• Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
    Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!
    -Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
    -Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.
    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.
    -Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
    -İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe ile üç dil oluyor.
    -Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.
    -Kadınların ayrı bir dili mi var?
    -Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçeyi öğrenmeli.
    İyi de niye Bükçe? -Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını "Bükçe" koydum.
    -"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.
    -Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.
    -Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?
    -Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    -Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
    -Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor? diye canları sıkılır.
    -Biz de bazen Cananla böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin? diye kızıyor bana.
    -Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
    -Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
    -Var dedik ya oğlum, Bükçeyi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
    -Hazırım baba.
    -Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçede en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana Bugün bir elbise aldım. diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    -Hikaye dili yani.
    -Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes. demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen seni sevmiyorum. de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
    -Ne alakası var baba seni sevmiyorum demekle kısa anlat demenin?
    -Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
    -Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.
    -Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
    -Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
    -"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
    -Peki ne demem gerekiyordu?
    -Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın ;Evet, biraz" falan deme "Hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

    -Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.
    -Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
    -Ve asla unutmazlar, değil mi?
    -Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
    -Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
    -Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.
    -Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun? Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
    -Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.
    -Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
    -Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.
    -Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?
    -Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, Neyin var? diye. Hiçbir şeyim yok. diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
    -Bükçe'de Hiçbir şey yok. demek ";Çok şey var, benimle ilgilen. demek oluyor, o zaman.
    -Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.
    -Bir arkadaşım da "Kadınların "Peki." demesi tehlikelidir" demişti.
    -Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir "peki", "olur", "tamam" her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    -Zor bir dil baba.
    -Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
    -Anlamak da pek kolay değil ama.
    -Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.
    -Nasıl yani?
    -Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    -Küçük ama önemli detaylar.
    -Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
    -Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.
    -Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.
    -Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.
    -Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.
    -En değerli sözcük nedir?
    -Sen bil bakalım.
    -"Seni seviyorum." herhalde.
    -Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor. diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
    -Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
    -Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
    -Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
    -Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
    -Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.
    -Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
    -O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
    -Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.
    Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün. Sema Maraşlı'nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz Kitabından
  • Kültürümüzde erkek eşcinsel olmanın özel bir tehlikesi vardır. Yakın tarihli bir araştırmanın da gösterdiği gibi, "Suç konusunda temel yasama vurgusu, erkek eşcinselliğine yöneliktir, çünkü kadın eşcinselliği konusunda yasalar hemen hiçbir zaman uygulanmamıştır.
    Araştırmacı, "...bir yasa yürütme sorunu olarak kadın eşcinsellere karşı” neredeyse "tam bir ilgisizlik" olduğu sonucuna varmıştır.
  • Acaba neden ilkel ve yarı uygar insanlar arasında bekâr kadın ve bekâr erkek sorunu yoktur?
  • Kitap iki bölüm halinde ayrılmış ve bu bölümlerde bir çok alt başlıklara yer verilmiştir. Kitap hakkındaki değerlendirmemi sona bırakıp öncelikle seçtiğim bazı başlıklar çerçevesinde kitabı irdelemeye çalışayım.

    Birinci Bölüm: Film Eleştirisinin Kurumsal Çerçevesi
    -Film Eleştirisi Nedir?
    Çeşitli eleştiri tanımlamaları yapılmış olup, eleştirinin kısa bir tarihine yer verilmiş ve film eleştirmeni, film çözümleyici, sıradan izleyici arasındaki farklar anlatılmıştır.
    “Eleştirinin amacı, okuyucusunu eğitmektense, onunla ortak bir evreni paylaşmak ya da ona farklı bir bakış açısı sunmaktır. Eleştiri yazarının okuyucudan üstünlüğü, sorular sorabilmek, bu soruların yanıtlarını bulmanın peşinden gidebilmek, çoğu kişinin düşünebileceği fikirleri bir yöntem aracılığıyla özlü şekilde tartışabilmek ve yazıya dökebilmekten ileri gelir.”22

    -Popüler Film Okumaları- Eleştiri Ayrımı
    Bu ayrımlar şöyle özetlenebilir: Eleştiride yazar filmden aldığı hazza yer vermez; eleştiri bir tanıtım yazısı olmaz dolayısıyla filmin türü, oyuncuları gibi bilgileri vermesi gerekmez; dil temelinde ‘ben’ yaklaşımı olmamalı ‘izleyici’ temelli bir yaklaşım sunulmalı; eleştiri yazılarında muğlak, araştırmalarla desteklenmeyen genellemelerden kaçınılması gerektiği belirtilmektedir.
    “Eleştiride, “Müzikler de filmin gücünü artırıyor” gibi bir ifadeye yer verilmemelidir. Bu cümlede “filmin gücü”nden ne kastedildiği belli değildir. İzleyici üzerinde yaratılan etki kast ediliyorsa, bu durum bilişsel yaklaşımla ve alımlama araştırmalarıyla desteklenmeye ihtiyaç duyar, bu da analiz yapılmasını gerektirir. Unutulmamalıdır ki muğlak ifadeler, eleştirmenin kolay yolu seçtiğinin göstergesidir. Çünkü bu ifadeler kolayca yazılır. Eleştiri için asıl zor olan ise en yalın haliyle durumu tanımlayabilen, irdelemeye dayanan somut ifadeler kullanabilmektir.” 32

    -Eleştirmenin Sorumluluğu
    Film eleştirmenin öncelikle tarafsızlığı üzerinde durulan bölümde, eleştiri yazımında kullanılacak yöntemler kısaca anlatılıyor, eleştirmenin film yapım süreçleri hakkında bilgi sahibi olması gerektiği, yazacağı filmleri seçerken sadece beğenerek izlediği filmlerle sınırlı kalmaması gerektiği vurgulanıyor.
    “En başarılı eleştiri yazarlarının metinlerinde kendilerini gizlediğini, vurgulamalarının da en az dikkat çekecek şekilde düzenlendiğini unutmamak gerekir. “36

    -Kurguya Dair
    Film yapım sürecinde kurgunun önemine ve çeşitli kurgu teknikleri sayesinde filmin kattığı anlamın nasıl aktarılacağı anlatılmıştır.
    “Benzetmeli ve karşılaştırmalı kurgularda, çekimlerin taşıdığı kavram birbirleriyle karşılaştırılır. Benzetmeli kurguda bu karşılaştırma, iki kavram arasındaki benzetmeden yararlanarak gerçekleştirilir. Serpilen yemlerin üzerine yönelen tavukları gösteren çekimin ardından sofraya konan yiyeceğe doğru yönelen çocuklar, benzetmeli kurguya örnektir. Karşılaştırmalı kurguda ise, iki çekimde yer alan zıt iki kavramın çarpıştırılmasıyla aynı sonuç sağlanmaya çalışılır. Açlıkla mücadele eden insanları gösteren çekimin ardından, çöpe atılan yiyeceklerin verilmesi buna örnektir. Bağlantılı kurgu, çağrışıma yol açabilecek şekilde çekimlerin birleştirilmesiyle elde edilir. Bu çekimlerdeki kavramlar birbirini andırabilir ya da birbirinin karşıtı olabilir; burada önemli olan, çekimlerin yeni bir kavrama, üçüncü bir anlama ulaşması, çağrışım yoluyla yeni bir kavramı akla getirmesidir. Özellikle sansür nedeniyle perdeye yansıtılmayan durumlar bu şekilde anlatılır. Simgesel bir özellik taşıdığından buna simgesel kurgu da denilebilir. Örneğin öpüşmeye başlayan bir çiftin çekimin ardından, yükselen havai fişeklerin gösterilmesi bağlantılı kurguya işaret eder. “ 50

    -Filmin Gerçek Kültürel Niteliğini Ortaya Çıkarmak İçin Sosyolojik Yaklaşım.
    Sosyolojik çözümlemeler yapmak için filmin geçtiği ülkenin kültürel yapısının bilinmesinin önemini belirten yazar, eleştiri yazarken bu konuyla ilgili nelere dikkat edilmesi gerektiğini aktarıyor. Örneğin; genellikle bilinen (kültürel anlam içeren) simgelerin açıklanmasından kaçınılması gerektiği ancak pek bilinmeyen örf adetler için açıklamaların gerekli olduğunu dile getiriyor. Ayrıca dönem filmlerinde sosyolojik bir bakış açısıyla eleştiri yaptığımızda o dönemle ilgili bir çok araştırma yapmamız gerektiğini vurguluyor.
    “Sosyolojik yaklaşım, “Filmin kültürel ve ulusal niteliği nedir?” sorusuna yanıt arar. “ 54

    -Anlam Üretiminin Elemanlarını Saptamak İçin Göstergebilimsel Yaklaşım
    Bölümde göstergebilim içinde yer alan kavramlar açıklanmakta bunların sinema eleştirisi bağlamında nasıl ele alınacağı öz bir biçimde aktarılmaktadır. Bazı kavramlar: Gösterge, Anlam-Anlamlandırma, Temel Anlam-Düz Anlam, Yan Anlam, Düzgü-Kod, Temsil-Betimleme, Çıkarsama, Sapmaca, Düzdeğişmece, Eğritileme-Metafor, Söylem, Söylen-Mit, Simge, Dizisellik, Yapıbozum, İmge…
    “Gösteren ve gösterilen arasındaki ilişkinin rastlantısal, nedensiz ve yapay oluşu yani bir kelime ile içeriği ya da gösteren ile gösterilen arasında mantıksal bir bağın olmayışı da, metinlerde anlamı bulmayı ilginç ve zor kılar. “ 67

    -Yönetmenden İzleyiciye Eylemin Gizli Nedenlerini Belirlemek İçin Psikanalitik Yaklaşım
    Psikanalizci yaklaşımın temelleri, psikanalizin sinema içerisinde ele alınışı kısa olmasına rağmen oldukça doyurucu bir şekilde anlatılmış. Freud’un ihtiyaç ,arzular, düşler kavramları eşliğinde Jung’un rüyalar hakkındaki açıklamalarına yer verilmiş özellikle ele alınan psikanalizci ise Lacan. Lacan’ın “kimliklendirme” ve “özne” tanımlamalarıyla beraber bireyin imgeselden semboliğe geçişin üç aşamasını(ayna evresi, dile geliş ve Oidipuskompleksi) ele alır. Bütün bu açıklamalar Zizek ve RobinWood’un Hitchcock çözümlemeleriyle örneklendirilerek,-psikanaliz yaklaşımı eşliğinde bir eleştiri yazısı nasıl olmalıyı- ortaya koyar.
    “…psikanalitik eleştiri, yönetmenin filmlerinde kurduğu anlamlar aracılığıyla, yönetmenin olduğu kadar toplumsal bilinçdışının korkularını ve eğilimlerini de açıklamaya hizmet etmektedir.” 85

    -Toplumsal Cinsiyetin Tüm Uygulamalarını Ortaya Koymak İçin Feminist Eleştiri
    Freud’un ÖidipusKomleksi konusunda fallusa sahip olup olmama üzerinden yaptığı kadın ve erkek ayrımı, Lacan’nın kadın ve erkeği simge olarak görerek kadının ‘öteki’ olarak konumlandırılması yaklaşımıyla açılan bölüm çeşitli feminist yaklaşımlarının açıklanmasıyla devam eder. Eleştiri yazımında feminist eleştirinin önemi gereği kadar incelenmiş olup, sinema ilişkisi örneklerle desteklenmiştir.
    “Özne olmanın kuralları kamera tarafından yapılandırılarak seyirciye sunulur. Böylelikle kamera ve sinema, kişiyi özne konumuna taşımayı önererek gerçek ve ulaşılması hedeflenecek bir dünya yaratır görünür ve ideolojik bir aygıta dönüşür. Egemen ideoloji tarafından bir ‘araç’ haline gelen sinema, çözümlenmediği sürece bilinçdışı şekilde işleyecektir. Bu nedenle eleştiriye ve özellikle feminist eleştiriye ihtiyaç duyulmaktadır. “ 97

    İkinci Bölüm: Örnek Çözümlemeler

    Birinci bölümde değinilen konulardan yararlanarak örnek eleştirilere ikinci bölümde yer veriliyor.

    <<5 Vakit-Yön:Reha Erdem>> filminin kültürleme, kimlik sorunu, taşra sıkışmışlığı, aynının tekrarı, çocuğun toplumsallaşması üzerine<<Çoğunluk-Yön:Seren Yüce>> filminin baba-oğul çatışması, toplumsal cinsiyetçilik, ideoloji ve hegemonya üzerine <<Tepenin Ardı:Emin Alper>> filmi RenaGirard’ın “Günah Keçisi” kavramı çerçevesinde <<Nokta-Yön:Derviş Zaim>> filminin düz-yan ve zıt anlamlar ile kurgu, çekim, renk ve metaforlar üzerine <<Musallat-Yön:Alper Mestçi>> filminin tür sineması ve psikanaliz eleştiri çerçevesinde <<Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak-Yön: Ahmet Uluçay>> filminin sosyolojik yaklaşım, sınıflar arası farklar üzerinden <<Adem’in Trenleri-Yön:BarışPirhasan>> filminin toplumsal cinsiyet olgusu üzerinden <<VavienYön:Yağmur/Durul Taylan>> filminin iletişimsizlik, iyi ve kötü kavramları üzerinden <<Yumurta Yön:Semih Kaplanoğlu>> filminin kent-taşra kavramları üzerinden<<Pandora’nın Kutusu Yön: Yeşim Ustaoğlu>> filminin sosyolojik ve feminist eleştiri üzerinden <<Gönül Yarası Yön: Yavuz Turgul>> filminin şiddet ve iletişimsizlik üzerinden <<Başka Dilde Aşk Yön: İlksen Başarır>> filminin kapitalizm ve psikanaliz üzerinden <<Fetih 1453 Yön: Faruk Aksoy>> filminin toplumsal hafıza üzerinden çözümlemeleri yapılmıştır.

    Değerlendirme
    Kitabın ilk bölümünde eleştiri yazımı üzerine verilen bilgilerin ne kadar faydalı olduğu ikinci bölümdeki film çözümlemeleriyle anlaşılıyor. Bu bilgileri bilen okuyucular için ilk bölüm sıkıcı bir hal alabilir. Kitap film eleştirisinin nasıl yazılaması gerektiği konusunda büyük bir boşluğu dolduruyor. Kitabı, filmleri izlerken farklı bakış açıları görmek isteyen izleyicilere ve filmler konusunda eleştiri, inceleme yazıları yazmak isteyen herkese tavsiye ederim. Bunun haricinde filmleri sadece vakit geçirecek bir araç olarak gören izleyici uzak durmalı.
  • KARA KEDİ Kuyu ve Sarkaç – Diri Diri Gömülüş
    Yazar: EDGAR ALLAN POE
    Resimleyen: Luis Scafati
    Çeviren: Bilge Ceren Şekerciler
    KOLEKTİF KİTAP
    2. BASKI KASIM 2014
    116 SAYFA

    Kısacık edebi yaşamı süresince Edgar Allan Poe büyük şiirler yazdı, dünyanın en dehşet verici korku hikayelerinden bazılarını kaleme aldı ve dedektif romanını icat etti. Ama bu başarıları ona ne mutluluk getirdi, ne de maddi refah. Tam tersine. Bir yaşam boyu hayal kırıklığı, reddediliş ve acıyı tattıktan sonra 1849’da kırk yaşındayken aşırı alkolden öldü.
    Karısı Virginia’ya 1842’de tüberküloz teşhisi konmuştu. Beş yıl boyunca sağlığı günbegün, 1847’de ölene kadar kötüye gitti. Çiftin yoksulluğu Virginia’nın durumu daha da ağırlaştırıyordu. Poe arada sırada dergilerde iş bulsa da, cebi asla dolmuyordu. İçkiyi bırakmaması başta olmak üzere kişisel iblisleri de evde kopan fırtınalar nedeniydi. Sorunu öylesine ciddiydi ki, zil zurna sarhoş olduğu anlardan birinde Virginia’yı incitmekten korkardı Poe.
    Bütün bu yıllar boyunca çiftin en sadık dostu Cattarina adlı kediydi. Merasimden hoşlanmayan Poeler üç renkli kedilerini bazen kısaca Kate diye çağırırlardı. Poe yazı yazarken kedi omuzlarına çıkıp oturur ya da Virginia’ya sokulup buz gibi soğuk evde ona birazcık sıcaklık sağlardı.
    Poe, anlatılanlara göre deli gibi sevdiği karısına asla fiziki bir zarar vermedi. Ama zarar verme korkusu hiç dinmiyor, karısına daha iyi bir hayat sağlayamadığı için suçluluk duygusu hep içini kemiriyordu. KARA KEDİ adlı hikayesinde bu yetersizlik ve kendinden nefret etme duygularını okurlarıyla paylaşmıştı. O zamana kadar hiç yazılmadık derecede dehşet verici ola bu hikayenin esin kaynağı kısmen Cattarina’nın Virginia’ya düşkünlüğü, kısmen de Poe’nun ruhunun karanlık yönü yüzünden duyduğu endişeydi.
    1842’de yazılmış olan hikayede sarhoş bir adam alkolün kışkırttığı öfkeyle kedisini asar; Poe kediyi ‘’ güzel mi güzel bir hayvan, kapkara ve insanı şaşırtacak kadar bilge ‘’ diye tanımlar. Çok geçmeden başka bir kedi adamı evine kadar takip eder. Bu kedi asılan kedinin aynıdır, ama boynunda bembeyaz tüylerden ürpertici bir halka vardır.
    Adamın karısı yeni gelen kediyi görür görmez çok sever; ayrılmaz bir ikili olurlar. Ama adam bu yeni kedinin, işlediği cinayetin öcünü almaya geldiğine inanmaya başlar. Yine bir alkol krizi sırasında kediyi baltayla öldürmeye çalışır, ama bu kez kurbanı karısı olur. Adam kadını bodrumdaki duvara gömer, kedinin ortadan yok olmasından da memnundur.
    Daha sonra, karısının neden ortadan kaybolduğu soruşturmaya gelenlere bodrumu soğukkanlılıkla gösterir. Ama birden taş duvarın ardından korkunç bir çığlık duyulur. Duvarı yıkarlar. Ölü kadın ortaya çıkar, kara kedi kadının kafasına tünemiş, tiz çığlıklar atmaktadır. Adam karısını telaşla duvara yerleştirirken kediyi de gömmüştür.
    Hikayenin sonu, dehşet edebiyatının en unutulmaz ve insan psikolojisini en iyi yansıtan sahnelerden biridir. Gerçek hayatta Poe karısına bakmak için elinden geleni yapmış, o karanlık esin perisi Cattarina’ya asla kem gözle bakmamıştı. Ama bu üç renkli kedinin karısına kendisinden çok daha iyi ve çok daha sadık davrandığı aklından geçmişti muhtemelen. Eğer öyleyse, belki de KARA KEDİ iki şeyi başarmış oldu: Yazarının korkularını ve yetersizliklerini keskin hatlarla ortaya çıkardı ve edebiyattaki varlığı hem kendisinden hem de sahiplerinden çok daha uzun ömürlü olan diğerkam Cattarina’nın anısını onurlandırdı.

    Sam Stall – Uygarlığı Değiştiren 100 Kedi.
  • Beni babama çok benzetirlerdi. Ona benzediğim için adam olamadım, serseri oldum, artık eve çamurlu ayakkabılarımla gireceğim, hiçbir dediğinizi yapmayacağım, çünkü yoruldum, çünkü her şeyi birbirine karıştırdım, çünkü bu dünyada gizli mezhep sorunu bile sonunda gelip beni buldu fakat sevebileceğim bir kadın, bol para, insan yakınlığı beni hiç bulmadı. Bende üç yıl dört ay önce acılaştım, huysuzlaştım, hiçbir şeyi beğenmez oldum; para kazanamayacağımı, insanları sevmeyeceğimi anlayınca uzaklara gittim, kimse beni bulmasın diye. Onlar da beni ciddiye aldılar, gelmediler; sadece gizli mezhebi gönderdiler.
  • Bütün dünyanın kendisi gibi düşündüğünü sanan Ahab, Savinus'a şu soruyu sormuş:
    -'Kentin en güzel orospusu şimdi şu kapıdan içeri girse, onun güzel ya da baştan çıkarıcı olmadığını düşünmek gelir mi elinizden?'
    -'Hayır ama kendimi kendimi tutmak gelir.' diye yanıt vermiş Aziz.
    -'Ya dağlardan inip bize katılmanız için size pek çok altın vaat etsem, bu altına taşmış gibi bakmak gelir mi elinizden?'
    -'Hayır ama kendimi tutmak gelir.'
    _'Peki ya yanınıza iki kardeş gelse ve bunlardan biri sizden nefret etse, ötekiyse sizin bir aziz olduğunuzu görse, her ikisine eşit davranmayı başarabilir misiniz?'
    _'Bana acı verse de kendimi tutmayı ve her ikisine eşit davranmayı başarabilirim.'
    Savinus ve Ahab'ın benzer eğilimleri vardı; İyi ile kötü o iki adamı ele geçirmek için savaşmışlardı, dünyadaki bütün insanlar için savaştıkları gibi.
    Herşey bir özdenetim sorunuydu. Ve insanın nasıl bir karar vereceği sorunu. Başka bir şey değil. *
    Paulo Coelho
    Sayfa 194 - can yayınları