OSMANLI’NIN İLK FEMİNİST DERGİSİ KADINLAR DÜNYASI
Osmanlı İmparatorluğu’nun II. Meşrutiyet döneminde yayın hayatına başlayan ve yazar kadrosu dahil yöneticilerinin kadın olduğu, ilk kez Müslüman Türk kadınlarının fotoğraflarının basıldığı feminist bir dergi: “Kadınlar Dünyası”. 1913’ten 1921’e kadar yayın hayatına devam eden bu derginin kurucusu Nuriye Ulviye Mevlan Civelek, derginin ilk sayısında bu dergiyi neden kurduğunu şöyle anlatmıştır: “İlerlemek ve yükselmek için hem pratik cesaretin hem de ruhsal cesaretin, başka bir deyişle çağdaş kişiliğin önemi konusundaki düşüncelerim artık iyice olgunlaşmıştı. İçinde yaşadığımız uyanış devrinin ve kurulan toplumun temelini oluşturan sosyal bilimlerin ışığında, (kadınların ilerlemesi için) gerekli olan (adımları) cesaretle gerçekleştirecek bir gazete çıkarmaya giriştim.”

Nihal Badem, bir alıntı ekledi.
 29 Nis 22:20 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Savaş.
"Buradaki olaylarin yalnızca erkeğin kendini kadından üstün gördüğü bir dünyada gerçekleşmiş olduğunu gözden cıkarmamalısın. Amerikalıların 'erkeğin dünyası' dediği bir alanda. Diğer bir deyişle, kaba kuvvetin, mizahtan yoksun bir kibrin, asılsız bir saygınlığın ve eski çağlara ait bir budalalılıgın hâkim olduğu bir dünyada. "
" Erkekler savaşı sever çünkü bu onlara ciddi görünme imkanı verir. Çünkü bunun, kadınların kendilerine gülmesini engelleyen tek şey olduğunu sanır. Böyle bir durumda kadınları nesne konumuna indirgeyebilirler. İki cins arasındaki büyük fark da budur. Erkekler nesneleri, kadınlarsa nesneler arasındaki ilişkiyi görür. Nesnelerin birbirine ihtiyaç duyup duymadığını, birbirini sevip sevmediğini ve birbirine uygun olup olmadığını. Biz erkeklerde olmayan ve savaşı kadınların topuna birden iğrenç - ve de absürd- kılan bambaşka bir duygu boyutudur bu. Sana savaşın ne olduğunu anlatayım. Savaş, ilişkileri görmedeki bozukluktan kaynaklanan bir psikozdur. Birbirimizle kurduğumuz ilişkileri. Ekonomik ve tarihi durumumuzla ilişkilerimizi. Ve en çok da hiclikle ılişkimizi. Ölümle. "

Büyücü, John Fowles (Sayfa 428)Büyücü, John Fowles (Sayfa 428)
Sylphrena, bir alıntı ekledi.
 22 Nis 19:03 · Kitabı okuyor

Kadınların erkeklerle aynı eğitimi alıp çocuk bakımı ve ev işlerinden kurtulmaları halinde aynı akla sahip olabileceğine inanıyordu Platon.

Sofie'nin Dünyası, Jostein Gaarder (Sayfa 107 - Pan Yayıncılık)Sofie'nin Dünyası, Jostein Gaarder (Sayfa 107 - Pan Yayıncılık)
Ferya Fertelli, Floransa Büyücüsü'ü inceledi.
24 Mar 21:53 · Beğendi · 10/10 puan

SALMAN RUSHDIE Floransa Büyücüsü

Bu kitabı yazmak İçin yıllaraca okuyup araştırma yapmam gerekti demiş Salman Rushdıe.

Yazarla Geceyarısı Çocukları adlı kitabıyla tanışmış,dilini ve kurgusun çok sevmiştim.Devamında Floransa Büyücüsü’nü okumalıyım dedim zira bir kitabı daha var elimde.Salman Rüşdi bu sefer Doğuyla batıyı arasına Osmanlı’yı alarak Uzun bir yolculuğa çıkardı.Moğolların tahtını sahibi Ekber Şahı’nın yanına gelerek amcası
olduğunu iddia eden hünerli ve kısa sürede kendini sevdiren Niccola
Vespucci adıyla da bilinen Mogor Dell Amore ve Saray’ın kayıp prensesi Kara Gözün yani Floransa Büyücüsünün öz be öz annesi olduğunu iddia etmesi üzerine ve ispatlamak İçin anlattığı büyülü hikayelerle,Babür imparatorluğu,İran şahı Şah İsmail’e,ordan Yavuz Sultan Selim’e ve Osmanlı imparatorluğuna Ve ordanda İtalya’ya Floransaya kadar uzanan bir tarih yolcuğu içinde buluyor okuyucu kendini.
Çok katmanlı bir yol alırken ortaçağda’ rönesans İtalya’sının dini ve kültürel motiflerini,Osmanlı İmparatorluğunun devşirme sistemiyle kazandığı yeniçerilerini ve Yavuz sultan Selimin estirdiği rüzgarla önüne yaptığı zulmü Şah İsmail’le karşılaşıp Şah İsmail’in yenilgisi de dahil olmak üzere,tarih ve kültürel yolculuk yaptırıyor.Zaman zaman hangisi masal hangisi gerçek ikilemiyle okutuyor cümleleri yazar büyüyü tüm kitaba yedirmiş çünkü.
Ben de okurken araştırma yaptım Moğul imparatorluğunun şeceresini Ekber Şaha kadar olan kısmını okudum.Babur Şah’ın edebiyata olan düşkünlüğünden Büburnamenin çıkışına Ve en önemlisi Ekber Şah’ın farklı dinlerin Hint ülkesinde ortak tek bir din çatısı altında birleştirme düşüncesiyle şahsına münhasır bir imparatorluk kurma istediği içinde olduğunu Ve bunun sonucunda kız çocuklarının erken evlendirilmesini,eşi ölen kadınların yakılmasını yasakladığı öğrendim.Tekrar okumaya dönünce yazarın bunu cümlelerle de okuyucuya sunduğunu gördüm.Ekber Şah’ın iç monoloğuyla sorgulattığı dine inanca yaşayış şekline dair fikirleri çok çarpıcıydı.
Ve kitabın geneline yayılmış erkek dünyasının zayıflıklarını,kendi seçtiği yolda zayıf kişiliğinin altında ezilip vatanını benliğini kaybeden büyüleri ve zaaflarıyla ayakta duran Karagöz yani Kayıp prenses yani Floransa Büyücüsü kısacası kadın Ve erkeğin dünyası yaşadığı coğrafyayla aldığı şekil,yayılmıştı.
Diller kılıcı kınından çekildi mi,en keskin bıçaktan daha derin yaralar açar.
Hayatın anlamı ölümdedir!Servet sahibinin ruhani fakirliğini tehlikeye atar!Böylelikle şiddet nezakete,çirkinlik güzelliğe,herhangi bir şey zıddına dönüşebilir.Bu aldatıcı yansımalar Ve ters yüz görüntülerle dolu hakiki bir aynadır.Bir adam,duru denebilecek tek bir düşünceyi Zihni’nden bile geçiremeden hayatının son gününe dek çelişkiler bataklığında debelenebilir.s/103
Tarihin eli hem yukarıdakine hem aşağıdakine uzanabilirdi.Zayıfların çığlığı,günün birinde kudretlileri sağır edebilirdi.S/157

Spoiler içerir ...

Savaş ve Barış ...İki ciltlik ,1800 sayfayı aşkın ,Rusya ile Fransa savaşını konu edinen ,tarihin harmanlayıp yogurdugu
derin,destansı bir kitap .

Savaş ve Barış'ı anlamadan önce ,öncelikle Tolstoy'un hayatını kısaca bir hatirlamamiz gerekiyor .Tolstoy 1828 yılında meşhur bir aristokrat ailede doğmuş ,burjuvazi bir çevrede yetişmiştir .Ailesini kaybettikten sonra aile mirasını kumarda kaybetmis.Kazan Üniversitesi 'ni çoktan bırakmış .Orduya katilmis ,anılar yazmıştır .Daha sonra Sibirya'da sürgün edilmiştir .30 yıllık sürgün hayatından sonra 1856 yılında atfedilen bir grup soylu devrimci Dekamberist'lerin hakkında yazı yazmak için Yasnava Polyana 'ya miras kalan köşke yerleşmiştir .

Fakat Tolstoy Dekamberist 'lerin sürgün hikayesinin tam olarak anlasilabilmesi için geriye doğru bir zaman turunun yapılmasının isabetli olduğunu düşünerek ;1825 yılı Car 2.Nicolas'a karşı ayaklandiklari zamanın iyi yorumlanmasi,anlaşılması gerektiğine inanıyor .1812 Napolyon 'ların Rusya'ya korkunç saldirmasinin hikayesinin iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyor .Yine Austerlitz Savaş'indaki yenilgiden sonra Napolyon'un oluşturduğu ciddi tehdidi öğrendiği 1805 yılından bahsetmeden 1812 yılından bahsedilemeyecegine inanıyor .Tüm bu dağınık fikirler bir araya gelerek başarılı ve titiz bir şekilde sentezlenerek Savaş ve Barış gibi panorama niteliğinde zaman'siz dev bir destanin doğumuna şahit olacaktır .Yani Tolstoy ,doğumundan 20 yıl öncesi uzun ,nefes kesen bir yolculuğa çıkarıyor biz okurlarini...


Hiç aklımda yokken Ebru Ince /> Hanım vesilesi ve ilk yaptığım etkinliğin vermiş olduğu sinerjiden güç alarak Savaş ve Barış yolculuğuna çıkmış oldum ben de .Kitap okuma süresi ile alakalı çok sabırsız birisiyim .Elimdeki kitabin elimde surunmesini kesinlikle istemem .1800 sayfayı aşkın bu kitabı Allahım nasıl bitireceğim ,kalbim sıkışıyor,bünyem kaldırmıyor diye diye bitirislerime şahit oldunuz sizler de :))Ebru Hanım da bu kitabın kalın kitap değil, tuğla hükmünde olduğunu belirtince bir nebze de olsa rahatladım .
Başladım tuğla misali altında ezilmek yerine karakterleri ve tarihi gerçekleri zihnimde tuğla tuğla birleştirip inşa etmeye ...VIP Kralicemiz
Ebru Ince Hanım ve ekip arkadaşlarıma kocaman tesekkurler.


Kitap başta da dediğim gibi iki cillten oluşuyor .Birinci cildi atlatirsaniz selametle ,İkinci cilt çok daha kolay ve oturaklı ilerliyor .Birinci cildi okurken kafamda uçuşan bir dolu soru ağı ,zihnimde bağlantı kuramadigim bir dolu insan,kafamda deli sorular ...Ama Ebru ablayı dinleyip karakterlerin üzerinde çok fazla durmadan geçtim,dediği gibi İkinci ciltte tüm taşlar yerine oturdu.Öyle ki karakterleri çok iyi tanıyor hale geliyorsunuz.


Savaş ve Barış'in tek bir ana karakteri yok .600'e yakın karakterle bu savaş sahneleniyor .Yazar aristokrat bir aileden geldiği için en iyi bildiği sınıfa yönelik bu destanini yazmaya başlıyor .Her zamanki gibi bitmek bilmeyen kokteyl partileri,kızların en iyi kıyafeti giyme yarışı,mazurka gösterileri ...Aynı zamanda savaşın artan siddetinin konuşulduğu, dert edinildigi masa başı politik meseleler ...Sonra mı sonra yine lukus hayat ,para,zenginlik,kadin ...
Kaldıkları yerden devam .Anna Karenina gibi ilişkiler sarmalı bir kitabı henüz taze bitirdiğim için devam edegelen ,çocuk yaşta başlayan isbu ilişkiler yordu beni.Aşk ,ihanet ,ölüm,ihtiras ,
yoksulluk gibi konular bu ilişkilerde göze çarpıyordu...Kadın karakterlerden en çok sevdiğim en baştan beri karakterinden taviz vermeyen iyilik meleği ,fedakar Prenses Maria ve çocukluktan beri aşkına sadakatle bağlı ,malikanenin tüm yükünü omuzlayan ,yoksul Sonya...Natasa'nin çocukluktan kaynaklanıyor olsa gerek şıpsevdi oluşu ve ilişkileri beni yordu.Ama sonrasında da ailesine ,
çocuklarına ,eşine sadık ,özverili bir anne olmasıyla gönlümü fethetmeyi başardı .


Yine kitapta sevdiğim erkek karakterler arasında Kont Bezuhov'un bahtsız gayrı meşru oğlu ,mutluluğunu anlam arayışında arayan,iç huzurun peşinde olan ,işbirlikçi eşi tarafından aldatılan ,Moskova esir alındığı sırada Moskova'yi terk etmeyip mücadele etmek isteyen Piyer...
Yazar Moskova'nin esir alinisi ,Moskova yanginini,
kacislari ,yagmalanmalari çok başarılı bir şekilde orada yasiyormuscasina resmetmis.O kısımlarda yüreğime kocaman bir hüzün çöktü.Düşünsenize vataniniz,anilariniz ve nefes aldiginiz yeri terk etmek zorunda birakiliyorsunuz.Her ne kadar şehirden uzaklassaniz da bedeniniz yolculugunuza eşlik etse bile "kalbiniz" orada kalıyor,kalbinizdekilerle beraber .Sevdiklerinizin feryatlari icinizin yangını sonduremiyor.Bir anda sıradan yasamiminiz alt üst ediliyor.Yagmalanan şehirle beraber acımasızca anilariniz,eviniz ,dostluklarıniz parça pincik edilip yagmalaniyor .Bu da size acı veriyor .


Aristokrat ailenin mala mulke düşkünlüğü o kadar acı verdi ki bana ,düşünün bir sürü yaralilar var .Çaresiz ve sahipsiz.Aristokrat aileler kaçarken arabalarına yukleyebildikleri kadar tabak ,çanak,bronz,vitrin,aynalarda dolu sandık vs. gibi eşyaları tikistirmakta dertli .Yaralilar kimsenin umrunda değil .Bu atmosferde ucuzluyor insan hayatı .Insanlık bir tabak kadar bile yer edinememis ,fazlalık olarak görülmüş,köşeye burusturulup atılmış,anlamını kaybetmiş gönüllerde .Hayret ediyorsunuz .


»»»»Şimdi artık bu onlara tuhaf gelmiyordu; tersine, bir çeyrek saat önce yaralıların bırakılıp eşyaların götürülmesini nasıl doğal bulmuşlarsa, şimdi de eşyaların bırakılıp yaralıların götürülmesini öyle doğal buluyorlardı.


Piyer 'e dönecek olursam idama goturulusunu ,zindanlarda ,yakıcı
soguklarda yangından bir insanı kurtarmak ve kadınların kötü davranışlara maruz kalmamak için vermiş olduğu mücadele bence kitabın en güzel bölümlerinden birisiydi .
Herşeyin elinden yitip gittiği bir anda Piyer gerçek özgürlüğün ve mutluluğun tadına şimdi vardığını düşünüyordu .Acıkınca yemenin,susayinca içmenin ,
soğukta isinmanin,bir insan sesini duymak istediğinde konuşmanın ,dostla muhabbetin en büyük zevkini tamamıyla o mahrumiyetlerde tadıyordu .Ruhu cetin bir savaşa hazırlanırken kendisini zayiflatabilecek ,tuzağa düşürecek tüm engelleri reddediyordu .

Piyer evinin kapıları yıkılsa bile kalbinin kapılarını açmayı başarmıştı .Dünyası zalimler tarafından yıkılsa bile kendisine musmutlu "yeni bir dünya" kurmanın hazzını hiçbir şeye degismezdi.

Tolstoy tarihin içindeki büyük olayları ve olaylar içerisinde yer alan hayatları anlatmaya devam ediyor .Fakat karakterler ve psikolojilerini merak ederken tarih hakkında derin sorular sormak için anlatiyi bolmekten cekinmiyor.Savaşların başlama nedenleri,savaş taktikleri nasıl olmalı ,savaşın başarılı olmasının sözde büyük dehalarin eylemlerinden kaynaklı olup olmadığı ,askerlerin motivasyonunun rolü ,ekonomik ve kültürel etkenlerin rolü var mı acaba gibi sorularla felsefik bir düşünmeye iter okuyucuyu.

19.yy eleştirmenleri panaromik yapının bir parçası olan bu bölümden dolayı kitabın roman havası vermediğini söylerler.Tolstoy da bunu kabul eder.

Savaş ve Barış nedir ? diye sorulduğunda cevabını çok güzel verecektir :

“O bir roman değil. Bir destandan daha azı. Tarihsel bir günlükten de daha azı. Savaş ve Barış, ifade edildiği biçimle, tam da yazarın ifade etmek istediği ve edebildiği şeydir.”

"Roman Batı Avrupa tarzıdır .Rus yazarlar farklı yaşarlar ve farklı yazarlar ."


Savaş ve Barış kitabının orjinal isminin Savaş ve Dünya olduğunu söyleyenler de var .
Barış kelimesinin insanı ,dünyayı ,
toplumu yansıttığı belirtilir.Barış kısmıyla yazarın da belirttiği burjuvanin dünyaya düşkünlüğü ,kokteyller,davetler,
kadın erkek ilişkileri,elit kesimin Napolyon'â hayranliklari,Fransa kültüründen etkilenip Fransızca konuşmaları ,menfaatin sevgiye galip olduğu konular işlenmiştir .

Son olarak yazar hayal gücüyle ,kurgusal anlatımla tarihsel figürleri birleştirip muhteşem bir Rus panaromasi ortaya çıkarıyor .En başa ,zaman yolculuğuna dönecek olursak ;yaşadığı zamanı iyi anlamak ,yorumlayabilmek için ardında bıraktığı yıllara kendini kaptirarak başarılı bir eser bırakıyor.Insanlığın savaştan da siyasetten de önemli olduğunun altını çiziyor.Dünya ve iktidar tutkusu tek taraflı aşk olduğu için ,sonu hüsranla bitmeye mahkum bir baht oyunudur .

Okunması gereken ,insanın hayatıyla ,sahip olduklariyla sinandigi önemli bir eser ...

Keyifli okumalar ...

(Sinekli Bakkal Hakkında - Elif Şafak) Toplum Ve Bilim, Sayı 81, 1999
Rabia, çarpıcı bir tezat oluşturan kişiliklerin kısa süren olaylı aşkından dünyaya gelmiştir. Babası, Ramazan geceleri Karagöz oynatan, maskaralıklarıyla herkesi gülmekten kırıp geçiren ve daha on dokuz yaşında dönemin en ünlü zenneleri arasında sayılan Kız Tevfik’tir. Annesi ise, ibadete ve paraya düşkünlüğüyle nam salmış mahalle imamının kızı, hem kendini hem de etrafını mutsuz edecek kadar çatık kaşlı, asık suratlı, kasvet yumağı Emine. Rabia, değil evlenmek, biraraya gelmeleri bile mucize sayılan anne ve babasının hızla boşanmasının ardından, temelini korkudan alan bir İslam anlayışının ateşli temsilcisi olan dedesi tarafından yetiştirilir. Zevkin ve sevincin her türlüsüne karşı “dinmeyen bir kin, affetmeyen bir düşmanlık” besleyen, tekmil haz ya da keyif kaynaklarını günah addeden imamın cemaate aşılamak istediği naslar bıçak gibi keskindir. “İşte bunun için yolunun üstünde gülümsemeler dudaklarda donar, kahkahalar kısılır, çocuklar çil yavrusu gibi dağılır” (s. 15). Ancak Rabia, Sinekli Bakkal’da ikamet eden diğer çocuklar gibi imamı görünce yolunu değiştiremediğinden, daha küçük yaştan itibaren, günahlar ve yasaklarla örülü bir dünyanın ortasında buluverir kendini. Bu yüzden de, yaşıtları bayram salıncaklarının, kukla oyunlarının ve çocuk olmanın tadını çıkarırken, onun zihni cennet ve cehennem tasvirleriyle meşguldür. Ne var ki, dedesi, “Dante’yi solda sıfır bırakacak bir dehşetle” Allah’ın kahr-ı gazabının cehennem yolcularına çektireceği azabı ve gerçek bir mümine olmayı başardığı takdirde cennette nasıl mükafatlandırılacağını anlatadursun, Rabia’nın nazarında cehennem cennetten çok daha çekicidir. İmama benzeyen, kocaman sarıklı, asık suratlı erkeklerle, annesine benzeyen nursuz kadınların biraraya gelerek, makamı uyku getiren ilahiler söyledikleri cennet, pek sıkıcı bir yer olmalıdır.

Rabia’nın sesinin güzelliğinde ve zekasının parlaklığında kârlı bir kazanç kapısı keşfeden imamın onu hafız yapmaya karar vermesiyle birlikte yaşamı yepyeni bir seyir alan çocuk, daha on bir yaşında, İstanbul’un en küçük fakat en yanık sesli hafızı olarak nam salacaktır. Bundan sonra da, şimdiye değin nasıl yaşıtlarından farklı olduysa, adım adım hemcinslerinden farklılaşacaktır. Üstelik bu farklılık, kadınlardan ziyade erkeklerin gözüyle görüldüğünde değer yahut mana kazanıyor olmalıdır ki, Rabia’nın hemcinslerine zerre kadar benzemediğini roman boyunca onunla karşılaşan her erkek ayrı ayrı, uzun uzun dile getirir. Erkekler, “onun konuşmasında, bakışındaki başkalığın, yüzyılların yarattığı yüksek bir medeniyetin eseri olduğunu…” (s.100) kemiklerinde hissederler. Örneğin, Bilal’e göre Rabia, parayla alınan Beyoğlu orospularından değil, ancak nikahla alınabilen kadınlardandır.

Bununla birlikte, kendi kategorisindeki diğer kadınlara da benzemez. Keza, mahallenin külhanilerinden tulumbacıbaşı Sabit, Rabia’ya sataşmaya kalktığında öylesine “erkekçe” bir tepkiyle karşılaşır ki, bu hadiseden sonra bütün adamlarını etrafına toplayıp, Rabia’nın bildikleri kızlara hiç benzemediğini, bundan böyle kimsenin ona saygıda kusur etmeyeceğini ve bu saygının bir nişanesi olarak istisnasız herkesin ona “Rabia abla” diye hitap etmesi gerektiğini ilan eder. Bu kadarla da kalmaz; hem kendisi, hem de adamları, ne zaman Rabia’nın işlettiği bakkal dükkanının önünden geçseler, fare kadar sessiz olmaya gayret ederler. Benzer şekilde, Selim Paşa’ya göre Rabia, kendi konağında görmeye alıştığı, “durmadan cinsiyetini belli eden, cinsiyetini sömürmeye uğraşan kadınlar”dan tamamen başka, bambaşkadır. O, “kalın sesinde, dik kafasında bir erkeğin gücünü, dengesini” taşır. Hangi sınıftan ya da kesimden olursa olsun, romandaki tüm erkeklerin derhal fark ettikleri bu başkalık, bu “erkeksilik”, Rabia’nın fiziksel görünümüne de yansımış olmalıdır ki, vücudu, bir kadın vücudundan çok bir erkeğinkini andırır. Kalçaları tıpkı bir erkek çocuğunki gibi dar, göğüsleri ise göze batmayacak kadar belli belirsiz bir yuvarlaklıktadır. Kısacası, gerek kişiliği gerekse fiziksel görünümüyle Rabia, “Sinekli Bakkal’ın erkek dünyasına meydan okuyan bir bayrak” (s. 87) gibidir.

Şöhreti ve yaşı arttıkça, imamın ve annesinin kıskacından kurtulma fırsatı bulan Rabia, Selim Paşa’nın konağında, yaşamına yön verecek olan insanlarla karşılaşır. İşte tam da bu aşamada Halide Edip Adıvar, imamın korkuya dayalı dindarlığının karşısına alternatif bir İslam anlayışı çıkartmaya başlar.[2] Tamamen aşka dayalı olan ve kıyamet korkusu nedir bilmeyen bu İslam anlayışının romandaki temsilcisi bir Mevlevi dervişi olan Vehbi Dede’dir. Hayatı ilahi bir şaka gibi görüp, kainatı sevecen gözlerle değerlendiren Vehbi Dede’nin bağlı olduğu Mevlevi tekkesi ise, “şakadan anlamayan, gülmeyen ve güldürmeyen bir yaratılış”tan korkan tüm kişiler için adeta bir sığınak vazifesi görmektedir.

Kıyafetinden tavırlarına kadar her şeyiyle öteki hacılardan, hocalardan ayrılan Vehbi Dede’nin ne denli farklı bir insan olduğu, daha Rabia ile ilk karşılaşmalarında açığa çıkar. Bu karşılaşmada, küçük kız alıştığı üzere el öpmek için atıldığında, Vehbi Dede onu büyük bir insan kabul ederek Mevlevi selamı ile selamlar. Vehbi Dede’nin gerek Rabia’da, gerekse okurda bıraktığı bu ilk izlenimin ardından görülür ki, imamın İslam anlayışı nasıl korkuyu ve korkutmayı şiar ediniyorsa, kainatta Hâlik’ın yaratmadığı tek şeyin korku olduğuna inanan dervişin İslam anlayışı da gücünü aşktan almaktadır. Roman boyunca giderek belirginleşecek olan bu tema, Rabia’nın en sıkıntılı anlarında, en yakınlarından şu tavsiyeyi almasına sebep olacaktır: “Yatarken Vehbi Dede’yi düşün. O sana herkesten çok sükun verir. Onun dininde azap, cehennem yok” (s. 294).

Sinekli Bakkal okuru, Vehbi Dede ile tanışmasının hemen ardından, Rabia’nın gönlünü kaptıracağı kafirle, bir İspanyol asilzadesi olan Peregrini ile tanışır. Babasını hiç tanımayan Peregrini’nin hayatına yön ve kişiliğine şekil veren annesi olmuştur; Papa İtalyan olduğu için İtalyan tabiiyetine geçecek kadar koyu bir Katolik olan ve “dinin haricinde hiçbir ihtirasa boyun eğmeyen” annesi. Peregrini ne zaman annesinden bahsetse, kıyaslama yapmaktan kendini alıkoyamaz. “Sen dostum, hiçbir zaman dindar bir Katolik kadının zihniyetini anlayamazsın. Sizin kadınlar daha çok dengeli, daha çok dünya ile ilgilidir” (s. 156). Katolik kadınların dindarlığını marazi bulan Peregrini’nin Müslüman kadınların dindarlığına duyduğu sempati ve saygı, Rabia’yı tanımasıyla daha da pekişecektir.

Geçmişte, annesinin üzerindeki hakimiyeti ne denli büyük olursa olsun, Peregrini’nin rahip olmaya karar vererek manastıra kapanmasında bundan başka sebepler de rol oynamıştır. Zira Peregrini yirmi dört yaşına geldiğinde, yeryüzünde tatmadığı tek bir haz bile kalmadığından emin olacak kadar nefsini doyurmuş, gönlünü eğlendirmiştir. Rahip olduğunda, artık bıkkınlık veren bu süfli hayatın izlerinden ruhunu tamamen arındırabileceğini sanmıştır. Ne var ki, aradığı içsel huzuru manastırda bulamayınca, buradaki hayatı tam manasıyla bir çileye dönüşmüştür. Nihayet, Hıristiyanlıktan soğumasından başka bir işe yaramayan manastır hayatı, zaten bir türlü uyuşamadığı Katolik dünyası tarafından afaroz edilmesiyle noktalanınca, Peregrini de, memleketini ve dinini terk ederek Doğu’ya yönelmiş ve İstanbul’a yerleşmiştir. Bu tebdil-i mekanın sebebini şöyle açıklar: “Batı’nın ruh iklimi bana çok soğuk geldi, doğu ikliminde dinlenme ve şifa arıyorum” (s. 71).

Tam onbeş senedir Müslümanlar arasında, onlardan biri gibi yaşayan Peregrini aradığı şifayı İstanbul’da bulmuş olmalıdır ki, memleketine dönmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Zaten o, İstanbul’daki diğer Avrupalı piyano hocalarına hiç mi hiç benzememektedir. “Türkçe’yi Türk gibi söyleyen, doğu felsefesini ve kültürünü İstanbul’da en iyi bilenler arasında sayılan” Peregrini, öteki Hıristiyanlardan ve Batılılardan öylesine farklı ve İslamiyete öylesine yatkındır ki, Vehbi Dede, şu yorumu yapmaktan kendini alıkoyamaz: “Ecdadının İspanyol olduğunu söylüyorsun. Belki Müslümanları İspanya’dan kovdukları zaman Hıristiyan olmuş eski bir Müslüman ailesindensin. Belki de bir gün aslına dönecek, Müslüman olacaksın!” (s.157). Anlaşılan Vehbi Dede’nin bu sözleri, Peregrini’yi uzaktan yakından tanıyan ve tanıdıkça onun gerçek kimliğinden daha çok kuşku duyan hemen herkesin hislerine tercüman olmaktadır.

Rabia’nın Vehbi Dede ile tanışmasında olduğu gibi, Peregrini ile tanışmasında da bir “el öpme krizi” yaşanır. Bu sefer, Peregrini tokalaşmak için elini uzattığında, “kız, belki her uzatılan eli öpmeye alışık olmasından, belki el sıkmak adetini bilmemesinden, belki de Peregrini’nin pürüzsüz Türkçesinden onu Müslüman sanmasından … (s.49)” uzatılan eli öpüp başına koyar. Rabia’nın bu “alaturka” hareketi, Batı yanlısı Hilmi ve arkadaşlarının yarı alaycı tepkisine yol açarken, Peregrini’nin bir hayli hoşuna gider. Zira böylelikle Peregrini, bu kızın, ders verdiği alafranga zengin kız çocuklarından tamamen farklı bir dünyası olduğunu kavramıştır. “Onların hepsi Avrupa çocuklarının saman kağıdı kopyası gibi idiler; halbuki bu kız, arkasındaki üç sıkı kumral örgüsüyle, açık yüzüyle nohudi yemenisiyle İstanbul şehrinin, medeniyetinin, kültürünün yüzyıllar süren gelişmesinin vücuda getirdiği yerli bir örnek!” (s.50).

Peregrini’nin bu “yerli” kızı beğenmesi, babasının gözünde “Kafiristandan esen bir rüzgara kafasını kaptıran bir fırıldak” olan Hilmi’yi ve onun, en az kendisi kadar Batı yanlısı arkadaşlarını büyük bir şaşkınlığa düşürür. Ne de olsa onlar, Hıristiyan alemini reddederek ve onun tarafından reddedilerek İstanbul’a yerleşen bu asilzadenin dinsizliğini kendilerine örnek almakta, din ile gericiliği bir tutmaktadırlar. “Türk diyarında her değişikliğe, her ileri atılışa dindarları engel gördükleri için kendilerini din baskısından kurtulmuş sayan” bu gençler, Peregrini’yi en çok dinsizliğinden ötürü sevmektedirler. Oysa aslında, “din bir kere insanın kanına girdiği takdirde bir daha çıkmayacağından”, Peregrini de din lakırdısı işitmeye, etrafında dindarları görmeye bayılır. Aynı Peregrini, küçük hafız Kuran okurken adeta büyülenir. Bu dakikadan itibaren de, Rabia’nın dünyasını keşfedebilmek için can atacağından, öncelikle kızın okuduğu ayetlerin manasını öğrenmek ister.

“Rab, meleklere, biz dünyaya hakim olacak birini (adem) göndereceğiz, dediği zaman onlar, biz senin kudsiyetini ilâ, hamdüsena ile meşgulken, sen oraya fitne ika edecek, kan dökecek bir kimse mi gönderiyorsun, dediler.”

Ayetin mealini dikkatle dinleyen Peregrini, adeta bir itirafta bulunurcasına, “beni Allah’ımdan, ruhbaniyetten ve manastırdan ayıran işte meleklerin bu mantığı, bu itirazı olmuştur” (s. 51)

Züleyha, bir alıntı ekledi.
26 Şub 10:01 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Aristoteles'e göre kadın tohumu alıp başağı çıkaran toprağa benziyordu, erkek ise "tohumu atan" kişiydi. Ya da tam Aristotelesçe söyleyelim: Erkek "biçimi" verir, kadın "maddeyi" sağlar.
Aristoteles gibi akıllı bir insanın cinsler konusunda bu derece yanılmış olması tabii hem şaşırtıcı hem de üzücüdür. Ama iki şey gösteriyor bu bize: Birincisi, Aristoteles'in kadınların ve çocukların yaşamına ilişkin fazla deneyime sahip olmadığı; ikinci olarak da, felsefe ve bilimin sadece erkeklerin eline kaldığında her şeyin nasıl yanlış yönlenebileceği.

Sofie'nin Dünyası, Jostein Gaarder (Sayfa 134)Sofie'nin Dünyası, Jostein Gaarder (Sayfa 134)