• 95 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Sadece lambanın karşısında duvara yansıyan gölgem için yazıyorum. Kendimi ona hatırlatmalıyım."diyerek söze başlayan ve vâroluşunu anlamlardırmaya çalışan bir garip adamın hikâyesi...
    Kör Baykuş, karakterin duvara yansıyan gölgesine verdiği isimdir. Eserden ne anladığımı sizlere anlatmadan önce Sâdık Hidâyet kimdir? kısaca bahsetmek istiyorum.
    İran edebiyatını uluslararası edebiyatın bir parçası haline getiren; Doğu'nun Kafkası olarak kabul edilen, fakat Doğu tarafından (politik anlamda)asla kabul görmeyen, alışılagelmiş kalemlerden farklı bir üslûp ile eserler üreten, düşle gerçek arası, mistik ve masalımsı anlatımla etkileyici bir yazım tarzına sahip olan biri diyebilirim.
    Eseri ilk okuduğumda garip bir tad aldığımı itiraf etmeliyim.Hatta okudukça hiç de yabancı olmadığım ögeler barındırdığı için sevdiğimi dahi söyleyebilirim."Doğu"nun o müthiş, buram buram mistisizmi esere öyle güzel yansıtılmış ki, İçiçe geçmiş hayâller mi beni saran, yoksa Hidâyet'in ruh halimi?! diye sorguladığım bir eserdi diyebilirim. Ayrıca Sâdık Hidâyet'in eskiye duyduğu özlem ve ruhanî boşlukları, kendi cehennemi içinde vârolma mücadelesi, eserin tıpkı Camus ve Kafkavârî bir ruh haliyle kaleme alınmış olmasını tesciller niteliktedir. Eser, baştan sona aldatılmışlığın mahcubiyetini yaşayan ve bunu sıklıkla dile getiren hasta bir ihtiyarın düşle gerçek arası yaşamında yarattığı değişik karakterleri(baba,amca,kambur ihtiyar,mezarcı)(@mimar.emre.timur eserlerine benzer 🤗) bizlere aktarması bakımından diğer edebi eserlerden farklı oluşunu daha ilk satırlardan hissettirir.
    ⁉Dipçe:Eser, özgün olduğu gibi, içiçe geçmiş hayâller, absürt ögeler, tezatlıklar ve sürekli tekrarlanan cümleler barındırması sebebiyle Freud ve Jung gibi psikanalistçilerin rüyayı "bilinçdışı ürünü"olarak tanımlamalarının haklılığını yineletiyor.Okuyacak veya "okudum ama hiç bir şey anlamadım!" diyen tüm kitapseverlere naçizane tavsiyem, öncesinde Freud ve Jung hakkında ufak bir araştırma yapmaları.)
    (Örneğin Kör Baykuş'a yakın tüm kadın karakterler (annesi, eşi, dadısı ve hayâlî sevgilisi)Jung'ın dört arketipinden birini,Freudyan bakışla Oedipus kompleksini anımsatır.)
    Keyifli okumalar dilerim.
  • Suçlar, toplumun sosyal durumuyla yakın ilişkidedir, ancak toplum bunu kabul etmek istemez. Kendisini suçlayan koşulları kabullenmemek için deve kuşu gibi kafasını kuma gömer ve suçun yalnızca işçilerin "tembelliği"nde ve keyif düşkünlüğü"nde ve "dini inancın" yetersizliğinde olduğu yalanıyla kendisini kandırır. Bu kendi kendini kandırmanın en kötü, veya riyakarlığın en iğrenç türüdür. Toplumsal durum çoğunluk için ne kadar elverişsizse, suçlar o kadar çok ve ağırdır. Varolma mücadelesi en sert ve zorba görünümünü alır, Toplumsal bağlar gevşer ve insan insanlara düşman olur.
  • Ancak yeni sınıf iktidara ve egemenliğe ortak olur olmaz,eski müttefiklerine karşı düşmanlarıyla birleşir ve bir süre sonra yeniden sınıf mücadelesi başlar.Fakat bu arada varolma koşullarının karakterini ve tüm topluma zorla kabul ettirilmiş olan yeni egemen sınıf,iktidarını ve mülkünü yalnızca uygarlık kazanımlarının bir bölümünü ezdiği ve sömürdüğü sınıfa uzlaştırarak genişletebildiğinden dolayı yeteneğini ve bilgisini yükseltir.Ama böylece kendi imhasının silahlarını ona bizzat vermiş olur.
  • 318 syf.
    Semerkant, Amin Maalouf ile tanışma kitabım. Akıcı üslubu, sanki oradaymışsınız ve tüm olanlar gözlerinizin önünde gerçekleşiyormuşçasına anlatımı oldukça etkileyici.
    Kitabın ilk sayfalarından itibaren dönemin karmaşasıyla, katı ve baskıcı atmosferiyle karşılaşıyorsunuz, farklılıklara çok sıcak bakılmıyor, insanların kendileri gibi düşünmeyenlere karşı ne kadar acımasız olduğunu çarpıcı şekilde görüyorsunuz. İktidar savaşları kıyasıya devam ediyor. Bu tür kitaplarda gördüğüm, asıl hükümdardan çok, en yakınındaki kişilerin (eşi, veziri, annesi vb.) yönetme arzusu taşımaları. Aksi halde Terken Hatun ve Nizamülmülk arasındaki mücadele başka ne içindi ki?
    İşte böyle bir ortamda Cihan ve Ebû Tahir hayatta kalmaya çalışırken; Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk hayallerinin peşinden gidiyor. Kitapla ilgili okuduğum yorumlarda Ebû Tahir’e ya yer verilmemiş ya da çok az söz edilmişti. Kendisinin kitap için kilit bir yere sahip olduğunu, eğer verdiği kararlar aksi yönde olsaydı kitap başlamadan biterdi diye düşünüyorum. Hayyam’ın gözünden Cihan’a ilk bakışta biraz antipati duyuyorsunuz ancak dönemin şartlarının üstüne bir de kadın olmanın sorumluluğunu yüklenmesi, ataerkil ortamda varolma mücadelesi vermesi açısından yaşadıkları oldukça zor.
    Kitap ilerlerken bilimle uğraşmak ve sakin bir hayat geçirmek uğruna oradan oraya savrulan Hayyam’ı; iktidar savaşlarının arasında kalan Hayyam’ı; aklıyla aşkı arasında ikileme düşen Hayyam’ı görüyorsunuz.
    Kitapta Hasan Sabbah’ı merkeze alarak, cemaati Haşhaşiler hakkında da bir çok bilgi verilmiş. İntikam duygusuyla yanıp tutuşan Hasan Sabbah’ın günden güne cemaatini büyüterek nasıl güçlendiği ancak aynı doğrultuda yalnızlaştığı ve bu yalnızlığı gidermek için başvurduğu yollarada değinilmiş.
    Son kısımda ise kitabın anlatıcısı Benjamin Omar Lasage’ın, Rubaiyat’ı ararken ABD-Semerkant arasındaki heyecanlı yolculuğuna tanık olurken “tarih tekerürden ibarettir” atasözümüzü aratmayacak şekilde iktidar savaşları devam ediyor.
    Kitap beni içine çekebildiği için oldukça etkilendim. Ayrıca Maalouf, sonu, bizim hayal gücümüze bırakmış. Ancak ben muallakta kaldığımı hissettiğimden bu sonlara alışamadım henüz.

    Hepinize keyifli okumalar.
  • 256 syf.
    ·10/10
    Boyalı kuşun varolma mücadelesi desem eksik olur fakat bir şeyler anlatır yine de. Bir hayatı anlamak için bir fragman belki de.. Savaş yıllarında dilsiz kalan yazar gibi boyalı bir kuşa,saldırıyı yapan türdaşlarının düşmanlığını hangi sözcük bize ifade edebilir? Kamus eskidi. Yeni sözcükler boşluğu dolduran yankı gibi ulaşmıyor bir türlü varmak istediği yere. Anavatanında ötekileştirilen simalar uzak değil nedense. Savaşın kazananı var mı sahi? Çocuklar? kadınlar? gençler? yaşlılar? Savaşta canlarıyla ödeyen erler? Çiftçiler? Köylüler?
    ...
    Her sayfası bedel ödenerek yazılmış . Eserindeki çocuk gibi hırpalanarak geçen bir ömürden 'insan' olarak kalabilen boyalı kuşun çığlığını duydum, yazarın satır aralarındaki boşlukları okurken. Savaş insanı dilsiz bırakır.
    Kadınlar ve çocuklar yaşamın adıyken savaş, hoyrat eliyle yok eden sistemli, öldürücü, boğucu bir kuvvete dönüşür. Tüm renkleri soluk bırakan savaşın bu soğuk etkisidir. Boyalı kuş, ötekileştirmenin yok saymanın adıdır aslında. Boyalı kuş, savaşta kışkırtıcıların hedefidir. Boyalı kuş,insan vahşetine maruz kalan 'öteki'dir. Sürüden uzaklaşması gerekir. O sürüden değildir. 'Ben de sizdenim, aynıyız!' diyen kuşun yakarışlarının duyulmayışı gibi ve ilkel öldürme dürtüsünün maruz kalanıdır. Boyalı kuş, altı yaşındaki Çingene bir çocuğun tanıklığı oluyor. Ari üstün bir ırka mensup olanların asla kabul etmeyeceği 'hedef' oluyor.

    Savaş toplumlarında cehaletin seyri değişmez. Batıl inançlar, didişmeler, particilik ve kadın bedeninin mülk edinme aracına dönüşmesi..
    İkinci dünya savaşı yıllarında savaş vahşetini anlatan yazar, o dönemin kartpostalını elimize tutuşturur. Gerçekte yaşananlar elbetteki anlatılanların yüzde beşi bile değildir, ama yine de rahatsız eder. Rahatsız edici bir etki ile kitabı okurken soluğum kesildi. Düğüm düğüm bir acıyı kokladım.
    İnsana yeteri güç ve imkan verilince kadınlar ve çocuklar zarar görür. Geleceğe ve yaşama darbedir, bilirsiniz. Son bir not: geleceğe ve yaşama sahip çıkın olur mu?
    Kapanışı Nazım Hikmet'in şiiri ile yapmak istiyorum. Savaşınız barış olsun nolur.
    https://youtu.be/Emyts6ydYHY

    Bulutsuzluk Özlemi'nden 'boyalı kuş'u dinleyelim
    https://youtu.be/d1_Dh_jfwcQ
  • 160 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Cinsiyetli olmak, feminizm ve kadının varolma mücadelesi ile uzaktan yakından alakalı pek çok makalenin derlendiği bir kitap. Özellikle çoğunluğu akademisyen olan kadın yazarların Freud'un kadına bakış açısı, psikanalizde kadın ve Osmanlı'dan Cumhuriyet'e oradan da günümüze Türk dünyasında kadın mücadelesini ele alış şeklini çok başarılı ve yerinde buldum. Feminist teoriyi anlatan klasik kitaplardan sıkılanlar için okunacaklar listesine eklenmeli.
  • Dünyanın kapıları Mollie'nin önünde açılıyordu. İçinde büyümüş olduğu ve yuva kavramının haritanın neredeyse tümünü kapladığı, geriye kalanının "yabancı" veya "keşfedilmemiş" olduğu dünya değil; erkekler tarafından inşa edilmiş, yaşanan ve görülen erkek dünyası.