• 472 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    İlk defa bu tarz bir kitap okuyorum, kitabın derinliğinin bu kadar uçsuz bucaksız olacağını tahmin edememiştim. Her cümlesinde kadın özgürlüğünün kısıtlanmasıyla karşı karşıya geldim. Her karşılmamda yüz ifademde kızgınlık, kadınlara karşı yapılanlara dair nefretim, öfkem , sinirim ve kızgınlığımı asla dindiremedim. Minicik ellerin kalem tutması gerekirken evlenip bebek eli tutmasını asla kaldıramadım ve ne yazık ki bunlar gerçek hayatta da var. Kadınların ikinci plana atılması, hor görülmesi ve sanki kız çocuğu doğdu diye dünyanın en büyük ayıbıymış gibi utanan cahil erkek sürüsünü okudukça kanım dondu her defasında.
    Savaşın etkisi bir yana cahillik bir yana derken bu iki durumun en ağır bedelini küçük ve suçsuz kız çocukları ödedi. Yaşam, kadınlar için çok zor. Hele ki cahil bir toplumda yetişiyorlarsa...
    Keşke anlatılanlar yalnızca bu kitapta kalsa ama...
    Şu an ben bunları yazarken bile bu durumları yaşayan, şiddet gören, ikinci plana atılan kadınlar, kızlar mücadele etmek zorunda kalıyor. Ne kadar acı ve en kötüsü de hiçbir şey yapamıyor olmamız ( elimizden bir şey gelmiyor anlamında)
  • 174 syf.
    ·31 günde·Puan vermedi
    Schopenhauer bu kitapta insanın gittikçe körelen akıl sağlığını, hakikat ve yalanın yer değiştirişini ele alıyor. Kitapta aklın müdaafası için irade ve zihnin derinlemesine yapılan incelemesi de oldukça ironik sonuçları ortaya çıkarıyor.
    Bakış açımızda yeni bir ufka yelken açmak için güzel bir kitap. Schopenhauer'un eserlerinin bir miktar ağır bir dili olsa da bu kitabın ''Hayatın Anlamı'', ''Aşka ve Kadınlara Dair'' gibi kitaplara oranla daha ağır bir dili var. Sindirerek okumakta fayda olacağını düşünüyorum.
  • 80 syf.
    ·1 günde·8/10 puan
    “Kadın düşmanlığı” denebilecek seviyede olan, kadını bu denli hor gördüğünü şaşkınlıkla bu kitabı sayesinde öğrenmiş bulunmaktayım. Deyim yerindeyse kadını yerin dibine sokup çıkarmasının yanı sıra erkeği de bir o kadar göklere çıkarmış diyebilirim. Elbette bu tutumu beni derinden üzdü çünkü son derece ilgi duyduğum bir filozoftur Schopenhauer. Ancak zannediyorum ki kadınlara karşı olan bu düşmanca ve kabaca tutumunun nedeni annesinden kaynaklı yaşamış olduğu travma. Bu da aslında bir filozofun yaşadıklarının kendi felsefesini ne denli etkilediğinin de canlı bir örneği.
    Kısaca bunlara da değinmeden edemeyeceğim. Son derece kadın ve erkek eşitsizliğini savunduğunu okuyacaksınız. Kadınların açık açık akıldan yoksun olduğunu, tek amaçlarının erkekleri etkilemek, elde etmek olduğunu, hem zihinsel hem de bedensel olarak erkeklerden çok daha zayıf olduğunu, kadınların hiç bir zaman olgunlaşmadıklarını, iki yüzlülük be riyakarlık yeteneklerini kullanarak kendilerini savunduklarını hatta bu yeteneklerinin doğuştan geldiğini savunuyor. Üstüne tuzu biberi olarak da -çok sığ bir bakış açısıyla- kadınların fıtrat gereği itaat etmek için yaratıldıkları ve var olma nedenlerinin ise insan soyunun devamının sürdürülmesi için olduğunu ifade ediyor.
    Kitabın diğer kısmında ise aşktan bahsetmiş. Aşk yok, içgüdüsel olarak ‘türün devamı’ var ‘üreme’ var diyor kısaca. Yani nihai amacın gelecek nesli oluşturmak için üreme olduğunu, bunu da insanların aşk zannettiğini daha doğrusu öyle algıladıklarını; aşkın, tabiatın amaçlarına ulaşması için bizim içimizdeki yanılsama olduğunu bastıra bastıra savunmuş. Özetle, tamamen bir yaşam zincirini devam ettirme dürtüsü de denebilir.
    Tüm bunların yanı sıra elbette muhteşem tespitlerde bulunuyor. Daha fazla yazmayacağım zira çok fazla spoiler verdim :)
    Schopenhauer’un bu eseri beni çok fazla şaşkınlığa uğratsa da (kadına yönelik olan tutumundan ötürü) okunmaya değer. Sevdiğim bir filozofu biraz daha tanıma şansı yakaladığımı düşünüyorum.
    Sevdiğim bir filozofun, sanırım en sevemediğim kitabı:)
    Keyifli okumalar dilerim .
  • Ne var ki bütün bu kargaşanın ortasında iki sevgilinin birbirine arzuyla bakan gözlerini görürüz. Yine de neden böylesine gizli, çekingen ve kaçamaklı bakışlardır bunlar? Çünkü bu aşıklar bütün bu sefalet ve kargaşayı sürdürmek için gizlice çalışan hainlerdır, oysa başka türlü çok çabuk bir sona erişir de bu, işte onlar bunu boşa çıkarmayı arzu etmektedirler, şayet kendileri gibi başkalarıda onu daha önce boşa çıkarmışlar ise.
  • 144 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Feminizmle alakalı olarak bilgilendirici ve yanlızca kadınların değil herkesin okuması gereken bir kaynak olarak görüyorum. Feminizmin birçok çalışma sahası içerisinde yazarın değindiği konulardan çok fazla sapmadan incelememi yapmaya çalıştım. :) Öncelikle yazarın bu kitabı yazmaktaki temel amacı feminizmin yalnızca kadın hakları için mücadele değil cinsiyetçilikle oluşan bütün mağduriyetlere karşı bir mücadele alanı olduğunu göstermektir. Toplumun, özellikle eril bireylerin feminist hareketin amacını tam bilmemekten kaynaklanan bir düşmanlık barındırır fakat yazara göre feminist hareket erkekler için de ataerkinin köleliğinden kurtuluş umududur. Feminizmin erkek karşıtlığı olduğu görüşünü kültürel benliğimize kazınmış bir durumdur fakat feminizm, erkek karşıtlığı değil cinsiyetçilik karşıtlığıdır. Yazar sık sık feminizmin kadın hakları savunuculuğundan ziyade cinsiyetçilikle alakalı her şeye karşı çıktığına değinmektedir. Tehdit ve de düşman, cinsiyetçi düşünce ve davranıştır.
    Basitçe ifade etmek gerekirse feminizm cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürüyü ve baskıyı sona erdirmeyi amaçlayan bir harekettir. Yazar bu tanımla meselenin özüne iniyor ve sorunun erkek,kadın yada cinsel eğilimler boyutundan kurtararak cinsiyetçilik olduğunu belirtiyor.
    Feminist hareket 1700’lü yıllardan itibaren belli bir tarihsel süreç içerisinde meydana gelmiş ve kendi içerisinde dallara ayrılmış, seslerini duyurdukça daha farklı problemlere el atmış ve günümüze kadar gelmiştir. Bu süreç içerisinde feminist hareket içerisinde olan kadınların dahi birbirlerine karşı sınıfsal farklılıklar uyguladığı, feminist hareketin bir çıkar ilişkisine döndüğünü görmekteyiz. Feminist hareket içerisinde dahi bir işçi bir kadın ya da işçi bir erkeğin karısı ile yönetici pozisyonundaki erkeğin karısı denk görülmemekteydi ve reformist feministlerde de görüldüğü üzere feminizmin sözcüsü ve liderleri alt teba olan kadınlar değil, eğitimli ve statü sahibi olan kadınlardı. Kendi içlerindeki cinsiyetçilikle yüzleşmeden feminizmin bayrağını eline alan kadınlar, diğer kadınlarla etkileşimlerinde sıklıkla davaya ihanet ettiler(konu ile ilgili detaylar sf.23). Yani kadınlarda erkeğin üstünlüğünü en az erkek kadar kabul etmişlerdir. Reformist feministler, işçi sınıfının ve yoksul kadınların ikincil konuma itilmesine göz yumarak ve hatta bu sömürüye iştirak ederek, sırf mevcut ataerki ve onun müttefiki cinsiyetçilik ile işbirliği yapmış olmuyor, aynı zamanda kendilerine ikili bir yaşam sürme hakkı tanıyorlar: Biri zaten erkeklerle eşit oldukları iş yaşamı, diğeri de "istedikleri zaman" eşit olabilecekleri ev yaşamı.
    Kadın-erkek eşitliği için bir araya gelen kadınlar kendi aralarında dahi eşitliğin sağlanmadığının farkına varınca bilinç yükseltme grupları kurarak feminizmi doğru bir şekilde anlatmak ve eşitlik sağlamak adına politikalar izlemiş, hiçbir kadını bir diğerinden üstün tutmamıştır.
    Feminist hareket her ne kadar farklı yaşam tarzı varsa o kadar feminizmin biçimi olabileceğini görmüştür ve feminizm ister liberal ister muhafazakar olsun her kadının kendi yaşam biçimine entegre edebileceği varsayımını kabul etmiştir. Bu bakış feminizmi daha kabul edilebilir kılmış ve her kesimden kadına kapılarını tekrar açmıştır. (kadınların kendilerini ya da kültürü temelden sorgulamadan veya değiştirmeden feminist olabilecekleri düşüncesi). Bu konuyu daha anlaşılır kılmak adına kitabın birçok yerinde geçen kürtaj meselesini ele alarak açıklamak gerekirse; Bir kadın asla kürtaj yaptırmayı tercih etmeyeceği hususunda ısrar etmekle beraber kadınların kürtajı tercih etme hakkını savunabilir ve hala feminist politikanın savunucusudur. Fakat aynı anda hem kürtaj karşıtı hem de feminizmin savunucusu olamaz.
    Yazar ataerkil düşüncenin kadınları erkeklerden aşağı gören, ataerkinin gözüne girmek için biribiriyle rekabet eden ve birbirine karşı kıskançlık nefret besleyen kadınlar olarak toplumsallaştırdığını fakat feminizmin bu düşünceleri kadınların kafasından söküp atıp, ataerki düşüncenin boyunduruğundan kurtardığını söyler.
    Başat kurumun din olduğu dönemler ya da muhafazakar toplumlarda feminizm ile alakalı incelemelerini Hristiyanlık dini üzerinden ele almış ve özellikle kürtaj meselesi ile feminizmin Hristiyan köktenci düşüncesine meydan okumuştur. Bir kadının varlık nedeninin çocuk yetiştirmek olduğu düşüncesine karşı çıkmıştır.( Kadının kendi bedeni üzerindeki iktidarını ele alması için verilen mücadele Foucault’nun iktidar söylemindeki anapolitik ve biyopolitik kavramlarını hatırlattı. Foucault, anapolitik kavramı ile bedene tıbbi müdahale, doğum kontrol hapı, spor ile iktidarın bedeni fethettiğini söyler. ) Din ve feminizm ilişkisine bakacak olursak yazar genel olarak dinlerden bahsederken hristiyanlığın kadına bakış açısı üzerinden değerlendirmeler yapmış ve eksik kalmıştır. İslam'dan farklı olarak kadına değer vermeyen(ki İncilde Havva’nın ademi ayartması ve kadının kötülenmesi, cenneten kovulmanın sebebi olarak kadının görülmesi) Hristiyanlık dininde bazı algı değişimleri ile kadına olan bakış açısını değiştirerek Hristiyanlık ve feminizmi aynı çizgiye sokarak feminizme taraftar toplamaya çalıştığını düşünüyorum fakat kitapta yazarın ‘Pek çok insan hâlâ feminizmin din karşıtı olduğunu düşünüyor’ demesine karşılık ben feminizmin din karşıtlığı anlayışı olmasa da ilahi dinlerin(kuran,incil,ve tevratı baz alarak söylüyorum)ve feminizmin asıl ilkeleri bağlamında ters düştüklerini hatta ciddi çelişkiler barındırdığını düşünüyorum.

    Feminizm kadınlara bedenlerini olduğu gibi kabul etmelerini bedenleriyle barışık olmalarını özgürlükle bağdaştırmıştır. Ataerkil yapı kadının ne giyeceğine dış güzelliğine dahi karışmıştır. Feminist hareket buna karşı çıkar. Dönemin medyası feminist kadınların şişman çirkin olduğunu göstererek karalama politikaları izlemiştir ama feminist hareketin içinde her türden kadın vardır.
    Sınıf farklılıkları ve feminizm konusunu daha detaylı olarak ele alacak olursak; Farklı sınıflan içeren feminist gruplara giren kadınlar, ataerkiye karşı savaşta tüm kadınları birleştiren politik temelli kız kardeşlik görüşünün, sınıf meselesiyle yüzleşilmeden gerçekleşemeyeceğini görmüşlerdir. Ne var ki, yapıcı müdahalelere rağmen(bilinç artırma grupları gibi) birçok imtiyazlı beyaz kadın da feminizm kendilerine aitmiş, feminizmden kendileri sorumluymuş gibi davranmaya devam etmiş ve Sınıf farklılıklarının doğurduğu sorunlar feminizmin iç dinamitlerine ciddi zararlar vermiştir. İmtiyazlı kadınlar kendi sınıflarındaki erkeklerle birlikte daha fazla ekonomik kazanım elde ettikçe yani çıkarlarını sağladıkça alt tebaaya mensup kadınları görmezden gelmiş ve kendi kazanımlarını bütün kadınların ya da feminizmin bir kazanımı olarak göstermişleridir. Yazara göre bu durum işçi sınıfı kadınların kaderini büyük ölçüde etkilemiştir. Sınıf çatışmaları sonrası açıkça görünüyor ki feminizm asıl darbeyi haklarını elde edip geri plana düşen feminizmin asıl söz sahibi olan üst sınıf kadınlarından yemiştir.
    Ataerki düzel içinde - tekeşli olmayan ilişkilerde çoğunlukla kadının zarar gördüğü, erkeğe ise güç kazandırdığını farketmiştir. Kadınlar, başka bir kadınla birlikte olan bir erkekle cinsel ilişkiye girmeyi özgürce tercih edebilirken, erkekler başka bir partneri olan kadınlara genelde cinsel ilgi göstermeyeceklerdi. Yani erkek bir başka erkeğin iktidar alanına giremezken kadınlar bu konuda daha özgürdür. Çünkü bu alanda da iktidar sahibi olan erkektir.( Ayrıca Foucault Cinselliğin Tarihi kitabında da Yunun toplumlarında bu durumun aynı şekilde süregeldiğini anlatır.) Feminist hareket kadın bedeninin erkeklere ait olduğu düşüncesine meydan okur. Cinsel hazza dair cinsiyetçi düşüncelere yönelik feminist eleştirinin ürettiği diğer bütün olumlu değişimler gibi, bu da kadınların ve erkeklerin daha doyurucu cinsel ilişkiler kurdukları bir dünya yaratmaya yardım etmiştir.
    Feminizmin cinsellik politikaları hakkındaki görüşlerine değinecek olursak, ampirik verilerle sabit olarak görünmektedir ki, istenmeyen hamilelik oranları artıyor, ergenler tatmin edici ve güven verici olmaktan uzak cinsel hayatlar yaşıyorlar, gerek heteroseksüel gerek eşcinsel pek çok ilişkide yahut uzun süreli evlilikte kadınlar seksi yaşayamıyorlar. Tüm bu gerçekler, cinsellikle ilgili yenilenmiş bir tartışmaya ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Böylece özgürleştirici cinsel pratik kavramı feminizmin literatürüne girmiştir. Özgürleştirici cinsel pratik nedir? Feminizm bize ne söyler bununla alakalı? ‘Feminist söylemin cinsellik konusundaki sınırlarına rağmen feminist politika, kendi teori ve pratiği sayesinde karşılıklı mutluluk tasavvurunu sunan tek toplumsal adalet hareketidir. Yalnızca canımız istediğinde cinsel arzumuzu ifade etme ve cinsel hazzın içinde yaşamı olumlayan bir ethos bulma hakkına sahip olduğumuz ilkesine dayanan bir varlık erotikasına ihtiyacımız var. Erotik bağlar, bizleri topluma yabancılaşmaktan ve soyutlanmaktan kurtaran bağlardır. Cinselliğe duyulan özlemin olumlu ifadelerinin bizleri birbirimize bağladığı bir dünyada, hepimiz gelişimimizi destekleyip besleyecek cinsel pratikleri seçmekte özgür olacağız. Bu pratikler gelişigüzel cinsel ilişkiye girmeyi veya cinsel ilişki kurmamayı tercih etmek olabilir, bir tek cinsel kimlik ve tercihi kabullenmek de olabilir; yahut cinsiyeti, ırkı, sınıfı ve cinsel tercihi ne olursa olsun, erotik tanımaların kıvılcımını hissettiğimiz o insanlarla etkileşim sonucu yaşayacağımız, haritası çıkarılmamış arzular arasında başıboş gezinmeyi tercih etmek de olabilir. Cinsel özgürlük hareketinin yeniden başlayabilmesi için cinselliğe dair radikal feminist diyalogların tekrar gün ışığına çıkması gerekmektedir(sf.114).’
    Yazar feminizm ile bazı kavramların bir arada bulunamayacağına dikkat çekiyor. (Önceki kısımlarda kürtaj hakkı ve feminizmde değinmiştim) Bir bireyin hem feminist hem de homofobik olamayacağını belirtiyor. Homofobiyle mücadele daima feminist hareketin bir boyutudur. Feminizm bu yaklaşımı ile biseksüel, lezbiyen, eşcinsel vb. bireylerinde haklarının savunuculuğunu yapmaktadır. Feminizmin özellikle üçüncü dalga dönemi bu konuya yoğunlaşmıştır.
    Feminizm sevgi ve aşk kavramlarınada değinirken ataerkil kültür içinde anladığı haliyle romantik aşkın insanı bilinçsiz, güçsüz ve kontrolsüz bıraktığına değinir ve aşk ve sevgi kavramının da erkeklerin çıkarına hizmet ettiğini söyler. Söz konusu mefhum, kişinin aşk ve sevgi adına her şeyi yapabileceği düşüncesini; binlerini dövmek, hareketlerini kısıtlamak, hatta öldürmek ve buna "tutku cinayeti" demek, "o kadını o kadar çok seviyordum ki öldürmeliydim" diye kendini savunmak olarak belirtiyor fakat bu noktada yazarın aşk ve sevgi kavramlarını tam manasıyla bildiğinden şüpheliyim. Ataerki kültürde kadın cinayetleri, tutku cinayetlerinin sebebi sevgi ya da aşktan ziyade patolojik unsurlar barındırdığını, kişinin yetişmiş olduğu çevrede şiddete meyilli olduğu, ruhsal problemler yaşadığı ve toplumsal baskı ile gerçekleştiği düşüncesindeyim. Hangi kültürde veya zihniyette olursa olsun aşk ve sevgi kavramlarını cinayet veya şiddetle bağdaştırmak doğru değildir. Birçok feminist kadın yanlış algılar sebebiyle erkeğe aşk ve feminizm arasında bir tercih yapmak zorunda hissetti kendini ve feminizm bir çok üyesini bu şekilde kaybetti. Hakiki bir feminist politika bizi esaretten özgürlüğe, aşksızlıktan aşka götürecektir. Aşkın temeli, karşılıklı birlikteliktir. Feminist pratik de toplumumuzda karşılıklılığın gerçekleşme koşullarını yaratacak tek toplumsal adalet harekettir. Feminizm heteroseksüeller kadınlar için özellikle erkeklerle aşk yaşamamak gibi bir şey değildir aksine gerçek aşk adalet temelleri üzerine oturtulur ve böylece feminizm istediği eşitlik ve adalete aşk sayesinde ulaşabilir.
    Feminizmin 3.dalgası(feminizmin 3 kırılma dönemi vardır ve 1990’ların sonundan günümüze kadar olan dönem) ile feminizm yeni bir anlayış ve boyut kazanmış, yalnızca kadını değil cinsiyetçilikten mağdur olan erkeğide koruma altına alan bir bakış açısı, yöntem geliştirmiştir. Kitabın isminde ve son cümlesinde ‘Feminizm herkes içindir’ sözü vizyoner feminizm anlayışının temelini oluşturmaktadır.
  • 408 syf.
    ·10 günde·Beğendi·8/10 puan
    Bir romanı okumaya başlamadan önce kendimce nasıl bir içeriğe sahip olduğunu tahmin edip hayal dünyamda kelimelerden örülü bir kurgu oluştururum. Özgün ismiyle Wuthering Heights'i yani Uğultulu Tepeler'i okurken daha ilk sayfalarında İngiliz edebiyatına has özellikler açık bir şekilde kendini belli ediyor.İlgimi çeken başka bir konu ise romanın, İngiltere tarihinde kuşkusuz önemli bir yere sahip olan ve katı kurallarıyla hâlen üzerinde konuşulan Victoria Döneminde yazılmış olması.Özellikle kadınlara yönelik katı ahlak kurallarının olduğu ve kadın yazarlara ön yargıyla bakıldığı bir dönemde yazarımız; aşk,nefret ve bence kitaba esas karakterini veren tutkuyu çok içten ve olağanüstü bir hayal gücüyle anlatmış.Okurken tutkunun sadece sevgide değil nefrette,mutlulukta ve bence merhamette dahi nasıl coşkuyla yer edindiğini görüyoruz.
    Kitapta hafızada yer eden ve yüzde tebessüm bırakan etkileyici cümlelerin olması okuru hem dramatikleştiriyor hem de daha şiirsel bir üsluba kapı açıyor.
    "Yeryüzünde her şey yok olsa da yalnız o kalsa,ben var olmakta devam ederim; başka her şey yerinde dursa da yalnız o yok olsa, evren bana tümüyle yabancılaşır.Ben artık bu evrenin bir parçası değilmişim gibi olur.." Yukarıda yazdığım da altını çizdiğim cümlelerden biri ve ana karakterin kendince aşka dair söylemini içeriyor.Tabi bu dâr-ı dünyada aşk diye bir şey varsa:)
  • 479 syf.
    ·19 günde·Beğendi·10/10 puan
    “Henüz varoluşun trajedisinin ne olduğunu anlamış, bu konuda kesin bir yargıya varmış değilim.”
    –Cesare Pavese

    İtalyan edebiyatının önemli isimlerinden Cesare Pavese, 1908 yılında Torino'da doğuyor. Küçük yaşlardan itibaren edebiyata ilgili olan Pavese, Torino Üniversitesi'nde edebiyat bölümünden mezun oluyor. Amerikan ve İngiliz edebiyatıyla yakından ilgilenmesine ek olarak, tezini de Walt Whitman şiirleri üzerine yapıyor. Anti faşist eylemlerin içinde bulunan Pavese, dönemin siyasi atmosferinin kurbanı olarak 1935’te hapse giriyor ve ömrünün bir yılı bu şekilde geçiyor. Hapiste günlük yazmaya başlayan yazar ölümüne dek bu uğraşını sürdürüyor.

    Uzun yıllar aktif olarak edebiyat dünyasının içinde yer alıp öykü, şiir ve romanlar yazan Pavese bir yandan da editörlük, çevirmenlik, eleştirmenlik ve yayınevinde yöneticilik gibi işlerle meşgul oluyor. Edebiyatla yatıp kalkan ve geçimini bu şekilde sağlayan Pavese'nin eserleri her geçen yıl daha büyük başarılara koşarken, belki de o, günlüklerinin tüm eserlerinden daha fazla meşhur olacağının farkında olmadan uzun yıllar boyunca günlük tutmaya devam ediyor.

    Kendisini dünya çapında daha tanınır bir hale getirecek olan günlükleri 1935-1950 yılları arasını kapsıyor. Yazarın düşünce dünyasına, içsel sıkıntılarına ve var oluş sancılarına ışık tutan bu eser “Yaşama Uğraşı” ismini taşıyor ve hayatını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

    İncelemenin başlığındaki “Huzursuzluğun Kitabı” tanımı yazar ve şair kimlikleriyle dünya edebiyatının en büyük isimlerinden biri olan Portekizli Fernando Pessoa’ya bir gönderme şüphesiz. Huzursuz ruhların kutsal kitabını yazan Pessoa’nın kitap ismi aynı zamanda Cesare Pavese’nin de kitabını en iyi tanımlayan cümlelerden biri olduğunu düşünüyorum. Fernando Pessoa’nın kitabı yazıldıktan yıllar sonra basıldığı için Pavese’nin bu kitabı okuma ihtimali bulunmuyor fakat her iki yazarın da benzer bir kitaba imza attığını söylemek mümkün.

    Fernando Pessoa, Bernardo Soares isimli bir karakterin günlükleri olarak tasarladığı kitabında aslında kendisini anlatır ve bu günlükler uzun yıllar devam eder. Kendi ruhunun bir yansıması olan bu karakter eşliğinde bizler de Pessoa’nın ruhunun derinliklerine ineriz. Özetle, Huzursuzluğun Kitabı da tıpkı Yaşama Uğraşı gibi bir insanın içsel dünyasını başarıyla yansıtan oldukça önemli bir yapıttır.

    Pessoa’nın günlüklerinin kitapta 1935 yılında son bulduğunu, Pavese’nin günlüklerinin de 1935’te başladığını fark etmek yüzümüzde bir tebessüm oluşturmaya yetiyor. Sanki birinin bıraktığı yerden bir diğeri devam ediyormuş gibi zira her iki kitap peş peşe okunduğunda çok yüksek oranda benzerlikler seziliyor ve her iki yazarın da hayatları birbirine benziyor.

    Huzursuzluğun Kitabı’nı okuyup çok seven her okur Yaşama Uğraşı’nı da aynı zevkle okuyabilir. Üstelik yazarın başka hiçbir eserini okumasına gerek olmadan, direkt tercih edilebilir. Bu eserden sonra şiirlerine ve romanlarına geçiş yapmamak olanaksız.

    Bu ek bilgilerden sonra şimdi Pavese’nin kitabına ve hayatına daha yakında bakabiliriz.

    “Hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır.” diyor Pavese ve hayatı boyunca kendisiyle bir hesaplaşma yaşıyor. Tam olarak anlam veremediği bu hayatı yaşamaya çabalıyor. Bir yerlerden dahil olmak istediği hayat onu sürekli geri iterken yapıyor bunu hem de. Karamsar ve duygusal bir insan olmasının acısını ömrü boyunca derinden hissediyor. “Güzel, küçücük anıları sıralamak istiyordum, oysa kıvranmalardan başka bir şey anımsamıyorum.” diyor yine günlüğünün bir bölümünde çünkü yaşamı boyunca sürekli diğer insanların ona yaşattığı üzüntülerden muzdarip olduğunu dile getiriyor. Hüznünün en büyük nedeni olarak ise kadınları gösteriyor Pavese.

    Kimileri günlüğünde yazdığı cümleler nedeniyle Pavese’yi “kadın düşmanı” olmakla itham etseler de, benim görüşüm bu yönde değil kesinlikle. Aşık olduğu, birlikte olduğu kimi kadınlar tarafından terk edilen duygusal bir adamın anlık gaflet ve üzüntüyle yazmış olduğu cümleler olarak görüyorum. Sevdiği kadınlara tutkuyla bağlanan Pavese yaşadığı her ayrılıktan sonra biraz daha dağılır. Günlüğü aracılığıyla kendisiyle ikinci tekil şahıs olarak iletişim kurarak dağılan düşüncelerini ve hayatını toplamaya girişir ve bu süreç 15 yıl boyunca bu şekilde devam eder.

    "Ancak böyle açıklayabilirim içimde duyduğum intihar dürtüsünü. Ne zaman bir güçlükle ya da acıyla karşılaşsam, hep intiharı düşünmeye yargılı olduğumu biliyorum. Beni korkutan da bu: Temel ilkem intihar, gerçekleştiremediğim, hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim, ama düşüncesi duyarlığımı okşayan intihar."

    Sürekli bir var olma acısıyla karşı karşıya olan Pevese kadınlar konusunda da istediğini elde edemez fakat edebiyat alanındaki başarıları her geçen gün artmaya devam eder. Döneminin en meşhur İtalyan yazarlarından biri olan Pavese, saygın bir çevrede geçirir günlerini ve ülke içinde sıklıkla Roma, Milano, Venedik ve Torino gibi şehirlere giderek kendisine takdim edilen ödülleri alır. Bu ödüllerin en büyüğü ise şüphesiz 1950 yılında kazandığı ve İtalya’nın edebiyat alanında en büyük ödülü olarak görülen “Strega Ödülü”dür.

    Bu ödülü aldıktan kısa bir süre sonra intihar edecek olan Pavese, hayatta birçok aşamadan geçtiğini ve artık hayatın kendisini heyecanlandırmadığını, istediği şeylere ulaştığını ve ulaşmak istediği başka bir şey olmadığını belirtir sık sık. Birçok kez intihara dair düşüncelerinden bahseden fakat cesaret bulamadığını dile getiren Pavese 1950’de senelerdir aklında olan fikri gerçekleştirir ve yaşamına kendi elleriyle son verir. Planlı bir intihardır onunkisi ve hatta ertelenmiş olduğu da söylenebilir. Fakat bu erteleme, onun kaleminden daha fazla eser okuma şansına erişmemize sebep olmuştur.

    Pavese’nin intihara karar vermesi de yine bir kadından ayrılmasının akabinde gerçekleşir. Aşk acısını iliklerine dek hisseden ve hüzünlü yaşamıyla adeta acının kitabını kaleme alan Cesare Pavese’nin hayatı böylece yarım kalır. Ya da tamamlanır mı demeli? Hayatı boyunca yalnızlıkla mücadele eden “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.” diyecek kadar yalnız bir adam olan Pavese, acılarının artık sabahı da kapladığını belirtiyor günlüğünün son kısımlarında. Son cümleleri ise gerçekten tüyler ürperten bir cinsten:

    "Tiksiniyorum bütün bunlardan. Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım."

    O andan yalnızca birkaç gün sonra, Torino’da bir otel odasında intiharı gerçekleştiriyor, tıpkı Yalnız Kadınlar Arasında isimli romanında karşımıza çıkan ve romanda intihar eden Clelia isimli karakteri gibi. Bu açıdan bakıldığında Sylvia Plath ’in Sırça Fanus romanında intihar temasını işlemesi ve ardından intihar etmesiyle paralel bir yaşam öyküsü olarak görebiliriz.

    Friedrich Nietzsche’nin, “Eğer uçuruma uzun bir süre bakarsan, uçurum da sana bakar.” Sözüne atıf yapan Pavese ise şu cümleyi not düşmüştü günlüğüne: "Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır." Nitekim bıraktı da. İntihar etmiş bir insanı dışarıdan bakarak eleştirmek kolaydır fakat onun hayatının detaylarına hakim olduğumuzda acılarına son verdiğini düşünürüz.

    Yaşama Uğraşı'nın salt acı ve hüznün kitabı olduğunu söylemek de elbette yanlış olacaktır. Günlüklerinde mitolojiden şiire, tarihten sinemaya, edebiyattan insan ilişkilerine, politikadan ruhbilime ve daha bunun gbi birçok konuya detaylı yaklaşımlarıyla okurunu etkisi altına almayı başarıyor yazar ve şair Pavese. Dünya edebiyatının en büyük isimleri günlüğünün sayfaları arasında arzı endam ediyor ve tüm o yazarlara ve onların eserlerine başka açılardan bakmamızı sağlıyor.

    Homeros, Marcel Proust, Giacomo Leopardi, Lev Tolstoy, Arthur Schopenhauer, Stendhal, Charles Baudelaire, Ernest Hemingway, Franz Kafka, Arthur Rimbaud, Edgar Allan Poe, Francesco Petrarca, William Faulkner, Johann Wolfgang Von Goethe, Honore de Balzac ve Giovanni Boccaccio başta olmak üzere daha birçok yazar ve şair hakkındaki görüşlerini okuma fırsatı bulduğumuz Pavese'nin en çok etkilendiği isimler ise şüphesiz ki William Shakespeare, Dante Alighieri, Platon, Fyodor Dostoyevski ve Friedrich Nietzsche'dir. Özellikle Dosyoyevski ve Shakespere'in eserleri ve düşünce dünyaları hakkında paragraflarca çözümleme okuyoruz.

    Hayatı ve eserleriyle günümüzün en çok okunan İtalyan yazarlarından Cesare Pavese'nin "yaşama uğraşı"nı yakından gözlemlemek isteyen her okura şimdiden başarılar diliyorum. Okudukça zorlaşan, sonlara doğru insanın boğazına bir yumrunun oturmasına sebep olan, çok şey öğreten ama buna rağmen ruhu huzursuz edici bir yapısı da olan, salt günlük olmayıp aynı zamanda bir edebiyat şöleni de olan bir başyapıt Yaşama Uğraşı.

    Bir yazarın kendi hayatını şiirselleştirmesine ve ardında büyük bir eser bırakmasına tanıklık edin.

    "Ancak uzun acılardan, uzun susuşlardan sonra ortaya çıkacak önümdeki günlerin nasıl olacağı. Yeni değerler, yeni bir dünya buluncaya kadar şaşkın, belirsiz ve karanlık bir dönemin geçmesi gerekiyor."