• Emanetten Mülke Kadın, Beden Siyaset adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a feminizmi, kadın haklarını sorduk.

    21. Yüzyıl modern kargaşa içerisinde kadın, "kendini tanımlama" çabaları içerisinde bir çok ideoloji ve felsefe tarafından tartışıldı. Batı'nın kendi içerisinde geçirmiş olduğu sürecin bir sonucu olan feminizmin bugün Müslüman toplumlarda yansıması nedir, nasıldır ve aslen feminizmin çabası haklı mıdır? 

    Biz de bu kargaşanın bir yerlerine savrulmamak adına Türkiye'de "vahy" noktasından hareketle analizlerde bulunan "Kadın, Beden Siyaset" adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a sorduk..

    İslam geleneği literatüründe kadın ve erkek üzerinden tevhit kavramı nasıl yorumlanabilir?

    İslam geleneğinin özünde tevhid vardır. Ama tevhidin tezahürlerinden biri de insanların çiftler halinde yaratılmasıdır. Ayetlerde sık sık buna atfen tefekküre çağrılır müminler. Mutasavvıflar çiftler halinde yaratılmayı Esma’ül-hüsna’nın tecellisi olarak yorumlamışlardır. Celal sıfatının daha ziyade erkeklerde; cemal sıfatınınsa kadınlarda tezahür etmesi üzerinde durmuşlardır. Hem bu ikilik hem de kesret; esasında vahdetin yaratılış alemindeki tezahürüdür. Bu sebeple erkek ya da dişi olarak yaratılmış olmayı biz müminler bir tecelli ve bir imtihan zemini olarak telakki ederiz.

    Özünde doğaya hakimiyeti savunan bir ideolojinin ürünü olduğunu savunduğunuz feminizm tam anlamıyla nedir?

    Genel olarak feminizm denince, kadınların da erkeklerle eşit siyasal, ekonomik ve toplumsal haklara sahip olmasını savunan bir akım anlaşılır. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı iktisadi eşitsizlik ortamında kadınların ezilmesine karşı çıkan; ekonomik sosyal ve siyasal eşitliği savunan bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Fakat yirminci yüzyılda feminizm bundan öte bir anlam kazanmıştır. Kadın hakları mücadelesi artık sadece toplumsal hayatın her alanında erkeklerle eşit olmaktan ibaret değildir. Bir tek feminist akımdan söz etmek mümkün olmadığı için bir kaç cümle ile feminizmin tarifini yapmak zor. Çünkü radikal ve varoluşçu feminizmden liberal ve ekofeminizme kadar geniş bir yelpazeye sahip.

    Ama hepsi için ortak söyleyebileceğimiz bir şey var. Feminizm bir cinsellik siyasetidir ve insanın varoluşunu kadın veya erkek olma noktasında temellendirir. Yani feministlere göre tarihin motoru cinsiyetler arası çatışmadır. Bu yaklaşım sadece politik bir hareketten ibaret değil. Bu nedenle daha geniş bir felsefi, sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmeli.

    Feminizm geniş bir yelpazeye sahip dediniz. Mesela radikal feministlerden Kate Millet ve Shulamith Firestone aile müessesi ortadan kalkarsa kadınların ezilmesi de sona erer diyorlar özet olarak. Bu görüşlerini neye dayandırıyorlar?

    Radikal feminizm aileyi kadın erkek arasındaki hiyerarşik ilişkinin zemini olarak görüyor. Yani ailede erkek üstün kadın da aşağı konumda olmaya mahkum. Çünkü kadın çocuk dünyaya getirmek zorunda olduğundan kamusal alanda kendisini geliştirmeye fırsat bulamaz. Bu nedenle ancak aile ortadan kalkarsa kadının nihai özgürleşmesi sağlanmış olacaktır radikal feministlere göre. Ama bu sadece bir örnek. Anneliği aşırı derecede önemseyen, fakat aile kurumuna yine de karşı çıkan feminist akımlar da var.

    Aslında aile feminizmin karşı çıktığı kurumlardan sadece biri. Temelde din de feminizmin hedefinde değil mi?

    Tabii dinler, özellikle İbrahimî dinler, yaratıcı - yaratılan arasında bir hiyerarşiye dayanır. Kullar arasında da dereceler, mertebeler vardır. Mesela Kur’an asıl kıymetlendirmenin takva ile olacağını söyler. Ama yine de toplumsal hayatta bir mertebelendirme söz konusudur. Yaşlı – genç, kadın – erkek, çocuk – ebeveyn nihai manada kul olma bakımından eşit olsalar da toplumsal hayatta bir takım mertebe ve kademelere tabidirler. Mürşid ile mürid, baba ile evlat “eşit” değildir. Biri yol gösterir; diğeri tabi olur. İşte bu tür bir mertebelendirmenin (hiyerarşinin) kadınların aleyhine işlediğini iddia eder feministler. Onlara göre İbrahimî dinlerin “Tanrı”sı hep kadınların aleyhine hükümler vermiştir. O yüzden kadınların eşitliği ve özgürleşmisi için din gibi kurumlardan özgürleşmek gerekir. Görülüyor ki feminizm tamamen seküler bir çerçeveden hareket ediyor. Yani “hayat, bu dünya hayatımızdır” diyen bir çerçeveden yaklaşıyor meselelere.

    Modern toplumların benimsediği bu kuram, sadece doğduğu Batı Avrupa’yla mı sınırlı kaldı?

    Öncelikle vurgulayalım; feminizm sadece bir kuram değil. Aynı zamanda bir toplumsal hareket, bir cinsellik siyaseti. Her toplumsal hareketin arka planında onu hazırlayan iktisadi ve siyasi/toplumsal/kültürel şartlar dikkate alınmalı demiştim bir önceki sorunuza cevap verirken. Sanayi devrimi sonrası iktisadi yapıdan teknolojinin ve kentleşmenin ortaya çıkardığı değişimlerin hepsinden tüm dünyadaki kadınlar etkilendi. Bu sebeple kadınlar arasında bir tecrübe ortaklığı oluştu. Böyle olunca da kadınlar için bütün dünyada ortak sorunlara ortak çözümler olabileceğine dair bir kanaat oluştu. Yani bütün kadınlar kadın haklarından bahsetmeye başladı.

    Müslüman kadınların da kadın hakları ile ilgili düşünürken feminist dili kullanması; aynı hak mücadelesini sürdürmesi normal mi o zaman?

    Bu sorunuza bir kaç aşamada cevap vermek isterim. Birincisi biraz önce de vurguladığım gibi feminizm ve kadın hakları hareketi belli bir tarihsel zemine sahip. Bu konuda düşünce ve pratik üreten zemin, kavramları da belirliyor elbette. Nasıl ki kapitalist ekonomiyi kavramlaştırırken Marksist terminolojiye veya liberal iktisatçıların nosyonlarına müracaat ediliyorsa, kadınla ilgili toplumsal, siyasal ve iktisadi bir takım değerlendirmeler yaparken de Batıda gelişmiş bu düşünce geleneğine atıf, adeta kaçınılmaz oluyor. Çünkü feminizm sadece bir hareket değil, bir düşünce akımı aynı zamanda. “Kadın”ı bir kategori olarak ortaya çıkaran sanayi sonrası dönemin içinden çıkmış, aydınlanma sonrası genel düşünce geleneği içine yerleştirilebilecek bir fikir akımı. Buradan ikinci noktaya geçebiliriz.

    Şuraya geleceksiniz her halde. Batıda ortaya çıkmış bir fikir akımı ise neden yerel değil de evrensel bir şeyden bahseder gibi bahsediyoruz feminizmden?

    Evet. Batının özel şartları içinde ortaya çıkmış olmasına rağmen feminizmden evrensel bir hakikatmiş gibi bahsediliyor. Neden? Çünkü kapitalizm küreselleşti ve kadın erkek kutuplaşmasını ortaya çıkaran vasat her yere hakim oldu. Geçim ekonomisinden üretim, ardından da tüketim ekonomisine geçiş, kadınların hayatında ciddi zorluklara yol açtı. Bunların izalesi için de Batıda geliştirilmiş tecrübe ve kavramlar tek çözümmüş gibi tedavüle girdi. Aynen liberalizmin “tarihin sonu” iddiası gibi feminizm de Batılı kadının tecrübesini ve geldiği noktayı, kadınlar için bir izlek olarak sundu. Çünkü feminizm, ortak bir kadınlık durumu üzerinden konuşan, evrensellik iddiasında bir ideoloji. Bu ideoloji, bir cinsellik siyaseti ve kadınlarla erkekler arası bir mücadelenin tarihe asıl rengini verdiği ön kabulünden yola çıkıyor. O zaman Müslüman bir kadın feminist olamaz mı diyorsunuz?

    Evet; açıkça böyle diyorum. Çünkü cins temelli feminist bakış, nihai olarak sekülerdir ve “hayat nedir” sorusuna verilen başka bir cevabın günümüzdeki son aşamasıdır. Bu manada feminizmin kavramlarını kullanan bir dindar kadın hemen feminist olmaz belki. Ama feminist bakış açısını külli bir dünya görüşü olarak benimsemek, varoluştaki tevhide vurgu yapan bir dinin mensupları için çelişkili bir durum arz eder. Ama yine de şunu unutmamalıyız, çağdaş dünyada kadınlar pek çok adaletsizlikle karşılaşıyor ve bu durumda kadın haklarından bahsetmek kaçınılmaz oluyor. Bu durumda hemen “feminist” yaftasını yapıştırmak da doğru ve adil değil. Çünkü dindar kadınların feminizmin kavramlarını kullanmalarıyla feminist bakış açısına sahip olmaları ayrı şeylerdir. Birbirine karıştırılmamalı.

    Batının geçirmiş olduğu süreçler sonrası bugün geldiği konumu kadın üzerinden değerlendirdiğimizde Doğuda nasıl bir tabloyla karşılaşırız?

    Bu sorunun cevabı için bir kaç ciltlik kitap yazmak gerekir. Doğudan kastettiğiniz İslam dünyası ise; biz modernleşirken kendimizi İslam ve kadın’ı tartışırken bulduk. Çağdaş dönemde dinimizle tarihimizle kültürümüzle ilgili ciddi bir hesaplaşma ve sorgulama yaşadık. Bugün de bu sorgulamalar devam ediyor. “İslam kadınları eziyor” şeklinde bir klişeye cevap vermekten yorgun düşüyoruz. Bu da bazen bizi savunmacı yapıyor. Zaten günümüzde “Müslüman kadın”, pek çok siyasal anlaşmazlığın üzerine bina edildiği sembolik ve kültürel bir zemin gibi işlev görüyor. İslamcılar da Modernistler de neo-oryantalistler de politikalarında Müslüman kadın imgesini kullanıyorlar. Ve hangi çerçevede ele alınırsa alınsın, “Islam ve kadın” problemli bir alan olarak sunuluyor. Böyle problemli bir alanda düşünce ve pratik üretmek, Müslümanları oldukça zorluyor.

    İkincisi ise küreselleşen dünyada Müslümanların cinsiyet ilişkileri, sadece Müslümanları değil “herkes”i ilgilendiriyor. Mesela Batıdaki üniversitelerde İslam ve kadın konusu çok büyük yer buluyor. Tabii ki bu ilgi sadece akademik sahada kalmıyor. Siyasi bir işlev de görüyor. Töre cinayetleri, İslam’ın namus anlayışı ile bağlantılandırılıyor. Kadınları ikincilleştirdiği iddiasıyla Fransa’da orta öğretim kurumlarında başörtüsü yasaklanıyor. Her gün her yerde pek çok haksız ve zalimce uygulama varken ve hiç kimsenin kılı kıpırdamazken, Nijerya’da bir kadına recm cezası uygulandığı için bütün dünya ayağa kalkıyor. Avrupa’da vatandaşlık anketi dolduran Müslümanlara “eşcinseller” konusunda ne düşündüğü soruluyor. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün.

    Peki Müslüman kadınların haklarıyla “herkes”in ilgilenmesi ne manaya geliyor? Bu ilgi bize neye mal oluyor?

    Aslında bu ilgiden çıkan sonuç şu: Müslümanların kadın erkek ilişkileri ve cinsel ahlak anlayışları, oluşturulmaya çalışılan ve adına “yeni küresel ahlak” denilen normlar açısından bakıldığında, sorun teşkil ediyor. Ve Müslümanlardan bu sorunu çözmesi bekleniyor. Şu eşcinsellerle ilgili biraz daha hoş görülü olun; daha evrensel değerlere uymak için biraz “yeniden yorum” yapın; mesela erkeğin kavvamlığının eşitliğe engel olduğu için bertaraf edin vs. Böyle teklifler/zorlamalar altında günümüzdeki Müslümanlar. Biz Müslümanlar olarak cinsiyet; kadın erkek eşitliği; Müslümanların cinsiyetlerarası münasebetleri gibi konuları ele alırken işte böyle bir atmosferin içinden konuşuyoruz.

    “İslam’da kadın ve erkek hakları” şeklinde iki ayrı fenomen var mıdır, yoksa iki cinsin karşılıklı tamamlayıcı hakları mı söz konusudur.

    İslamda kadın hakları tartışmasının konjonktürel arka planından bahsettim biraz önce. Bu konu bizim mevsim normalleri içinde konuşabildiğimiz bir konu değil. Savrulmalar yaşıyoruz. Mesela bazıları “İslamda kadın hakları vardır” şeklinde bir klişeyi söylemenin yeterli olduğu kanaatinde. Halbuki bunu söylemek yetmez. Pek çok konuda olduğu gibi kadın konusunda da adaleti tesis için yeni şartların gerektirdiği yeni içtihatlar yapılmalıdır. Ama bu tavır bizi zaten İslam tarihi boyunca kadınları ezen içtihatlar yapılmıştır gibi bir noktaya da savurmamalıdır. Çünkü bu savrulma bizi İslam tarihini bir yanlışlar tarihi; kadınların eziliş tarihi olarak gören isabetsiz bir tavra hapseder.

    Çağdaş Müslümanlar bu konuda iki uç yaklaşımı sergiliyor. Ya İslamın kadın haklarıyla ilgili bir sorunu yoktur deyip çağın beraberinde getirdiği sosyal değişmelere gözlerini kapatıyor. Gözünü kapattığı için de bir takım problemlere dikkat çeken ve adil taleplerde bulunan kadınları feministlikle suçlama kolaycalığına kaçıyor. Ya da modern söylemi olduğu gibi kabul edip; kadınların bugün geldiği noktayı ideal kabul edip Müslüman kadınları da bu noktaya çekmeye çalışıyor. Her iki sığlıktan da azade şümullü ve içeriden bir bakış geliştirebilmek için öncelikle “kadın meselesi”nin ciddiyeti kabul edilmeli. Ve şuna da ayrıca dikkat çekmek isterim. Artık bizim kadın meselesini değil; değişen; rol kaybına uğrayan; sorumluluktan kaçan; kaybettiği iktidarı şiddet ile telafi etmeye çalışan “erkek meselesi”ni konuşmaya başlamamız gerekiyor.

     

    Hülya Kurgan konuştu
  • Grazia Deledda; 19. Yüzyılın muhafazakar, gelişmeye kapalı, dedikoduyu tek iletişim yolu olarak benimseyen insanların yaşadığı oysa bugünün tatil cenneti Sardunya Adası’ nın Nuoro şehrinde 1871 yılında doğmuş.
    Aşk evliliği yapmamış çok çocuklu ailenin kızlarından biri olarak dünyaya gelmiş. Anne ve babası da toplumun onlara biçtiği rolleri kusursuz olarak yerine getiren ebeveynler. Cosima’ ya biçilen görevde farklı olamazdı yaşadığı toplumda. Ev işlerini, terziliği öğrenecek iyi bir evlilik yapacak, çocuk doğuracaktı. Bu nedenle de sadece üç yıl süren eğitim hayatından sonra 11 yaşında okul günleri sona erdi.
    Ninesinden dinlediği öykülerle ve efsanelerle büyüdü. Yaşadığı yer pırlan ağaçlarıyla çevrili, doğanın sesini duyabildiği, gözlem yapabildiği fakat nesiller boyu ahlak kuralları ve dini baskıların kıskacında kalmış, herkesin ebeveynlerinin yaşamlarının devamı olan hayatlar yaşadığı, başka türlü yaşamak istemenin bile düşünülemeyeceği bir yerdi.
    Oysa Cosima farklıydı. Yaşıtlarının ilgilendiği şeyler onun dikkatini çekmiyordu. Cosima’ nın en mutlu olduğu yer kasabada ki Signor Carlino’ nun kitapçısıydı. Doğayı inceledi, insanları gözlemledi ve yazdı. Ne yazdığının çok ta farkında olmadan yazdı. Büyürken dinlediği efsaneleri ve ahlak kurallarının arasında sıkışıp kalmış ama hayallerinde özgür hatta fütursuz olan insanların öykülerini yazdı bu öyküleri yazarken de kah platonik kah gerçek sandığı aşklar yaşadı.
    Öykülerini bir moda dergisine gönderdi. Öykülerini çok beğenen moda dergisi editörleri, yazım hatalarını düzeltmesi için geri gönderdiğinde, ne yapması gerektiğini anlamayıp uzun süre öyküsünün yayınlanmayacağını sandı Cosima. O kadar eğitimsiz, edebiyat dünyası hakkında o kadar bilinçsizdi. Ama yazar olmak için gereken en son şeylerdi belki de bunlar.
    İlk öyküleri yayınlandığında yaşadığı yerde okuma dahi bilmeyen ama romanları yasaklı olarak kabul eden kadınlar (kadınların en büyük düşmanı yine kadınlar maalesef) tarafından ahlaksızlıkla suçlandı. Ara ara küskünlükler yaşadı ama yılmadı. Yazdı, yazdı. Bu dönemde en büyük destekçisi ilginçtir ki aslında kumar ve kadınlar yüzünden ailenin mirasını neredeyse tüketen ağabeyi Andrea oldu. Ehh bir erkek korumaya alınca Cosima’ da biraz huzur buldu.
    Cosima isimli roman yazarın otobiyografisi. 30 yaşına kadar yaşadığı Nuoro’ da ki hayatını anlatıyor.
    Grazia Deledda ile tanışmam doğa ile ilgili kitapları arka arkaya okumam ile başladı. Kitabın arka kapağında yazan tanıtım cümlesi en büyük etkendir kitabı alıp okumamda. Kolektif yayınlarının Leyla Tonguç Basmacının çevirisiyle yayınladığı kitabın arka kapağından bir cümle.‘’ Eğitim şansının ve dünyevi imkânların kısıtlı olduğu, doğanınsa kendini sınırsızca sunduğu bir coğrafyada geçirilen çocukluğun hayal gücünde ve dilde yarattığı tüm etkiler Nobelli yazar Grazia Deledda’nın bu otobiyografik romanında masal diliyle karşımıza çıkıyor.’’ Evet doğa kendini sınırsızca sunuyor, evet hayal gücü sayesinde yazıyor ama masalsı bir dil, yazarın bu otobiyografik romanında yok. Kitapla ilgili tek hayal kırıklığım bu oldu. Ama doğal, sade anlaşılır, kolay okunur güçlü felsefesi olan bir dil kullandığı kitabından etkilendiğimi söyleyebilirim.
    Yazarın daha önce hiçbir kitabını okumadığım için (Sitede de hemen hemen hiç okunmamış yazarın kitapları) yazım diliyle ilgili eleştiri yapma hakkını da kendimde görmüyorum. Ancak Natüralist bir yazar olduğunu söyleyebilirim Deledda’ nın. Ama bence ilk eserlerini yazarken natüralizm hakkında en ufak bir bilgisi yoktu. O sadece yazdı. İçinden geldiği gibi. Doğadaki olayları olduğu gibi inceledi, gözlemledi. Gerçeğin çirkin yönünü ele alıp insanın sefaletini yazdı. Duygu ve düşüncelerini, içinde yetiştiği toplumun etkisiyle yani soya çekimle çevre koşullarını birleştirip karakterini oluşturan insanı yazdı. Böylece natüralist bir yazar oldu.
    İnternette yaptığım araştırmalar sonucunda yazar hakkında çok sınırlı bilgilere ulaşabildim. Bulabildiklerim bunlar; yazarı eleştirmenler bir yazar olarak sınıflandırmakta zorlanmışlar ve edebiyatta ki konumu bu nedenle tam olarak belirlenememiş. Bazı eleştirmenler romantik bazı eleştirmenler de dekadans bir yazar olduğunu söylemiş ama en çok natüralist olarak tanımlanmış (Sade bir okur olarak bana göre de natüralist). Marksist eleştirmenler ise Sardunya yaşamının sert gerçeklerini yeterince gösteremediği için kendisini başarısız olarak nitelendirmişler. Yazar hakkında daha gerçekçi yorumlar yapabilmek için diğer eserlerini de okumak gerektiğini düşünüyorum. Sardinya Efsaneleri, Ağıt, Sevgi Yuvası ve Rüzgarda Kamışlar yazarın Türkçeye çevrilmiş kitapları.
    İçinde yaşadığınız toplum ne derse desin, farklı olmaktan vazgeçmeyin ve yapmak istediğiniz şeyi yapın. Cosima gibi….
  • “Bir duvar vardı.” Böyle başlıyor roman. Kendi kendimize ördüğümüz duvarlar, kendimize söylediğimiz yalanlar.

    ‘Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.’

    İki dünya. Annares ve Urras.

    ‘Bizim dünyamız onların Ay'ı, bizim Ay'ımız onların dünyası’

    Ne taraftan baktığımıza bağlı.

    Annares anarşizmi, Urras ise arşizmi temsil ediyor. Annares'te Pravca, Urras'ta İo'ca konuşuluyor. Her açıdan bambaşka iki dünya.

    Annares Odo felsefesiyle yaşayan bir topluluktan oluşuyor. Nedir bu felsefe?

    “Sahip olmak yanlıştır, paylaşmak doğrudur.”

    “Bütün olmak parça olmaktır
    Gerçek yolculuk geri dönüştür”

    “Aşırılık dışkıdır.” diye yazıyordu Odo Analoji'de.

    “ ‘Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.’ Toplumsal Organizma.”

    Ve dahası...

    Peki kim bu Odo?

    ‘Odo bir yabancı, bir sürgündü.’ Urras'ta doğmuş bir düşünür. Odo'nun bir kadın olması ayrıca dikkate değer. Kitabın üzerinde durduğu konulardan biri de kadın-erkek eşitliği. Tabi ki bu Urras'ın konusu.

    “Siz Odocular kadınların bilimle uğraşmasına izin veriyor musunuz?”

    “Sizin işinizde kadınların sizinle eşit olduğunu iddia edemezsiniz değil mi? Fizikte, matematikte, zekâda? Kendinizi sürekli onların düzeyine indirdiğinizi iddia edemezsiniz!”

    !!!


    Annares ‘mülk sahibi olmayan’larla Urras ise ‘mülk sahibi olanlar’la kısaca ‘sahipler’le dolu bir dünya.
    Annares ve Urras üzerine söylenecek çok şey var ama okurken daha çok ilgimizi çeken dünya Annares. (Çünkü biz de Urras'lıyız.) Bir ütopya diyemesek de oraya anarşizmin hüküm sürdüğü bir yerde dilden yönetim işleyişine yaşam şekline kadar her şey çok farklı ve dikkat çekici.

    Annares'te en çok ilgimi çeken şeylerden birisi yer isimleri mesela: Toz, Yalnız, Ençok, Barış ve Bolluk. Özellikle Toz üzerine uzun uzun düşündüm.


    Ve kahramanımız fizikçi Shevek. Mükemmel değil, yalnız, içe kapanık, sorunlu, sorularla dolu. Zaman fiziğiyle, ardışıklık ve eşzamanlılık kuramıyla ilgileniyor ve genel zaman kuramını oluşturmaya çalışıyor. Bunun için de çareyi kendi dünyasından çıkıp eski dünyaya, Urras’a gitmekte buluyor çünkü Annares Shevek'in hayallerine pek de sıcak bakmıyor. Shevek duvarları yıkmak gerektiğine inanıyor. Yıkabilecek mi peki?

    - Duvarlar yıkıldı.
    - Duvarların arkasında başka duvarlar var, dedi Bedap.

    Bu konuşma geçiyor Bedap'la aralarında Urras’a gitmeden önce. Duvarlar hep olacak ve mücadele hep devam edecek.


    Çok etkileyici diyaloglar var romanda. Uzun uzun düşünmenizi, yeniden sorular sormanızı isteyen. Annares'te Shevek ve arkadaşlarının ‘acı’ kavramı üzerine konuşmaları (#33242659) ve Urras’ta bilim adamlarıyla ‘zaman fiziği’ üzerine tartışmaları, ve Shevek’in devrimci konuşması benim için bunların başında geliyor.


    Beni etkileyen bir diğer konu ise Takver ve Shevek arasındaki büyülü aşk. Arka planda ama bu onu daha da anlamlı kılıyor belki de.

    “Çok uzun bir yoldan, diye düşündü Takver, birbirimize geldik. Her zaman bunu yaptık. Büyük uzaklıkları, yılları, rastlantı uçurumlarını aşarak. Bu kadar uzaktan geldiği için artık bizi kimse ayıramaz. Hiçbir şey, hiçbir uzaklık, hiçbir zaman aralığı zaten aramızda olan uzaklığı, cinsiyetlerimizin uzaklığını, varlıklarımızın, akıllarımızın farklılığını aşamaz; bir bakışla, bir dokunuşla, dünyadaki en kolay şeyle, bir sözcükle üzerinde bir köprü kuruverdiğimiz o boşluğu, o uçurumu. Ne kadar uzak olduğuna bak, her zaman ne kadar uzak olduğuna. Ama geri dönüyor, geri dönüyor, geri dönüyor...”

    Shevek çıktığı yolculukta, Urras'ta sorularla dolu aklını yeni sorularla dolduruyor. Bazen tüm bildiklerini ve sorularını yitiriyor Urras'ta, kayboluyor.

    Annares'te onun yeniden sorgulamasını sağlayan arkadaşı Bedap gibi Urras'ta da ona ne için orada olduğunu hatırlatan kişiler çıkıyor karşısına. Hatırlıyor ve artık susmayıp konuşmaya karar veriyor.

    “Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz.”

    “Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.”

    “Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok.”

    “Biz paylaşırız, sahip olmayız.”

    “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”

    Bu konuşmadan sonra başlıyor geri dönüş yolculuğu. Çünkü Odocu felsefeye göre ‘Gerçek yolculuk geri dönüştür.’

    ‘Özgürlük hiçbir zaman çok güvenli değildir. Kendinizi yalnız hissedeceksiniz.’

    Shevek duvarları ona inanmayanlarla mücadele ederek, bütün yalnızlığına rağmen bedeller ödeyip kendini özgür kılarak, çıktığı o yolculuktan yeni bir Shevek olarak geri dönüş yaparak yıktı aslında.


    Ursula K. Le Guin bu iki dünyayı (Anarres ve Urras ) ayrıştırıp, birini alçaltıp diğerini yüceltmiyor. Her ikisi üzerinde de düşünmemizi ve sorgulamamızı, her şeyi yeniden anlamlandırmamızı sağlıyor ve bunu inanılmaz bir zekayla yapıyor, kendine hayran bırakarak. Ursula K. Le Guin başlı başına başka bir kitap konusu olabilir.


    Bir de kitabı okurken muhakkak hatırlayacağımız başka kitaplar var: Orwell, 1984, Huxley, Cesur Yeni Dünya ( Vahşi'yi hatırladım Shevek'in Urras macerasında), henüz okumadığım Zamyatin, Biz.

    Romana dönersek:

    Annares’e ‘her zaman olduğu gibi, elleri bomboş’ dönen Shevek bize ne çok şey anlatıyor. Hiçbir şeyi olmayan, sahip olmayan, mülksüz olan. Özgür olan...

    Ruhumuza “ellerimiz bomboş” bir geri dönüş yolculuğu yapmalıyız belki de.
  • Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün ashabına, “Size cennetlik kadınların kimler olduğunu haber vereyim mi?” buyurdu.

    Ashap, “Buyrun, haber verin yâ Resûlallah” dediler.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu saadeti hak eden kadınları şöyle tanıttı:

    “Onlar kocalarını çok severler. Onlara çocuk verirler. Bir kızgınlık anında veya kendisine kötü davranıldığında ya da kocası ona kızdığında elini kocasının elinin üzerine koyar ve ona, işte elim elinde; sen benden razı olmadıkça uyku uyumayacağım’ der.”

    Böyle bir kadın karşısında eriyip yumuşamayacak ve kusurun biraz da kendisinde olduğunu söylemeyecek erkek çok azdır. Kocasına karşı tevazu gösterip sabırla bu formülü uygulayan kadın dünyası da âhireti de cennet olur. Böyle özür dileyen bir kadının özrünü kabul etmeyen ve ona hâlâ sert davranan erkeğin de hesabını Allah görür.
  • "'Erkekle kadın arasındaki fark, hayvanla bitkinin farkı gibidir.' diye yazmıştı. Hayvan erkeğin özelliklerine, bitki de kadınınkilere yakındır. Çünkü kadın daha çok, duygunun belirlenmemiş tekliğini kendi ilkesi yapan sakin bir gelişme gösterir. Yönetimin başına kadınlar geçmişse, devlet tehlikede demektir, çünkü kadınlar genel isteklere göre değil, rastlantısal eğilim ve görüşlere dayanarak karar verir. Kadınların eğitimi her nasıl oluyorsa, daha önceki bilgilerin edinilmesiyle değil, deyim yerindeyse tasavvur etmenin havası içinde, hayatı yaşamak yoluyla gerçekleşir. Oysa erkek konumunu dü­şüncelerle haşır neşir olarak ve teknik çabalar harcayarak edinir.''
  • Güzel koku, Hz. Muhammed’in en sevdiği şeylerden biriydi. Hz. Muhammed, dünya zevklerinin doruğu olarak “kadınların ve güzel kokuların” varlığından söz etmiştir.
  • Avrupa’da cadı avı, 15. yüzyılda korkunç boyutlara varmış ve özellikle de ilaç sanatından anlayan kadınlara yöneltilmişti. 15. yüzyıl sonunda kadınlar artık kentlerde sağlık konularında çalışamaz oldular. Worms’da 1582 tarihinde kadınların eczacı olarak çalışmalarını yasaklayan bir düzenleme getirilmişti.