• 208 syf.
    ·37 günde·Beğendi·10/10
    SOLOHOV : RUS TOPRAKLARINDA KOCA YÜREKLİ BİR DAYI

    Yaşam Bu mu? kitabından sonra okuduğum 2. kitabı yazarın. Yine birkaç kısa hikaye , anlatı. 14 hikaye ve 6 savaş röportajı. Solohov hem iyi bir hikayeci hem de iyi bir gazeteci ve bir savaş tanığı.

    Savaş,sefalet,garibanlık,yoksulluk,çilekeşlik,soğuk,sevgi(sizlik),
    askerlik,çocuklar,kadınlar,adamlar,kısaca dertli ve bitimsiz dev Rus toprakları..

    Hüzünle dolu olsa da kitap, yazarın yer yer neşeli üslubu da söz konusu, zaten başka türlü akıl sağlığını koruması zor görünüyor. Konu savaşlar olduğunda insanların ne kadar "yarınsız" ve karamsar olduklarını tahmin edebiliriz..

    Bir neşeli alıntı, daha fazlası yok ama idare edin bununla :) #37554128

    Bu kadar güldüğümüz yeter mi bakın, #39452408

    Benim suçum yok, adam anlatmış işte her türlü gerçeği, duyguyu. Onun da suçu yok aslında, bir yüzyıl önceki dedeleri büyük yazarlar da anlatmadı mı benzer şeyleri.. Kim suçlu peki, kimsenin suçu yok belki de..

    "Uçup giden kargalar mermi çeliği renginde yeni tüylere bürünmüşler."

    Adamın zihni ne kadar savaşla örülü farkında mısınız? Karganın tüyünü de mermiyle anlatıyor..

    Tek tek hikayelerin hepsinden bahsetmesek de olur. Hepsinin ayrı bir tadı var, bir tanesi çok ilgimi çekti, "Nefretin Bilimi" isimli hikaye, burada savaşın insanlarla birlikte doğaya ve özellikle de ağaçlara neler ettiğini anlatmış yazar.

    "Savaşta ağaçların da insanlar gibi bir alınyazıları vardır."

    "Yaralanmış çam gövdelerinin altında ölü Alman erleri yatıyordu.Paramparça olmuş gövdeleri yeşil eğretiotlarının içinde çürüyor, top mermilerinin çenttiği çamların reçineli kokusu dağılan cesetlerin boğucu,yağlı,keskin kokusunu bastıramıyordu."

    "Ama çam ağacı top mermisi isabetiyle biçilmiş gibi düşer ve orada sadece iğneli,reçine kusan bir ağaç tepeciği kalırken meşenin ölümle karşılaşması başka türlü oluyor."

    ...........

    Ve kitabın en can alıcı yeri, son birkaç sayfadaki savaşa tanıklık ettiği kısım,savaş ne kötü şey ki içinde ölmek ve öldürmekten başka kötülükler de barındırıyor.
    Can korkusu,soğuk,açlık,susuzluk,umutsuzluk,yalnızlık,hastalık,
    çaresizlik,düşüncesizlik,beyin yıkamalar,hırs,cehalet insana neler yaptırıyor..

    6 kısa ama yoğun anlatı, 1941 senesinden ; alıntısız nasıl anlatılabilir, yazar o kadar sahici anlatıyor ki ne denebilir..

    DON'DA

    "İki duygu yaşıyor Don Kazaklarının yüreğinde : Yurt sevgisi ve faşist işgalcilere karşı nefret.Sevgi sonsuzluğa dek yaşayacak, nefret de,bırakalım,düşmanlar tümüyle darmadağın olana dek yaşasın. Bu nefreti ve halk öfkesinin o soğuk coşkunluğunu uyandıranın hali yaman olacak."

    KAZAK KOLHOZLARINDA

    Bakınız burada kadınların gücüne dikkat edin, savaşan bütün halklarda ne kadar güçlü ve cesur kadınlar var, tıpkı bizim Kurtuluş savaşımız gibi, Anadolu kadını gibi,

    "-Cepheye gitmen gerekirse yerine geçecek birini yetiştirdin
    mi?
    -Elbette.
    -Kim?
    -Karım.
    -Gerçekten yerini tutabilecek mi?
    Güneşten ve tozdan esmerleşmiş Zelenkov gülümsüyor.Biçerin dümeninde çalışan genç bir kadın korkuluktan sarkıyor,
    -Ben Zelenkovun karısıyım. Geçici olarak dümencilik yapıyorum,geçen yıl biçerci olarak çalıştım ve kocamdan fazla kazandım.
    Karısının sözlerinin Zelenkovun hoşuna gitmediği apaçık belli, konuşma üstünlüğünü ele alıyor.
    -Zorunluluk olursa yerimi tutabilir,diyor isteksizce,ama bizim düşüncemiz başka, birlikte cepheye gitmek istiyoruz.
    Ama Marina Zelenkova da son sözü başkasına bırakacaklardan değil anlaşılan, kocasının sözünü kesiyor,
    -Çocuğumuz yok,rahatça savaşabiliriz.Tankı da kocamdan kötü sürmem, merak etmeyin !

    SMOLENSKİY'E DOĞRU

    "Çiğnenmiş,tüyleri sanki sıkıntı verici bir biçimde dikleşmiş çavdarlar,kül edilmiş köyler,Alman bomba ve top mermileriyle yıkılmış kiliseler ve her yerde insafsız,hiçbir şeyin haklı çıkaramayacağı bir yıkımın korkunç izleri.Yürekli birliklerimizin karşı vuruşlarıyla sıkıştırılan Almanlar, yabancı toprak ve anlamsız yıkıntı meraklıları,izledikleri yol boyunca etrafı aceleyle çevrelenmiş,üstüne öldürülmüş Hitlerci askerlerin miğferleri giydirilmiş haçlı mezar tepecikleri bırakarak çekilmişler."

    CEPHE YOLUNDA

    "Altın rengi yaprakları sakin sakin parlayan,mucizeyle sağ kalmış tek bir ayçiçeğinin yangın yerinin hüzünlü fonunda inanılmaz,incitici bir görünüşü var.Yanmış bir evin temeli yakınında,çiğnenmiş patates yaprakları arasında duruyor ayçiçeği. Yaprakları yangın alevinden hafifçe kararmış, gövdesine tuğla kırıntıları serpilmiş ama yaşıyor ! Genel bir yıkımın,ölümün ortasında inatla yaşıyor ve doğanın bu mezarlıkta yarattığı biricik şeyin rüzgardan hafif hafif sallanan bu ayçiçeği olduğunu sanıyor insan."

    İLK BULUŞMA

    "Almanlar ağır toplarla ateş ediyorlar,dedi. Buraya geldiğimiz yolu dövüyorlar. Her gece taciz ateşi açarlar. Patlamalara boş verip uyumanızı salık veririm. Alışmak gerek buna. Almanlar düzenli millettir. Tam on beş dakika atıp susacak,bir saat sonra yeniden eğlendirmeye başlayacaklar bizi."

    SAVAŞ TUTSAKLARI

    "Adı Onbaşı Fritz Bergmann.
    Hitlerci propagandanın umutsuz biçimde baştan çıkardığı bu genç namussuz öldürmekten yorulmamış. Öldürmenin tadını daha yeni almış,başkalarının kanını doya doya koklamaya fırsat bulamadan esir düştü. Ve şimdi sonsuzluğa dek zararsız duruma getirilmiş olarak önümüze oturup kıstırılmış,kana susamış bir kokarcanın gözleriyle bakıyor ve bize olan nefreti burun deliklerinden tütüyor."

    Başka bir tutsak asker ama vicdanlısından,

    "Ordumuzun yaptığı yıkıntıları,terkedilmiş tarlaları,doğuya gelirken yaptığımız her şeyi bol bol gördüm iki aylık savaş süresince. Uykumu yitirdim,boğazımdan lokma geçmiyor. Aşağı yukarı bütün Avrupayı aynı şekilde yakıp yıktığımızı ve Almanyanın bütün bunların hesabını korkunç bir şekilde ödemesi gerekeceğini biliyorum. Yalnız bu Hitler denen köpeğin değil,bütün Alman halkının hesap vermesi gerekecek.Anlıyor musunuz beni?

    Yüzünü öte yana çevirip uzun süre susuyor.Eh fena bir düşünce değil.Çok ağır bir sorumluluğun ve kaçınılmaz hesap gününün bilinci Alman askerlerine ne denli çabuk erişirse, demokrasinin kudurmuş nazizm üstündeki zaferi de o denli yakın olacaktır."
  • 608 syf.
    ·28 günde·5/10
    Ne demiş Yıldız Tilbe "iki kadın bir adam, aşk çekilir aradan" peki aşk çekildi mi aradan diye soracak olursanız hayır derim aksine daha çok güçlendi. Peki nasıl? Öncelikle şunu söylemeliyim ki Kuma çok zor bir kitap son kitabı bitirene kadar kahroldum kitabı okumakla kalmayıp yaşadım resmen yazarların kalemi çok güçlüydü
    Kuma 3 serinin son kitabı yanılmıyorsam final kısmı okuyucuyu ikilemde bırakmış final gibi değilde yarım kalmış gibi ama yazarlar "bundan sonra hayatları hep böyle devam edecek" demek istemiş ve daha fazla uzatmamış gibi.
    Gelelim ana karakterlere
    Öncelikle Beritan'a Kuma olmanın zorluklarını yaşadığı için üzülsemde bir yanım hep kızgın kaldı sebebi ne olursa olsun bir kadın kendine bu hayatı secmemeliydi özellikle kendini deli gibi seven bir adamı saçma nedenler uğruna bırakıp kumalığı secmisse, üstelik kuma geldiği kocası sevdiği adamın dostuysa, üstelik kuma geldiği adamın karısına olan aşkı dillere destansa ve kuma kadın bunların hepsini bilipte geliyorsa kızmaya hakkım var bence.
    Serwan karakterini sevemedim çünkü dengesiz bir karakterdi ve öfkesine çok çabuk yenilip saçma sapan şeyler yapıyordu. Bana göre Ezo'ya olan aşkına sahip çıkamadı yazarcıklar her ne kadar öve öve bitiremesede Ezo'ya olan aşkını ben pek hissedemedim. özellikle Beritan'a karşı olan duygularını farkettikten sonra çok değişti bence Ezo'nun aşkını haketmiyordu. Dengeyi bir türlü saglayamamasının nedeni yanlış yerde ve zamanda yanlış hareketler yapmasiydi. Bir karısına gitti mi diğerini tamamen unutuyordu bir kadını mutlu etti mi diğerini yaraliyordu o yüzden Serwan'ı sevemedim.
    Gelelim Ezo'ya.. bir kadının çocuğu olmuyor diye böyle bir hayata mecbur bırakılması kabul edilebilir bir durum değil. Empati kurmaya korktum özellikle son kitapta Ezo için o kadar ağladım ki gözyaşlarım sel oldu aktı yüreğim parçalandı..
    Gerçekten yürekli kadın Ezo ben olsam kumam isterse melek olsun yinede kabullenmezdim böyle bir hayatı
    Kadın bu hayata mecbur bırakıldı, kocasını bırakıp gitme boşanma lüksü yok. Gelinlikle giren kefenle çıkar diyor töreler. Kocasını, hayatını paylaştı kadın, gözünün önünde kocasının kumasına kapılışını izledi, kendisinin veremediği çocuğu kumasının verişini izledi, kumasıyla kocasının çocuklarıyla aile olusunu izledi, çocuk veremiyor diye yetersiz hissetti kendini, hergün kocasının aşkını kaybetmekten korktu ne acı bir şey. Nasıl delirmedi nasıl katlandı diye sorup duruyorsunuz. Siz Ezo kadar güçlü olabilir miydiniz? Ben olamazdım
    Ezo tüm bunlara kocasına olan aşkı için katlandı. Keşke Serwan o aşkı hakedebilseydi..
    Son olarak yan karakterlerin yaşadıklarıda çok zordu yeri geldi kızdım yeri geldi ağladım yeri geldi haklı buldum kitapta en çok Kemal ve Ezo için üzülüyordum Kemal kısmı tam sonuclanmasada onun için çok mutlu oldum Beritan yüzünden çok yıprandı ama hakettigi mutluluğu buldu sonuna.
    Kurgu güzeldi kitabı okumaktan çok yaşadım ama bir daha okurmuyum??asla!! Kabullenemedigim çok şey vardı kitapta okurken beni kahretti. Doğuda bu tür olaylar çok yaşanıyor ama hiçbiri bu kitaptaki kadar romantik değil bunu bilin gerçek hayat daha acımasız
    [SPOILER]
    Kitabın sonunda bir seçim olmadı aşk bir kadında çocukta diğerinde kaldı ama Kuma Beritan'da çektiği acılardan sonra artık kocası tarafından değer görmeye ve ailesi tarafından saygı duyulmaya başladı. Serwan dile getirmese de bence Beritan'ıda seviyordu yazarlar sırf Ezoya haksızlık olmasın diye bu detayı atladılar bence.
    Yani Beritan çocuk getiren ama sevilmeyen kadın imajından sıyrıldı haa sorarsanız Serwan onu daha mı çok sevdi diye bu tartışılır ama Ezoyu başka Beritan'ıda başka sevdi bence. bir yarısı Ezoysa bir yarısı Beritan oldu artık
    Anlayacağınız yazarlar adaletli olmaya çalışmıştı. Yinede final beni tatmin etmedi. Sanırım kitabı okuyanlar ya Ezocu yada Beritancı oluyor yazarlar da her iki tarafı memnun etmek istemiş. Yinede emeklerine, kalemlerine sağlık.
  • 195 syf.
    ·8/10
    Osho ve "Ölmeden Önce Ölünüz" kitabındaki tekrarlanan öğretileri... Meditasyon meditasyon meditasyon.. Bir hayat yalnızca meditasyonla kurtarılabilecekmiş gibi bir algı yaratmaya ve Budizmi dikte etmeye çalışıyor "yumuşak" öğretileriyle. Fakat kimseye hiçbir şeyi dikte etmediğini de belirtiyor. (?) Onun söylediği şeylerin çok benzeri diğer dinlerde de geçerli, İslam, Yahudilik, Hristiyanlık, Taoizm vb.. İlk okumaya başladığımda duyu ötesi ve metafiziksel terimler gördükçe heyecanlanıyor ve çok derin buluyordum. Fakat kitabı okurken, bir iki ölüm haberiyle karşılaştım ve o an Osho'nun ölümü güzel anlattığı, ölümü övdüğü hiçbir dizenin anlamı kalmadı, annesini babasını kaybetmiş çocukların feryatlarını düşündükçe.. Bir yetime anlatabilir misiniz, annesi ve babasının ölmesinin aslında güzel bir şey olduğu avuntusunu? Ona anlatabilir misiniz -daha gözyaşları kurumamışken- ölümün hiçbir şeyi değiştirmediğini, üşüyen ellerinin kızarıklığına tanık olurken? Ya da acılar çeken birine meditasyon yaparsan hissetmezsin diyebilir misiniz, doktor ona neşteri uyutmadan vururken acıdan gözlerini, yumruklarını sıkarken? Ona bunun güzel olduğundan bahsedecek cesareti bulabilir misiniz? Her yerin ölüm ve hastalık kaynadığı, açlığın insanları tükettiği bir ortamda onlara anlatabilir misiniz burjuvazi felsefenizi? Osho'nun felsefesi çok dikkatimi çekiyordu onun kitabını okumadan önce, çok da hoşuma gidiyordu öğretileri. Fakat okudukça, Osho'nun bazı şeylere açıklama getiremediğini gördüm. Reenkarnasyonu savunan cümlelerinin hiçbirinde bunun sonunda nereye varacağımızdan bahsetmemişti. Sürekli yaşamın sonsuz olduğunu savunan cümlelerinin nakaratını okudum. Fakat dikkatimi çeken bir nokta vardı ki tarihte bazı şeylerin yalnızca o dönemdeki insanların hata yapmalarını engellemek için söylenmiş birtakım yalan olduğudur.. Bunların çoğu ise din adı altında yapılmış olduğudur. Bana bunu düşündüren alıntı şudur:

    "Dünyevi zevklerin tadını ne kadar çıkarırsanız kardır. Yaşamın suyunu hemen, şimdi son damlasına kadar sıkın. Mahşer gününde neler olacağı kimin umurunda? Hem mahşer gününün gerçekten gelip gelmeyeceğini kim bilebilir ki?
    Öylesine bir acele ki!.. Adeta hız hastalığı, hep daha hızlı, daha hızlı olmak... Kimse nereye gittiğiyle ilgilenmiyor, yalnızca daha hızlı gitmek, daha hızlı gidebilecek araçlar icat etmekle meşguller.
    Ve tüm bunların çıkış nedeni bu yöntemdir. İsa'nın zamanında işe yarıyordu. O sürekli çevresindekilere, "Dikkatli olun! Mahşer günü çok yakın. Dünyanın sona erişine kendi yaşam sürenizde tanık olacaksınız ve başka bir yaşam daha yok. Ve bu şansı kaçırırsanız sonsuza kadar cehennemde yanacaksınız." diyordu. Onun yaptığı aslında psikolojik bir atmosfer yaratmaktı. O sağken bu işe yaradı ve bu etki ölümünden sonra kısa bir süre daha devam etti. Devam etme nedeni ise onun en yakınındaki öğrencilerinin İsa'nın havasına, onun aurasına ait bir şeyler taşıyor olmalarıydı. Fakat bu yöntem zamanla tam tersi bir etki yaratmaya başladı. Dünya tarihinin tanık olduğu en dünyevi medeniyeti yarattı. Oysa ki arzulanan hedef tek yaşam fikrinin insanların son derece yoğun bir dikkat ve farkındalık içinde olup, tüm diğer arzu ve arayışlarından sıyrılarak Tanrı'nın peşine düşmeleriydi. Tüm yaşamları tek hedef doğrultusunda olacak, Tanrı'ya doğru bir arayış, bir araştırmaya dönüşecekti. Fakat sonuç insanların tek yaşama sahip oldukları inancıyla, bir daha dünyaya gelmeyeceklerine inanıp, mutlak bir biçimde dünyevi zevklere dönmesi ve bu sahip oldukları tek yaşamın keyfini olabildiğince çıkarmaya çalışmaları oldu. Yaşamın keyfini hemen çıkar, yarına erteleme!"

    Şimdi onu yerden yere vuruyormuşum gibi gözüküyor fakat düşüncelerim de bu yönde. Çok da fazla acı çekmemiş birinin cümlelerini okuyormuşum gibi geldi. Zira aristokratik bir düşünce bütünselliği kurmaya çalışmış. Herkese hitap ettiğini düşünmüyorum cümlelerinin. Fiziksel acıyı hafife alan biri, tamam haklı, hakikati ruhaniyetimizde bulmak için ve kamil bir insan olmak için insanlar olarak özümüze inmemiz gerekli. Buraya kadar sorun yok. Sorun bundan sonrasında başlıyor işte. Herkesin meditasyon yapması mümkün müdür? Kimisi ayin yapmayı, kimisi ibadet yapmayı kimisi de acı çekmeyi yeğler, ruhani gelişim için. Her ölümün aslında huzur içinde olduğundan ve bir aydınlanış oluşundan bahsetmiş. Trafik kazası geçiren biri için geçerli midir bu öğreti? Ya da kafasına balta gelen biri için? Ayağının üzerinden traktör geçen, annesinin eline son kez dokunamayan bir kadın için aynı şey geçerli midir? Hayatın gerçeklerinden sapıp farklı bir hayal dünyası içinde yaşamak her zaman için iyi bir şey değildir, insan hayaliyle bir yere kadar yaşar, sonra görünmeyen gerçeklik duvarlarına çarpınca anlar asıl hakikatleri, tarih boyu değişmeyen dünya sömürgesini, emperyalizmi, fakirliği, parasızlığı, acıyı ve daha birçok şeyi. Kitabı incelerken fazla duygusal yaklaşıyor olabilirim fakat insan bunları kesinlikle gözardı edemez. Edebilir mi? Etmemeli.

    Tüm bunların yanında diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum çünkü fazlasıyla bilgiyle dolu biri ama sanırım biraz aktarmada sıkıntı yaşamış gibi. Kitap arasında verdiği hikaye örnekleriyle anlattıklarını daha kalıcı hale getirmiş. Hikayelerinin yarısı bu anlam yükseltgenmesini sağlamış ama diğer yarısı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunların yanında tam alıntılık birçok yer var. Ders almamız gereken birçok cümle, birçok paragraf var. Geneli bakımından hoş bir felsefesi var. Fakat dediğim gibi, biraz burjuvaziye kayan bir felsefesi olduğu için her insana hitap etmiyor, aşırı Polyannacı kişilerin daha çok seveceği tarzda. Düşüncelerim genel anlamda bu şekilde. Tavsiye eder miyim, ilgisi olanlara evet, fakat fazla beklentiye girmemek gerekli.
  • 162 syf.
    ·4 günde
    Masallar; gerçek hayatta masal olamayacak kadar gerçektirler, yaşamın kaskatı, soğuk gerçekliğinde...

    Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’dan sonra yazarın okuduğum ikinci kitabı oldu. Okuması zor, bazen sıkıcı, ama güzeldi. Bol acılı adana gibi. Bol acılı gerçekleri okudum.

    Ankara’da bir sahil lokantası ve ankaralı rumlar. Hedda Gabler, babasından kalan piştovları satan mutsuz bir kadın ve daha başka kadınlar, kadın olanlar ve kadın olamayanlar.. Yedi cücesiz Pamuk Prenses, yüzyıllık Uyuyan Güzel, başlayamamış, geç başlamış, bitememiş veya alışılageldikten farklı bitmiş masallar. Dokuz hikayeden oluşuyor kitap. Birbirinden kurgu olarak farklı ama mesaj olarak bağlantılı dokuz hikaye.

    Kitaplarla dolu kütüphane rafları birden sağlı sollu tren kompartımanlarına dönüşüyor, kadın şiir okuyor, kitap yazıyor, pencereden hayatını izliyor.. Karakterler giriyor, başkaları çıkıyor, kimisi hiç giremeden kayboluyor, kimisi hikayenin içinde hapsoluyor, bazısı yok oluyor. Amansız, geç kalınmış sevdalar okuyoruz.

    Eleştirisel bir eser ortaya koymuş Mungan, hayatı, toplumu, dayatılan sahtelikleri ve ıskalanan gerçekleri, yaşadıklarımızı ve yaşa(ya)madıklarımızı anlatmış. Klişe masallara farklı yorumlar katmış, onları hayata katmış, böylelikle çirkinleştirmiş, gerçekleştirmiş. Gerçek de çirkin değil mi zaten? Hayatlara alışılmadık sonlar biçmiş, tanıdık ama başkalaşmış karakterler yaratmış.

    Sosyolojik, psikolojik ve kültürel dogmalara karşı eleştirisel çalışmış, bir çok aykırı ama düşününce haklı fikirler ortaya koymuş. Eleştirdikçe eleştirmiş, vurmuş kırbacı kör, bağnaz topluma.

    Nitekim okuması zahmetli ama zihnen besleyici, daha çok soyut, az fantezi, çok gerçekçi, bilgi konusunda besleyiciliği olmayan, ama fikir bağlamında zengin, roman havasında masalımsı hikayelerden oluşan, kısa ve okunası bir eser.

    Eleştirilerime gelecek olursak:

    İlk olarak kitaba editör eli değmemiş, 18. baskı, Murathan Mungan, Metis, ama yazım ve imla hatalarından, anlam bozukluklarından geçilmeyen bir kitap.. Yazar kafasının içini yazıya dökmüş, kurallara takılmamış. Tamam önemli olan fikir, ama editörden geçmeli bir kitap, başka türlü okuyucuya saygısızlık bu. Yakıştıramadım, ne yazara ne de yayınevine. Müşteri, yani okur velinimet değil mi? Yok saymak, bozuk metinlerle dolu bir kitap vermek okura ne demek? Hayır, bu kabul edilemez. Bir edebiyatçının dil bilgisini, imlayı yok sayması kabul edilecek bir şey değil..

    İçeriğe gelecek olursak, sonları bağlanmamış hikayelerin. Ne kadar farklı bir hava katsa da bazen sıktı hikayelerin tutarsızlığı. Zor cümleler, arka arkaya saydırılmış, birbirine bağlanmamış fikirler. Tekrarlara sık düşülmüş, konularda derinlere inilmiş ama orda öyle bırakılmış, okuyucuyu arafta bırakmış bitirmiş hikayeleri, cümleleri, fikirleri.

    Bütün olarak güzel bir kitap, bolca eleştiri, bolca hayatın içinden, ara sokaklardan manzaralar.. Okunabilir, farklı ve zengin, ama eksisi de çok.
    Farklı bir okuma arayanlara tavsiyem.

    Okuyacak olanlara iyi okumalar. :)
  • 484 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kitabın yazarı Uno Harva Fin asıllı bir oryantalisttir ve bu kitapta bize sunduğu veriler Rus Çarlığı adına yaptığı araştırmalardır. Türk ve akraba halkların inanç dünyasını araştıran ilk araştırmacılardandır ve sonraki birçok kişi onun eserlerinden yararlanmıştır. Kitapta çok güzel ve geniş bilgiler vermesine rağmen yer yer bazı değerleri Türklere yakıştıramayıp farklı halklardan geçmiştir gibi bir yargıda bulunması benim de yer yer kitabın kenarlarına ufak küfürler yazmama sebep olmuştur. Kitabın girişinde bulunan Erol Cihangir'in tenkidi kitaba başlamadan önce muhakkak okunması gereken bir yazıdır. Harva'yı çok haklı olarak önyargılılığından ve doğu medeniyetlerini anlamamasından dolayı eleştirir. Harva Türklerin kolektif belleğini değerlendirirken batılı gözlüğünü bırakamamaktadır. Batılı bilim insanları öteki olarak gördükleri halkları zaten hiçbir zaman tam manası ile objektif olarak değerlendirememektedirler, özellikle doğulu halkları. Bunu başarabilene henüz rastlamadım çünkü ötekini önyargısız değerlendirmek çok zordur. Joe Bousquet 'in " Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum." sözleri tam da bu konu ile alakalıdır. Henüz kitap hakkında bilgi vermeden bu bölümde detaya inmemin sebebi, ilerleyen bölümlerdeki pek çok inanışın birçok mitolojik eserde bulunabilir aynı anlatılar olması ve şu anda bahsettiğim konunun daha önem arz etmesidir. Bousquet'in sözlerinden belki farklı kişiler farklı anlamlar da çıkarabilirler ancak birçok kişinin çıkardığı ortak anlam bence "kültür" kavramıdır. Kültür biz doğmadan önce içine doğacağımız toplum tarafından yaratılmıştır ve biz doğar doğmaz bu kültüre göre yetiştiriliriz; dil, yeme-içme, giyim, cinsiyet rolleri, din, öteki imgesi ve daha birçok kültürel unsur bizden önce oluşturulmuştur. Bizim yaşantımızı şekillendiren bu kolektif bellek, "öteki"yi objektif bir şekilde değerlendirmemizi engeller. Biz içine doğduğumuz kültürü tam anlamıyla eleştiremeyiz, "öteki" bize baktığı zaman bizim göremediklerimizi görür ancak o da kendi "yaraları" ile görür. Göğü Delen Adam adlı eserde "papalagi"nin yaşantısını eleştiren yerliler, aydınlığı ve objektifliği ile övünen pek çok megaloman bilim insanının dünyasını başına yıkmıştır. Bilim insanlarının ne kadar aydınlansalar da tam anlamıyla "yaralarından" kurtulamadıkları düşüncesindeyim. Harva'da "yaralarının" farklında olmadığı için doğu medeniyetlerini küçümsemektedir. Harva'da Türkleri ve doğu medeniyetlerini inanışlarından, yeryüzünü canlı olarak görmelerinden dolayı " geri medeniyet" olarak görmektedir. Doğayı katleden ve hayvanları gereksiz yere avlayıp nesillerini tüketen batı , 20. yüzyıldan sonra doğacı derneklerin kurulması ve protestolarla yeni yeni doğanın değerinin farkına varmaya başlamıştır. Oysa Türkler binlerce yıldır doğa temalı bir inanca sahiptirler. Cihangir, Harva'nın çoğu inanç ve uygulamada köken arayışına gidip delil sunamdan bazı değerleri Asya'da bulunan yerleşik hayata geçmiş medeniyetlere dayandırmasını da eleştirir. Birçok halkın yaşadığı coğrafyada kültür alışverişi kaçınılmazdır, Türk mitolojisindeki bir motif Çin mitolojisine de girebilir veya tam tersi de olabilir. Şamanizm ve Zerdüştlük inançlarındaki inanış ve pratiklerin İslam'da yer bulduklarını bilmekteyiz. Bu inanışların dinde yeri olmadığı vs. gibi cümleleri dile getirmek gereksiz bir çabadır, bu inanışların bireyler açısından işlevsellikleri vardır. Harva'nın çalışması Türk mitolojisinin kökeni üzerine bir çalışma olmaktan ziyade gözleme dayalı bir çalışmadır ancak alanında yapılmış en iyi çalışmalardan olduğunu da belirtmek gerekir.

    ALTAY PANTEONU
    Girişte yeryüzü tasavvurunu yönlere göre şekillendiğini, eski insanların dünya tasavvurlarının yaşayan atalarından aldıkları bilgiler ölçüsünde, yaşadıkları coğrafya sınırları çerçevesinde şekillendiklerini görmekteyiz. Yakutlar arasında dünyanın, yaşadıkları bölgedeki nehrin doğduğu yerden denize battığı yere kadar olan alandan ibaret olduğu inancı gözlemlenmiş. Türkler doğuyu önlerine, batıyı arkalarına alarak ilerlemektedirler. Diğer eserlerden de gördüğümüz gibi güneşi selamlamak için doğuya dönerler, kurban sunulurken de doğuya dönülür. Saçı sunulurken de dört ana yöne kımız, süt, rakı dökülür. Kurban olayı çok çeşitlilik gösterir ki bunlara birazdan geleceğiz. Türk ve akraba halkalrın yeryüzü tasavvurunda diğer pek çok halka görüldüğü gibi "axis mundi" inancı vardır ve bunlar genelde ağaç, dağ ve obaya dikilen büyük direklerdir. Gökteki kutup yıldızı, dağlar, ağaçlar, otağın tepesindeki şanırak veya tündük denen yer, yeri ve göğü birbirine bağlar. Ağaçlar ve dağlar gökyüzünü ayakta tutan kudretli canlılardır. Yeryüzünün göbek deliği olduğuna dair inanç da vardır ve burası da yeraltını bu bağlanan katmanlar arasına eklemektedir. Göğün direği, yerin direği / ekseni gibi adlandırmalar bu taşıyıcılara işaret etmektedir. Bazı Türk halklarında gökyüzü bizzat çadırdır, çadırın tavanıdır. Gökteki yıdızlar bu çadırda açılan deliklerdir ve en belirgin deliklerden olan Ülker takımyıldızı soğuk havanın en çok içeri girdiği deliktir, bunu gökte görünce çadırın delindiğini ve içeri soğuğun dolacağına inanmaktadırlar. Bu çok müthiş bir gözleme dayalı hadisedir, Ülker takımyıldızı gerçekten de havaların soğuduğu zamana yakın gökte belirir. Bu delikler aynı zamanda kuşlar geldikleri yerlerdir. Katmanlara dönecek olursa şamanlar ayinlerinde bu katmanlar arasındaki geçişlerini, tırmandıkları ağacın gövdelerine attıkları çentiklerle temsil ederler. Bölüm bölüm kitabı alatmak çok uzun süreceği için yazıyı akışına bırakıyorum burada. Diğer kitaplarda pek görmediğimiz bir motif olarak gökyüzünde bir süt denizi olduğu, sütü tanrıların çok sevdiği inancı vardır. Şamanlar bu sebeple ayinlerinde bol bol süt saçıları yaparlar. Göğün katlarının 7 veya 9 olduğu bazen daha fazla olduğu düşünülür. Aynı şekilde onun bir yansımasının da yeraltında olduğu düşünülür. Yeraltına Erlik gökyüzüne de Ülgen-Kayra hükmetmektedir. Kötülük yeraltından geldiği için Erlik Han'a yapılan kurbanlar daha gösterişli ve ciddidir, çünkü ondan korkulur. İyi tanrı Ülgen'den zarar gelmeyeceği için korkulmaz. Erlik bazı yaratılış mitlerinde de insana zarar veren, onu kirleten bir varlıktır. Örneğin birinde insan yaratılır, Erlik gelip onun cildini bozar ve hastalıklar bulaştırır. O zamana kadar dış yüzü olan insan teni Ülgen tarafından içe döndürülür ve o kötü görüntüler içte kalır, o günden bugüne kadar hastalıklar oluşmaya başlar ve bunlar Erlik yüzündendir. Bunlar diğer mitoloji kitaplarında da karşılaşılan mitler olduğu için ben burada geçen ilgi çekici uygulamalardan biraz örnek vereceğim. Mesela çocuğu olmayan ailelerde kadınlara uygulanan şaman tedavilerinden biri şöyledir. Şaman kadını otağın içine alır, otağın içi boydan boya birkaç yön boyunca gerilmiş at kıllarıyla doludur. Bu at kılları üzerine yıldızları, gezgenleri, güneşi temsilen nesneler konmuştur. Bu nesneler arasında büyük bir de kuş vardır. Kadın bunların altına sırtüstü yatar ve şaman ayine başlar. Şaman ayinin sonuna geldiğinde o kuş temsiline yaklaşıp kılı keser ve kuş kadının göbeğine düşer, ayin bu şekilde sona erer. Bana göre ve birçoğuna göre tiyatronun da temelini atan şamanlardır, burada bugün Anadolu'da da kuş, leylek, uçarak cennete gitme gibi motiflerin yansımasını görmekteyiz. Anadolu'da çocukları leyleklerin getirdiği yönünde inanç vardır ve bu Türksitan coğrafyasında da aynı şekildedir. Leylek zaten Umay Ana'nın don değiştirmiş halidir. Eski Türkler doğacak olan çocuğun bir kuş ruhuyla gelip kadının karnına girdiğine inanmaktaydılar, bu ayinde de bunun temsilini yani "tiyato" olarak sunuluşunu görmekteyiz. Tabi günümüzdeki insanalrın bakışı ile bu tiyatro olabilir ancak büyü ilkeleri ile ele aldığımızda o dönemdeki insanların mantığı ile "benzer benzeri yaratır". Hoşuma giden inanışlardan biri de "Ateş Tufanı" dır. Yani genelde su ve sel baskınıyla gelen tufan dile getirildiği için belki birbirlerinin varyantı olmakla birlikte bu farklı bir tufandır. Yeryüzünden ateşler püskürür ve her tarafı ateş denizi kaplar, ateşler su gibi akmaktadır, bir erkek ve bir kız kaza veya kartala binerek göklerde uçarlar ve en son buharlar vs. sona erkek bir kara parçasına inerler ve insan nesli devam eder.

    Şamanların ayinlerinde tanrılara ve ongunlara saçıda bulunmaları da çok çeşitli veriler sunmaktadır. Hem tanrılara hem doğa ruhlarına hem de ölen atalarına sunular yapmaktadırlar. Ölen atalar tamamen yok olup gitmemekte, yaşayan insanların hayatlarına etki etmeye devam etmektedirler. Bazı Türk halkalarındaki inanca göre ava çıkan insanlar atalarına bol bol saçı sunmalıdırlar çünkü avda avlayacakları hayvanın gölgesininin "öbür dünya"da da avlanması gerekmektedir, bunu yapacak kişiler de ölen atalarıdır. Öbür dünya dediğimiz yer cennete veya cehennem değildir, eski Türk inancına göre böyle bir ayrım yoktur. İnsanlar ölüm şekillerine göre bir yerlere giderler ve buralar genel olarak bugün Anadolu'da da yaşadığı şekilde "öbür dünya" olarak adlandırılırlar. Ölüm anında kişi yatakta yatıyorsa veya hasta yatağında yatıyorsa bu onun için çok rezil bir ölümdür, bu kişi Erlik Han'ın yanına yani yeraltına gider. Kişi savaşarak can verirse daha iyi bir "öbür dünya"ya gider. Bu sebeple günümüzde yatarak veya can çekişerek ölmektense savaşarak ölme motifi kitaplarda ve filmlerde geçmektedir, bu Türklerin kolektif bilinçlerinin ürünüdür. Savaşarak ölmeyen kişileri Erlik'in yardımcıları ele geçirirler ve hizmetkarları yaparlar. Ölen ataların temsilelri ağaç kabuklarına çizilerek veya ağaç olarak bizzat yontularak evlere asılır veya bir sunak köşesi yapılıp özellikle 7 ata orada sıralanır. Ava giderken, özel günlerde vs. bir şey yenirken veya içilirken önce bu ataların temsilleri üzerine "saçı" olarak serpilir. Saçı kansız kurbandır; rakı, kımız, süt, su kansız kurbandır. Öbür dünyadaki atalara saçı yapılmazsa av başarılı geçmez. Öbür dünya, bu dünyanın tam tersidir, burada olan her şeyin orada zıddı vardır. Burada gündüz iken orada gecedir, buradaki insanlardan farklı olarak oradakiler başaşağı yürürler. O dünyayı görme veya oradan haber alma nesneleri ayna ve sudur, öyle ki sudaki yansımalardan hareketle böyle bir inanç doğmuş olabilir. Yakın zamanda veya aynı günde bir kız ve bir erkek evladı ölen aileler bir kağıda bunların temsillerini ve yanlarına çeyiz temsilleri çizerek ateşte yakarlar ve bu iki kişiyi evlendirirler. Onlar öbür dünyada karı koca olmuştur, dünürler de bu dünyada sanki hiçbir fark yokmuş gibi akraba olurlar.

    Bebeği kundakta ölen anne memesini sıkarak sütünü etrafa saçmakta ve "anam jajuci" için demektedir. Bu jajuci çocuk yapma enerjisi veren bir tanrıçadır. Doğum yapan kadınlar göbek bağlarını bir beze sarıp saklar, bu ileriki doğumlarda ona yardım edecektir. Bir yakınları doğuruyorsa hemen komşudan bu bağları olan kadın çağrılır ona dokundurulur vs. yine yukarıda dediğimiz gibi benzer benzeri yaratır mantığıdır bu.

    Tanrı tarafından gönderilen kartalın yumurtasından çıkan ilk şamanın soyundan gelen insanlar farklı bir statüye sahiptirler, bunlara Merküt kabilesi denir. Sıradan insanların yapamayacağı şeyler vardır. Mesela yıldırım çarpması sonucu ölmüş bir hayvana kimse dokunamaz, sadece Merküt kabilesi mensupları bu hayvanın etini yiyebilir. Böyle bir ölü hayvanı gören kişiler yakınından bile geçmezler.

    Yeni ev kuranlar ateşe saçı yapmak zorundadılar, gelin de yeni geldiği evin ateşine saçı yapmak zorundadır. Erkek de bunu yapmak zorundadır ve ayrıca baba otağından getirdiği toprağı kendi otağı içerisine serper. Bu ateşe sunu yapılmazsa bereket kaçar, ateşe saçı sunulmadı diye otağı yanan aileler vardır. Ateşi bıçakla- kılıçla eşeleyen kişilerin çocuklarının tek gözü kör olur veya sakat olurlar. Gök gürültüsünden korkup etrafa süt saçma geleneği de oldukça yaygındır. bu işi ölen insanların gazabından korunmak için de yaparlar. Ölen kişinin rahat etmezse geri dönüp yaşayanlara sıkıntı çıkaracağına inanırlar. Onun için sık sık onlara da saçı sunulur.

    Hırsızı ortaya çıkarmak için yapılan bir şaman ayininde ateş başına gelen şaman eline temsili bir insan figürü alır, bu tahtadan yapılmıştır. Obada şüphelenilen isimleri veya çoğunun adını sayarak ateş etrafında ayin yapar, bu esnada insanlar da oradadırlar. Şamanın gerçek hrısızın adını söylediğinde elindeki temsilin ona başını sallayacağına inanırlar. Bu esnada şaman o tahtaya çiviler ateşe tutar vs. Bu acıların hepsini gerçekten de hırsız hissetmektedir.
    Ölü defin yöntemleri de geniş bir alan ancak burada şamanların definlerine dair güzel bilgiler verilmiş. Şamanlar toprağa gömülmezler topraktan biraz yüksekte bir ağaç kuru içerisine bırakılırlar ve üzerlerine kayın yaprakları örtülür. Toprağa gömülmezler çünkü ölen şamanların ruhları kuş olarak bedenden çıkar ve başka bir bedende tekrar gelir. Sanırım bu sebeple toprağa koymuyorlar. Şamanların defnedildikleri yerlerde 4 sırık üzerine kartal figürleri yapılır.

    Kötü ruhlar insanların ruhlarını çalmaya çalışırlar. Ruh ölünce bedenden çıkar ancak bazen uyurken de, hastayken de çıkabilir. Ruh tanımlamaları çok çeşitlilik göstermektedir. Kötü ruhlar insanların burunlarını kaşıyarak hapşırmalarını sağlarlar, böylece içlerindeki ruh dışarıya çıkabilir ve onu çalabilirler.

    Av merasimleri olarak genelde ormanda gerçekleşen av ve bunun etrafındaki pratiklere yer verilmiş. Avlanan hayvanın gazabından korunmak için tütsülenirler, eve farklı yoldan gelirler, çadıra ön kapıdan değil de arkadan bir kısmı kaldırarak girerler. Hamile kadınlar ava götürülmez çünkü av hayvanının ruhunun , izini bulup kadına ve bebeğe zarar vereceğine inanılır. Avlanan hayvanın kafası veya kafa derisi verilmez, satılan tüm postlar özellikle ayı postları kafasıdır. Ayı da ormanın koruyucu ruhudur ve adı direkt telefuz edilmez, koca oğlan denir. Ayıyı avlamaktan kaçınırlar ancak avlarlarsa da ondan özür dilerler, ant içerler. Seni biz öldürmedi x kabiledeki kişi öldürdü, seni buran ok Rus yapımıydı gibi şeyler anlatırlar ölü hayvana.

    Anlatılacak çok şey var ancak diğer eserlerdeki aynı şeyleri anlatmak istemedim.

    İlteriş YILDIRIM
  • “Kimin haklı olduğunu kim bilebilir?”
  • "Kralına karşı haklı olan bir vekil, kocasına karşı haklı olan bir kadın, subayına karşı haklı olan bir nefer, bunların hepsi iki kat cezaya çarptırılmaz mı?
    Zayıflar için haklı olmak bir suçtur."