• Daha fazla kadının erkek şiddetine, baskıya ve toplumun patriyarkal denetimine karşı mücadele etmesi gerekiyor. Lorena Bobbit ve Aileen Wuornos'un eylemlerinden ve Valerie Solanas'ın sözlerinden öğreneceklerimiz var. Eğer daha fazla kadın kendilerine zarar veren erkeklere karşı veya Valerie Sola-nas'ın durumunda olduğu gibi patriyarkanın kendisine karşı mücadele etselerdi erkekler kadınları düzenli bir biçimde dövmeden, onlara tecavüz etmeden ve onları öldürmeden önce bir defa daha düşünürlerdi.
  • Eğer daha fazla kadın kendilerine zarar veren erkeklere karşı veya Valeria Solanas'ın durumunda olduğu gibi patriyarkanın kendisine karşı mücadele etselerdi erkekler kadınları düzenli bir biçimde dövmeden, onlara tecavüz etmeden ve onları öldürmeden önce bir defa daha düşünürlerdi.
  • Erkekler, kendilerini ve dişi olmadığına inandıkları örneğin, 'sempatik' psikianalistler ya da 'büyük sanatçılar' akla gelebilecek her erkeği, tanrının elçileri dışında, hor görür ve onlara saygı duyan, yaltaklanan bütün kadınları da hor görür; güvensiz, onay arayan, yaltaklanan bütün dişiler kendilerini ve kendilerine benzeyen kadınları hor görür; kendine güvenen, hareketli, heyecan arayan dişi dişiler ise erkekleri ve onlara yaltaklanan eril dişileri hor görür. Kısacası, hor görme günümüzün düzenidir.
  • Bu aralar sosyal medyada birazcık vakit geçirmişseniz şu söz mutlaka bilinçaltınıza işlemiştir; “"Psikiyatriste gerçek hastalar gitmez, gerçek hastaların, hasta ettikleri kişiler gider." Bu yüzden, kendinize depresyon ya da itibar kaybı teşhisi koymadan önce çevrenizdekilerin aşağılık insanlar olmadıklarından emin olun...” Bunu da yanımıza alıp soralım kendimize bir kez; kendimi kötü hissettiğim zaman bunun sebebi ne oluyor? Kendimden nefret ettiğim zaman duyduğum/ duymadığım hangi söz bunu tetikliyor? Kendimi önemsiz hissetmem için kaç kişinin beni görmezden gelmesi gerekiyor? Peki ya iyi hissedebilmem için? Kendim kendime yetebiliyor muyum?

    Peki, bir insan niye delirir? Tek bir cevabı var mıdır bu sorunun? Her delilik kendine has değil midir? Kimisini aşkı delirtir, kimisini su. Kimisi doğuştan şansızdır, kimisi çok sevilmekten, fazla sevmekten delirir. Hem cinsleri de en az karşı cins kadar tehlikelidir bazen insan için. Kendi anne, babası da yabancılar kadar.

    Bir insanın delirmeye başladığını göremez miyiz dışardan? Kedilerle Fransızca konuşmaya başlamasaydı mesela sokak ortasında? Her sabah ölü bir kedi ile karşılaştığını ona kıyamadığı için mezar kazıp gömdüğünü söyleyen bir komşunuzdan şüphelenir miydiniz delirmeye başlıyor diye? Peki ya annenizden? Onu “delilikten koruyan” ilaçları suyuna attığınız için sudan korkmaya başlasa işin sonunun nereye varacağını göremez miydiniz cidden? Ya da annesinden beddua aldığı için gerçek olacağına inanan, buna tüm kalbiyle inanan genç bir kadının deliliği hakkında ne düşünürsünüz? Hadi itiraf edelim; babasının türlü istismarına maruz kalan küçük bir kızın delireceğini öngörebiliriz belki. (Bkz: Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu) Ama ya diğer kadınlar? Âşık olduğu adamdan hamile kaldığı için babasından korkusuna denizler aşıp dilini bile bilmediği topraklara koşan bir kadın için ne düşünürsünüz?

    Ne dersiniz; kim delirtir o kadınları? Delilik nasıl başladı? Neden önlenemedi? Kitabı elimde gören herkes “o kapak ne öyle; düzgün kitaplar oku biraz” derken onlara bunların gerçek olduğunu nasıl anlatabilirdim? Ben okumadığım için bunların gerçekleşmiyor olmayacağını? Biz gözlerimizi kapatıyoruz diye dünyada kötülük son bulmuyor. Başkaları yüzünden deliren kadınlar ve erkekler ve yaşlılar ve küçük çocuklar da bitmiyor. Üstelik tam da biz gözlerimizi kapatıp kulaklarımızı tüm o çığlıklara tıkadığımız için giderek artıyor.

    Çözüm mü? Çok basit: Sevgi. İnanın tüm hastalıkları iyileştiren tek şeydir sevgi. Sevginizi göstermekten korkmayın. Biraz garip davranıyor diye kendi haline bırakmayın sevdiklerinizi. Onlar için mücadele etmeyi öğrenin. En çok da kendiniz için. Onların çıkaramadığı sesleri duymayı öğrenin. Yüreklerini görmeyi öğrenin. Öğrenelim. Öğrenmeliyiz. İnanın dünyayı bu kurtaracak. Gerçek, saf bir sevgi ile bezeli insan sadece kendini iyileştirmekle kalmaz, etrafını da iyileştirir. Ama bunu paranoyaya da dönüştürmeyin. Her daim ölçüyü tutturmak gerek, her konuda.

    Yine hiçbir sıfata nail olmadan ahkâm kesmelerim bittiğine göre sizlere iyi delirmeler dileyebilirim. Sevgiyle kalın. Kimsenin sizi delirtmesine izin vermeyin.
  • Daha fazla kadının erkek şiddetine, baskıya ve toplumun patriyarkal denetimine karşı mücadele etmesi gerekiyor...
    ...Eğer daha fazla kadın kendilerine zarar veren erkeklere karşı veya Valerie Sola-nas'ın durumunda olduğu gibi patriyarkanın kendisine karşı mücadele etselerdi erkekler kadınları düzenli bir biçimde dövmeden, onlara tecavüz etmeden ve onları öldürmeden önce bir defa daha düşünürlerdi.
    Valerie Solanas
    Sayfa 52 - Olympia Yayınları (PDF)
  • Böyle bir kitaba nasıl yorum yapılır, nereden başlanır ki? Günlerdir okuduklarımı sindirmeye, kafamda bir yerlere oturtmaya çalışıyorum olmuyor. Aklımın almadığı şeyler var. Çok küçükken babasının tacizine uğrayan bir kız çocuğunun psikolojisini anlamaya çalışmak mesela. Hiç kolay değil. Ya da 5 yaşındayken kendi düğününde uyuyakaldığı için amcasının omzunda kocasının evine taşınan çocuğun psikolojisini anlayamayacağım gibi. Dedesi ve nenesi tarafından büyütülmüş olan şu çocuktan bahsediyorum, 5 yaşında olan. En çok dedesi tarafından sevilirmiş. Öyle ya çok iyi bir damat bulmuş dedesi de. (National Geographic Haziran 2011 Sayısı)
    Başka nasıl göstersin ki sevgisini? Valerie'nin dedesi gibi itaatsizlik etti diye kırbaçlasın mı yani? Nereden nereye atlıyorum. Olmamış, yine toparlayamamışım kafamı. Hepsi birbirine giriyor. Erkekler tarafından, özellikle de en yakınları tarafından zulüm görmüş tüm kadınlar birleşip üstüme geliyorlar. Birini diğerinden ayıramıyorum. Küçücük bir çocuktum; komşumuzun, kocası tarafından bıçaklanıp öldürüldüğü noktadaki kurumuş kan lekelerini yıkamayan çalışan annemi izlerken. Nasıl kazınmış beynime. Ben sadece kan lekelerini gördüm, bir de son nefesindeki seslerini duydum. Bende bıraktığı iz silinmez. Peki ya bütün bunları yaşayanlar?

    Bir katil ile empati kurabilir miyiz? Ayraç Dergi Sayı 89/Mart 2017'de Gökhan Özcan yazıyor: "Kieslowski'nin Öldürme Üzerine Kısa Bir Film'ini hatırlatmama müsaade edin. Sebepsiz yere birini öldüren Jacek'in asılmadan önceki sarsıcı iniltileri ve haykırışları, bizi o çok insani yerimizden vururken, onulmaz bir çelişkiyi de açık eder: Jacek'i anlayabilir miyiz? Onu anlamamız, onunla empatik olabilmemiz, onun yaptığı katliama hak vermek anlamına mı gelir? Eğer öyleyse, Jacek ile empatik olmak vicdani anlamda, doğru değildir. Ama empati de doğru değilse doğru olan nedir?" Doğru olan nedir sahiden? Küçük bir kız çocuğu iken en güvendiğin, tüm dünya üstüne gelse gözünü kırpmadan koşup sığınacağın kişinin istismarına uğramış, sonra çevresindeki diğer 'yakınları' tarafından farklı şekillerde şiddete maruz kalmış (şiddet de istismardır!), evden kaçmış ve daha 15 yaşında iken bir de hamile kalmış bir kadından bahsedeceğiz. Hayatı boyunca yaşayacağı travmaların başlangıcıdır bunlar. Devamı da geliyor elbette. Onu anlayabilmemiz elbette mümkün değil. Empati kurabilir miyiz? Bilemiyorum. O nefret dolu söylemlere katılıyor muyum? Mutlu bir ailede büyümüş, mutlu bir çocuk olarak baktığım sürece olaya; hayır katılmıyorum. Benim gözümde babam hâlâ en süper kahramanım. Ama bu demek değil ki herkes baba olabiliyor. Nasıl doğurmak ile anne olunmuyor ise baba olmak da kolay değil. Üstelik öyle bir çağda yaşıyoruz ki çıkan fetvalara bile yorum yapamaz hale geldik. Bu yüzdendir "bilinçlenmemiz lazım!!!" diye çırpınışlarım. Ayşe Arman, babası tarafından tecavüze uğramış bir kız ve annesi ile röportaj yapmıştı. Bir süre önce okumuştum ama annenin kurduğu şu cümleler asla çıkmaz aklımdan: "Nişanlıyken bana da tecavüz etmişti. Utancımdan kimseye söyleyememiş ve evlenmek zorunda kalmıştım. Beni sevdiğine bu yüzden böyle davrandığına inandırmaya çalıştım kendimi. Kızımıza olan sevgisini de fark ediyor ama toz konduramıyordum. Böyle olacağını düşünmemiştim." Acının acısının da acısı değil mi? Yüreğini yakmıyor mu insanın? İstismar ile sevgiyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Sevgi bu değil! Asla değil.. Ah, çok yolumuz var! Çocuklarımıza öğreteceğimiz çok şey var!

    --Buradan sonra kitaptan alıntılar içerir fakat sürpriz bozacağını, okuma tadını kaçıracağını sanmıyorum. Yine de bilginize.--

    Gelelim manifestoya. Okuduğum en nefret içerikli metin olduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum. Kitabı okurken yanımda bulunan bir arkadaşıma bir paragrafı okuttum da bir türlü kendisinden bahsettiğine inanmak istemedi. "Bizden, erkeklerden mi bahsediyor şimdi bu?" diye sordu. Valerie'ye göre eriller tamamlanamamış bir X kromozumundan dolayı yanlışlıkla ortaya çıkmış bir tür. Bu da her daim dişilere benzemeye çalışmalarıyla sonuçlanmış bir evrime yol açmış. "Tamamen benmerkezci, ilişkilenmekten, empati kurmaktan ya da özdeşlemekten âciz olup engin, istilacı ve yaygın bir cinsellikle dolmuş olan eril, fiziksel olarak edilgendir. Kendi edilgenliğinden nefret eder, bu yüzden de bunu kadınlara yansıtır ve erili etkin olarak tarif eder, sonra o olduğunu ispatlamaya (bir Erkek olduğunu ispatlamaya) koyulur." diyor sayfa 25'te. Tüm kitabı da bu tezi kanıtlamak üzerine kurguluyor aslında. Tamamen bir savunma mekanizması yarattığını düşündürüyor bu da bana. Haklı olduğu noktalar olsa da tamamen dayanaksız bilgiler üzerinde ısrarla durduğu da oluyor. Fakat genel anlamda düşündürüyor. Bol bol ironi yapıyor. Ne olursa olsun haklı aslında diye düşündüğünüz noktalar veriyor size. "Erkek, dişinin bireyselliğinin pekala farkındadır" diyor Valerie sayfa 40'ta. Benim ısrarla bunu kabullenmemiz lazım çığlıklarımı duymuş gibi. "ama bunu algılayamaz ve bununla kendini ilintilendirmekten ve duygusal olarak bunu kavramaktan acizdir: bu onu korkutur,sıkar ve kıskançlıkla doldurur. O yüzden bunu reddeder, herkesi işlevi ve kullanımıyla tanımlamaya devam eder, tabii bu arada kendisine en önemli işlevleri -doktor,başkan,biliim insanı- seçmeyi de ihmal etmez, böylece kendisine bir bireysellik değilse bile bir kimlik sağlamış olur, böylece kendini ve kadınları (en çok kadınları ikna etmekte başarılı olur) dişilerin işlevlerinin çocuk doğurup yetiştirmek, eril egoyu pohpohlamak, rahatlatmak ve gevşetmek olduğuna inandırmaya çalışır; yani öyle ki dişi, başka herhangi bir dişi ile yer değiştirebilir. Ama gerçeklikte, dişinin işlevi, ilişki kurmak, sevmek, haz almak ve kendisi olmaktır ve başka kimsenin bunun yerini tutması mümkün değildir." diye de devam ediyor ve "Tanrım, ne kadar haklısın Valerie! Ne kadar haklısın" diye bağırası geliyor insanın. Ayrıca yine devamında söylediği şu sözleri zihinlere kazımak şart oluyor: "Gerçeklikte dişinin işlevi keşfetmek, bulmak, sorunları çözmek, espri patlatmak, müzik üretmek ve bunların hepsini de aşkla yapmaktır. Diğer bir deyişle dişinin işlevi bir sihir dünyası yaratmaktır."

    İşte böyle nefret dolu söylemlerin yanında oldukça güzel felsefik yaklaşımları da olan Valerie'nin zihninde bize yol gösterecek çok daha önemli şeyler olduğuna eminim fakat ölümünden sonra tüm özel eşyaları yakıldığı için yazdığı onca şeyden çok azı günümüze gelebilmiş. Çevirmen Ayşe Düzkan bana kalırsa kitabın anlaşılabilirliğini ve değerini kat kat arttıran önsözde "Yazdıklarını okumak, Valerie'nin bu kadınlara nasıl haklı bir güç ve ilham verdiğini ortaya koyuyor çünkü Valerie kadınların en az bildiği şeyi yapmış, öfkelenmiş, bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var; kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak." diyor ve ben de önünde saygıyla eğiliyorum.