• 320 syf.
    ·10 günde·8/10
    -Sex Hank sadece sex
    Bu kitap sadece sex içerir.

    "Pekçok iyi adam bir kadın tarafından köprü altına düşürülmüştür.
    5O yaşındaydım ve dört yıldır bir kadınla yatmamıştım." diyerek girişini yapıyor Henry Chinaski.

    Henry Chinaski ne kadar ahlâk dışı gibi görünse de bizde de durum çok farklı değil aslında...
    Sözgelimi:
    *ötünün kılıyım diyen türbanlı yeraltı edebiyatı yapmıştır...

    *Milletin orasına koyan müteahhit yeraltı edebiyatı yapmıştır...

    *Şeyhlerin muridlerini bademlemesi aslında yeraltı edebiyatıdır!

    *Kocasına arkadaşını tavsiye eden kadın yazar yeraltı edebiyatı yapmıştır...
    Henry Chinaski'yi ahlâk dışı bulan dini bütün toplum tüm bunları alkışlamıştır!

    O yüzden yazarın formatını dikkate aldığımda onun için ahlaksız diyemeceğim.
    Kitabın güncel fiyatı 28 tl korsan epub olarak ücretsiz sadece en ölü zamanlarımda okudum. İncelemeyi bile ölü bir zamandan yazıyorum.
    Henry Chinaski'nin düzüştüğü onlarca kadını anlatarak hem kadınlarını hem de anılarını ölümsüzleştirdiği eser diyerek tabir edebilirim.
    Bütün özel-cinsel hayatına gireceksiniz ve 28 tl ödeyeceksiniz bunu çok acımasızca buldum ama zaten sexte duygu yoktur onun ilişkilerinde.
    Elinize aldığınız kitabın nasıl bir bomba olduğunu bilin ve insanlığın maskelerinin perde arkasında şeytana parmak ısırtacak pisliğin yattığı gerçeği artık sır değil! Chinaski en azından daha dürüst ve cesaretli :)
    Son olarak batıda bira içilerek yapılan şeyler ahlâk kavramı dışına çıkarken doğuda deve sidiği içenlerin yaptıkları hoş görülüyor diyerek veda ediyorum.

    "Tanya başını oraya koyup göz­lerimin içine baka baka kamışımın ucundaki spermleri diliy­le yalamaya başladı. Bir çeşit mutfak hizmetçisi gibiydi"
  • 221 syf.
    Aleksandra Mihayilovna Kollontay burjuva bir ailenin kızı olarak hayata gelmiştir. Etliye sütlüye dokunmadan rahat bir yaşam tercih etme şansına sahipken devrimci mücadeleye katılmıştır. 20 yaşında evlenmiş, tutsaklık olarak gördüğü evliliğini bitirip eğitim için İsviçre' ye gidip eğitimini tamamlamıştır. Evliliği ile ilgili şöyle der: '' Belki biraz da aileme başkaldırma düşüncesiyle pek genç yaşta evlendim. ''

    Kısaca birkaç bilgi;

    İşçi Kadınlar Örgütü' nün temellerini atan isimler arasındadır.

    1908 yılında hakkında açılan tekstil işçilerini örgütleme ve isyan çağrısında bulunma davaları nedeniyle yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır.

    1917 yılında Kerenski hükümeti tarafından tutuklanmıştır.

    Sovyet Rusya' nın ilk kadın bakanı ( bazı kaynaklarda dünyada bilinen ilk kadın bakan olarak da geçer) olarak görev almıştır.

    Bolşevik Devrimi' nden sonra Kamu Yardımı Halk Komiseri, 1920' de Sosyal Güvenlik Halk Komiseri görevlerinde bulunmuştur.

    Norveç' te tam yetkili elçi olarak görev yapmıştır.

    Kitap, Kollantay' ın dergilerde yayınlanan makaleleri, bulunduğu konferanslardaki konuşmaları, yaptığı incelemeler, diğer yayınladığı kitapların bazı bölümlerden oluşmakta. Kitabın orijinal adı: The Inhabited Woman.

    Kitap 1900' lü yıllardaki işçi sınıfının iktidara yürümeye başladığı dönemde değişmeye başlayan sosyo-ekonomik düzen, ahlak kavramı, kadının her alanda toplumda diğer bireylerle eşit ve özgür olması gibi sorunların Marksist yaklaşımla çözüme kavuşturulması üzerine. Sanırım kitap bu yüzden Marksizm Ve Cinsel Devrim olarak çevrilmiş.

    Dilim döndüğünce kitaptan bahsetmeye çalışayım. Kollantay kadının erkekle her alanda eşit haklara sahip olabilmesi için 2 temel etken olduğunu düşünür.
    1- Kadının maddi bağımsızlığını kazanmış olması.
    2- Mülkiyetçi yaşam tarzının oluşturduğu cinsel ahlak kavramının değişmesi gerekliliği.

    - Kadınların her alanda erkeklerle eşit olabilmesi için öncelikle maddi bağımsızlığının sağlanması gerektiğini savunur. Kadın sadece anne, maddi olarak eşine bağlı biri, ev işleriyle ilgilenen toplumun küçük ekonomik hücresi olan ailenin bir parçası değil, üretime katılan, sosyal hayatın her alanında yer alan kolektif hareketin irade sahibi bireyi olmalıdır. Bunu da devrimden sonra geçilen Sosyalizm sistemi içinde çözüme kavuşturulması gerekir. Bunun için devlet kurumlarının sağladığı aş evleri, çocuk bakım evleri gibi oluşumların bu yönde faydalı olacağını düşünür. Bu konuda burjuva anneyle karşılaştırma yapar.

    ''Burjuva anneler, süt anneler, çocuk hizmetçileri, dadılar– yani ücretli emek gücü– tutarak çocukların bakımından kurtuluyorlar; hem de seve seve. Anneliğin bütün yükünü taşıyan kadınlar, sadece yoksul ailelerde; o zaman da çocuklar kendi başlarına bırakılıyor, eğiticileriyse sokak ve rastlantı, işçi sınıfında ve burjuva toplumda da genellikle bütün yoksul katmanların çocukları annelerinin yanındadır ama, sinekler gibi ölürler, normal bir eğitimin sözü bile edilemez. ''
    Çocuk bakımının bütün yükünün kadında olması, mutfak, ev işleri ve sabahtan akşama devam eden iş hayatı kadınının özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden. Bunun için de: '' Kadınlar için ev hizmeti yok artık! Aile içinde eşitsizlik yok! Eğer kocası terk ederse, kollarındaki çocuklarıyla desteksiz ve yardımsız kalma korkusu yok artık kadın için. '' der.

    Kadını özgürleştirmeyi sağlayacak şartların olgunlaşması için izlenecek bir yolu da şu şekilde açıklar:
    '' İç içe kapalı, ayrık bireysel işletmeler, yerlerini geniş ortak çalışma kuruluşlarına bıraktı ve buralarda onlarca aile için ortak ısıtma ve ışıklandırma dışında, ortaklaşa kullanılan mutfak ve yemekhane de var. Kreşler, özel anaokulları ve ilkokullar, bunalmış annenin omuzlarından, başa çıkamadığı bir işi, yeni kuşağa sağlam ve akılcı bir eğitim vermeyi sağlama işini aldı. Kreşlerin ve özel anaokulların güleç, sağlık koruycu ve manevi esenlikli çevresinde, meslekten eğitimcilerle pedogogların yönetimi altındaki küçüklerin, işçi lojmanlarının bozuk havasından korunuyor, süt içeceği yerde ekmek kabuklarını kemiriyor; soğuğa, açlığa, darbelere ve tumturaklı adı ‘’ ananın dikkatli gözetimi altında eğitimi’’ olan bugünkü ‘eğitim’ in kaçınılmaz diğer kötülüklerine karşı korunmuş oluyor. Kuşkusuz bütün bu kreşler, anaokullar, ilkokullar, bugün ‘’ yüksek seviyeli hayırseverlerin’’ ellerindedir, zarar verdikleri sınıfın değil. Kusursuz ve yetersizliklerle doludur bu okullar. Dolayısıyla, bunlara ancak gelecekte yalnızca gün yüzü görecek olan değil aynı zamanda mutlaka yeni bir içerik kazanacak ve yeni bir ruha kavuşacak olan toplumsal ortaklık biçimlerinin soluk prototipleri olarak bakılabilir. ‘’

    - Feodal düzenden gelen ve burjuva toplumuyla devam eden, kadının erkeğin malı düşüncesi özel mülkiyetin kalıntısı olarak devam eden ahlak sisteminin değişmesi gerekir. Bu yazara göre kadının maddi bağımsızlığını kazanmasından daha zordur. Maddi bağımsızlığı olan kadın, manevi olarak da kendi bağımsızlığını ilan etmelidir. '' Sahip olunan'' bir mülk gibi düşünülmemelidir. Bu bakış açısının değişmesi de ekonomik bağımsızlıktan sonra kadının hayatın her alanında etkin olup kabullenilmesiyle olacağını düşünür.

    - Evlilik. Maddi bağımlılıktan sıyrılmış sevgi temeli üzerine kurulan bir oluşum olduğu düşüncesindedir. Mülkiyet kavramının ortadan kalkmasından sonra yasal evliliğin çok da bir önemi yoktur. Çünkü mülk sahibi ailenin kendisinden sonra bırakacağı bir mülkü olmayacağı için bu zorunluluk yoktur. Kadın erkek ilişkilerinin maddiyattan yalıtılmış bir şekilde devam etmesi, kadını maddi boyundurluktan kurtaırır, sadece istediği kişiyle birlikte olmasını sağlar. Doğan çocuklar devletin sağladığı imkanlarla bir mülkün varisleri değil, oluşan toplumsal bilincin, kolektif hareketin bireyidir. Burjuva sınıfındaki evlilik mülkiyet temeline dayanır. Kendisinden sonra gelen nesile bırakacağı varlık için yasal evliliği tapu olarak görür. Kadına bakış açısı sadece taşıyıcılıktır. Kadın maddi olarak esirdir. Bu toplumun egemen olduğu yaşam koşullarında fuhuş doğal bir sonuçtur. Evlilik madalyonun bir yüzüyse fuhuş diğer yüzüdür. Burjuva ahlakının ikiyüzlülüğü buradan da anlaşılabilir. Sınıfsal farklar fuhuşa yaklaşımı da gösterir. Burjuva toplumunda bedenini satan kadına polis elini bile süremezken, alt sınıflardaki kadınlar vesikalanır, yasal yoldan fişlenir. Ahlak yapısı bir yandan fuhuşu lanetlerken bir yandan da görmezden gelir. Fuhuşu, kadın bedeninin sadece maddi çıkar karşılığı satılması olarak görür ve bunun farklı türevleri olduğunu söyler. Burjuva toplumundaki kadın evlilik maskesi altında kendi bedenini satıp yasal olarak üstünü örtebilir ve geçerli ahlak kurallarına uymuş olabilir. Kollantay bunu fuhuşun farklı türevi olarak görür. Fuhuşu, toplumu çürümüşlüğe götüren bir hastalık gibi tasvir eder. Çözümün burjuva toplumunda değil proleterya sınıfında olacağını, çünkü bu hastalığın bedelini en ağır şekilde ödeyen bu sınıfın kadınları olduğunu düşünür. Bu sınıftaki kadınlar fişlenir, darp edilir, haklarını arayamazlar.


    Kollantay cinsiyetlerle ilgili yeni ahlak sisteminin oluşumunu anlatırken döneminin feministlerini kadını bir mülk olarak görme alışkanlığından kurtaramayıp yetersiz kaldığı için, işçi sınıfının kadın- erkek eşitliğinin her alana yayılmasının çalışmaları için ağır hareket etmelerini, burjuva kültüründen kalan ahlak ilkelerinin azalarak da olsa devam etmesini eleştirmiştir. Dönemin feministleri Femen grubu gibi değil tabi. Mesela feministler o dönemde 2 ana sorun üzerine yoğunlaşmakta. Birisi dinsel değil resmi nikah, bir diğeri mal paylaşımı. Bunlar da mülkiyetçi sistemin oluşturduğu ahlak yapısının kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerini silmekte yetersiz.

    '' Bireyselliğin tek başına yenilmez gücü olabileceğine inanacak işçi kadına yazık! Sermayenin arabası, onu kaçınılmaz bir biçimde ezecektir. '' sözleriyle de eleştirir.

    Yaşadığı dönemde işçi sınıfında hakim olan genel düşünce, Proleterya' ya ilişkin cinsel ahlak bir üst yapı olmalıdır. Kollantay ise ki bence de haklı yeni cinsel ahlak kazanılan, elde edilen haklarla beraber gelir. Birçok alanda ilerlenirken cinsel ahlak, kadın-erkek eşitliği sonraya ertelenmemeli, sosyalizmle beraber olgunlaşan yeni düzene göre şekillenip hayata geçirilmesi için düşüncelerini dile getirmiştir.
  • Okumakta... Sonuna kadar okumakta fayda var...

    Kadınların içindeki küçük kız...!

    Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı.
    Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. “Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir” diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
    Alaycı bir ses tonuyla:

    Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
    – Hayır çikolata parası lazım!

    Bülent’in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.

    - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
    – Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
    Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

    - Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
    – Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
    – Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
    – Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
    – Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
    – O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

    Adamın söyledikleri Bülent’in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı . Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
    Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. “Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu” diye düşündü.

    - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent’in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
    – Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

    Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
    – Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
    Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
    – Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
    – Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
    – Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
    – Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
    – Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
    – Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
    – Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
    – Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
    – Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
    – Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
    – Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
    – Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

    - Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
    – Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

    - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
    – Küçük kızı severek.
    – Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
    – Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin
    .
    – Nasıl yani ?
    – Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
    – Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır “babacığım beni ne kadar seviyorsun?” diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda “Baba güzel olmuş muyum?” diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. “Harikasın prenses gibi olmuşsun” demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

    - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona “bebeğim” diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. “Bebeğim bana bir çay yapar mısın?” dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz…

    - Hiç kavga etmezmisiniz siz?

    - Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

    - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

    - Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

    - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

    - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

    - Haklısın da ben de bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

    - Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

    Adam ayağa kalktı.
    – Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur…

    - Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
    – Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

    - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
    Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

    Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

    - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. smile ifade simgesi
    İnci hiç konuşmadı.
    – Sorsana “niye” diye.
    İnci kızgın kızgın:
    – Niye? diye sordu.
    – Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı….

    - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

    - Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. “bak senin sevdiğin meyveleri aldım” Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın….

    - Özür dilerim seni kırdığım için.
    Sonra Bülent yere diz çöktü.
    – Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
    – Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
    İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
    – Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
    Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
    Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü…
  • Bir kadın sabah erkeğe dönüşmüş olarak uyandığında ne olacaktı? Şayet aile ortamı antrenman sahası olmasa erkek çocuk hükmetmeyi, kız çocuksa boyun eğmeyi nereden öğrenecekti? Ya çocuk yurtları olsaydı? Ya evin erkeği temizlik ve mutfak işlerini paylaşsaydı? Ya masumiyet saygıdeğer olsaydı? Ya akıl ve duygu kol kola gitseydi? Ya vaizler ve gazeteler doğruyu söyleselerdi? Ya kimse kimsenin sahibi olmasaydı?
    Eduardo Galeano
    Sayfa 15 - Epub
  • Kadınlar, esir alındıkları yeri, korundukları yer sanırlar. Kadınlar için hem siper, hem sığınaktır mutfak ve her zaman sıcak aile yuvasının sembolü anlamına da gelmez; yaşayan ölüler haline gelmiş kimi kadınların morgudur aynı zaman. Toprağa verilene kadar bekledikleri yerdir.
    Murathan Mungan
    Sayfa 63 - Metis Yayınları - 8. Basım - 2017
  • Yan yana dizilmiş onlarca koşu bandı. hepsinin üzerinde birbiriyle yarışan ama aynı yerde duran kadınlar. aynı numara saç boyası, aynı marka ayakkabı, aynı kesim eşofman altı. hepsinin önünde aynı mp3 çalar, hepsi aynı şarkıyı çalar: "bu mp3 çalar değil, ipod!", "bu farklı".

    dolaplarda, pardon locker'larda aynı eşyalar. aynı çantaların içinde aynı cep telefonları. asla kullanılmayan yüzlerce fonksiyonu olan, aynı melodiyle çalan oyuncaklar. sahip olmak için aynı insanlarla aynı kuyruğa girilen, "farklı" telefon.

    menüleri birbirinden farklı, masaya konan yemek birbirinin aynı yüzlerce "farklı" cafe. aynı salatayı yiyen, aynı saç modeline sahip yüzlerce insan. adı farklı, huyu suyu, saçı sakalı aynı erkekler hakkında aynı dertleri yanan; isimleri farklı birbirinin aynı kadınlar. aynı diziyi izleyip, aynı şarkıyı dinleyip farklı olduğunu hisseden; buna rağmen kendini iyi hissetmeyen farklı kadınlar.

    herkesinkinden farklı gördüğü çocuğunu, herkesin göndermek için can attığı aynı okulda okutabilmek için çırpınan; kendisi yemeyen, çocuğunu herkesle aynı fast food zincirinde yediren; kendisi giymeyen, çocuğuna herkesle aynı kıyafeti alan aileler.

    aynı gün, aynı saatte, aynı kıyafetlerle aynı işin başına koşan, ve o işi yaptığı için "farklı" olduğunu düşünen aynı servisin yolcuları. aynı marka monitör ve klavyelerin başında, aynı mouse'ı oradan oraya döndürüp tüketilen aynı gençlik.

    aynı farklı insanlarda; aynı stres, aynı bunalım aynı depresyon. ve tüm bunları ortadan kaldırması için gidilen aynı doktor, yutulan aynı kimyasal leblebi.

    aynı malzemeyle yapılmış, birbirinin aynı bloklardan oluşan siteler. aynı mimari, aynı mutfak, aynı salon. aynı ebeveyn banyosunun aynı kabına sıçıp, kendini "farklı" hisseden binlerce insan.

    içiniz rahat olsun,
    hepiniz farklısınız.
    ☆alıntı
  • Şayet aile ortamı antreman sahası olmasa erkek çocuk hükmetmeyi, kız çocuksa boyun eğmeyi nereden öğrenecekti? Ya evin erkeği temizlik ve mutfak işlerini paylaşsaydı? Ya masumiyet saygıdeğer olsaydı? Ya akıl ve duygu kol kola gitseydi? Ya vaizler ve gazeteler doğruyu söyleselerdi? Ya kimse kimsenin sahibi olmasaydı?
    Eduardo Galeano
    Sayfa 33 - Sel Yayınları / Charlotte