• Harun Reşit savaşta esir aldığı düşman Generaline :

    - Hayatını bağışlarım ama bir şartım var, der.
    'Kadınlar hayatta en çok ne ister?' budur bilmek istediğim... Bu sorunun yanıtını getir kurtar kelleni der.

    General sorar soruşturur bu çetin sorunun yanıtını aramaya başlar ve Kafdağındaki bir cadının bunu bildiğini öğrenir... Günlerce gecelerce at koşturur, cadıyı bulur ve sorar:

    - Kadınlar hayatta en çok ne ister?

    Korkunç cadı yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur cinsten değil...

    - Evlen benimle!!! O zaman öğrenirsin ancak istediğini...
    Bu ölümcül isteği kabul eder esir General. Asıl doğru yanıtı alır almaz da koşar Harun Reşit'e :

    - Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister! Harun Reşit esir Generalin hayatını bağışlar. Ancak o, cadıya evlenmek için söz vermiştir.
    Ne yapsın evlenirler. İlk gece General bir bakar ki, o korkunç cadı
    dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş karanlık odada... Konuşur cadı:
    - Benim kaderim böyle.... Günün sadece yarısı güzel olabilirim, diğer yarısı çirkinim der. Ne dersin? Geceleri seninleyken mi güzel olayım ,
    yoksa gündüzleri dışarıdayken mi?...
    General öğrenmesini bilen bir adamdır; düşünür ve :
    - Sen bilirsin kararı kendin ver der. İşte o an korkunç cadı sonsuza dek güzel bir kadın olur ve öyle kalır... Peki, bu masaldan çıkarılacak 3 ders nedir ???

    1. Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek isterler.
    2. Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın her zaman güzeldir.
    3. İster güzel olsun, ister çirkin olsun her kadın aslında cadıdır!

    Hayatınız seçtiğiniz kadındır: zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz, zeki bir kadına rastlarsanız zekânız, şefkatli bir kadına rastlarsanız vicdanınız gelişir. Hayatınız seçtiğiniz kadındır: alıcı bir kadına rastlarsanız vazgeçtikleriniz, verici bir kadına rastlarsanız tembelliğiniz artar. Hayatınız seçtiğiniz kadındır: dengeli bir kadına rastlarsanız mutlu, dengesiz bir kadına rastlarsanız filozof olursunuz. Hayat kat kattır.

    Babil'in Asma Bahçeleri gibi katmanlar halinde yükselir, bir kattan bir kata sizi yanınızdaki kadın götürür. Ve bugün durduğunuz katman, seyrettiğiniz manzara , gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının bulunduğu katmanı, manzarası ve hayatıdır...

    Hayatınız seçtiğiniz kadındır...
  • Gece iki sularına yakındı. Kur’an’dan sure okuyan birinin sesiyle uyanmıştım. Tamam. Bu sefer öldün işte. İşte bu sefer hikâyen yerle yeksan oldu. Hiçbir şeye yetişemeden öldün gittin, dedim.
    Hâlâ yaşıyor olabileceğime dair de bir umut vardı içimde. Bu yüzden telefonu elime aldım. Annemi arasa mıydım acaba? Ölmüş olsam bile asla aramamalıydım. Gecenin bir yarısı ararsam şimdi kadın durduk yere meraklanırdı. Rehberi dolaşırken C harfine geldim. Burada arayacağım kişi vardı. Ama yanlışlıkla arayacağım kişinin yerine bir altındaki bizim bakkal Rıza ağabeyin çırağı Çağlar’ı aradım.
    Uykulu bir ses tonuyla telefonu açtı Çağlar,
    -Alo, dedi.
    Lafı fazla dolandırmadan direk sordum,
    -Çağlar, ben öldüm mü?
    -Abi sen yaşamıyordun ki ölesin. Hem gecenin bir yarısı ya, gece gece bu tip saçmasapan sorular için insan mı rahatsız edilir ya? Abi kapat allasen. Sabah ara. O zaman sakin kafayla bir daha konuşalım.
    Sonra da telefonu yüzüme kapattı.
    Çağlar’la konuştuktan sonra, kapının çalışına kadar uyumaya devam ettim. Kapı çalınca, yaşıyor olduğuma sevindim. Ellerimi iki yana açıp “Drogbaaaaa” diye bağırdım. Sonra kapıya yanaştım. Delikten bile bakma gereksiniminde bulunmadan kapıyı açtım. Kapıyı açınca bir an tereddüt yaşadım beklemediğim bir kişi vardı kapıda. Evet, kendim gelmişti. Basbayağı kapıda kendim duruyordu. Bu işin içinde, birileri olmalıydı, yoksa bu durumu izah etmenin kesinlikle mümkünatı yoktu. Kapıdaki kişi, yani kendim yalnızlığın ve kimsesizliğin tüm emarelerini taşıyan cinsteydi. Tüm heybetiyle görünüyordu karşımda şimdi.
    -İçeri buyur etmeyecek misin?
    -Geç bakalım içeri.
    İçeri geçti, üçlü koltuğa oturdu. Ben de çalışma masama oturdum. Bir taraftan yayınevini bugün, yarın biter diye oyaladığım çeviriyi yetiştirmeye çalışıyor diğer taraftan da kahvemi yudumluyordum.
    -O kadar mil uzaktan geldik. Bir çay koysan da içsek,
    -Ne çayı ya, daha memlekete gitmedim bu yüzden kaçak çay yok!”
    -Biliyorum onu. Geçen arkadaşın kokulu mu ne bir çay getirmişti. Hatta baya da övmüştü, onu demlesen ya işte.
    -Ulan, ne üşengeç herifsin sen ya, kalkıp kendi çayını koysana.
    -Bir insan bu kadar geçimsiz olur. Sen daha kendi kendinle bile geçinemiyorsun.
    Kalktım sinirle. Oflaya puflaya çayı koydum. Sonra masama tekrardan oturdum. Çay demini aldıktan sonra bardaklara doldurdum. İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara çok ilginçti. Hiçbir şey söylemeye tenezzül bile etmeden bilgisayarımı almış. Kulaklığımı takmış. Üçlü koltuğa boylu boyunca uzanmıştı. Sehpayı önüne çektim. Çayını masaya koydum. Çayın yanına da en sevdiği bisküvilerden olan cicibebe bisküvilerini koydum. Sevindi hemen garibim.
    Biraz çeviri yaptıktan sonra yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra uzun uzun kendimi seyretmeye başladım. Çorabın yarısını yine ayağından çıkarmıştı. Çorap sadece ayak parmaklarının ucunda duruyordu. Pür dikkat filmi odaklanmıştı. Büyük ihtimal yine “La Grande Belleza”yı izliyordu.
    Komodinimin yanında duran bir kağıt parçasını elimle buruşturup, fırlatıp attım kendime doğru. Önce ürktü, sonra ise ciddi bir tavır tavındı. Kağıdı eline aldı, suratıma bakarak
    -Ne bu çocukça hareketler Can, hiç yakışıyor mu senin gibi birine?
    Cevap veremedim. Karşımdaki kendime iyice üzülmeye başlamıştım. Çok boşlamıştı kendini çok. Bu durumu ve gidişat hiç iyi değildi.
    -Kalk, dedim.
    Kendim ayağa kalktı. Uzanıp kendimi yanaklarımdan öptüm.
    -Abi n’apıyorsun, allah aşkına. Maazallah biri görecek bizi. Sonra deli diyecekler. Hayır, anlatamam da bu durumu.
    -Amaan, takma onları be tosunum. Asıl onlar anormal, bizler normaliz.
    Köşedeki Tavuk dönerci Rıfkı ağabeyden, sırf üşendiğim için her gün 3 liraya tavuk döner yemekten biraz kafayı üşütmüş olduğumu da düşünmedim değil bir miktar. Kalktım. Hazırlandım. Kendime seslendim,
    -Ben dışarı çıkıyorum, evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Gideyim birkaç parça bir şey alayım. Bugün kendimize şöyle bir ziyafet çekip, felekten bir gece çalalım. Hem sen orada iki büklüm oldun geç şu yatağa uzan.
    -Ne iyi olur be,
    Sonra da hemen yatağa atladı. Kızdım.
    -Şu yatağa biraz yavaş oturur musun? Zaten sağlam değil, iş çıkaracaksın başımıza durduk yere.
    Evden çıkmadan önce, annevari hareketlerle uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedim.
    -Kim o demeden kesinlikle kapıyı açma. Çay demlersen eğer işin bittikten sonra ocağın altını kapa. Uyumadan önce de sigaranı söndür.
    Evden çıkıp kapıyı kilitlerken karşı komşum Müzeyyen Abla ile karşılaştım.
    -N’apıyorsun evladım?
    -İyiyim diyemeden başlamıştı dert yakınmaya...
    -N’apacağım oğlum ben bu adamla, nasıl baş edeceğim? Sen dün Kur’an okunan bir kanalı aç, sonra da öyle uyuya kal. Hayır bu yaştan sonra çarpılacak kalacak o olacak.
    O sırada Zafer ağabey de sesleri duyduktan sonra kapıya gelmişti.
    -Yapma hanım, duyan da bizi hiç ibadetini yapmayan biri sanacak!”
    -Yapıyor musun Zafer?
    -Yapıyorum tabii Müzeyyen, işte Cuma günleri namaza gidiyorum ya.
    Allah, Muhammed aşkına Zafer. Yapma! Tek onunla yeter mi?
    Kapıda tatlı tatlı atışıyorlardı, ben ise seyrediyordum. Sonra dün geceyi düşündüm, halbuki ölmüş olmamla ilgili kafamdan neler neler geçmişti.
    Pek konuşmama fırsat verdirmiyorlardı ama ben ikisini de bir punduna getirip araya girme gafletinde bulundum.
    -Fakat Müzeyyen abla, bu derin bir tutku. Zafer ağabeyim, bu alemin en kral abisidir. Hatta kralın da kralı bir abimizdir. Bunları söylerken Zafer ağabey, kafasını havaya kaldırmıştı, vakur bir edayla Müzeyyen ablaya bakarak kafasını sallıyordu.
    -Konuş Can konuş, duy Müzeyyen duy!
    Konuşmaya devam ettim...
    -Müzeyyen abla, bak mesela ben bu apartmana taşındığımdan beri, Zafer ağabeyin, Ramazan ayında bir kez bile orucunu kaçırdığını görmedim.
    Müzeyyen abla o sırada kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Zafer ağabeyin, o gururlu edası o an Müzeyyen ablanın gülüşünün altında ezildi, büzüldü, küçücük kaldı.
    -Bizde tutmak isterdik oruçlarımızı da hastalıklardan fırsat bulamıyoruz.
    Halbuki öyle değildi. Zafer ağabey, emekli olduktan sonra iyice kabuğuna çekilmişti. Kendi kabuğunun içinde bir türlü boğazını tutamıyordu. 110 kilo olmuştu bu yüzden. Doktor zayıflaması için diyet programı veriyordu. Pazartesi diyete başlayıp, Salı bırakangillerdendi o da.
    Apartmandan ayrıldım. Önce elektrik idaresine gidip elektrik faturasını yatırdım. Sonra da alışveriş için markete gittim. Marketten tam çıkarken, Onur’la karşılaştım. Elinde kitap vardı. Okuldan yeni çıkmış olduğu belliydi.
    -N’apıyorsun?
    “N’apayım. Alışveriş yaptım şimdi de eve geçiyorum.
    -Canım çok sıkkın Can, bir çay içip sonra da biraz laflasak mı, ne dersin?
    -Onur, başka zaman konuşalım mı? Çünkü evde kendim bekliyor hem saat de geç oldu, acıkmıştır şimdi o baya.
    -Boş ver abi, beklesin. Bekler bekler gider. İnsanın kendisi bile beklemez bu zaman da, haydi gel.
    İyi peki madem diyerek Onur’un peşine takıldım...
    Onur’la her zaman gittiğimiz kafeye gittik. Bu kafede ne buluyorduk hiç bilmiyorum. Bizi cezbeden bir tarafı da yoktu ama Onur muhakkak bir şeyler buluyordu. Çünkü her defasında çayları berbat olmasına rağmen hep buraya getiriyordu beni. Onur ve ben cebimizden sigara paketlerini çıkarıp masaya koyduk. Sonuçta ikimiz de, masaya konulan sigaranın anlamını biliyorduk. Garson masaya geldi.
    -Ne içersiniz?
    Çayları söylerken Onur’un halinde inceden bir tedirginlik sezmiştim ancak anlam verememiştim. Garson bir süre sonra tekrardan gelip, masaya çayları getirmişti. Çayları tam masaya koyarken. Onur birden anlamsız bir şekilde titremeye başladı.
    Onur, n’apıyorsun diyemeden, çayı olduğu gibi üzerine döktü. Sonra bir ara Esra Ceyhan’ın programına katılan uçan adam Sabri gibi “Allah” diyerek fırladı masadan. Çevrede oturan birkaç kişi, Tarık Mengüç gibi kaçışıyordu. Elimi bir aşağı bir yukarı sallayarak, sakin olun, sakin sadece çay döküldü diyerek sakinleştiriyordum herkesi. Herkes, o an sanki birkaç dakika önce kendileri kaçışmamış gibi tekrardan masaya oturup harala gürele muhabbete tutuldular.
    Bayan garson tekrardan masaya gelmişti. Elindeki ıslak bezi Onur’a uzattı.
    -İyi misiniz?
    Onur kekeleyerek, "İiyiyiyiiyim" gibi birtakım sesler çıkardı. Bayan garson elindeki bezle masayı iyice bir silip, yanımızdan ayrıldı. Onur, sırılsıklam olmuş sigara paketinden en kurusunu seçip tekrardan sigarasını yaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra
    -Can, ben aşık oldum kardeşim.
    -Onu anladım Onur, sen bana bilmediğim başka bir şey söyle.
    -Adı, Ece.
    -Çayları, masaya getiren bayan garson mu?
    Şaşırarak gözlerimin içine baktı.
    -Nereden anladın?
    -Bunda anlaşılmayacak bir şey yok Onur. Bayan garsona aşık olduğun, Edirne’den Kars’a, Dünya’dan Mars’a kadar belli. Peki onun, ona karşı hissettiklerinden haberi var mı?
    -Yok.
    -Eee konuşsana o zaman kardeşim, neden bunu içinde tutuyorsun. Onun da bundan haberi olması gerekmez mi?
    -Can, benim mektup yazmam lazım. Biliyorsun ki konuşmayı beceremem.
    -Yaz o zaman.
    -Yazamam ben. En son lisedeyken mektup yazmıştım. O da üst kat komşumuz emekli öğretmen Salih ağabeyeydi. Mektubu okuduktan sonra annemi, babamı çağırıp ne biçim bir çocuk yetiştiriyorsunuz. Yazdıkları imla hatasından geçilmiyor, diye paylamıştı.
    -Onurcuğum, bak canım kardeşim anlıyorum seni ama ben bunu yapamam. Bu çünkü senin hissettiklerin. Senin hissettiğin duyguları ben nasıl anlatayım?
    -Neden abi, sen yazı mazı işleriyle uğraşıyorsun ya,
    -Evet, doğru. Yazı işleriyle uğraşıyorum. Ama ben yazarların yazdıklarını çeviriyorum. Bunlar da zaten çocuk hikayeleri. Hatta Çocuk Kalbi’ni okuduktan sonra bir süre okumaya küsülen cinsten. Yani anlayacağın kardeşim, başlayabilecek bir ilişkiyi başlamadan bitirebilir. Ben bunun vebali altında kalmak istemem.
    -Çocuk Kalbi, kötü bir kitap değildi ki ama.
    -O kadar cümle kurdum. Sadece onu mu anladın?
    -Ama Çocuk Kalbi, kötü bir kitap diyorsun?
    -Değil ulan değil. Sadece çok pesimist bir havası vardı o yani.
    Sigara paketimden kuru kalmış sigaralardan ben de bulup yaktım. O sırada garson kız kapıda bekliyordu. Üzerinde önlüğü yoktu galiba mesaisi bitmiş olmalıydı. Sürekli saatine bakıp duruyordu. Karşıdan biri ona doğru yaklaşıyordu. Gelir gelmez, bizim bayan garsonla sıkı sıkı sarıldılar. Ben işin vehametini anlayıp, binbir şebeklik yaparak Onur’un o yöne doğru bakmasını engellemeye çalışıyordum ama bu durumu engellemeye gücüm yetmemişti.
    Onur’un elinde tuttuğu sigara henüz bitmeden masadan el yordamıyla kuru sigaralardan birini bulup yakmaya çalışıyordu ama sigara bir türlü yanmıyordu. Sigara yanmadıkça, Onur küfürler savuruyordu. Çocuk Kalbi meselesinden dolayı mıydı, ıslak olduğu için yanmayan sigara için miydi yoksa aşık olduğu kadının az önce el ele tutuşup kafeden ayrılışı mıydı? Bilmiyordum.
    Ayağa kalktım. Elimi Onur’un omzuna attım.
    -Haydi gel, gidelim kardeşim.
    Bir süre Onur’la sokaklarda yürüdük. Sokaklarda yürürken tek kelime konuşmadık. Sadece ıslak olduğu için yanmayan sigaraları yakmaya çalışıp, yakamadıkça küfürler savurduk. Küfürler savurdukça rahatladık. Rahatladıkça, kendimize geldik. Köşebaşındaki mısırcıdan iki közlenmiş mısır aldık. Hayata döndük.
    Onur’u eve bıraktıktan sonra, elimde tuttuğum market poşetleriyle apartmana girdim. Bizim kata geldiğimde, Müzeyyen abla ve Zafer ağabeyin kapıları sonuna kadar açık duruyordu. Telaşlanarak, hemen içeri girdim. Zafer ağabey, Müzeyyen ablanın dizlerine uzanmıştı. Müzeyyen abla, bir taraftan elma soyuyor diğer taraftan da soyduğu elmaları Zafer ağabeye yediriyordu. Halbuki sabah gördüğüm manzarada, sürekli didişen sanki onlar değillermiş gibi. Hangi gazetenin son sayfasında okuduğumu hatırlayamadığım “Evlilikte, arada küçük tatlı atışmalar ilişkiyi canlı tutar,” tarzı bir haber geldi aklıma. Ne kadar da saçma diyordum. Bir insan seviyorsa, neden didişsin, kendini paralasın, neden birbirlerinin yüreğini tüketsin. Ama gördüğüm bu manzaradan sonra, artık konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Usulca evden çıkıp, yavaş bir şekilde kapıyı arkalarından kapattım.
    Nihayet sonunda kendimi eve atabilmiştim. Masada çevirmekte olduğum kitap hâlâ olduğu gibi duruyordu. Yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra, gözüm komodinimin bir köşesine iliştirilmiş bir kağıt parçasına takıldı. Elime aldım, bir süre yazıyı evirip çevirip durdum. Sonra unuttuğum kendim geldi aklıma. Ne de çabuk unutmuştum yine kendimi. Tabii beklemedi. O da benden sıkıldı ve çekip gitti. Tüm cesaretimi toplayıp, mektubu okumaya başladım.
    “Hep kendini ihmal ediyorsun, unutuyorsun. Bir gün bile, kendin için yaşamadın şu hayatı. Hep başkaları için, hayat kurdun kendine. Onlar üzerinden hayatını şekillendirdin. Onlar terk etti, onlar berbat etti bazen hayatını ama hep onlar iyiydi dedin. Onlar hiçbir zaman kötü olamazdı. Çünkü sen hiçbir şeyi hak etmiyorsun dedin kendine. Kalk ve aynaya bak Can! Şu mahvettiğin hayatını orada gör, tabii biraz cesaretin varsa.”
    Unuttuğum kendimin, bana arkamdan sadece birkaç satır yazıyla veda etmesi çok ağrıma dokunmuştu. Haklıydı, hiçbir şey diyemedim. Gözyaşlarımı ceketimin koluyla sildim. Kalktım, sabahtan kalma çayı ısıttım. Çayımı bardağa doldurup, çalışma masamın tekrardan başına geçtim. O sırada telefonum uzun uzun çalmaya başladı. Arayan okuldan başka bir arkadaşımdı. Telefonu sessize alıp, çevirmekte olduğum hikâyenin ilk cümlesini çevirdim: “Ölmedim ama yaşamadım da.”
  • Hayal kuranlara özgü bir davranıştır. Gezmek için gittikleri yerlerde herkesin gittiği yerleri değil de birisi yol göstermedikçe gidilemeyen, gitmesi emek isteyen yerleri tercih ederler çünkü biraz sabrın sonunda bir ömür hatırlanacak bir manzara ya da bir his onları bekler. Bu da inanılmaz olan bir şeyin biraz hayalle gerçekleşebileceğinin en güzel kanıtıdır.

    Bu gece size anlatacağım kadının hikâyesi hiç de böyle başlamıyordu ta ki
    yetiştirmesi gereken birçok işinin arasında cesur bir karar alıp daha önce hiç gitmediği bir yere gidinceye kadar. Orada gitmek istediği vadiye gideceğini duyanlar onu bu fikrinden her ne kadar vazgeçirmeye çalışsalarda bunda başarılı olamadılar. Sık ağaçlı ve yer yer keskin kayalıklı araziden şarkılar söyleyerek geçti. Bu güne kadar ki bastırılmış hisleri etraftaki dallar tarafından çizilen vücudundan çıkıp gidiyordu. Her adımda kendini daha güçlü hissediyordu. Uzun bir yolun sonunda vardığı yerdeki manzara onu büyüledi. Karşısında çağlayarak akan bir şelale, önünde berrak bir göl, etrafında çeşit çeşit çiçekler ve rengarek kuşlar kendi dillerinde ona hoş geldin diyorlardı. Bu mükemmel bir andı ve bu anı taçlandırabilecek tek bir duygu vardı: Aşk. İşte o an bu güzel kadın aşık olma hissinin kendisine aşık oldu. Bu hissiyle birlikte - biraz hayal biraz gerçek - etrafında binlerce papatya açtı. Bu büyülü anı her zaman hatırlamak için her duyusuyla bir kez daha o anı yaşadı. Geri dönerken yüzünde kesintisiz bir gülümseme vardı. Artık kimse ondan daha özgür değildi.
  • Çok yoğun olaylar örgüsü olmasada yoğun bir şekilde hissedilen duygu kitabın kendisini okutmasını sağladı ama bir zweig klasiklerine göre vasat kaldı diyebilirim....
  • Karanlıkta gözlerini üzerime dikti. Geceden daha kara olan gözlerini hissettim...
  • 30 AĞUSTOS, ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

    ***

    TEK ADAM, BÜYÜK ZAFER'İN İKİNCİ YILDÖNÜMÜNDE MİLLETİNE SESLENİYOR...

    30 AĞUSTOS 1924, DUMLUPINAR MEÇHUL ASKER ANITI'NIN TEMEL ATMA TÖRENİ

    ***

    Efendiler!

    Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa verdiği kıymetli açıklamalarla burada hazır olanlara Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı’nın ve kesin sonuç veren 30 Ağustos Savaşı’nın oluş şekli hakkında bir fikri özetlemişlerdir.

    Beş gün aralıksız geceli gündüzlü süren en büyük Meydan Savaşı'nın gerçek içeriği bugün verilen açıklamalardan fazla, yarın tarihin hakemleri tarafından, araştırmacıların inceleme araştırma ve kararları okunduğu zaman daha açık, daha belirgin bir şekilde anlaşılacaktır.

    Beni milletim, Türk milleti, güvenine lâyık görerek bu hareketlerin başında bulundurdu. Bu görev ve işimin mutlu anısını duygulanarak sevinçle ve gururla saklıyorum. Görevlerini milletin vicdanından gelen gerçek ihtiyacına, yalnız onun yüksek fikrine uygun olarak yapmış olanlara özel bir vicdan rahatlığı ile bugün önünüzde bulunurken duyduğum mutluluğu ifade edemem.

    Efendiler, tıpkı bugün gibi otuz sekiz yılı Ağustos'unun otuzuncu günü saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim.

    Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman on birinci tümenimiz şu karşıki tepelerde savaşa zorunlu kılınan düşmanın ana kuvvetine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal Köyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren itici gücün ne olduğunu anlatmak için hatırladığım bir iki noktayı burada tekrar edeceğim:

    29/30 Ağustos gecesi sabaha karşı Batı Cephesi hareketleri şubesi Müdürü Tevfik Bey, alışıldığı gibi o saate kadar çeşitli karar merkezlerinden ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinden belirlediği ve gösterdiği genel durumu cephe komutanı İsmet Paşa’ya göstermiş ve o da hemen Paşa’ya göster emriyle Tevfik Bey’i yanıma göndermişti.

    Karahisar’da Belediye dairesinde bana ayrılan odada yatmaktaydım. Beni uyandıran Tevfik Bey’in gösterdiği haritaya baktım, hemen yataktan fırladım. Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şuydu ki, ordularımız düşmanın önemli kuvvetini kuzeyden, güneyden, batıdan kuşatmaya uygun bir durum almış bulunuyorlardı. Şu halde düşündüğümüz ve en büyük sonuçları sağlayacağını beklediğimiz durumlar ortaya çıkıyordu. Hemen Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız, dedim; üçümüz toplandık. Durumu bir daha düşündük ve kesinlikle karar verdik ki, Türk’ün gerçek kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün parlaklığıyla doğacaktır. Bu karara göre ordulara yeni emir yazıldı. (saat 6.30 öncesi) Fakat durum o kadar önemli, o kadar hız ve şiddet istiyordu ki, bu yazılı emirlerle yetinmek önlemi uygun olmazdı. Onun için Fevzi Paşa’dan, Altıntaş ve güneyinden hareket eden ikinci ordumuzun ve bunun daha batısında bulunan atlı kolordumuzun yanına giderek düşüncemize göre hareketleri düzenlemesini kendilerinden rica ettim.

    Dördüncü kolordusu ile amaçladığımız düşmanın büyük kısmını güneyden izleyen birinci ordu merkezine de kendim gidecektim. İsmet Paşa’nın merkezde kalıp genel durumu yönetmesini uygun gördüm. Fevzi Paşa kuzeye hareket ederken, ben de otomobil ile tren yolunu izleyerek batıya hareket ettim. Akçaşar’da birinci ordu merkezine saat 9’dan önce varmıştım. Ordu komutanına bir taraftan cephenin yazılı emri emanet edilirken, ben de kendisine sözlü olarak durumu anlattım ve dördüncü kolordunun bütün tümenleriyle birlikte şiddetle, işte bu köyün, Çal Köyü’nün batısındaki düşmanın büyük kısmını kuşatacak şekilde savaşa zorlamasını emrettim. Ve ekledim ki, düşman ordusu mutlaka yok edilecektir. Ordu komutanı benim yanımda telefonla Kolordu Komutanı Kemâlettin Sami Paşa’yı buldu. Benim oraya geldiğimi ve emrimin ne olduğunu bildirdi. Bir süre bu merkezde kaldım. Sürekli olarak gelen çeşitli rütbedeki esir subaylarla görüştüm. Bunlardan biri kurmay subay idi. Zavallı, verdiği bilgiler ışığında istemeyerek başkomutan görevini alan General Trikopis’in ve İkinci Kolordu Komutanı General Digenis’in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu söylemiş oldu. Hemen yanımda bulunan ordu komutanına: Kemâlettin Paşayı bulunuz, kendisine Trikopis’le beraber bütün düşman generallerini mutlaka esir etmesini söyleyiniz dedim. Bu emir hemen telefonla bildirildi. Zavallı esir subay benim bu emrimi işitir işitmez sunduğum çayı içemeyerek büyük bir baygınlık geçirdi. Daha fazla bu ordu merkezinde kalamazdım. Savaş durumunu gözümle görmek benim için karşı konulmaz bir ihtiyaç oldu. Ordu komutanını da yanıma alarak Dördüncü Kolordu Komutanının bulunduğu şu yöndeki bir tepeye geldik. (Arpalık civarında).

    Çal Köyü batısında ve kuzeyinde patlayan topların gürültülerini işitiyordum. Oradan durumu dürbün ile gözlemeye uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kesin bir zorunluluk ve ihtiyaç duyuyordum ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim; oraya gitmek gereklidir ve buyurun gidelim" dedim. Otomobillere atladık, bu tepeye gelen yola girdik.

    Ara sıra yolumuzun soluna düşman mermileri düşüyordu. Dördüncü Kolordu’nun tümenleri doğudan batıya yolumuzu katederek hızlı adımlarla ilerliyorlardı. Biraz önce dediğim gibi saat ikide şuraya çıkmış bulunuyorduk. Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen kuşatmak ve düşmanın inatla savunduğu savaş alanlarına, süngü saldırılarıyla girerek kesin bir sonuç almak gerekliydi. Bunun için bütün ordunun büyük özveriyle ilerlemesini ve bütün bataryalarımızın, hatta gizliliğe bakmaksızın, ateş alanlarına girip düşman alanlarını sarsmasını istiyordum. Yanımdaki komutanlar bu görüşümü anlar anlamaz hemen ve en sinirli bir şekilde harekete geçtiler. Yazık ki şimdi ismini hatırlayamadığım, yanımda bulunan bir atlı subayına birkaç kelime not ettirerek düşman alanlarını kuzeyden saran ikinci orduya gönderdim. Ve sözlü olarak burada benden işittiklerini onlara da söylemesini emrettim. Bu subay görevini yapmış ve birkaç saat sonra tekrar yanıma gelerek bilgi de vermişti. On birinci tümenin kahraman komutanı Derviş Bey, kendi ileriye atılarak bütün kuvvetiyle düşman alanına ilerliyordu. Kolordu Komutanı Kemâlettin Paşa, güneyden ve batıdan düşmana saldırdığı diğer tümenlerine yeniden şiddetli ve hızlı hareketler için emirlerini ulaştırıyordu. İkinci Ordunun on altıncı ve altmış beşinci tümenleri düşmanla gerçek savaşa girişiyorlar, diğer tümenleri de kuşatma çemberini daraltıyorlardı.

    Bunları görüyordum. Atlı kolumuzun daha batıdan düşmanın arkasını kesmek üzere bulunduğunu bana haber getiren atlı subay söylemişti.

    Arkadaşlar!

    Saat ilerledikçe gözlerimin önünde gelişen manzara şu idi:

    Düşman başkomutanının şu karşıki tepede son gücüyle çırpındığını görüyor gibiydim. Bütün düşman alanlarında büyük bir heyecan ve telaş vardı. Artık toplarının, tüfeklerinin ve mitralyözlerinin ateşlerinde sanki öldürücü kabiliyet kalmamıştı. Bu ovadan, kuzeyden ve güneyden birbirini izleyen vurucu hatlarımızın, batışa yaklaşan güneşin son ışıklarıyla parlayan süngüleri her an daha ileride görülüyordu. Düşman alanlarını saran bir çember üzerinde yer almış olan bataryalarımızın aralıksız ve amansız ateşleri düşman alanlarını, içinde durulmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş batıya yaklaştıkça ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda duyuluyordu. Bir zaman sonra dünyada büyük bir yıkım olacaktı. Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu yıkım gerekliydi. Karanlıklar içinde bu yıkım gerçekleşmeli idi.

    Gerçekten gökyüzünün karardığı bir dakikada Türk süngüleri düşman dolu o sırtlara saldırdılar. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı. Tam olarak yok olmuş perişan bir arta kalan kitle bulunuyordu.

    Kendilerinin dediği gibi çok korkan ve titreyen, şekilsiz bir kitle, tuhaf bir karmaşa halinde kaçmak için açıklık arıyordu. Artık gecenin koyulaşan ağırlığı, sonucu gözle görmek için güneşin tekrar doğudan doğmasını beklemeyi zorunlu kılıyordu.

    Efendiler, ertesi gün tekrar bu savaş alanını dolaştığım zaman, ordumuzun kazandığı zaferin yüceliği ve buna karşılık düşman ordusunun düşürüldüğü felâketin büyüklüğü beni çok duygulandırdı.

    Karşı sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün kapalı kalmış yerler bırakılmış toplarla, otomobillerle ve bitmez tükenmez donatım ve malzeme ile ve bütün bu bırakılan şeylerin aralarında yığınlar oluşturan ölülerle ve toplanıp merkezlerimize gönderilmekte olan sürü sürü esir gruplarıyla, gerçekten bir kıyamet yerini andırıyordu. Bu dar ateş ve saldırı çemberinden bugün için kurtulabilenler birkaç bin kişilik arta kalanlardan oluşmaktaydı. Fakat onlarda daha büyük Türk çemberi içinden çıkmağa başarılı olamayarak başlarında başkomutanları bulunduğu halde beyaz bayrak çekmeğe zorunlu olmuşlardır.

    Efendiler, Ağustosun otuz birinci günü yaklaşık öğle vaktiydi ki, yine bu Çal Köyünde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki durumu düşündük. Kazandığımız meydan savaşının bütün seferi sona erdirebilecek bir kararlılık ve önemde olduğunda birleştik. Şimdi Bursa yönünde çekilen düşman kuvvetlerini yok etmekle birlikte, bütün orduyla dinlenmeden İzmir’e yürüyecektik.

    Efendiler, bugünden sonra İzmir’de “Akdeniz”i, Mudanya’da “Marmara”yı görmek için 8-9 günlük bir zaman yeterli gelmiştir. Fakat hatırlatmalıyım ki bugüne, bu üzerinde bulunduğumuz tepeye, bu yanık Çal Köyü’ne gelebilmek için yalnız Sakarya’dan başlayarak harcadığımız zaman tam bir yıldır. Fakat bu belirlediğimiz zaferi hazırlayabilmek için bir yılı çok bulmazsınız sanırım. Çünkü efendiler, savaş ve özellikle meydan savaşı yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; Milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı milletlerin tüm varlıklarıyla, ilim ve fen sahasındaki dereceleriyle, ahlâklarıyla, kültürleriyle, kısaca bütün maddî ve manevî güç ve iyi huylarıyla ve her türlü araçlarla çarpıştığı bir sınav sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin gerçek kuvvet ve kıymetleri ölçülür.

    Sonuç yalnız beden gücünün değil, bütün kuvvetlerin, özellikle ahlâkî ve kültürel kuvvetin yükselmesini gerçekleşme derecesine vardırır. Bu nedenle meydan savaşında yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün maddî ve manevî varlığı ile yenilmiş sayılır. Böyle bir sonun ne kadar korkunç olabileceğini tahmin edersiniz.

    Yok olup gitmek, yalnız savaş sahasında bulunan orduya ait kalmaz. Asıl ordunun ait olduğu millet, korkunç sonlara uğrar.

    Tarih, başlarındaki hükümdarların, hırslı politikacıların birtakım hayalî isteklerle, aracı yerine düşen işgalci orduların, işgalci milletlerin uğradığı bu şekil korkunç sonlarla doludur.

    Efendiler, Türk vatanını almak düşüncesini, Türk’ü esir etmek hayalini genel, ortak bir düşünce haline koymağa çalışanların da hak ettikleri sondan kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük.

    Efendiler, kendilerine bir milletin geleceği emanet edilen adamlar, milletin kuvvet ve gücünü yalnız ve ancak yine milletin gerçek ve kabul edilir yararlar elde etmesi yolunda kullanmakla sorumlu olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki, bir memleketi ele geçirip işgal etmek, o memleketlerin sahiplerine hükmetmek için yeterli değildir. Bir milletin ruhu baskı altına alınmadıkça, bir milletin kararlılığı ve iradesi kırılmadıkça, o millete hükmetmenin imkânı yoktur. Halbuki yüzyılların çocuğu olan bu millî ruh, kalıcı ve sürekli bir millî iradeye hiçbir kuvvet karşı koyamaz.

    Hükmedilmek istenmeyen bir milleti, esaret altında tutmayı başaracak kadar kuvvetli zorbalar artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son çarpışmalarıyla, özellikle burada kazandığı zaferle, kazandığı kararlılık ve irade ile herkesçe bilinen bu gerçekleri bir defa daha tarihin sinesine çelik kalemle kazımış bulunuyor.

    Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasını oluşturur. Millî tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir yön vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum.

    Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırılmış oldu. Sonsuz hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin sonsuz koruyucularıdır.

    Burada gerçeklerini söylediğimiz “Şehit Asker” âbidesi işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, özverili ve kahraman Türk milletini temsil edecektir.

    Bu abide, Türk vatanına göz dikeceklere Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, saldırısını, gücü ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.

    Efendiler, bu büyük zaferin çeşitli unsurları üstünde en önemlisi ve büyüğü, Türk milletinin kayıtsız şartsız egemenliğini eline almış olmasıdır. Bu olayın tarihimizde ve bütün dünyada ne büyük, ne verimli bir inkılâp olduğunu anlatmaya gerek görmem.

    Milletimizin uzun yüzyıllardan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların yönetim ve baskısı altında ne kadar ezildiğini, onların hırslarını sağlama yolunda ne kadar büyük felâketlere ve zararlara uğradığını düşünürsek, milletimizin egemenliğini eline almış olması olayının, bütün büyüklüğü ve önemi gözleriniz önünde canlanır.

    Gerçi büyük zaferin ertesi gününe kadar İstanbul’da halife ve sultan adı altında bir şahıs ve onun işgâl ettiği hilâfet ve saltanat ünvanı ile bir makam vardı. Fakat bu zaferden sonra millet o makamları ve o makam sahiplerini hak ettikleri sona ulaştırdı.

    Efendiler, millî egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur.

    Milletlerin esareti üzerine kurulmuş olan kurumlar, her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.

    Avrupa’nın ortasından, ta doğunun diğer ucundaki binlerce senelik memleketlere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun hak ettiği sonu daha güzel anlayabiliriz.

    Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten başka unsurlara dayanarak, düşmanlarla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün karşısında yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından sürülmeleri, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir. Türk milletinin atalarının kutlu emâneti olan bu topraklarda tam anlamıyla efendi olarak yaşaması; ancak o lüzumsuz ve manasız olmaktan başka, varlıkları tam zarar ve felâket olan makamların yok edilmesiyle mümkün olabilirdi.

    Efendiler, onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk milletinin geçirdiği acıları, üzüntüleri hissetmemiş bir ferdimiz yoktur. Bu kadar üzüntüler ve kötülükler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak ve orada mutlu ve hür yaşayabilmek için mutlaka egemenliğine sahip kalmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün çocuklarını toplu ve dikkatli bulundurmak gereklidir.

    Efendiler, yüzyıllardan beri inleyen, fakat baskıcıların, aldatanların, bilgisizlerin oluşturdukları engellerle yürek parçalayan sesini milletin kulağına duyuramayan zavallı vatan bugün diyor ki; can kulağınızı, bağrında en derin üzüntüler duymuş annenizin samimî sözlerine sürekli açık bulundurunuz. Efendiler, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hükmedici olma güç ve kabiliyetini göstermiş olan atalarımız, zamanında bu sesi duymaktan geri çevrilmemiş olsalardı; Türk topluluğunun, Türk idealinin, Türk çıkarlarının korunmuş ve çoğaltılmış olacağı anavatanı bugünkü parçalanmış şeklinde mi miras alırdık?

    Efendiler, artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor. İlim ve hüner, yüksek medeniyet, hür düşünce ve hür zihniyet istiyor. Şeref, namus, istiklâl, gerçek varlık... Vatan bu isteklerini tamamen ve hızla yerine getirmek için kurallı ve gerçek bir şekilde çalışmayı emreder.

    Efendiler! Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler çok şeyler düşünmüşlerdir; fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir şekilde giderebiliriz: o da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek.

    Ancak bu düşünceyle hareket ederek her türlü kurtuluş ve mutluluk hedeflerine ulaşabiliriz. Bizim milletimiz vatan için, özgürlüğü ve egemenliği için özverili bir halktır; bunu ispat etti. Milletimiz yaptığı inkılâpların kararlı savunucusudur da. Benliğinde bu iyi huylar yerleşmiş bir milleti yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.

    Efendiler! Milletimiz egemenliğini eline aldığı gün, bilmeyen kalmamıştır, en karanlık kötülüklerin, en derin uçurumu kenarında bulunuyordu. Maddî kuvveti yıprattırılmış, savunma araçları elinden alınmış, mânevî dünyası, kutsal saydıkları saldırıya uğramış üzücü bir durumda bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen varlığını ve istiklâlini kurtarmağa karar verdi. Bu kararında başarı sağlayabilmek için bütün milletin kendine bir hedef ve hareket seçmesi gerekiyordu. Bütün milletin, o hedef üzerinde mutlaka başarı sağlamayı amaç kabul etmesi gerekiyordu. Millet bütün varlığıyla bütün özverililiğiyle, bütün inancı ile o hedefe beraber yürümeli ve mutlaka başarılı olmalıydı.

    Efendiler, o hedef burasıydı. Amaç olan başarı, burada kazanılan zafer idi.

    Efendiler! Milletimiz bundan sonraki işinde de başarılı olabilmek için, millî hedefini bütün açıklık ve kesinlikle, bütün vatandaşların gözünde ve yüreğinde bütün parlaklığı ile belirlemiş bulunuyor. İsterseniz benim burada hedef dediğim şeyi, siz milletin ideali olarak adlandırınız. Fakat bu ünvanı verirken dikkat ediniz ki, hayal olan bir anlama kendimizi kaptırmayalım.

    Efendiler! Milletimizin hedefi, milletimizin ideali; bütün dünyada tam anlamı ile çağdaş bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her toplumun varlığı, kıymeti, özgürlük ve kurtuluş hakkı, sahip olduğu öze uygun yapacağı çağdaş eserlerle mümkün olur. Uygar eser oluşturmak yeteneğinden yoksun olan milletler, hürriyet ve kurtuluşlarından ayrılmaya mahkûmdurlar.

    İnsanlık tarihi baştan başa bu söylediklerimi doğrulamaktadır. Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde bekleyenler veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak bilgisizliği ve dikkatsizliğinde bulunanlar, uygarlığın coşan seli altında boğulmaya mahkûmdurlar.

    Efendiler! Çağdaşlık yolunda başarı yenilenmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadî hayatta ilim ve fen alanında başarılı olmak için tek olgunlaşma ve yükselme yolu budur. Hayat ve dirliğe hükmeden emirlerin, zaman ile değişme, olgunlaşma ve yenilenmesi zorunludur. Uygarlığın buluşları, fennin harikaları, dünyayı şekilden şekile geçirttiği bir dönemde, yüzyıllık eskimiş düşüncelerle, geçmişe tapınmakla varlığını korumak mümkün değildir. Uygarlıktan söz ederken şunu da kesinlikle söylemeliyim ki, uygarlığın temeli, yükselmenin ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta kötülük, mutlaka sosyal, iktisadî, siyasal güçsüzlüğü gerektirir.

    Aileyi oluşturan kadın ve erkek unsurların doğal haklarına sahip olmaları, aile görevlerini idareye yeterli bulunmaları gereklerdendir.

    Efendiler! Milletimiz burada belirlediğimiz büyük zaferden daha önemli bir görev peşindedir. O zaferin anlaşılması milletimizin iktisat alanındaki başarılarıyla mümkün olacaktır. Bilirsiniz ki, ekonomik açıdan zayıf bir yapı fakirlikten kurtulamaz, kuvvetli bir uygarlığa, refah ve mutluluğa kavuşamaz, sosyal ve siyasal felâketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin yönetimindeki başarı da, ekonomisinde edinilen bilgiler derecesiyle uygun olur. Hiçbir medenî devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından önce iktisadını düşünmüş olmasın. Memleket ve istiklâl savunması için varlığı gerekli olan bütün kuvvetler ve araçlar ekonominin genişleme ve açılmasıyla mükemmel olabilir.

    Milletimizin özünde bulunan kuvvetli karakter, sarsılmaz irade, ateşli milliyetçilik, iktisadî başarıdan kaynaklanacak verimlerle de hak ettiği derecede desteklenmek zorundadır. Yüzyılın içindeki mücadelede milletimizi başarılı kılacak bir ekonomik hayat sağlanmasını amaç edinen genel öğretim ve eğitim sistemlerimiz, her gün daha çok gelişecek ve elbette başarılı olacaktır.

    Efendiler! Artık bugün hayat ve insanlık gerekleri bütün gerçekliğiyle ortaya çıkmıştır. Bunlara karşı olan söylentiler ahlâk ve inanca uymaz. Gerçek ortaya çıkınca yalan ortadan kalkar. Boş sözler, uydurmalar kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükselme ve olgunlaşma yeteneği olan milletimizin, sosyal ve fikrî inkılâp adımlarını kısaltmak isteyen engeller derhal yok edilmelidir.

    Efendiler! Son sözlerimi özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum:

    Gençler! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile, insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız.

    Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.

    Arkadaşlar, bu gazilik ve şehitlik diyarını terk ederken, “Şehit Asker”i hep beraber saygıyla selâmlayalım.


    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

    ***

    Kaynak: Hâkimiyet-i Milliye, 31.08.1924

    -alıntı-
  • Ah, bu olağanüstü bunaltıcı her şey nasıl da birbirine gitmişti böyle, her şey bu umut ve sabırsızlık hisleriyle nasıl da iç içe geçmişti! Bu benim kişisel deliliğim miydi yoksa dünya mı delirmişti?
  • Çünkü gördüğüm, duyduğum her şey bana acı veriyor, sinirlerime dokunuyordu: Şahit olduğum her şey içime doluyor ve canımı yakıyordu. Mantıksız bir şeyler yapmamak için kendimi kontrol etmek zorundaydım, zira nabzımın yükseldiğini hissediyordum: Bütün duyularım ayaktaydı. Bütün bu insanlara bakmak zorundaydım ve ben içten içe yanarken onların böylesine sakin, rahat ve sükut içinde oturduklarını görünce içim nefretle doluyordu.