• 90 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Merhabalar,
    Haruki Murakami, “Uyku” isimli bu kitabında 17 gün boyunca hiç uyumayan bir kadının yaşamını anlatıyor. Başkarakter evli ve çocuklu bir kadın. Kendinin de bahsettiği gibi rutin bir hayatı var. Fakat bu rutin hayat başkarakterin uyuyamamasıyla değişiyor bir nevi. Kendince değişiyor aslında eşi ve çocuğuna asla belli etmiyor. Gündüzleri bir anne ve eş olan bir kadınken, geceleri tamamen bağımsız ve istediğini yapan bir kadın oluyor. Başkarakterimiz bu uyuyamadığı geceleri çözümlemekten ziyade sessizce kabul edip değerlendirmeyi tercih ediyor. Bekâr olduğu zamanlarda çok sık kitap okuduğunu ama evlenince bunu bıraktığını söylüyor ve bu uykusuzluk nedeniyle başlıyor yeniden kitap okumaya. Hem de Tolstoy’un Anne Karenina’sını. Su içer gibi okuyor. Bitiriyor. Tekrar okuyor. Bitiriyor. . Brendi içiyor. Çikolata yiyor (Asilik yapıyor). Geceleri dışarı çıkıyor. Aslında başkarakter bu uykusuzlukla kendine zaman ayırıyor.
    Bay Murakami bu eserinde normal sıradan bir evli bir kadını biraz fazla uykusuzlukla birleştirmiş. Anlatım çok açık ve anlaşılır. Bir çırpıda okuyuveriyorsunuz  Ayrıca Murakami, Alman sanatçı Kat Menschik’in çalışmalarıyla da eserine renk katmış. Benim konu olarak da ilgimi çekti. Okumanızı tavsiye ederim.
    Şimdi ilgimi çeken kısım şu ki; Haruki’nin eserine konu olan bu uykusuzluk ve dinç hissetme durumu gerçek olabilir mi? Araştırdım efendim. Bu uykusuzluk durumunu ilk olarak(?) Al Herpin isimli "Asla Uyumayan Adam" olarak bilinen bir Amerikalı ortaya atmış. Daha sonra farklı ülkelerde keza bizim ülkemizde de 55 yıldır uyumadığını söyleyen bir amcamız varmış ve doktorlar bile ne sebepten olduğunu anlayamamış. Neyse sonuç şu ki bilimsel olarak bu uykusuzluk durumu mümkün değilmiş, yalnız buna örnek Öznel Tümden İnsomni adında bir hastalık varmış. Bir çeşit Uyku Durumu Yanılgısıymış. Bu hastalığa sahip insanlar, uyku haliyle uyanıklık halini birbirine karıştırırlarmış. Bir diğer deyişle, uyukluyor olsalar bile uyanık olduklarını sanarlarmış. İnternetten edindiğim kaynaklar böyle diyor.
    Kaynak : https://evrimagaci.org/...ayatta-kaldilar-4642
    Buraya kadar sabredip okuduğunuz için teşekkürler.
  • 224 syf.
    ·12 günde·Beğendi
    Iza, babası Vince öldükten sonra annesi Etelka'yı yanına almaya karar verir. Etelka ve Vince 50 yıla varan evlilikleri boyunca taşrada küçük dünyalarında yaşayan bir çiftken Vince'nin ölümü Etelka'nın tüm hayatını değiştirir. Kızının yanına Budapeşte'ye yerleşmek zorunda kalan yaşlı kadının umduğu gibi olmaz yeni hayatı. Onun artık kendine ait bir evi, eşyaları, eşi kısaca kendine ait bir hayatı yoktur. O artık kızı İza'nın hayatının bir parçası olmuştur. Aynı şey uzun yıllardır Budapeşte'de doktorluk yapan,ailesinden uzakta tek başına yaşayan, kendi düzeni olan İza içinde geçerlidir. İza içinde yeni birinin (bu her ne kadar annesi de olsa ) hayatına dahil olması onun da kolay alışamadığı bir duruma neden olur. Etelka ve Iza için hayat artık farklı akmaktadır.

    Iza'nın Şarkısı Macar yazar Magda Szabò'nun duygu dolu, okurken kendinizden yada çevrenizdeki insanların hayatlarından kesitler göreceğiniz, çok basit bir dille yazılmış ama bir o kadar da duygu yoğunluğu olan bir roman.

    Bazen insan en yakınındaki insana bile uzak olabiliyor, onu anlamayabiliyor. Bir insanla birlikte yaşamak bu kişi ister eşiniz, ister anne babanız, ister çocuğunuz olsun bir evi , bir hayatı paylaşmak hiçte kolay olmuyor. Hele hele bir insanın hayatına sonradan dahil oluyorsanız. Herkes hayatı kendi doğruları, kendi kuralları, kendi bildikleri ile yaşamak isterken, karşısındaki ile empati yapmadan, onun neler hissedip istediğini bazen düşünmeden hareket edebiliyor.

    Hem bir evlat, hem bir anne, hem de bir eş olarak okurken empati yapmaya zorlayan, herkesin de mutlaka kendinden bir şeyler bulacağı, şimdi olmasa bile er geç yaşayacağı yada yaşamak zorunda kalacağı bir durumu anlatan bir kitap oldu İza'nın Şarkısı benim için, Magda Szabò ile de güzel bir başlangıç.

    Yazarın yky'den çıkan diğer kitapları Kapı, Yavru Ceylan ve Katalin Sokağı da okunacaklar listesine alındı hemen

    Hermann Hesse " Magda Szabò'yu keşfettiyseniz altın bir balık yakaladınız demektir. Yazmakta olduğu bütün kitapları alın, ileride yazacaklarını da." diyor. Magda Szabò'yu keşfedip altın balığı yakalamak için iyi bir fırsat İza'nın şarkısı.
  • 518 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Söz konusu Marissa Meyer olunca her şeyi beklerim. En yaratıcı en olağandışı kurguyu beklerim. Düşmanlar tek kelimeyle efsane bir kitaptı!! Ne yazık ki bana hatalı baskı geldi, yaşadığım bu talihsiz olayı da kitabın konusundan bahsettikten sonra anlatacağım.

    Düşmanlar, Renegades serisinin ikinci kitabı. Ama nasıl bir ikinci kitap, nasıl bir ikinci kitap okumanız lazım... Gerçekten bu kadının yazdıklarına bayılıyorum ya. Kitap bittikten sonra Marissa Meyer'in hayatımda rastladığım en yaratıcı, en orijinal kurgular yazan ve bunları en güzel şekilde işleyen yazar olduğunu bir kez daha anladım. İstisnasız tüm kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da harika bir atmosfer yakaladım. Sırf Marissa Meyer adına sitede bir yazı bile paylaştım ki incelemenin sonuna linkini koyacağım mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

    Gelelim Dex yayınlarına... Kitabın son sayfalarını resmen ağzım açık okurken son 3-4 sayfanın boş olduğunu gördüm. Düzgün basılmış olsaydı o sayfalar normal şartlar altında dolu olacaktı. Tahmin edersiniz ki hevesim kursağımda kaldı. En heyecanlı kısımlarda resmen kitabın son sayfalarının eksik olduğunu fark etmek insanı gerçekten çıldırtıyor. Ne mi yaptım? Bu kitap bana hediye gelmişti. Ben de hediyenin alındığı yere, D&R'a gittim ve personele durumu bildirdim. Mağazada son dört adet kalmıştı kitaptan. Dördünü de inceledik hepsinin de son sayfası eksik çıkınca onlar durumu araştıracaklarını söylediler. Ardından yayınevine birkaç kere mesaj atarak durumu bildirdim ama ne cevap aldım ne de bir sonuç...

    Kitabın son kısmını hâlâ bilmiyorum. O kadar garip bir durum ki. Hâlâ mesajlar atmaya ve kitapçılara gidip gelmeye devam ediyorum.

    Sonuç olarak bu seriyi her şeye rağmen okuyun. Özellikle de yazarın diğer kitaplarını mutlaka ama mutlaka inceleyin derim. İyi okumalar.

    Marissa Meyer Okumak:#51190369
  • foucault, eski roma'dan beri egemen iktidarın her şeyden önce alma hakkı olduğunu söyler; en ayırıcı özelliklerden sayılabilecek bu ayrıcalık yaşam ve ölüm hakkının kontrol altında tutulabilmesindedir. romalı aile reisleri, çocuklarına ve tutsaklarına yaşamlarını vermiştir geri alma hakkına da sahiptir böylelikle. elbette, bu davranışın orijini eski roma değildir; ancak kuramsallaşmaya başlaması açısından batılı düşünürlerce önemli tarihi malzeme barındırması nedeniyle ilgi odağı olmuştur; oysa, iktidar, bağımsızlığın söz konusu olduğu her çağda, her coğrafyada kendini temsil edecek bir vücut bulmayı başarabilmiştir.

    i k t i d a r p durumu.

    erkeğin iktidarı, iktidarsız olabilme ihtimalinden, riskinden doğar. şöyle dersek, bir tedbir olarak başlamış ve korunma-sakınma mantığı gitgide, ortaya çıkan gücün kullanılma gereğiyle saldırı mekanizmasını harekete geçirmiştir. kadının iktidar yeteneği doğuştandır içgüdüseldir. kadının fizyolojik temelli iktidarı bireyde bloke edilirken erkeğin politik iktidarı patolojik evrim sürecine girmiş, aynı zaman da sosyalleşmiş ve adeta salgına dönüşmüştür.

    herkes her şey hükmetmek ister çünkü hüküm varoluşsaldır.

    günümüzde gelişmiş ülkelerde kadının iktidarı canlı üzerinde birikirken, erkeğin iktidarı nesnelere doğru kaymaktadır. nesne-kadın ilişkisi yalnızlaştırılmış kadının hedefi olmaktan çıkmış, nesne-erkek ilişkisi erkeğin kaçış noktası olmuştur. küresel iktidarın ve kapitalizmin amacı şimdi de erkeğin ve dolayısıyla iktidarının yalnızlaştırılmasına yöneliktir. kadının iktidarı (hastalıklı da olsa) mutlulukla sınırlıyken erkeğin iktidarı tatminsizliğin yol açtığı merak, arayış ve zaafla doğru orantılıdır bilakis. böylelikle ters dinamikler çalışmayı sürdürecektir. kadının tamamlanmış bir canlı olması, erkeğin asla hoşuna gitmez. erkek tamamladığını sanırken tamamlanacağı alanlarda kuvvetlidir; kadınlar, erkeklerin 'kudret' diye tanımladıkları bu boşluğu kullanmasını kolay öğrenmişler ve iktidarlarının kılıklarını değiştirmişlerdir. sahnede her sözü söyleyen, alkışı alan kukla kuşkusuz erkektir; ancak kuklacının kim olduğunu kimse araştırmaya kalkmaz. ne yazık ki, tezahüratlar kukla için hiçbir şey ifade etmeyecektir. çünkü kulağı, gözü, dili yoktur; tıpkı kukla olduğunun farkına varamayan ve yalnızca iktidarda durmak için kukla olmayı tercih etmiş erkek gibi.

    yine foucault sorar: "cinsellik yoluyla kendini gösteren iktidar, özel olarak, gerçekliğin şu öğesine, cinsel organa (genel olarak cinsiyete) seslenmez mi? cinselliğin iktidara oranla dışta olan ve kendini ona kabul ettiren bir alan olmayıp, tersine iktidarın düzenlemelerinin sonuç ve aracı olması bir yana; cinselliğin, çevresinde etkilerini yaydığı odak olan cinsiyet, iktidara göre öbürü değil midir?"

    oysa, işte tam da incelemeden kabul edilemeyecek şey bu cinsiyet düşüncesidir. cinsiyet gerçekte, "cinselliğin" dışavurumlarını taşıyan kök salma noktası mıdır, yoksa tarihsel olarak cinsellik tertibatının içinde oluşmuş karmaşık bir düşünce midir? ne olursa olsun, bu "cinsiyet" düşüncesinin farklı iktidar stratejilerinden geçerek nasıl oluştuğu ve o düzeyde ne rol oynadığı gösterilebilir.

    cinsel düşünme biçimi genetiktir. cinsel kimlik, eğer geleneklerle ve törelerle şekilleniyorsa, kaybedilmesi muhtemel iktidarın her ne pahasına olursa olsun korunması bir gurur meselesidir. burada mutlak iktidar olmaktan çok, iktidarın korunması için oluşturulmuş ikinci bir iktidar kavramı devreye girecektir. teşhir edilmesi sakıncalı görünen, kendi iç yapısını kurmuş, tıkır tıkır işleyen bir başka iktidar. dikey iktidarı kollayan yatay iktidar. devasa bir heykeli kaidesine oturtmak için elbirliğiyle onu doğrultan başka bir güç.

    burada erkek iktidarının artık bir rol olmaktan çıkıp modelleştirildiğini görmemek saflıktır. mesele, gerçeğin yanlış ya da doğru olsun, ne kadar işimize yaradığını kendimize itiraf etmekte düğümleniyor; insan, gerçekliğin yaratılıp kabalaştırılmasının her aşamasında görevde; gerçek ona her türlü çıkarı için ilham veriyor; erkek-iktidar, kadın-hak, düşünce özgürlüğü-eşitlik benzeri ikilemelerle de derinleştirildiği iddia edilen meseleler daha da bulanıklaştırılıyor ve içinden çıkılmaz noktalara taşınıyor. tez ile eylemci arasında hiçbir etki-tepki redoksunun çalışmadığını anlamak, kimsenin dikkatini çekmiyor. tepki'nin etki kademesinde kalması ve etki-karşıetki çatışmasının önemi büyük. etkinin aktifliğine yönelik pasif konumda kalan 'ressesif' bir tepki laf ve yazı kalabalığından başka bir halt değildir.

    iktidara muhalif bir söylem geliştirmek sistemin içinde uygun bir yer bulup yerleşmekten öteye geçemez. aslolan iktidar anlayışını yıkabilecek ya da yok sayabilecek yaşam formatlarının ve ideolojilerinin benimsenmesidir; yoksa erkek iktidarda olduğunu sanmaktan, kadın da onu oraya taşıyıp orada tutarak aşağılamaktan oldukça memnun; çark böyle dönüyor.