• Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, -"Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur," demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!
  • Emanetten Mülke Kadın, Beden Siyaset adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a feminizmi, kadın haklarını sorduk.

    21. Yüzyıl modern kargaşa içerisinde kadın, "kendini tanımlama" çabaları içerisinde bir çok ideoloji ve felsefe tarafından tartışıldı. Batı'nın kendi içerisinde geçirmiş olduğu sürecin bir sonucu olan feminizmin bugün Müslüman toplumlarda yansıması nedir, nasıldır ve aslen feminizmin çabası haklı mıdır? 

    Biz de bu kargaşanın bir yerlerine savrulmamak adına Türkiye'de "vahy" noktasından hareketle analizlerde bulunan "Kadın, Beden Siyaset" adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a sorduk..

    İslam geleneği literatüründe kadın ve erkek üzerinden tevhit kavramı nasıl yorumlanabilir?

    İslam geleneğinin özünde tevhid vardır. Ama tevhidin tezahürlerinden biri de insanların çiftler halinde yaratılmasıdır. Ayetlerde sık sık buna atfen tefekküre çağrılır müminler. Mutasavvıflar çiftler halinde yaratılmayı Esma’ül-hüsna’nın tecellisi olarak yorumlamışlardır. Celal sıfatının daha ziyade erkeklerde; cemal sıfatınınsa kadınlarda tezahür etmesi üzerinde durmuşlardır. Hem bu ikilik hem de kesret; esasında vahdetin yaratılış alemindeki tezahürüdür. Bu sebeple erkek ya da dişi olarak yaratılmış olmayı biz müminler bir tecelli ve bir imtihan zemini olarak telakki ederiz.

    Özünde doğaya hakimiyeti savunan bir ideolojinin ürünü olduğunu savunduğunuz feminizm tam anlamıyla nedir?

    Genel olarak feminizm denince, kadınların da erkeklerle eşit siyasal, ekonomik ve toplumsal haklara sahip olmasını savunan bir akım anlaşılır. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı iktisadi eşitsizlik ortamında kadınların ezilmesine karşı çıkan; ekonomik sosyal ve siyasal eşitliği savunan bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Fakat yirminci yüzyılda feminizm bundan öte bir anlam kazanmıştır. Kadın hakları mücadelesi artık sadece toplumsal hayatın her alanında erkeklerle eşit olmaktan ibaret değildir. Bir tek feminist akımdan söz etmek mümkün olmadığı için bir kaç cümle ile feminizmin tarifini yapmak zor. Çünkü radikal ve varoluşçu feminizmden liberal ve ekofeminizme kadar geniş bir yelpazeye sahip.

    Ama hepsi için ortak söyleyebileceğimiz bir şey var. Feminizm bir cinsellik siyasetidir ve insanın varoluşunu kadın veya erkek olma noktasında temellendirir. Yani feministlere göre tarihin motoru cinsiyetler arası çatışmadır. Bu yaklaşım sadece politik bir hareketten ibaret değil. Bu nedenle daha geniş bir felsefi, sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmeli.

    Feminizm geniş bir yelpazeye sahip dediniz. Mesela radikal feministlerden Kate Millet ve Shulamith Firestone aile müessesi ortadan kalkarsa kadınların ezilmesi de sona erer diyorlar özet olarak. Bu görüşlerini neye dayandırıyorlar?

    Radikal feminizm aileyi kadın erkek arasındaki hiyerarşik ilişkinin zemini olarak görüyor. Yani ailede erkek üstün kadın da aşağı konumda olmaya mahkum. Çünkü kadın çocuk dünyaya getirmek zorunda olduğundan kamusal alanda kendisini geliştirmeye fırsat bulamaz. Bu nedenle ancak aile ortadan kalkarsa kadının nihai özgürleşmesi sağlanmış olacaktır radikal feministlere göre. Ama bu sadece bir örnek. Anneliği aşırı derecede önemseyen, fakat aile kurumuna yine de karşı çıkan feminist akımlar da var.

    Aslında aile feminizmin karşı çıktığı kurumlardan sadece biri. Temelde din de feminizmin hedefinde değil mi?

    Tabii dinler, özellikle İbrahimî dinler, yaratıcı - yaratılan arasında bir hiyerarşiye dayanır. Kullar arasında da dereceler, mertebeler vardır. Mesela Kur’an asıl kıymetlendirmenin takva ile olacağını söyler. Ama yine de toplumsal hayatta bir mertebelendirme söz konusudur. Yaşlı – genç, kadın – erkek, çocuk – ebeveyn nihai manada kul olma bakımından eşit olsalar da toplumsal hayatta bir takım mertebe ve kademelere tabidirler. Mürşid ile mürid, baba ile evlat “eşit” değildir. Biri yol gösterir; diğeri tabi olur. İşte bu tür bir mertebelendirmenin (hiyerarşinin) kadınların aleyhine işlediğini iddia eder feministler. Onlara göre İbrahimî dinlerin “Tanrı”sı hep kadınların aleyhine hükümler vermiştir. O yüzden kadınların eşitliği ve özgürleşmisi için din gibi kurumlardan özgürleşmek gerekir. Görülüyor ki feminizm tamamen seküler bir çerçeveden hareket ediyor. Yani “hayat, bu dünya hayatımızdır” diyen bir çerçeveden yaklaşıyor meselelere.

    Modern toplumların benimsediği bu kuram, sadece doğduğu Batı Avrupa’yla mı sınırlı kaldı?

    Öncelikle vurgulayalım; feminizm sadece bir kuram değil. Aynı zamanda bir toplumsal hareket, bir cinsellik siyaseti. Her toplumsal hareketin arka planında onu hazırlayan iktisadi ve siyasi/toplumsal/kültürel şartlar dikkate alınmalı demiştim bir önceki sorunuza cevap verirken. Sanayi devrimi sonrası iktisadi yapıdan teknolojinin ve kentleşmenin ortaya çıkardığı değişimlerin hepsinden tüm dünyadaki kadınlar etkilendi. Bu sebeple kadınlar arasında bir tecrübe ortaklığı oluştu. Böyle olunca da kadınlar için bütün dünyada ortak sorunlara ortak çözümler olabileceğine dair bir kanaat oluştu. Yani bütün kadınlar kadın haklarından bahsetmeye başladı.

    Müslüman kadınların da kadın hakları ile ilgili düşünürken feminist dili kullanması; aynı hak mücadelesini sürdürmesi normal mi o zaman?

    Bu sorunuza bir kaç aşamada cevap vermek isterim. Birincisi biraz önce de vurguladığım gibi feminizm ve kadın hakları hareketi belli bir tarihsel zemine sahip. Bu konuda düşünce ve pratik üreten zemin, kavramları da belirliyor elbette. Nasıl ki kapitalist ekonomiyi kavramlaştırırken Marksist terminolojiye veya liberal iktisatçıların nosyonlarına müracaat ediliyorsa, kadınla ilgili toplumsal, siyasal ve iktisadi bir takım değerlendirmeler yaparken de Batıda gelişmiş bu düşünce geleneğine atıf, adeta kaçınılmaz oluyor. Çünkü feminizm sadece bir hareket değil, bir düşünce akımı aynı zamanda. “Kadın”ı bir kategori olarak ortaya çıkaran sanayi sonrası dönemin içinden çıkmış, aydınlanma sonrası genel düşünce geleneği içine yerleştirilebilecek bir fikir akımı. Buradan ikinci noktaya geçebiliriz.

    Şuraya geleceksiniz her halde. Batıda ortaya çıkmış bir fikir akımı ise neden yerel değil de evrensel bir şeyden bahseder gibi bahsediyoruz feminizmden?

    Evet. Batının özel şartları içinde ortaya çıkmış olmasına rağmen feminizmden evrensel bir hakikatmiş gibi bahsediliyor. Neden? Çünkü kapitalizm küreselleşti ve kadın erkek kutuplaşmasını ortaya çıkaran vasat her yere hakim oldu. Geçim ekonomisinden üretim, ardından da tüketim ekonomisine geçiş, kadınların hayatında ciddi zorluklara yol açtı. Bunların izalesi için de Batıda geliştirilmiş tecrübe ve kavramlar tek çözümmüş gibi tedavüle girdi. Aynen liberalizmin “tarihin sonu” iddiası gibi feminizm de Batılı kadının tecrübesini ve geldiği noktayı, kadınlar için bir izlek olarak sundu. Çünkü feminizm, ortak bir kadınlık durumu üzerinden konuşan, evrensellik iddiasında bir ideoloji. Bu ideoloji, bir cinsellik siyaseti ve kadınlarla erkekler arası bir mücadelenin tarihe asıl rengini verdiği ön kabulünden yola çıkıyor. O zaman Müslüman bir kadın feminist olamaz mı diyorsunuz?

    Evet; açıkça böyle diyorum. Çünkü cins temelli feminist bakış, nihai olarak sekülerdir ve “hayat nedir” sorusuna verilen başka bir cevabın günümüzdeki son aşamasıdır. Bu manada feminizmin kavramlarını kullanan bir dindar kadın hemen feminist olmaz belki. Ama feminist bakış açısını külli bir dünya görüşü olarak benimsemek, varoluştaki tevhide vurgu yapan bir dinin mensupları için çelişkili bir durum arz eder. Ama yine de şunu unutmamalıyız, çağdaş dünyada kadınlar pek çok adaletsizlikle karşılaşıyor ve bu durumda kadın haklarından bahsetmek kaçınılmaz oluyor. Bu durumda hemen “feminist” yaftasını yapıştırmak da doğru ve adil değil. Çünkü dindar kadınların feminizmin kavramlarını kullanmalarıyla feminist bakış açısına sahip olmaları ayrı şeylerdir. Birbirine karıştırılmamalı.

    Batının geçirmiş olduğu süreçler sonrası bugün geldiği konumu kadın üzerinden değerlendirdiğimizde Doğuda nasıl bir tabloyla karşılaşırız?

    Bu sorunun cevabı için bir kaç ciltlik kitap yazmak gerekir. Doğudan kastettiğiniz İslam dünyası ise; biz modernleşirken kendimizi İslam ve kadın’ı tartışırken bulduk. Çağdaş dönemde dinimizle tarihimizle kültürümüzle ilgili ciddi bir hesaplaşma ve sorgulama yaşadık. Bugün de bu sorgulamalar devam ediyor. “İslam kadınları eziyor” şeklinde bir klişeye cevap vermekten yorgun düşüyoruz. Bu da bazen bizi savunmacı yapıyor. Zaten günümüzde “Müslüman kadın”, pek çok siyasal anlaşmazlığın üzerine bina edildiği sembolik ve kültürel bir zemin gibi işlev görüyor. İslamcılar da Modernistler de neo-oryantalistler de politikalarında Müslüman kadın imgesini kullanıyorlar. Ve hangi çerçevede ele alınırsa alınsın, “Islam ve kadın” problemli bir alan olarak sunuluyor. Böyle problemli bir alanda düşünce ve pratik üretmek, Müslümanları oldukça zorluyor.

    İkincisi ise küreselleşen dünyada Müslümanların cinsiyet ilişkileri, sadece Müslümanları değil “herkes”i ilgilendiriyor. Mesela Batıdaki üniversitelerde İslam ve kadın konusu çok büyük yer buluyor. Tabii ki bu ilgi sadece akademik sahada kalmıyor. Siyasi bir işlev de görüyor. Töre cinayetleri, İslam’ın namus anlayışı ile bağlantılandırılıyor. Kadınları ikincilleştirdiği iddiasıyla Fransa’da orta öğretim kurumlarında başörtüsü yasaklanıyor. Her gün her yerde pek çok haksız ve zalimce uygulama varken ve hiç kimsenin kılı kıpırdamazken, Nijerya’da bir kadına recm cezası uygulandığı için bütün dünya ayağa kalkıyor. Avrupa’da vatandaşlık anketi dolduran Müslümanlara “eşcinseller” konusunda ne düşündüğü soruluyor. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün.

    Peki Müslüman kadınların haklarıyla “herkes”in ilgilenmesi ne manaya geliyor? Bu ilgi bize neye mal oluyor?

    Aslında bu ilgiden çıkan sonuç şu: Müslümanların kadın erkek ilişkileri ve cinsel ahlak anlayışları, oluşturulmaya çalışılan ve adına “yeni küresel ahlak” denilen normlar açısından bakıldığında, sorun teşkil ediyor. Ve Müslümanlardan bu sorunu çözmesi bekleniyor. Şu eşcinsellerle ilgili biraz daha hoş görülü olun; daha evrensel değerlere uymak için biraz “yeniden yorum” yapın; mesela erkeğin kavvamlığının eşitliğe engel olduğu için bertaraf edin vs. Böyle teklifler/zorlamalar altında günümüzdeki Müslümanlar. Biz Müslümanlar olarak cinsiyet; kadın erkek eşitliği; Müslümanların cinsiyetlerarası münasebetleri gibi konuları ele alırken işte böyle bir atmosferin içinden konuşuyoruz.

    “İslam’da kadın ve erkek hakları” şeklinde iki ayrı fenomen var mıdır, yoksa iki cinsin karşılıklı tamamlayıcı hakları mı söz konusudur.

    İslamda kadın hakları tartışmasının konjonktürel arka planından bahsettim biraz önce. Bu konu bizim mevsim normalleri içinde konuşabildiğimiz bir konu değil. Savrulmalar yaşıyoruz. Mesela bazıları “İslamda kadın hakları vardır” şeklinde bir klişeyi söylemenin yeterli olduğu kanaatinde. Halbuki bunu söylemek yetmez. Pek çok konuda olduğu gibi kadın konusunda da adaleti tesis için yeni şartların gerektirdiği yeni içtihatlar yapılmalıdır. Ama bu tavır bizi zaten İslam tarihi boyunca kadınları ezen içtihatlar yapılmıştır gibi bir noktaya da savurmamalıdır. Çünkü bu savrulma bizi İslam tarihini bir yanlışlar tarihi; kadınların eziliş tarihi olarak gören isabetsiz bir tavra hapseder.

    Çağdaş Müslümanlar bu konuda iki uç yaklaşımı sergiliyor. Ya İslamın kadın haklarıyla ilgili bir sorunu yoktur deyip çağın beraberinde getirdiği sosyal değişmelere gözlerini kapatıyor. Gözünü kapattığı için de bir takım problemlere dikkat çeken ve adil taleplerde bulunan kadınları feministlikle suçlama kolaycalığına kaçıyor. Ya da modern söylemi olduğu gibi kabul edip; kadınların bugün geldiği noktayı ideal kabul edip Müslüman kadınları da bu noktaya çekmeye çalışıyor. Her iki sığlıktan da azade şümullü ve içeriden bir bakış geliştirebilmek için öncelikle “kadın meselesi”nin ciddiyeti kabul edilmeli. Ve şuna da ayrıca dikkat çekmek isterim. Artık bizim kadın meselesini değil; değişen; rol kaybına uğrayan; sorumluluktan kaçan; kaybettiği iktidarı şiddet ile telafi etmeye çalışan “erkek meselesi”ni konuşmaya başlamamız gerekiyor.

     

    Hülya Kurgan konuştu
  • ...devletin laik olduğu Amerika’da köktendinci bir harekete katılmak kadınlar açıdından bir “seçim” sorunu olduğu halde; bir şeriat devleti olan İran’da, ya da devlet ile erkek müminin çıkarlarının özdeş olduğu ve bu çıkarların hem dinsel ideoloji, hem de fiziksel güçle korunduğu herhangi bir dinsel/toplumsal çerçeve içinde kadınlara tanınan, seçme özgürlüğü değil, dinin kutsal aylasıyla çevrelenmiş bir “kader”.
  • İlk okuduğum anne-bebek kitabı olması dolayısıyla heyecanla karışık bir mutlulukla başladım kitaba. Hatta bu tip kitaplara alışamam korkusuyla kitap sipariş listemi kargo ücreti ödemeyecek şekilde böldük ve kitapları yaklaşık olarak 4er 4er temin etme kararı aldık. Hani o kadar korkuyorum ki alışkın olmadığım bir tarz olduğu için sıkılırım belki de devamını getiremem diye :) açıkçası hiç de düşündüğüm gibi olmadı. Aksine çok çok çok severek okudum görseldeki kitabı. Hatta bayıldım diyebilirim. Başlangıç için harika bir seçim yapmışım dil olarak, içerik olarak beni oldukça tatmin etti. Dili fazla bilimsel terimler ile dolu olsaydı biliyorum ki sıkılacak ve yarıda bırakacaktım aşırı hafif olsa yine beni sarmayacak yine bırakacaktım. Normal bir romanda bitireceğim diye inat edebilirim ama gelişim kitapları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kısaca ben kitabı sevdim özellikle başlangıç aşamasında olanlara tavsiye edebilirim.

    Gelelim kitap ne anlatıyor kısmına. Kitap bir kız çocuğunun önce genç kızlığa sonra kadınlığa sonrasında da anneliğe geçişinin aşamalarını anlatıyor. Dişil bir varlığın, önce kadın olduğunu hissetmeden anne olmasının mümkün olmayacağını vurguluyor. Tabiki fizyolojik manada değil psikolojik açıdan ele alıyor :) küçüklükten büyümemize kadar olanlar, ardından evlenince bir anda gelen sorumluluklar.. Bunların altında ezilebilmek de mümkün, bunları omuzlayabilmek de.. Ardından kadınlığın keşfi diyor sonra neden çocuk sahibi olmak istediğimizden bahsediyor, çocuk sahibi olduktan sonra veya bu aşamada eşimizle olan ilişkimizden, hatta annelik kimliğimizle iş hayatımızda bizi nelerin beklediğinden dem vuruyor. Çok çok çok önemli olan bir sürü konudan bahsediyor. Kitap bittiğinde ben kendimi gerçekten bir psikoterapistle görüşmüş gibi hissettim. Sanki bir çok seans gerçekleştirdik birlikte.

    Son olarak gelelim beni en çok etkileyen bölümlere. Kız çocuklarının kendi anneleri ile olan ilişkilerinin, o kız çocukları ileride büyüyüp anne olduğunda ne kadar etkili olduğunu gördüm. Biz annemizle nasılsak çocuğumuza da onu verebileceğimizi, eğer annemizle gizli veya açık, küçük veya büyük bir problemimiz varsa bunları bir şekilde halledip o şekilde anne olmamız gerektiğini gördüm. Gerekirse profesyonel yardım almak gerekirmiş. Veya ben ileride böyle bir anne olmayacağım diyecek kadar ciddiyse durumlar ve sorunu karşımızdakiyle çözemiyorsak hayal dünyamızda yani bir nevi çocukluğumuza inerek bunu çözmemiz gerektiğini gördüm. Bunun dışında potansiyel bir anne adayı olarak kız çocuklarının babaları ile olan ilişkilerini çok kıskandımm :) ve bu ilişkinin ne kadar dengede tutulması gerektiğini öğrenmiş oldum. Yoksa anne ister istemez kız çocuklarının gözünde bir rekabet göstergesi olabiliyormuş. Tabi bunlar yalnızca varsayım :) bir de sigara mevzusu var değil aktif olarak kullanmak, pasif içicilik bile kesinlikle tavsiye edilmiyor. Çok yazdım ama tamam son olarak bir de anne karnındaki bebeğin annenin her duygusuna tanıklık etmesi beni çok çok etkiledi ve çok satırda pişmanlık yaşadım. Bundan sonra daha umursamaz, daha pozitif, daha amaaan'cı birisi var haberiniz olsun :) okuyun bu kitabı, medeni durumunuzu önemsemeden okuyun.
  • Bardugo sevdiğim bir yazardı –geçmiş zaman ekine dikkat-. Bu yüzden de Sahte Krallıkta yaptığı ve kitabı mahveden o hatayı yaptığında görmezden gelmiştim ve seriyi/yazarı insanlara önermeye tam gaz devam etmiştim fakat yazarın yaptığı hataları bir yere kadar görmezden gelebilirim. Wonder Woman: Savaşgetiren tam anlamıyla bir faciaydı; olayların bir düzeni yoktu, karakterlerin kafası karmakarışıktı, Diana hiç de Diana gibi değildi ve en en önemlisi yazar kendini çok fazla salıvermiş ve kitabı/karakteri umursamıyormuş gibiydi. Bu kitaba bir çok açıdan baktım –hem mecaz hem de gerçek anlamda-. Hepsinde de tek bir sonuca vardım: bu kötü bir kitap. Bu yazıda da Savaşgetiren’in neden bu kadar kötü olduğunu düşündüğümü ve yazarı hatalarını masaya yatıracağız...

    ¤Wonder Woman neden kötü bir kitap 1: Serinin adı DC İkonlar serisi ve kitabın adında da kocaman harflerle Wonder Woman yazıyor. Ee haliyle ben de kitabın ana karakterinin Diana olduğunu düşünmüştüm fakat –yine- yanılmışım çünkü kitabın ana karakteri Alia’ydı. Sanırım bu “Çizgi roman karakterlerine roman yazalım, yehuu!” adlı projenin genel sorunu fakat bu kitapta Diana’nın bakış açısından okuduğumuz ve kitabın Diana’ya odaklandığı yerler o kadar az ki… Evet, bu Savaşgetiren’i kötü bir kitap yapmaz fakat bu onu kötü bir Wonder Woman kitabı yapar.

    ¤Wonder Woman neden kötü bir kitap 2: Kitapta Leigh’in yansıttığı Diana’nın çizgi romandakiyle uzaktan yakından alakası yok. Bardugo’nun Diana’sı beni öyle büyük bir hayal kırıklığına uğrattı ki bunu ifade etmeye bile zorlanıyorum.
    Leigh Bardugo, kendisinin sıkı bir Wonder Woman hayranı olduğunu iddia ediyor ama görünen o ki bu sadece bir iddia çünkü gerçek bir Wonder Woman hayranı onu nasıl böylesine küçük düşürür aklım almıyor!

    (Benden kısa bir not; Ursula ablamızın da dediği gibi yazının bu kısmı, feminist olmak ve kadın olmak arasında ayrım yapabilenleri rahatsız edecektir.
    Ayrıca yazının devamında an an sinir krizleri geçiriyorum aman dikkat.)

    Diana’yı seven biri onun gibi bir kadını nasıl böylesine çirkin, zavallıca ve itici bir ataerkil düşünceyle yansıtabilir?

    Aslında kitap boyunca bir nevi Jason ve onun isteklerini okuyoruz; yok neymiş efendim, Jason önce baloya gidilmesini istiyormuş bu yüzden önce baloya gidilecekmiş, neymiş Jason bir soru sorduğunda ona cevap verilecekmiş, Jason bir şey istediğinde yapılacakmış çünkü Jason en iyisini bilirmiş… Çok pardon da bu sünepe Jason Keralis, Tanrıların Tanrısı Zeus ve Amazonların Kraliçesi Hippolyta’nın biricik kızı Amazon Prensesi Themyscira’lı Diana’nın yanında kim? Koskoca Wonder Woman neden bu ezik insandan “emir” alıyor. Hele hele söz konusu dediğim dedik Jason gibi bir erkekse Diana’nın ona haddini bildirmesi gerekmez mi? Her şeyi geçtim bu kadın görevi için her şeyi yapabilecek bir kadınken, “ama Alia üzülmesin abisi ne derse onu yapayım” tavırları neden?
    Benim bildiğim Wonder Woman, o hadsiz Jason’a daha Keralis Penthouse’a gittiği anda yumruğu geçirir, onu tek kelime bile söylediğine pişman ederdi.

    ¤Wonder Woman neden kötü bir kitap 3: Kitabın sonlarına doğru –asıl olay başlamadan hemen önce- Diana kitaptaki diğer karakterlerden birinin ona yalan söylediğini fark ediyor ve gerçekleri öğrenmek için de Doğruluk Kementi’ni kullanıyor. Ne kadar mantıklı değil mi? Kitaptaki diğer karakterlere göre bu hiç doğru bir hareket değilmiş çünkü Diana böyle bir şeyi nasıl yapabilirmiş, bu onun ne haddineymiş… Olaya bakar mısınız? Ve en en en sinir olduğum şey Diana kemendi kullandıktan hemen sonra suçluluk duygusu hissediyor ve “keşke yapmasaydım, gidip hemen özür dilemeliyim” moduna giriyor. Neden, gerçekten yani Leigh neden böyle bir şey yaptın. Anladık Diana’yı tanımıyorsun da neden işleri daha da batırmak gibi bir karar aldın ki…

    ¤Wonder Woman neden kötü bir kitap 4: Bu ezik karakterler Diana’ya Doğruluk Kementi’ni kullandığı için kızdıktan üç cümle sonra ne oluyor biliyor musunuz, bu kementle doğruluk mu cesaret mi oynamaya karar veriyorlar… Yani, ne? Bu neyin kafası? Ben hayatımda bu kadar küçük düşürücü bir şey daha okumadım. Bu kadın bu kitabı nasıl yazmışı geçtim yani kimse mi basarken bu olayın saçmalığını görmedi ve kitabı okuyanlar bu olaya rağmen Savaşgetiren’i nasıl sevebildi anlamıyorum ve asla da anlamayacağım. Bu konu hakkında o kadar çok sinirliyim ki, bu konudan bahsederken asla düzgün düşünemiyorum. Kitabı beğenenleri –özellikle bu kısmı beğenenleri- esefle kınıyorum, gerçekten. Bu olay tahammül edilemez derecede bir vizyonsuzluğun ürünüdür –aynı makyaj çantası gibi- ve bu kitabı beğenenler de bu vizyonsuzluğa alet olmuştur. Bu konuyla ilgili de söyleyecek başka hiçbir şeyim yok.

    ¤Wonder Woman neden kötü bir kitap 5: Hani kitabı okurken bazen “Bu karakterler olaylara ne kadar çabuk adapte oldu. Sanırsın sürekli başlarına gelen bir şey.” diyoruz ya, mesela bunu Savaşgetiren’de söyleyemiyoruz çünkü Leigh, gençler üzerinde güzel bir karakter analizi yapmış. Sorun bu değil, sorunun: yazarın bunu biraz fazla iyi yapmış olması. Kitabın başında karakterlerin olayları kabullenememeleri ve olaylar karşısındaki saçma sapan tavırları eğlenceliydi fakat bir süre sonra, işin cılkı çıktı. Kitabın bitmesine son on sayfa kala, karakterler olayların daha yeni farkına varıyor. Ee haliyle de benim aklıma şu soru geliyor: Bu karakterler kitap boyunca sızlanmaktan başka ne yaptılar, ne faydaları oldu kitaba? Kitaba bir katkı sağlamadıkları gibi bir de kitabı batırdılar… Nim, Theo ve Jason olmasa Wonder Woman: Savaşgetiren çok daha iyi bir kitap olabilirdi.

    ¤Wonder Woman neden kötü bir kitap 6: Kitabın kapağında yazdığına göre bu kitabı Leigh Bardugo yazmış ama gelin görün ki kitabı okurken hiç öyle hissettirmedi. Tamam, Grisha serisi harikulade bir kitap olmayabilir ama Kargalar Meclisi öyle bir kitap ve Leigh potansiyeli çok yüksek bir yazar-dı. Savaşgetiren’den bir Kargalar Meclisi beklemiyordum ama ahım şahım bir Leigh Bardugo bekliyordum. Bu kitapta neden bu kadar salıverdiğini anlamadım. Bir insan kendine ve kariyerine neden bunu yapar?
    Sizi bilmiyorum ama bazı yazarların kitaplarını konularına bile bakmadan aldığım oluyor. Leigh’de bu yazarlardan biriydi çünkü kadının yazım dilini ve kitabı yazarken ki mantığını az çok biliyorum – bu kitaptan sonra bilmediğim çok açık- ve yazacağı kitapların da aşırı kötü kitaplar olmayacağından emindim, ta ki bugüne kadar. Gerçekten bu kitabı neden bu şekilde yazmayı seçtiğini aklım almıyor. Üzüntümü ifade edecek kelime bulamıyorum.

    Sonuç olarak Savaşgetiren’ın son on sayfasındaki Diana’nın söylediği bir cümle hariç kitabı beğenmedim. Eğer biri bana gelip “Bu kitabı beğenmeyeceksin. “ deseydi asla ve asla inanmazdım ama işte buradayız, şu ana kadar yazılmış en kötü Wonder Woman hikayesinin yorumunda…
  • ️Monika Maron'un kalemi ile tanışma kitabım. Kitap, İlk sayfasından itibaren sizi içine alan ve hikayesiyle sürükleyen bir o kadar da yoğun ve arketipleri olan bir kitaptı.
    ️ Kitap yüz mü yoksa doksan mı yaşında olduğu belli olmayan isimsiz bayan kahramanımızın gençlikte yaşayamadığı aşkını kırk yaşından sonra aşkı Franz'ı keşfi ve devamındaki serüvenini anlatıyor.
    Kitap tamamen aşk kitabı değil, üvey babanın elinde büyüyen annesinin tutumundan dolayı kendi cinsiyetine yabancı ve düşman büyüyen bir kız; ikinci dünya savaşında başı kopmuş bebekle ve zehirli sıçanlarla oynayan _içine savaşın ruh halleri sinen savaş mağduru, Berlin duvarının arasında sıkışmış birey, modern zamanın varoluşsal sıkıntısını yaşayan garip ve yalnız insanın hallerini yazarın orijinal meteforlarıyla okuyoruz.
    . ️Açıkçası kitap 158 sayfa bir oturuşta okunabilir gözüyle bakıyrsnnz başlıyorsunuz ama kitap o kadar yoğun ve arkatipleri, ikinci dünya savaşının birey üzerindeki yansımaları, Berlin duvarının insanın hayatına nasıl baltaladığına ilişkin notları ve tüm bunlarla ilintili kahramanın arkadaşlarının hikayelerini okumak anlamak ve hazmetmek zaman istiyor. ️Kitapta bir belirsizlik dili var, Zaman, olay, düşünce ve duygu sıçrayışları var ve sürekli. ve siz okurken düşünüyorsunuz acaba hepsi hayel mi kurgu mı yoksa kadının bunaklığımı diyorsunuz ama hiçbiri değil. Çok ilginçti.
    . ️Yazar, hikayeyi kadınlık içgüdülerinden ve tecrübelerinden istifade ederek her şeyi ile dizayn edilmiş karekterler ve güçlü bir saptamalar ortaya koymuş diyebilirim.
    . ️Kitap güçlü bir sistem eleştirisi yapıyor. Varoluş mücadelesini hep karanlık noktalarından ele alıp işlemiş. Tıka basa bir siyasi roman, aşk romanı, tarih romanı değil. Soya çekim, ebeynlere beğenmeme, duygusal olgunlaşmamış ebeynin çocukların dünyasında hayatına katliamı, yaşlılık, kadın erkek eşitliği, berlin duvarı doğusunda kalan insan tipleri batısında kalan insan tipleri, bu tiplerin çocukları, savaşın dönüştürdüğü insanların ruh halleri... Egonun varoluşsal sorunu aşkla çözümü...
    Aslında çok şey var söylenecek ve üzerinde Durulacak ama... Tam müzakere edilecek bir️kitap.
    Dikkatinizi çekti ise okuyun derim. Yoksa hiç dokunmayın kitaba.
  • Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insanlar yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur ; kimi müdürlüğüne ; kimi işine , sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi , en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, ‘Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur’ demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü , sahteliğini , gülünçlüğünü göreli beri , gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum : Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz , benimle birlik düşünen, duyan , seven bir kadın!..’
    Yusuf Atılgan
    Sayfa 148 - YKY