• Gece iki sularına yakındı. Kur’an’dan sure okuyan birinin sesiyle uyanmıştım. Tamam. Bu sefer öldün işte. İşte bu sefer hikâyen yerle yeksan oldu. Hiçbir şeye yetişemeden öldün gittin, dedim.
    Hâlâ yaşıyor olabileceğime dair de bir umut vardı içimde. Bu yüzden telefonu elime aldım. Annemi arasa mıydım acaba? Ölmüş olsam bile asla aramamalıydım. Gecenin bir yarısı ararsam şimdi kadın durduk yere meraklanırdı. Rehberi dolaşırken C harfine geldim. Burada arayacağım kişi vardı. Ama yanlışlıkla arayacağım kişinin yerine bir altındaki bizim bakkal Rıza ağabeyin çırağı Çağlar’ı aradım.
    Uykulu bir ses tonuyla telefonu açtı Çağlar,
    -Alo, dedi.
    Lafı fazla dolandırmadan direk sordum,
    -Çağlar, ben öldüm mü?
    -Abi sen yaşamıyordun ki ölesin. Hem gecenin bir yarısı ya, gece gece bu tip saçmasapan sorular için insan mı rahatsız edilir ya? Abi kapat allasen. Sabah ara. O zaman sakin kafayla bir daha konuşalım.
    Sonra da telefonu yüzüme kapattı.
    Çağlar’la konuştuktan sonra, kapının çalışına kadar uyumaya devam ettim. Kapı çalınca, yaşıyor olduğuma sevindim. Ellerimi iki yana açıp “Drogbaaaaa” diye bağırdım. Sonra kapıya yanaştım. Delikten bile bakma gereksiniminde bulunmadan kapıyı açtım. Kapıyı açınca bir an tereddüt yaşadım beklemediğim bir kişi vardı kapıda. Evet, kendim gelmişti. Basbayağı kapıda kendim duruyordu. Bu işin içinde, birileri olmalıydı, yoksa bu durumu izah etmenin kesinlikle mümkünatı yoktu. Kapıdaki kişi, yani kendim yalnızlığın ve kimsesizliğin tüm emarelerini taşıyan cinsteydi. Tüm heybetiyle görünüyordu karşımda şimdi.
    -İçeri buyur etmeyecek misin?
    -Geç bakalım içeri.
    İçeri geçti, üçlü koltuğa oturdu. Ben de çalışma masama oturdum. Bir taraftan yayınevini bugün, yarın biter diye oyaladığım çeviriyi yetiştirmeye çalışıyor diğer taraftan da kahvemi yudumluyordum.
    -O kadar mil uzaktan geldik. Bir çay koysan da içsek,
    -Ne çayı ya, daha memlekete gitmedim bu yüzden kaçak çay yok!”
    -Biliyorum onu. Geçen arkadaşın kokulu mu ne bir çay getirmişti. Hatta baya da övmüştü, onu demlesen ya işte.
    -Ulan, ne üşengeç herifsin sen ya, kalkıp kendi çayını koysana.
    -Bir insan bu kadar geçimsiz olur. Sen daha kendi kendinle bile geçinemiyorsun.
    Kalktım sinirle. Oflaya puflaya çayı koydum. Sonra masama tekrardan oturdum. Çay demini aldıktan sonra bardaklara doldurdum. İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara çok ilginçti. Hiçbir şey söylemeye tenezzül bile etmeden bilgisayarımı almış. Kulaklığımı takmış. Üçlü koltuğa boylu boyunca uzanmıştı. Sehpayı önüne çektim. Çayını masaya koydum. Çayın yanına da en sevdiği bisküvilerden olan cicibebe bisküvilerini koydum. Sevindi hemen garibim.
    Biraz çeviri yaptıktan sonra yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra uzun uzun kendimi seyretmeye başladım. Çorabın yarısını yine ayağından çıkarmıştı. Çorap sadece ayak parmaklarının ucunda duruyordu. Pür dikkat filmi odaklanmıştı. Büyük ihtimal yine “La Grande Belleza”yı izliyordu.
    Komodinimin yanında duran bir kağıt parçasını elimle buruşturup, fırlatıp attım kendime doğru. Önce ürktü, sonra ise ciddi bir tavır tavındı. Kağıdı eline aldı, suratıma bakarak
    -Ne bu çocukça hareketler Can, hiç yakışıyor mu senin gibi birine?
    Cevap veremedim. Karşımdaki kendime iyice üzülmeye başlamıştım. Çok boşlamıştı kendini çok. Bu durumu ve gidişat hiç iyi değildi.
    -Kalk, dedim.
    Kendim ayağa kalktı. Uzanıp kendimi yanaklarımdan öptüm.
    -Abi n’apıyorsun, allah aşkına. Maazallah biri görecek bizi. Sonra deli diyecekler. Hayır, anlatamam da bu durumu.
    -Amaan, takma onları be tosunum. Asıl onlar anormal, bizler normaliz.
    Köşedeki Tavuk dönerci Rıfkı ağabeyden, sırf üşendiğim için her gün 3 liraya tavuk döner yemekten biraz kafayı üşütmüş olduğumu da düşünmedim değil bir miktar. Kalktım. Hazırlandım. Kendime seslendim,
    -Ben dışarı çıkıyorum, evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Gideyim birkaç parça bir şey alayım. Bugün kendimize şöyle bir ziyafet çekip, felekten bir gece çalalım. Hem sen orada iki büklüm oldun geç şu yatağa uzan.
    -Ne iyi olur be,
    Sonra da hemen yatağa atladı. Kızdım.
    -Şu yatağa biraz yavaş oturur musun? Zaten sağlam değil, iş çıkaracaksın başımıza durduk yere.
    Evden çıkmadan önce, annevari hareketlerle uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedim.
    -Kim o demeden kesinlikle kapıyı açma. Çay demlersen eğer işin bittikten sonra ocağın altını kapa. Uyumadan önce de sigaranı söndür.
    Evden çıkıp kapıyı kilitlerken karşı komşum Müzeyyen Abla ile karşılaştım.
    -N’apıyorsun evladım?
    -İyiyim diyemeden başlamıştı dert yakınmaya...
    -N’apacağım oğlum ben bu adamla, nasıl baş edeceğim? Sen dün Kur’an okunan bir kanalı aç, sonra da öyle uyuya kal. Hayır bu yaştan sonra çarpılacak kalacak o olacak.
    O sırada Zafer ağabey de sesleri duyduktan sonra kapıya gelmişti.
    -Yapma hanım, duyan da bizi hiç ibadetini yapmayan biri sanacak!”
    -Yapıyor musun Zafer?
    -Yapıyorum tabii Müzeyyen, işte Cuma günleri namaza gidiyorum ya.
    Allah, Muhammed aşkına Zafer. Yapma! Tek onunla yeter mi?
    Kapıda tatlı tatlı atışıyorlardı, ben ise seyrediyordum. Sonra dün geceyi düşündüm, halbuki ölmüş olmamla ilgili kafamdan neler neler geçmişti.
    Pek konuşmama fırsat verdirmiyorlardı ama ben ikisini de bir punduna getirip araya girme gafletinde bulundum.
    -Fakat Müzeyyen abla, bu derin bir tutku. Zafer ağabeyim, bu alemin en kral abisidir. Hatta kralın da kralı bir abimizdir. Bunları söylerken Zafer ağabey, kafasını havaya kaldırmıştı, vakur bir edayla Müzeyyen ablaya bakarak kafasını sallıyordu.
    -Konuş Can konuş, duy Müzeyyen duy!
    Konuşmaya devam ettim...
    -Müzeyyen abla, bak mesela ben bu apartmana taşındığımdan beri, Zafer ağabeyin, Ramazan ayında bir kez bile orucunu kaçırdığını görmedim.
    Müzeyyen abla o sırada kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Zafer ağabeyin, o gururlu edası o an Müzeyyen ablanın gülüşünün altında ezildi, büzüldü, küçücük kaldı.
    -Bizde tutmak isterdik oruçlarımızı da hastalıklardan fırsat bulamıyoruz.
    Halbuki öyle değildi. Zafer ağabey, emekli olduktan sonra iyice kabuğuna çekilmişti. Kendi kabuğunun içinde bir türlü boğazını tutamıyordu. 110 kilo olmuştu bu yüzden. Doktor zayıflaması için diyet programı veriyordu. Pazartesi diyete başlayıp, Salı bırakangillerdendi o da.
    Apartmandan ayrıldım. Önce elektrik idaresine gidip elektrik faturasını yatırdım. Sonra da alışveriş için markete gittim. Marketten tam çıkarken, Onur’la karşılaştım. Elinde kitap vardı. Okuldan yeni çıkmış olduğu belliydi.
    -N’apıyorsun?
    “N’apayım. Alışveriş yaptım şimdi de eve geçiyorum.
    -Canım çok sıkkın Can, bir çay içip sonra da biraz laflasak mı, ne dersin?
    -Onur, başka zaman konuşalım mı? Çünkü evde kendim bekliyor hem saat de geç oldu, acıkmıştır şimdi o baya.
    -Boş ver abi, beklesin. Bekler bekler gider. İnsanın kendisi bile beklemez bu zaman da, haydi gel.
    İyi peki madem diyerek Onur’un peşine takıldım...
    Onur’la her zaman gittiğimiz kafeye gittik. Bu kafede ne buluyorduk hiç bilmiyorum. Bizi cezbeden bir tarafı da yoktu ama Onur muhakkak bir şeyler buluyordu. Çünkü her defasında çayları berbat olmasına rağmen hep buraya getiriyordu beni. Onur ve ben cebimizden sigara paketlerini çıkarıp masaya koyduk. Sonuçta ikimiz de, masaya konulan sigaranın anlamını biliyorduk. Garson masaya geldi.
    -Ne içersiniz?
    Çayları söylerken Onur’un halinde inceden bir tedirginlik sezmiştim ancak anlam verememiştim. Garson bir süre sonra tekrardan gelip, masaya çayları getirmişti. Çayları tam masaya koyarken. Onur birden anlamsız bir şekilde titremeye başladı.
    Onur, n’apıyorsun diyemeden, çayı olduğu gibi üzerine döktü. Sonra bir ara Esra Ceyhan’ın programına katılan uçan adam Sabri gibi “Allah” diyerek fırladı masadan. Çevrede oturan birkaç kişi, Tarık Mengüç gibi kaçışıyordu. Elimi bir aşağı bir yukarı sallayarak, sakin olun, sakin sadece çay döküldü diyerek sakinleştiriyordum herkesi. Herkes, o an sanki birkaç dakika önce kendileri kaçışmamış gibi tekrardan masaya oturup harala gürele muhabbete tutuldular.
    Bayan garson tekrardan masaya gelmişti. Elindeki ıslak bezi Onur’a uzattı.
    -İyi misiniz?
    Onur kekeleyerek, "İiyiyiyiiyim" gibi birtakım sesler çıkardı. Bayan garson elindeki bezle masayı iyice bir silip, yanımızdan ayrıldı. Onur, sırılsıklam olmuş sigara paketinden en kurusunu seçip tekrardan sigarasını yaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra
    -Can, ben aşık oldum kardeşim.
    -Onu anladım Onur, sen bana bilmediğim başka bir şey söyle.
    -Adı, Ece.
    -Çayları, masaya getiren bayan garson mu?
    Şaşırarak gözlerimin içine baktı.
    -Nereden anladın?
    -Bunda anlaşılmayacak bir şey yok Onur. Bayan garsona aşık olduğun, Edirne’den Kars’a, Dünya’dan Mars’a kadar belli. Peki onun, ona karşı hissettiklerinden haberi var mı?
    -Yok.
    -Eee konuşsana o zaman kardeşim, neden bunu içinde tutuyorsun. Onun da bundan haberi olması gerekmez mi?
    -Can, benim mektup yazmam lazım. Biliyorsun ki konuşmayı beceremem.
    -Yaz o zaman.
    -Yazamam ben. En son lisedeyken mektup yazmıştım. O da üst kat komşumuz emekli öğretmen Salih ağabeyeydi. Mektubu okuduktan sonra annemi, babamı çağırıp ne biçim bir çocuk yetiştiriyorsunuz. Yazdıkları imla hatasından geçilmiyor, diye paylamıştı.
    -Onurcuğum, bak canım kardeşim anlıyorum seni ama ben bunu yapamam. Bu çünkü senin hissettiklerin. Senin hissettiğin duyguları ben nasıl anlatayım?
    -Neden abi, sen yazı mazı işleriyle uğraşıyorsun ya,
    -Evet, doğru. Yazı işleriyle uğraşıyorum. Ama ben yazarların yazdıklarını çeviriyorum. Bunlar da zaten çocuk hikayeleri. Hatta Çocuk Kalbi’ni okuduktan sonra bir süre okumaya küsülen cinsten. Yani anlayacağın kardeşim, başlayabilecek bir ilişkiyi başlamadan bitirebilir. Ben bunun vebali altında kalmak istemem.
    -Çocuk Kalbi, kötü bir kitap değildi ki ama.
    -O kadar cümle kurdum. Sadece onu mu anladın?
    -Ama Çocuk Kalbi, kötü bir kitap diyorsun?
    -Değil ulan değil. Sadece çok pesimist bir havası vardı o yani.
    Sigara paketimden kuru kalmış sigaralardan ben de bulup yaktım. O sırada garson kız kapıda bekliyordu. Üzerinde önlüğü yoktu galiba mesaisi bitmiş olmalıydı. Sürekli saatine bakıp duruyordu. Karşıdan biri ona doğru yaklaşıyordu. Gelir gelmez, bizim bayan garsonla sıkı sıkı sarıldılar. Ben işin vehametini anlayıp, binbir şebeklik yaparak Onur’un o yöne doğru bakmasını engellemeye çalışıyordum ama bu durumu engellemeye gücüm yetmemişti.
    Onur’un elinde tuttuğu sigara henüz bitmeden masadan el yordamıyla kuru sigaralardan birini bulup yakmaya çalışıyordu ama sigara bir türlü yanmıyordu. Sigara yanmadıkça, Onur küfürler savuruyordu. Çocuk Kalbi meselesinden dolayı mıydı, ıslak olduğu için yanmayan sigara için miydi yoksa aşık olduğu kadının az önce el ele tutuşup kafeden ayrılışı mıydı? Bilmiyordum.
    Ayağa kalktım. Elimi Onur’un omzuna attım.
    -Haydi gel, gidelim kardeşim.
    Bir süre Onur’la sokaklarda yürüdük. Sokaklarda yürürken tek kelime konuşmadık. Sadece ıslak olduğu için yanmayan sigaraları yakmaya çalışıp, yakamadıkça küfürler savurduk. Küfürler savurdukça rahatladık. Rahatladıkça, kendimize geldik. Köşebaşındaki mısırcıdan iki közlenmiş mısır aldık. Hayata döndük.
    Onur’u eve bıraktıktan sonra, elimde tuttuğum market poşetleriyle apartmana girdim. Bizim kata geldiğimde, Müzeyyen abla ve Zafer ağabeyin kapıları sonuna kadar açık duruyordu. Telaşlanarak, hemen içeri girdim. Zafer ağabey, Müzeyyen ablanın dizlerine uzanmıştı. Müzeyyen abla, bir taraftan elma soyuyor diğer taraftan da soyduğu elmaları Zafer ağabeye yediriyordu. Halbuki sabah gördüğüm manzarada, sürekli didişen sanki onlar değillermiş gibi. Hangi gazetenin son sayfasında okuduğumu hatırlayamadığım “Evlilikte, arada küçük tatlı atışmalar ilişkiyi canlı tutar,” tarzı bir haber geldi aklıma. Ne kadar da saçma diyordum. Bir insan seviyorsa, neden didişsin, kendini paralasın, neden birbirlerinin yüreğini tüketsin. Ama gördüğüm bu manzaradan sonra, artık konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Usulca evden çıkıp, yavaş bir şekilde kapıyı arkalarından kapattım.
    Nihayet sonunda kendimi eve atabilmiştim. Masada çevirmekte olduğum kitap hâlâ olduğu gibi duruyordu. Yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra, gözüm komodinimin bir köşesine iliştirilmiş bir kağıt parçasına takıldı. Elime aldım, bir süre yazıyı evirip çevirip durdum. Sonra unuttuğum kendim geldi aklıma. Ne de çabuk unutmuştum yine kendimi. Tabii beklemedi. O da benden sıkıldı ve çekip gitti. Tüm cesaretimi toplayıp, mektubu okumaya başladım.
    “Hep kendini ihmal ediyorsun, unutuyorsun. Bir gün bile, kendin için yaşamadın şu hayatı. Hep başkaları için, hayat kurdun kendine. Onlar üzerinden hayatını şekillendirdin. Onlar terk etti, onlar berbat etti bazen hayatını ama hep onlar iyiydi dedin. Onlar hiçbir zaman kötü olamazdı. Çünkü sen hiçbir şeyi hak etmiyorsun dedin kendine. Kalk ve aynaya bak Can! Şu mahvettiğin hayatını orada gör, tabii biraz cesaretin varsa.”
    Unuttuğum kendimin, bana arkamdan sadece birkaç satır yazıyla veda etmesi çok ağrıma dokunmuştu. Haklıydı, hiçbir şey diyemedim. Gözyaşlarımı ceketimin koluyla sildim. Kalktım, sabahtan kalma çayı ısıttım. Çayımı bardağa doldurup, çalışma masamın tekrardan başına geçtim. O sırada telefonum uzun uzun çalmaya başladı. Arayan okuldan başka bir arkadaşımdı. Telefonu sessize alıp, çevirmekte olduğum hikâyenin ilk cümlesini çevirdim: “Ölmedim ama yaşamadım da.”
  • *Yunanistan/İngiltere'de geçen, usta bir polisiye akıcılığında, tarih, mitoloji ve felsefe ile bezenmiş, hayatın kıyılarda seyrettiğine dair, elden bırakılamayan 677 sayfalık enfes bir roman*

    -İngilizler hayata bakışlarında, duygusal derinliği ve incelikleri anlayamaz. O hainse biz de haindik, İngilizdik: Yani İngiliz kokuşmuşluğunun lanet olası topraklarında, doğuştan maskeli ve yalan söylemek için yetiştirilmiştik.

    -Adalarında hırsız barındırmayan, dünyanın en güzel (yalnızca ve çaba harcamaksızın güzel) memleketinin sahibi, kendileriyle dalga geçebilen, acı verse de insana ayna gibi gerçeğini gösteren, her taraflarından hayat, insancıllık, cinsellik fışkıran, toplumsal sorumluluğu sevmeyen, takıntılı düzeyde meraklı, kendi ile yaşam enerjisi arasında kalan her şeyi bir kenara koyan, güzellik ve erdemi birlikte düşünen, tensel ve örtüsüz bir dil konuşan Yunanlar.
    Ele avuca sığmaz, en cesur oluşundan dolayı en açık, ezeli ve ebedi Yunanistan.
    Müthiş tahrik edici cinselliği ve vakur aristokratlığı birlikte taşıyan bir kadın gibi olan Yunanistan'da, manzara ve ışık öyle güzel, öyle yoğun, öyle güçlü ve vahşi ki, kurduğunuz ilişki de anında tutku dolu bir aşk-nefret haline dönüyor.

    -Yaptığı işi gerçek anlamda omuzlayamayan tüm insanlar gibi o da görünüş ve ufak tefek işler konusunda çok titizdi.

    -Kinizmin, yaşamla başka çıkamamayı, kısaca bir güçsüzlüğü maskelediğini ve bütün çabaları küçümsemenin de hepsinden fazla çaba gerektirdiğini bilemeyecek kadar toydum.
    Ümitsizlik bir hastalıktır.

    -Herhangi bir gerçeği, ciddi bir durumu ya da aniden ilgisini cezbeden bir şeyi pat diye söyleyebilmek gibi İngilizlikten çok uzak bir yeteneği vardı.

    -Keşfetmenin peşini bırakmamalıyız
    Ki tüm bu keşiflerimizin sonunda
    Başladığımız yere varmış
    Ve o yeri ilk defa anlamış olacağız
    (TS Elliot)

    -Burada, sınırda, yapraklar düşüyor. Komşularımızın hepsi barbar olsa da ve sen, binlerce mil uzakta olsan da, masamın üzerinde her zaman iki fincan durur (Çin).

    -Kibarlık daima, başka türlü gerçeklerle yüzleşmekten kaçmayı barındırır içinde.

    -Yarılmış narın içi yıldız doludur (Seferis).

    -Cehennem, hiçbir şeyin mantık çerçevesinde olamayacağı yerdir.

    -Savaş ne politik ne de sosyal bir olaydır; savaşa giren ülkeler değil erkeklerdir. Takınacakları ciddiyetle kadınların kendilerine gülmesini önleyecek tek şeyin bu olduğunu sanırlar; kadınları nesne durumuna indirgeyebilirler. İki cins arasındaki büyük fark da buradadır: Erkekler nesneleri, kadınlar ise nesneler arasındaki ilişkiyi görür; nesnelerin birbirine ihtiyaç duyup duymadığını, uygun olup olmadığını, sevip sevmediğini anlar.

    -Almanlar kendilerine ihanet ettiler, esas trajedi buydu; bir adamın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesiydi.

    -Papaz halkın aynasıdır.

    -İnsanların mantıklı bir şekilde yaşamasını beklemek, onların sakinleştiricilerle yaşamasını istemek gibi bir şeydir.
    İnsanoğlunun genel psikolojik sağlığı, gizemlerin varlığına ihtiyaç duyar, çözümlerine değil.

    -Bütün koleksiyonlar (biriktirmeler) için geçerlidir: Nihayetinde nesne, sahip olana sahip olur.

    -Hangisini içiyorsun? Suyu mu, dalgayı mı ?

    -Soğuk aklı başındalıktan da, sıcak arsızlıktan da, aşırı beyinselden de, aşırı pislikten de aynı ölçüde usanmıştık artık.

    -Birbirimize öyle yakındık ki birbirimize adımızla seslenmezdik.

    -Para kazanmak erkekliğin şekil değiştirmiş halidir.
    Suçum Âdem'inkiydi, bütün o erkek bencilliğinin en eski ve en kötü hali yani.

    -Neden erkekler somut olarak duymak isterler?
    Yalnızca tınıya bak (Sofokles).

    -Çağın geri çekilişi: İçerikten biçime, anlamdan görünüşe, etikten estetiğe, sudan dalgaya.
    Normları oral dönemde saplanmış adamların oluşturacağı, ahlâkdışı, kişisel hazzın yüksek maaş ve tüketim mallarıyla sağlandığı, insanların çevrelerindeki kötüleşen koşulları ve insanları görmezden geleceği, oto-erotik ve klinik deyimiyle otopsikotik olacağı, homo solitarius (yalnız insan) çağına giriyoruz.

    -Bilim insanının inşa ettiği ne kadar büyük bir labirent olsa da, gerçek amacı her hareketi izleme olanağı yaratmaktır.

    -Benimkinde hayatın bir bedeli yoktu, paha biçilemezdi. Onunkiyse (Almanlara direnen Yunan) yalnızca bir tek şey paha biçilemez değerdeydi. Bu da ELEUTHERIA (özgürlük) idi. Bu adam aklın, mantığın, medeniyetin ve tarihin ötesinde, değiştirilemez bir varlık, insanlığın özüydü.

    -Özgürlüğü ne kadar iyi anlarsan o kadar az sahipsindir ona.

    -Ekmek için çalan masum, altın için çalan suçludur (Yunan halk ezgisi).

    -ASLA SEVMEYEN YARIN SEVECEK
    SEVEN DE YARIN SEVECEK
  • Hayal kuranlara özgü bir davranıştır. Gezmek için gittikleri yerlerde herkesin gittiği yerleri değil de birisi yol göstermedikçe gidilemeyen, gitmesi emek isteyen yerleri tercih ederler çünkü biraz sabrın sonunda bir ömür hatırlanacak bir manzara ya da bir his onları bekler. Bu da inanılmaz olan bir şeyin biraz hayalle gerçekleşebileceğinin en güzel kanıtıdır.

    Bu gece size anlatacağım kadının hikâyesi hiç de böyle başlamıyordu ta ki
    yetiştirmesi gereken birçok işinin arasında cesur bir karar alıp daha önce hiç gitmediği bir yere gidinceye kadar. Orada gitmek istediği vadiye gideceğini duyanlar onu bu fikrinden her ne kadar vazgeçirmeye çalışsalarda bunda başarılı olamadılar. Sık ağaçlı ve yer yer keskin kayalıklı araziden şarkılar söyleyerek geçti. Bu güne kadar ki bastırılmış hisleri etraftaki dallar tarafından çizilen vücudundan çıkıp gidiyordu. Her adımda kendini daha güçlü hissediyordu. Uzun bir yolun sonunda vardığı yerdeki manzara onu büyüledi. Karşısında çağlayarak akan bir şelale, önünde berrak bir göl, etrafında çeşit çeşit çiçekler ve rengarek kuşlar kendi dillerinde ona hoş geldin diyorlardı. Bu mükemmel bir andı ve bu anı taçlandırabilecek tek bir duygu vardı: Aşk. İşte o an bu güzel kadın aşık olma hissinin kendisine aşık oldu. Bu hissiyle birlikte - biraz hayal biraz gerçek - etrafında binlerce papatya açtı. Bu büyülü anı her zaman hatırlamak için her duyusuyla bir kez daha o anı yaşadı. Geri dönerken yüzünde kesintisiz bir gülümseme vardı. Artık kimse ondan daha özgür değildi.
  • Çok yoğun olaylar örgüsü olmasada yoğun bir şekilde hissedilen duygu kitabın kendisini okutmasını sağladı ama bir zweig klasiklerine göre vasat kaldı diyebilirim....