gazetesinin gün içerisindeki iki baskıda toplamda 700.000 adet gazetenin çıktığını söyler. Gazete çok ucuz olmakla beraber gazeteyi satın almayacak fukaraların da okuyabilmesi için gazeteler köprü başlarına, şehrin kalabalık meydanlarına gerilerek halkın hizmetine sunulur.

    Japonların bu kadar kısa sürede terakki etmesinde en büyük etken Japonların memleketin menfaati için söylenilen bir bilgiyi kimden geldiğini umursamaksızın kabul etmeleridir. Velev ki bu bilgi hiç bilmedikleri bir yabancıdan gelsin. Abdurreşid İbrahim âmalar için açılan mektep fikrinin bir Amerikalıya ait olduğunu, lakin bu fikrin memleketin menfaatine uygun olduğundan Japonlar tarafından derhal kabul edildiğini yazar.

    Abdurreşid İbrahim' e göre Japonlar her noktada fazla iken eksik kaldıkları tek konu inanç ve din meselesidir.
    Tab' an  ( doğuştan) yüksek bir ahlaka, temizlik adabına, sadakat,dürüstlük gibi pek çok güzel haslete sahip Japon halkı için Abdurreşid İbrahim' e göre en uygun din İslam' dır. Çünkü Japonların bir "adet" nazarıyla baktıkları bu özellikleri aslında İslam' ın rükünlerindendir.

    Japonya' da ikamet ettiği süre içerisinde Prens İto, Kont Okama... gibi üst düzey pek çok kişiyle tanışıp görüşen; müze,kütüphane, okul, şehir, köy gezen Abdurreşid İbrahim bütün bu gezileri, konferansları, adına verilen ziyafetleri tafsilatlı bir şekilde büyük bir minnet ve şükranla kaleme almakta ve bu anlatımını çoğunlukla fotoğraflarla kuvvetlendirmektedir.

    Tokyo' da tanıştığı  Türk asıllı Mısırlı bir subay olan Fazlı Bey ile beraber İslam dinine ait ilk hutbeyi Vaside Üniversitesinde verirler. Dakikalarca alkışlanan ve herkesin hoşnut kaldığı bu hutbeden sonra Japonların kalbi biraz daha İslam' a ısınacak, üst düzey yetkililer bir mescidin gerekliliğini, bunun için kendilerinin gereken her şeyi yapacaklarını sürekli olarak dile getirmeye başlayacaklardır.

    7 aylık Japonya seyehatini 15 Haziran 1909' da tamamlayan Abdurreşid İbrahim Tokyo' da yapılması planlanan caminin izinlerini almak için yola çıkışını anlatarak kitabım birinci cildini bitirir ve " ayrılırken en çok zorlandığım yer" diyerek Japonya' ya ve halkına olan sevgi ve muhabbetini ifade eder.

    (Aslında dikkat çeken hususlardan biri Türkiye' dir. Caminin yapılması bahsinde Türkiye ile hiçbir  dostluğun, siyasi bağın olmadığı dile getirilmekte ancak 1890 yılında Japonya' ya ziyarete gelen ve Oşimo köyü yakınlarında batan Ertuğrul Fırkateynine ait herhangi bir bilgi verilmemektedir. )
  • Ne zaman seni düşünsem yalnızlığım aklıma gelir
    Bir ürperti gibi derinden derine duyarım çaresizliğimi
    Nedir bu gürültüler derim, top patlamaları
    Nedir bu şakaklarımda zonklayan ağrı
    İçimden dalga dalga boşanan gözyaşları ne
    Bu hangi nehir ki uzayıp gider alabildiğine
    Nedir bu ümitsizlik dolu bu kahır dolu yaşlar
    Bu denizler altında kopup gelen fırtına
    Bu bir çağlayan gibi uğultulu yaşlar
    Oysa zamandır ilerleyen imkansızlıklar içinde
    Başlangıcı olmayan bir sondur yaklaştığım
    Bu ipince nehir nereye gidiyor bilen var mı
    Ağlatan ne beni
    O doyamadığım dakikalar mı
    Düşen aksi mi gözlerime o bal rengi gözlerin
    Ki içimde çalkantısıyla hıçkırır denizlerin
    Sorarım; bu ağlamak ne kadar, nereye kadar
    O zaman rüzgar durur, fırtına diner ansızın
    Kapanır yorgun gözlerim bir gece başlar
    Ve karanlık uykularla sürer ağlama saatleri
    Uyanınca bir ıslak şafaktır gördüğüm
    Bir büyük resimdir gökyüzü seyrederim
    Yine Özleminle yanıp tutuşur göz bebeklerim
    Duyarım vurgularını başımda çaresizliğin
    Ben ağlayacak adam değildim bir kadın için
    Beni perişan edecek ne vardı bu kadar
    Bir de "Erkekler ağlamaz" diyorsun
    Tanrılığından utanmasa
    Tanrı bile ağlar.
    -Ümit Yaşar Oğuzcan
  • 95 syf.
    Kör Baykuş, epeydir çevremde lafı edilen, Kürk Mantolu Madonna furyası kadar olmasa da, huzursuz ve de bunaltıda hisseden veya yerli yersiz bu akıma (Akım diyorum çünkü bunu trend olduğu için yapan manyaklar da var. Sebepsiz yere kendini huzursuz moda sokanları anlamadım, anlamıyorum ve de anlamayacağım...) kapılanların zikrettiği kitaplar içinde başı çeken bir kitap. Öyle ki, kitabı okuyup bitirdiğimde hissedemediğim o bunaltı veya huzursuzluk halini fark ettiğimde, "acaba ruhsuz muyum ulan ben?" diye kendi kendime söylenmeden edemedim. Ya da ne bileyim, belki de aşırı derecede gamsızdım. Kim bilir... Belki de tam tersiydi. Belki de insanlar, içine düştükleri o halin sarıp sarmalamasında kendilerini buluyor, o hali kendilerine kimlik ediniyor, onunla var olduğunu kabul ediyordu. Onu kaybettiklerinde, tıpkı kimliklerini yitirmiş ve onsuz hiçbir yere kabul edilmeyecekmiş gibi sağa sola koşuşturuyor ve ya onu yeniden bulmak, ya da ona muadil başka bir "kimliklendirme huzursuzluğu" edinmek adına çırpınıp duruyorlardı. Sordum kendi kendime. Ne içindi bütün bunlar? Bir cevap bulamadım. Nitekim, Kör Baykuş novellasındaki karakterin derdi için de aynı soruyu sordum ve yine bir cevap bulamadım. Başucu kitabım olamayacağın kesinleşti dostum...

    BURADAN SONRASI SPOILER İÇERECEKTİR. ZİRA BAŞKA TÜRLÜ DERDİMİ ANLATAMAYACAĞIM...

    Sonlara doğru bunun ayırdına varsak da, karakterin, aldatılmayı sineye çeke çeke kendi karısına arzu duyuyor olması ve onunla olamadığı için her an kendini sıkıntıya sokması, bana sıkıntının sebebini değil kendisini sevdiğini düşündürdü. Yoksa çözüm bana gayet basit gözüktü. Basitçe anlatıyorum. Sal "kahpe"ni, bırak ne hali varsa görsün, sen de ondan sonra artık bağrına taş mı basarsın, başını alıp başka diyarlara mı gidersin, yoksa Kör Baykuş ismine atfen, Blind Date'lerde mi ararsın yeni sevdaları, yap bir şeyler ama yani. Kendini, sana aidiyeti sadece sözde olan bir kadına ne diye bağlayıp durursun be adam? Ama yook... Karım kimle fingirdiyor, benim öpemediğim, salatalık gibi buruk tatlı dudakları kimler kıtlıyor, bembeyaz teninde kimler keşfe çıkıyor... Düşüne düşüne derde düşersin tabii... Gerçi hikayenin bu yönüne serzenişte bulunmak da, ortada bir Kör Baykuş novellasının kalmasına mani, "e her şey senin dediğin gibi olacaksa kitabın ne manası kaldı?" diyebilirsiniz. Haklısınız. Yalnız ne demiştik daha evvelden? Serzenişler beni bağlar ;)

    Kitabın ruh halinden yana pek yakınlık hissetmesem de bir şey var ki, kitabı ayakta tutan da bu bana kalırsa: Yazarın harika anlatımı ve edebi kuvveti. Karakterin ruh hali, hastalıklı gelse de size öyle bir aktarılıyor ki, ruh halini resmen hissediyorsunuz, acısı sebepsiz de gelse somut bir hal alıyor ve cümleleri kuvvetli bir yazarın eserini elinizde tuttuğunuza kanaat getiriyorsunuz. Rüya-gerçek, geçmiş-gelecek, karakterler, hepsi birbirine karışıyor bir süre sonra ve hem her birinin gerçek, hem de her birinin hayal ürünü olduğuna inanmaya başlıyorsunuz. Yaşananlar, "an"dan mı yoksa geçmişten mi, bilemiyorsunuz. Bunun yanı sıra, geleneklerden, kültürden yansımalarla da çok güzel bezemiş yazar, hikayesini.

    Kitaba dair kapsamlı ve güzel bir inceleme okumak isterseniz, bunu yazarın dostu Bozorg Alevi çok güzel bir şekilde yapmış zaten. Kitabın sonunda bulacaksınız. Hem 25 senelik dostu Sadık Hidayet'i anlatmış, hem de kitabın oluşum sürecini ve kaynağını aktarmış okuyucuya. Ben ne yapacağım peki? Ben de, kitaptan kapıldığım izlenimleri aktaracağım. Bu, her okurla birebir örtüşmeyecektir, belki benimle aynı şeyleri daha evvelden biri veya birileri de yazmıştır ama şunu bilin ki, inceleme yazmadan evvel, yazacaklarıma etki etmesin diye o kitaba dair incelemeleri okumam. Benzerlikler tevafuklara işarettir :)

    Kör Baykuş, sürekli ölümden dem vuran bir karakterin anlatıldığı bir kitapta kullanılabilecek, "cuk oturan" bir kalıp. Ben ismin kaynağı hakkında şu izlenime kapıldım. Baykuş, bilgeliği sembolize etmesinin yanında kötü haberi, hatta ölümü çağrıştırır. Ölümün habercisidir. Çatısına konduğu evden ölü çıkar diye inanılır. Bu baykuş ise kör. Neden? Çünkü böylesine ölümü arzulayan bir adamın yanına yakınına uğramıyor, çatısına konmaya tenezzül dahi etmiyor. Onu, arzuladığı ölümle kavuşturmuyor. Bu sebeptendir ki, ona kör olmadığı halde kör diyen de, kör bir tutkuyla ölüme saplantılı karakterdir. Kasap dükkanı ve etlere merakına tam olarak bir yakıştırma getiremesem de, içten içe maddesel bir ilişki, tensel bir çekim, sadece insan etinin birleşmesinin arzulanması izlenimine kapıldım. Ruhsuz bir seks ve dindirilmesi gereken bir şehvet hali...

    Servi altında oturan adam ve siyahlara bürülü kadın ise bambaşka bir metafor sanki. Servi altındaki adam bence ölümü temsil ediyor. Nitekim servi ağaçları da, vahdetin sembolü, dimdik duruşlarıyla dayanıklılığın, ve aynı zamanda da fani oluşun sembolüdür. Mezarlıklarda sıkça rastlanır servi ağaçlarına. Bu da beni, adamın ölü gibi bir yaşam sürdüğüne inandırdı. Sol el işaret parmağını ağzına götürmesi, şaşkınlık ifadesi olarak zaten kitapta dile getirilmiş, bu şaşkınlığın sebebi ise siyahlar içindeki kadın. Kadın yaşamın sembolü. Elinde tuttuğu gündüzsefası (güzellik sembolüdür fakat kısa ömürlüdür (buraya dikkat)) ile, adamı yaşama davet eder gibi bir hali var fakat ikisinin birbirine kavuşması için bir engel var: arada akan dere. Kadının raksında adam, yaşamın enerjisine kapılıyor fakat ona ulaşması için de geçmesi gereken engeller var. Ona erişmeye can atıyor ara ara. Fakat engeller üstün geldiğinde ise içinde bulunduğu ölüm ve kasvet hali kendisini esir ediyor, sonrasında da afyonda huzur buluyor. Adam bazen kadını ölüme çekiyor, rüyasında veya gerçekte onu birkaç kez öldürüyor, kadına yaşamda kavuşamadığı anda onu kendi ölümüyle sarıp sarmalamak istiyor. Kimi zaman da, kadının hayat çekimi onu canlandırıyor, ölü bedenine güç geliyor, kendini bir başka hissediyor yalnız kadın ne zaman uzaklaşmaya başlasa, bu canlılık hissi de hüsranla, afyon dumanı gibi dağılıyor. Bu ruh halinde, yaşadıklarının da payı gözardı edilemez. Bu ruh halinde kendi yaşadıklarını bulan okuyucuya da bir şey denemez elbet. Bu tıpkı, cenaze merasimine katılıp da, kendi ölümüne veya ölüsüne ağlamak gibi bir ruh halidir. Benim yadırgadığım hal ise, depresif halin bir kimlik gibi sahiplenilmesi ve yerli yersiz ona sarılınması. Yoksa kimsenin acısını hafife almak gibi bir gayemiz olamaz elbet ;)

    Konuyu bağlayalım. Aslında yukarıdaki son cümle ile bitirip bırakmak gayem vardı ama bundan vazgeçtim. Kitabı öneririm. İçinde kendi acılarınızı bulabilirsiniz, bu sizi bir nebze üzer belki ama rahatlatabilir de. Ya da benim gibi öylesine okumuş da olabilirsiniz. Hikayenin çekimine kapılamasam da, İran edebiyatının kıymetli bir yazarı ile tanışmış olmaktan ötürü mutlu oldum ben. Anaaa! Meğer bu kitap, insanı mutlu da edebiliyormuş :D
  • Eşi,kızları ve kızkardeşleri hasta yatağının başında ağlıyordu adamın. Ellerinden bir şey gelmiyordu. Yaşlı annesi de bütün gücüyle dua ederek evinde ağlıyordu. Hastahaneye gidecek dermanı yoktu kadıncağızın. "Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar" sözü yalanlanıyordu. En içten kadınlar ağlıyordu orası öyleydi,hesapsızca. Gülmek ve ağlamak bir ana-babadan doğmuş ikiz kardeşlerdi. Oğulları, erkek kardeşleri, damatları da ağlamak istiyordu ama zordu. Toplum böyle öğretmişti, erkekler ağlamazdı, onlar gözyaşlarını nereye saklayacaklarını bilemeden bir köşeye çekilmişti sessizce. Hayat mı daha acımasızdı yoksa ölüm mü ? Ağlamak zayıflık değil güçlülüktü. Elbette kadınlar daha güçlüydü..