• Bir şeyin doğruluğuna inanmamızdaki en önemli kıstasımız nedir? Kendi gözlerimizle görmüş olmak mı? Peki gerçekten her baktığımız şeyi tam anlamıyla "görüyor" muyuz? "Görme" gözlerimizin bize sunduğu sadece biyolojik ardı sıra dizilmil olaylar bütünü mü yoksa beynimize gelen iletilerin pekçok değerlendirmeye tabi tutularak elenmesi, öne çıkarılması, gruplandırılması sonucu elimizde kalan görüntüler mi? Eğer ikinci seçenekse fizyolojik olarak gören gözlerimiz baktığı çerçevede bazı görüntüleri yok sayarak görme eylemimizi sekteye uğratmaz mı? Bu da bir çeşit körlük değil midir?

    Peki patolojik bir körlüğümüzün olmaması tam anlamıyla kör olmadığımız sonucunu çıkarmak için yeterli midir? Sokakta acı çeken bir hayvanın yanından hiçbir şey yapmadan geçerken, ağlayan bir çocuğu görmezden gelirken, kavga eden iki insanın yanından uzaklaşırken hâlâ kör olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Peki ya sokak ortasında kocası tarafından dövülen, öldürülen kadınları hiçbir şey yapmadan öylece izlerken? "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.", "Aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın." diyip çevremizde gerçekleşen tüm çirkinliklere tepkisiz kalırken?

    Televizyonda haberleri izlerken gördüğümüz haberler gerçekten gördüklerimiz mi yoksa sadece bakıp geçtiklerimiz mi? Kanal değiştirdikten sonra, öldürülen çocuklardan, masum insanlardan geriye kalan sadece baktıklarımızsa kim kör olmadığımızı söyleyebilir ki?

    İşte José Saramago bu kitabında etrafımızda yaşanan tüm çirkinlikler, adaletsizlikler, suçlar, ahlaksızlıklar, cinsel istismarlar karşısındaki tepkisizliğimizi, duyarsızlığımızı fiziksel bir körlük metoforuyla gözler önüne seriyor. Biyolojik körlükle zamanla insanların nasıl insanlıklarını yitirliklerine, normal yaşantıda kabul edilemeyecek olayların normalize edildiğine, koca bir toplumun nasıl bencilleştiğine, ahlaki değerlerin çöküşüne, değer yargılarının nasıl hiçe sayıldığına körlerin hayat mücadelesinde şahit oluyoruz. İhtiyaçlar hiyerarşisinin ilk basamağında tutunmaya çalışan bir toplum... Açlık ve ölüm arasındaki o ince çizgide var olabilmek için yok sayılan değerler, ahlak, onur, İNSANLIK...

    Roman boyunca gördüğümüz tüm bu kayıtsızlıklar fiziksel bir körlüğün mecburiyeti olarak yansıtılıyor. Peki romandaki körler görebiliyor olsaydı da aynı şey olmayacak mıydı? Ağlayan bir çocuğu duyacak, acı çeken köpeğe yardım edecek, kavga eden iki kişiyi ayırmaya çalışacak veya kadınların cinsel istismara maruz kalmalarına tepki gösterecekler miydi? İşte Saramago' nun romanında okuyucusunun sorgulamasını istediği tam olarak fiziksel ve zihinsel körlük arasındaki bu benzerlik.

    Kitapta üçüncü koğuş tüm çirkinliklerin merkeziyken, diğer koğuşlardaki mağdurların da kendi çıkarları için bu çirkinliklere sessiz kalışları da onları bir başka çirkinliğin kahramanı haline getiriyor. Böylece Saramago fiziksel körlükle beraber toplumsal körlüğü de işliyor.

    İnsanlık gerçekten bu kadar çirkinleşebilir mi diye sorguluyoruz. Ancak bu sorgulama için gerçek hayatımızından uzaklaşıp distopik roman içinde kaybolmamıza gerek var mı? Belki de distopikleşen gerçek dünyadır. Çıkarların savaşı arasında öldürülen masum insanlar- özellikleri çocuklar, yıllarca kendi ailesindeki bireyler tarafından tecavüze uğrayan çocuklar, hergün televizyonda kaçırıldığı ardından öldürüldüğü haberini aldığımız çocuklar varken dünyamızın distopikleşmediğini kim iddia edebilir ki?

    Romanda makro düzensizlik içinde kurulan mikro düzenlerle görenler için planlanmış dünyada körlerin yaşamınu okuyoruz. "Yaşam" kelimesi bu hikaye için çok lüks olacağından kaos içindeki düzende körlerin "hayata tutunma çabası" tanımlaması daha uygun olacaktır hiksye için.

    Körlük diyince aklımıza ilk gelen nedir? Kapkaranlık bir dünya, değil mi? Ancak kitapta tasvir edilen körlük beyaz bir süt denizi içinde yaşanıyor. "Beyaz Felaket". Körlüğün beyaz bir dünya içinde yaşanmış olması tedsadüf olmasa gerek. Bakan körler tanımlamasıyla pararlellik gösteriyor aydınlık içindeki körlük. Her şeyi görebilecek olmamız yeteneğine rağmen hiçbir şey görmemekteki ısrarımız aslında beyaz körlüğün ta kendisi. Yani sadece gözlerin değil insanlığın da kör olduğu bir dünya...

    Romanda ilginç bir şekilde tüm felaket boyunca görebilen tek bir kişi var. Doktorun karısı. Doktorun karısını tüm hikaye boyunca insanlığını, inceliğini, yardım severliğini, olgunluğunu, anlayışını, fedakârlığını koruyabilen, görebilme yetisini diper tüm körler karşısında kendi çıkarları için kullanabilecek olmasına rağmen bundan sakınan, sorgulama yeteneğini kullanabilen, olanı oldupu gibi kabullenmeyip kendi doğruları ışığında hareket etmekten çekinmeyen bir figür olarak görüyoruz. Yani biyolojik bir körlüğünün olmamasıyla beraber vicdani körlükten de kendinş sakınabilmiş bir karakter. Aynı zamanda okuyucu ve körler dünyası arasında bir aracı olarak kullanıyor onu Saramago.

    Açlık ve ölüm arasındaki çıkmazda tüm çirkinlikler, ahlaksızlıklar ve kötülüklerle karşı karşıya kalan körlerle beraber biz okuyucular da bu körler dünyasına dahil oluyoruz. Şüphesiz bunda Saramago' nun kendine has üslûbunun çok önemli bir payı var. Saramago kitap boyunca her hamlesinin bir açıklamasını da beraberinde vererek okuyucuyu roman boyunca yönlendirerek gören gözler tarafından yönelndirilmek zorunda kalan körlerin acizliğini okuyucuya da hissetiriyor. Ayrıca her okuyucunun dikkatini çeken bir anlatım özelliği daha var ki hepimiz nedenini sorgulamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz; romanın noktalama işaretleti bakımından fazlasıyla yavan olması ve bu yavanlık içinde hakimiyetin virgülde olması. Cümle sonlarında, diyaloglarda, parantez veya tırnsk işareti yerine çoğunlukla virgül kullanılıyor. Ben bunun Saramago' nun Körlük kitabına münhasır bir özellik olduğunu düşünerek biz okuyucuları körler dünyasındaki zaman, mekan, yer, yön olgularının yitirilmesi hissiyatına ortak ederek körler dünyasının ruh hali içine çektiğini düşünmüştüm ancak yazarın "Görmek" kitabını da kurcaladığımda aynı üslûbun o kitapta da hakim olduğunu gördüm.

    Kitapta dikkat çeken bir diğer nokta ise hikayenşn edı bilinmeyen bir ülkenin, adı bilinmeyen bir kentinde, adı bilinmeyen kahramanların başından geçmesi. Bana göre sebep ise bu ahlaki yozlaşmanın, değer yargılarının çöküşünün, insanlığın yok oluşunun bir bireye, bir kente veya bir ülkeye mahsus olmayışı. Saramago adım adım bir bireyi, bir grubu, bir topluluğu merkeze alarak evrensel toplumsal değerlerin çöküşünü okuyucuya sunuyor.

    Sonuç olarak, okurken zevk alınacak bir kitap olmadığını belirtmek isterim. " Mide bulandırıcı" olaylar zincirinin hakimiyetinde tam da bu tamlamanın somutlaşmış halinin nüfuz edildiği bir hikayede buluyorsunuz kendinizi. Zaten insanlığın yok oluşu ile kurulmuş distopik bir dünyanın okuyucuyu eğlendirebileceği nasıl düşünülebilir ki?
  • "Feminizm" terimi; kadınların da erkeklerin sahip oldukları tüm haklara sahip olmasını ve kadınların da hukukta sosyal hayatta erkeklere eşit sayılmasını hedef alan düşünce sistemini anlatır. (S. Hayrı Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlügü 106)

    Feminizm Nasıl Dogdu?

    Feminizm hareketlerinin başladığı onsekizinci asrın sonlarına kadar, İslam`ın uygulandığı dönemler dışında, kadının durumu içler acısıdır:

    Bozulmuş Yahudilikte, erkek, yatar-kalkar ve kadın yaratılmadığı için Allah`a dua eder. Baba isterse kızlarını satabilir. Bozulmuş Hiristiyanlıkta kadın, Hz. Adem`i kandırıp yoldan çıkaran, bu yüzden ölünceye kadar gebelik ve doğum sancısıyla ceza görecek olan aşağılık bir şeytandır. Bundan ancak hiç evlenmemekle kurtulabilir. İşte rahibelik bu demektir. Halbuki, bu hem dinin mantığına, hem de kadının tabiatına aykırı bir düşüncedir. Din herkesin kurtulmasını hedeflediğine göre, kurtulmak isteyen tüm kadınlar evlenmezlerse, erkekler kimlerle evlenecek ve insanlık nasıl sürecektir? Bu, hiristiyanlığın din mantığına aykırı yönüdür: Cinsel ilişki, erkek gibi kadın için de fitrî bir ihtiyaçtır. Kadın bu ihtiyacını gidermeden nasıl ömür sürebilir? Bu da işin kadın tabiatına aykırı olan yönüdür.

    Islâm`dan önceki Cahiliyyet Toplumunda kadının durumu ise herkesin malûmudur. Eski Hintlilere göre kadın murdar bir varlıktır. Batı uygarlığının temeli Yunan`da kadın bir zevk aracıdır. Kendisiyle hâlâ övündükleri Eflatun, kadının bir orta malı olarak elden ele dolaşması gerektiğini söyler.Ingiltere`de daha Onbirinci Asr`a kadar, koca, karısını satabilirdi. (B. Topaloğlu, Islâm`da Kadın 18.) Genel olarak batı`da kadın ondokuzuncu asrın başlarına kadar insan bile sayılmıyordu. O tarihlerde Italya`da toplanan bir bilimsel (!) heyet "Kadın Insan mıdır, değil midir?" konusunu tartışıyordu (Bu olayı Dostoyevski, Suç ve Ceza adlı romanında işler.) Çünkü kadın Şeytanın biçimlenmiş görünümü sayılıyordu ve 1830`lara kadar Avrupa`da beyaz kadın ticareti bir ticaret kolu olarak iş görüyordu. Yani kadınlarını bir mal gibi satıyorlardı. Derken Sanayi Devrimi oldu. Motorlar ve fabrikalar çalışmaya başladı. Büyük çapta insan gücüne ihtiyaç duyuldu. Çalışana olabildiğince az ücret vermek, kazanmanın birinci şartı olarak görülüyordu. Bunun için de en elverişli kesim kadınlardı. Onlara az ücret verilmesine kimse karşı çıkamazdı. Çünkü onlar insan değillerdi. Böylece kadın bir şeytanî ruh sayılmasının yanında, erkeklerin yapacağı ağır işleri de yükleniyor ve yağlı-paslı makineler arasında paçavra üstüpüler gibi akşamlıyor ve varsa kocanın kollarında cenaze gibi sabahlıyordu.

    İşte bu genel durum erkeklere iki yönden etki etti.

    1- Başkasının işinde enerjisini ve işe yarar yönlerini yitirip kendi kucağına paçavra gibi geIen kadınların kocaları, gayret duygularının depreşmesiyle harekete geçtiler.

    2- Fıtratındaki acıma duygusunu bütün bütün yitirmeyen insanlar, bu yürekler acısı durumdan nihayet etkilenmeye başladılar.

    Ayrıca işin kendi çıkarlarını etkileyen yönleri de vardı; Uzakdoğu`nun zenginliklerinin Avrupa`ya taşınmasıyla kurulan fabrikalar, tek geçim kaynağı hâline gelmiş ve işçi olarak erkeğin yerine, köle gibi çalıştırdıkları, buna rağmen çok az ücret verdikleri kadınları tercih eder olmuşlardı. Erkekler işsiz kalıyordu. Ikinci olarak, ağır işlerde çalışıp bitkin hale gelen kadın; erkeğin zevklerini tatmin edemiyordu. Derken, erkeğin hem midesinin, hem de belinin arzularının doyum aracı olarak görülen kadının bu durumunu, Freudizm`in psikanalize dayanan cinsiyet felsefesi, hem kolaylaştırdı, hem de bilimsel çehreye büründürdü.(Bolay, age.107.)

    İşte bu süreç sonunda batı`da "feminizm" kaçınılmazdı. Çünkü Islâm dünyası kadının da insan olduğunu onlara öğretmişti. Ve büyük savaşımlar sonunda kadın, önce kanun önünde erkeğe eşit hale getirmeyi başardılar. Kadın Hakları Beyannamesi'ni yayınladılar. Kadına seçme ve seçilme hakkı sağladılar. Buraya kadar olan gelişmeler olumlu ve güzel gelişmelerdi. Çünkü fıtrat, bunu gerektiriyordu. Ancak "ifratların tefritleri doğuracağı" kuralı işliyor ve bir cinsin hakimiyeti, yerini öbür cinsin hakimiyetine devretmeye doğru gidiyordu.

    Konunun insanîligi ve normalliği yanında aşırılıklara kaçılmasıyla cazip yönleri de ortaya çıktı. Kadının istikrarsız duygusallığı, güzel bir kazanç aracı olmaya çok elverişli idi. Yani kadın, yine kazanç aracı, yine zevk aracı olarak kullanılacaktı. yine ezilecekti ve horlanacaktı ama, bunun yöntemi değişecekti. Yani kadın yine erkeğin arabasına koşulan at durumunda kalacak, ama ne var ki, arabayı arkadan kırbaçlanarak çekmesi yerine, önüne yeşil bir gözlük takılarak ve o, ilerisini yeşil görünce ota kavuşmak ümidiyle koşturacak ve yine aynı arabayı çekecekti. Değişen sadece buydu.Kadının önünde bir kısır döngü oluşturuluyordu. Onun sayesinde yeni endüstri kolları gelişti. Kozmetikler ve moda gündeme geldi. Bunlar aracılığıyla kadın süslenip-püslenip erkeğin bulunduğu her yere girebiliyor, ayrıca defilelere ve yarışmalara çıkarılıyor, bunlar diğer kadınların bu yoldaki tutkularını artırıyor, bu tekrar onu oluşturuyor ve erkek de, birbirini körükleyerek hızlanan bu kısır döngüden istediği sonucu alıyor, hem midesini sişiriyor, hem de erkekler gibi her sahada görev alma hakkını (!) elde eden kadın sayesinde, kadını her aradığında elinin altında bulabilip başka zevklerini de tatmin ediyordu. Yani artık arabası tıkırında gidiyordu. Bu işin reklâmını yapacak çok uluslu şirketleri, siyonist menfaat şebekeleri, dergi ve magazinleri, hattâ TV ve radyoları vardı. Yani kadından çok, onu sömüren erkek örgütlenmişti ve sömürünün yöntemi bilimselleşmişti. Zavallı kadın ise, ot diye gösterilen yeşilliğin peşine koşabilmeyi hak olarak görüyor ve bu hakkı koruyabilmek ve daha ilerilere götürebilmek için kadın dernekleri kuruyordu. Evet, kadın artık erkeği geçmişti ama, göbeği şişkin, zevki pişkin erkeğin arabasının önünde olduğu için geçmişti..

    Erkek de bu iyiliğe karşılık onu koruma hayırhahliği gösterip, ona karşı doğan minnet borcunu ödemeliydi. Önce etrafa şöyle bir "höyyt!" demekle işe başladı. Kadının bu hakkına (!) karşı çıkmak isteyenlerin alnını karışlardı. Çünkü o artık bunu kanunlaştırmıştı ve bunu kadına da inandırmıştı. Çünkü her fırsatta onunla beraber olduğunu söylüyor ve "hiç endişe etmeyin, sizin erkeklere fiziksel eşitliğinizi de sağlayacağız" diyerek sırtını sıvazlıyor ve "Tam Eşitlik Için Erkeklerin şey`ini Kesme Dernegi" kuruyordu. (Attilâ Ilhan, Yanliş Erkekler, Yanliş Kadinlar 196.)

    Ama bütün bunların sonucu olarak bir yönden de kadın her arandığı yerde zorluk çekilmeden bulunabilen mebzûl bir varlık haline geldiğinden; erkeklerin gözünden düşüyor ve erkekler normal ve tabiî ilişkiden zevk almaz oluyor, cinsel sapıklıklar tarihin hiçbir döneminde şahit olunmayan boyutlara varıyor, eşcinsellik yer yer kanunlaşıyor, kadınlarda da yine yer yer erkeklerden nefret duygulan gelişiyor, onlar da lezbiyenleşiyorlar. Ama tabîîlik sınırı geçilince artık sınır yoktur. Konu hayvanlarla evlenmeye kadar vardırılıyor ve Avrupa`da bir kadına, kedisiyle resmen nikâh kıyılıyor. Sanki köpeklerle yaşayan diğer hemcinsleri gibi nikâhsız yaşasa olmayacakmış gibi... Ama tarih, fıtrata karşı çıkanların helâk olaylarıyla doludur. Tabiat, kendi kanunlarına karşı çıkanların gayretlerini sonuçsuz bırakır. Atın eşeğe çekilmesiyle doğan katır artık üreyemez. AIDS pusuda bekliyor gibi... İşte "feminizm"in serüveni ve günümüzde ulaştığı nokta bundan ibarettir.

    (Sorularla İslamiyet)
  • Platon erkekler kadar kadınların da devleti yönetebileceğini düşünüyordu. Çünkü yöneticilerin şehir devletlerini akla dayanarak yönetmesi gerekliydi . Kadınların erkeklerle aynı eğitimi alıp cocuk bakımı ve ev işlerinden kurtulmaları halinde aynı akla sahip olabileceğine inaniyordu Platon .
  • "Gün Sönümü Çiçekleri" Atiye Güner Tümüklü’nün okuduğum ilk eseri. 2017’de Kuşadası’nda kurulan kitap fuarı sayesinde tanıştım kendisiyle. İmzalı bir kitabım daha oldu böylelikle.

    Tümüklü pek tanınmayan, ama kalemi sağlam yazarlardan. Roman, yazarın edebiyat dünyasındaki özgünlüğünü apaçık ortaya koyuyor. Bir Erendiz Atasü gibi kalemiyle estetik bir haz uyandırıyor gönüllerde.

    Nice kalem erbabı yaşarken hak ettiği değeri görmeden göçüp gidiyor dünyadan. Oysa bir yazar hem kendini tatmin etmek hem de çok okunmak için yazar. Para arkadan gelir, ancak asıl önemli olan yazarın okuruyla buluşması, o kitabın okura ulaşmasıdır. Çünkü okurun görmediği, tadına varamadığı, görmezden geldiği ya da göz ardı ettiği kitap aslında hiç hak etmediği öksüz muamelesine maruz kalmaktadır. Bu kitap, belki de çok okunan bir kitaptan daha fazla emek harcanarak hazırlanmıştır. Ama okurlar başka yazarlara yönlendirildiği için böyle kitaplar ikinci plana düşmektedir. Sürekli Elif Şafak’ın kitaplarının pompalandığı Türkiye piyasasında Tümüklü gibilerinin fazla yer bulamaması pek de garipsenecek bir sonuç değildir. Çünkü yayın dünyası kimi parlatıp kimi parlatmayacağını iyi bilmektedir. Bu yüzden satış sayısı bakımından Tümüklü gibi yazarların tatmin olmaması doğaldır.

    Nice yazar var değeri bilinmeyen. Biraz da çokluktan kaynaklanıyor bazı yazarların okunmaması. Okura da fazla haksızlık etmeyelim. Çok kitap var ve okur hangi birini okuyacağını şaşırıyor. Hemen hemen her gün yüzlerce kitap basılıyor. Bunlardan bazılarının okuyucu bulmamasına pek şaşırmamak gerek. Bir de herkes okumuyor. Okurların tercihleri arasına girmeyi, dikkatini çekmeyi başarmak gerekiyor. Oysa okuma oranı çok yüksek olsa her kitap kendine bir okuyucu kitlesi bulur.

    Tümüklü bu romanında kadınları ve kadınlığı ele almış. Yarattığı on iki karakterin hepsi de kadın. Hepsinin öyküsü birbirinden farklı. Bu öykülerin bazıları komik, bazıları düşündürücü. Ama hiçbiri bize yabancı değil. Hepsi bizim toprakların kokusunu barındırıyor içinde.

    Baştan sona kadınlarla örülü, kadınların yaşadıklarını, çektiklerini anlatan bir kitap Gün Sönümü Çiçekleri. Bu kadınlardan kimi yalnız, kimi kuvvetli, kimi duygusal, kimi şakacı, kimi sabırsız. Hepsinin ayrı ayrı karakteri var. Ama ortak özellikleri hayata tutunabilmek. Tümüklü’nün kadınları ayakları yere sağlam basanlardan. Yaşamayı seviyorlar. Geçmişle yüzleşmekten kaçınmıyorlar. Geçmişteki saflıklarına gülüp geçmeyi biliyorlar. Kasıntı tipler değiller. Geçmişte yaşadıkları iyi anıları da kötü anıları da paylaşabiliyorlar. Birbirlerinden çekinceleri yok. El âlem ne der gibi bir dertleri yok. Sonuna kadar açık sözlüler. Tüm saflıklarıyla döküyorlar dertlerini bir bir ortaya.

    Tümüklü okunması çok da kolay olmayan, elinize aldığınızda bir çırpıda bitiremeyeceğiniz türden bir kitap yazmış. Çünkü hem Türk edebiyatındaki anlatım olanaklarının sınırlarını zorlamış hem de günlük hayatta pek kullanmadığımız sözcüklere yer vermiş. Bu okuma zorluğu, bazı karakterleri yerel ağızla konuşturmasından da kaynaklanıyor. Dolayısıyla popüler kitapları devirmeye alışkın olanların zevkine hitap eden bir kitap değil Gün Sönümü Çiçekleri. Anlamak için biraz kafa yormak ve zaman ayırmak gerekli.
  • Kadınlar var ki;
    İçindedir şiirin.
    Kadınlar var ki;
    Dışındadır, şiirin...
    Ve uzağında...

    Kadınlar var ki;
    "Şiir gibi"
    Ve
    Şiirin kendisi olan, kadınlar...

    Ey erkekler!
    Kadınlarınızı çok seviniz...
    Ama
    Şiir kadınları daha çok seviniz...
    Çok seviniz ki;
    Küçük, sevimli şiircikleriniz doğsun...

    Çoğalsın şiirler / iniz...
    İmgelediğiniz şiir dünyanızın adı
    Ve
    Gizlenmiş, sır anahtarı,
    Şiir kadınların kalplerinde, saklı!...
  • Bak adamım!
    Gerçekten âşık bir kadın,
    Hiç düşünmeden benliğini vererek ulanır sevdiği adama.
    Zenginleştirir, yüceltir mabedini.
    Hak eden adamın bastığı yerdir kıblesi!
    Seven kadın güçlüdür.
    Kararlıdır.
    Gözü karadır.
    Her şeyi göze alır.
    Korkmak öte dursun şöyle!
    Ölüm bile solda sıfır kalır.
    Seven kadın sevdiğine aittir sadece.
    Senden izler taşır dünyası.
    Odası sen kokar, elleri terin!
    Güneşle doğan hep senin gözlerin.
    Göğsüne dolan da senin nefesin.
    Muhakkak, bir fotoğrafın vardır, cüzdanında gizlenen.
    Öpüp koklamak için tenhalarda gözlenen.
    Ne yap et, onu attırma!
    Bir kadın seni seviyorsa
    Uyumadan önce her gece dua eder.
    Ve her sabah uyanınca.
    Senin adınla başlar dualar.
    Ve biter, senin adınla.
    Ellerini, avuçlarını semaya küstürme.
    Senli yakarışları susturma sakın!
    Seven kadın zarar vermez sevdiğine.
    Lakin kadınlar,
    Vazgeçtikleri adamlara acımayı da beceremezler.
    Bu da kalsın aklında.
    Sevdiğini koklayarak öper seven kadın.
    Has kadınların hasreti;
    Burnunun direğini sızlatır adamın.
    Adam olanın.
    Seven bir kadın, sevdiği kadar sarılabilse kemiklerin kırılır.
    Ve bir kadın seni seviyorsa,
    Sen ne kadar güçlüysen o da o kadar kuvvetli hisseder kendini.
    Sen ne kadar mutluysan o da o kadar mesut hisseder kendini.
    Sen ne denli yıkıksan o da o kadar.
    Dikkat et;
    Onu yanıltma.
    İlk çelmede yere kapaklanma adamım.
    Daha ilk sınavda ikmale kalma!
    Ve asla,
    Ama asla!
    Araya umutsuzluğu sokma.
    Orasıdır kadının şah damarı!
    Umudu.
    Kesildiği an!
    Yıkılır kadın.
    Vazgeçer göğüs germekten.
    Direnmekten.
    Sana çıkan yolları tırnaklarıyla eşelemekten. Didinmekten.
    Karşısına aldığı herkesle dövüşmekten.
    Vazgeçer beklemekten.
    Özlemekten.
    Seni sevmekten.
    Hatta dua etmekten.
    Biter her şey.
    Yiter kadın.
    Gider.
    Tutamazsın.
    Durduramazsın.
    Bak adamım!
    Varlığına güvenme sakın.
    Bu hayatta her şeyi satın alırsın, paranla…
    Yalnız, SEVEN KADIN’ın fiyatı yoktur.
    Harbi bir kadına, Seni her şeye rağmen sevebilen kadına, paran yetmez.
    Cüzdanın ağırlığı azaldıkça, sevgileri de eksilen sevgililerin olur en çok.
    Sonrası hüsran.
    Sonrası yalnızlık.
    Bilirsin işte.
    İtten pişmanlık!
    Yaz adamım!
    Bir kenara yaz;
    Sen ‘sen’ ol, seven bir kadını aldatma.
    Topu topu üç dakikalık bir şehvet uğruna satma kadını!
    Ola ki uydun şeytana!
    Seni sevene kıydın.
    Coşkunluğuna yenildin hormonlarının!
    Bak adamım;
    Yenik düştüğün o şehvet uğruna yattığın kadını paranla ya da yalanla satın alsan da kullanılmış, kirli bir peçete gibi, bir kenara fırlatma.
    Onun narin ve nadide bir varlık olduğunu hatırla daim.
    Onuru ve ruhu olduğunu,
    İnsan olduğunu unutma sakın.
    Her zaman ve her durumda delikanlı ol.
    Dürüst ol.
    Mert ol.
    Ki baş tacı edilesin.
    Uğruna ölünesin.
    Bak adamım!
    Seven kadın incinir.
    İnandığı adamdan gelen yanlışı hazmedemez.
    Sindiremez yalanı.
    Bundandır kavgası.
    Olanca siniri ve yalnızca diline vuran hiddeti bundandır.
    Hem boğazını sıkacakmış gibi, tetiktedir kavgada.
    Hem de boynuna sarılmak için, bir ışık beklemektedir.
    Kadınlar susmaz bunu bil adamım!
    Susmuş kadın, gitmiş kadındır.
    Onu ellerinle çok uzaklara itmişsindir.
    Susmuş bir kadın için, bitmişsindir!
    Bu, kadınların değişmez doğasıdır!
    Unutma bak!
    Bu, kadın olma kuralıdır.
    Bir şey daha var!
    Aklından çıkarma sakın!
    Hürdür kadın.
    Kuştur!
    Ve her kadın kendine bir gökyüzü bulmuştur…
    Öyle bir havan olmalı ki adamım.
    Senden geçememeli kadın.
    Göçememeli senden.
    Bu bir avaz adamım.
    Bütün erkeklere verilen bir vaaz.
    Unutma.
    Sakın unutma!
    Bunları tek tek aklına yaz.
    Yaz ki;
    Bir gün bir zamanlar gökyüzü olduğun kadının, başka bir gökyüzünde, kanat çırpışını duyunca, yıkılmayasın.
  • Herşeye razı olan, sessizce karşılık veren ve kabul eden ben değil miydim? Bir erkeği kendinden nefret etmeye sevkten suçlu değil miydim? Ve aslında bütün bunlar bunun bir erkek dünyası olduğu gerçeğinden kaynaklanmıyor mu? Çünkü bir erkek önüne gelenle yatmayı seçse bile, önüne gelenle yatma fikrine bütün zarafetiyle hala burun kıvırabilir. Kadının kendisine sadık olmasını, onu kendi arzularından kurtarmasını talep edebilir. Ama kadınların da arzuları vardır. Kadınlar neden duygu bekçisi, bebek bakıcısı, erkeğin ruhunun, bedeninin ve gururunun besleyicisi konumuna indirgenmeli ki?