• 390 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #Gelincik
    #YılçayAtar
    #ANATOLİAKİTAP
    Bir yanda hayal dünyasındaki kahramanları içinde yaşatan genç bir kız, diğer yanda Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan genç bir adam...
    Başarılı bir iş adamı olmasının yanı sıra, sıkıntı ve kaygılarını en uç noktada yaşayan Kadir, zihnindeki endişe ve kontrol edemediği takıntılarının etkisiyle çevresindekileri zorlu bir hayatın eşiğine getirir.
    İstediği aşkı ve şefkati genç bir kızda bulmak belki de umduğu en son şeydir...
    Şehvetten aşk doğar mı? Ya da minnet duygusu aşka dönüşür mü? Tüm insani ve hayvani duygular birbirine girerse nefsin kaçacak yeri olmaz. Sonuçlarından da kaçınılmaz…
    "Bırakma beni Azra! Belki istediğin bir peri masalı yaşatamam sana, ama masalları kıskandıracak bir aşkla seviyorum seni…”
    İki yaralı yürek, birbirlerini tamamlayıp mükemmel bir peri masalı yaşayabilecek mi? Yoksa masalın içinde mi kaybolup gidecekler?

    KİTAP YORUMUM: Azra annesi intihar etmiş babasını da erkenden kaybetmiş kırsal kesimde büyüyen amcalarının insafı ile büyütülen, şiddete maruz kalan evleneceği kişi bile orantısız evli barklı kişiye vermek istenen bir genç kız. Azra hayallerini annesinden kalan tek sermaye olan kitaplarda bulan, kurduğu hayalleri ile kuzeni Selma ile birlikte tutunmaya çalışan kişiler.
    Bazen en kötü durumda bile bizi yukarı çıkartan hayallerimiz olur. Eğer inanırsak çoğalır açan çiçekler.
    Azra bir gün amcasının oğlu tarafından kaçırılır. İşte o dönüm noktası olur. Ya namusu adı çıktı gibi söylemler adına infaz edilecektir, ya da hiç tanımadığı üzerine kendine ait topraklarının verileceği birisi tarafından evlendirilecektir. Onun için evlilik kurtuluş, çare gibi gelse de acaba gerçekten öyle mi olacak?
    Kadir iyi biri mi yoksa hastalığının vermiş olduğu sıkıntılar ile kötü birisi mi olmuştur?
    Yaşının vermiş olduğu yaşam biçimi ile Kadir'in olgunluğunun vermiş olduğu yaşam biçimi onlara neler sunacaktır? Annesinden nefret eden Azra acaba gerçeği öğrenebilecek mi? ona karşı bakış açısı değişebilecek mi?
    Berk, Selma, Murat, Zeynep, Selçuk ve Sevim hanım . Bir çok hayatların anlatıldığı bir kitap. Değişik pencerelerden bakan insanlar. Tabi ki amcaların karakterlerinden nefret ettim. Kadına şiddeti normal gören, kendilerinde can alacak hakkı bulan cahil insanlar topluluğu özetle. Lena'ya çok üzüldüm. Hiç kimse öyle bir ölümü asla hak etmez.
    Serinin ilk kitabıydı. Devamı olan Aşk'sın Sen ile devam ediyorum.
    Kitaptan öğrendiğim bir çok dersin yanında kitap okumanın önemi çok güzel anlatılmış. Azra acaba kitap okuyan birisi olmasaydı Kuzeni Selma ile hayata bakış açısı nasıl olurdu?
    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • KENDİNİ TANIMAK HAKKI TANIMAK MIDIR ?

    Hz. Ali’den (as) nakledilen meşhur rivayete binaen ortaya atılmıştır. O hazret şöyle buyurmuştur: «Kim nefsini tanırsa, Rabbini tanır»
    Abdulvahid b. Muhammed Temimi, Gürer-ül -Hikem ve Dürer-ül –Kelim şerhi, 232.s.
    “Ben” hakkında düşünmek: Allah şöyle buyuruyor: «Biz ayetlerimizi hem afakta, hem de kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde senin Rabbinin şahit olması yetmez mi?» İnsandaki “Benlik” (ego, enaniyet), fikir ve düşünce kaynaklarından biri olduğundan, Kuran-ı Kerim tekitle ona davet etmektedir. Benlik üzerine düşünmenin farklı boyutları ve birçok suretleri mevcuttur. Eğer bunların hepsi gerektiği gibi yerine getirilecek olursa, “Halktan Hakk’a”halkasının gereklerinden biri olarak, yararlı olacaktır.
    “Halktan Hakka”, Molla Sadra’nın meşhur felsefi eseri olan “Esfar-ı Erbaa”nın ilk halkasına işaret etmektedir.

    Genel bir taksimle, “Benlik” üzerine düşünmek, iki kısma taksim olmaktadır:

    1- Kendi “Benlik” vasıflarımızın varlıksal özellikleri üzerinde düşünmektir. Öyle ki, kendi varlığımızın derinliklerine eğilmek suretiyle, varlığın en yüce noktasını ve tevhidin esrarını keşfedebilmektir.

    2- Kendi “Benlik” varlığından yola çıkarak, onda seyretmektir. Yani etrafımızda bulunan her şeyden kesilmek ve dış varlıkları yok saymak kaydıyla, kendi varlığımızın (Benliğimizin) özüne dönelim. Böylece varlığımızın özünü teşkil eden nurun hakikati tecelli edecektir. Bu durumda marifet ve şuhud kapıları yüzümüze açılıverir. Bu düşünce tarzı, seyr-i sulukta oldukça önemli bir makam olup, özel ve olumlu sonuç verecek bir özelliğe sahiptir.

    Bir yol izle ki, Kevn-u Mekândan üstün ol;

    Cihanı boş ver, Kendin kendinde cihan ol. [şebusteri Gülşen-i Raz. ]

    Müminlerin Emiri hz. Ali’den (as) rivayet edildiğine göre, şöyle buyuruyor: «Kim nefsini (kendini) tanırsa, bütün ilimlerin ve her türlü marifetin sonuna ulaşmıştır.»
    Mizanu’l- Hikme, 3.c; 1877.s; Gürer ve Dürer-i Amidi.

    Anlaşılan şu ki, “Ben” üzerine yoğunlaşmak, ne denli derin ve ne kadar çok olursa, onu tanımak da daha kâmil olacaktır. Dış âlemdeki varlıkları tanımak da aynı oranda daha derin ve daha kâmil bir surette hâsıl olacaktır. İnsan ancak “Ben” üzerinde düşünmekle varlık âleminin gerçeğini tanımak ve gerçek bilgiye ulaşmağa kadir olabilir. Kendi “Benliğimiz” üzerinde ne kadar çok düşünür ve kendimizi de kadar çok tanırsak, ilmen varlık gerçeğine el atabilir ve onu gerçek yüzüyle tanıyabiliriz. Aksi halde, kendi benliğimiz üzerinde düşünmekten ne kadar uzaklaşır ve ondan habersiz yaşarsak, varlık âlemini gerçek anlamda tanımaktan da mahrum ve bu konuda cahil kalmış olacağız.

    İmam aliden rivayet edilen bir başka rivayette de bu anlamda işaret edilmektedir: «Kendini tanıyan, başkalarını (kendilerinden) daha iyi tanır. Kendini tanımayan ise, başkalarını hiç tanıyamaz.»
    Abdulvahid b. Muhammed Temimi, Gürer-ül -Hikem ve Dürer-ül –Kelim şerhi, 232.s.

    Her halükarda, “Bizim gerçeğimiz kimdir ve nedir?” sorusuna cevap vermek için, herkesin kendinde varlığını hissettiği şeye dikkat etmek gerekir. Yani bu makamda ne bulduğumuza dikkat etmek gerekir.

    Gülşen-i Raz’ın yazarı şöyle diyor:

    Sen her ibaretinde «Ben» lafzını dile getiriyorsun.

    Bununla ruhuna işaret ediyorsun.

    Aklı kendine önder kıldığından,

    Benliğinden bir parça olan şeyin farkında değilsin.

    Ey Hace, git de kendini iyice tanı,

    Ki, şişmanlıkla şişkinlik, aynı şey değil.

    «Ben» ve «Sen», can ve ten’den daha yücedir.

    Ki, bunların her ikisi de «Ben»in eczalarıdır.

    Kendimize dönüp baktığımızda, varlığımızın tek bir şeyden ibaret olduğunu gözlemliyoruz. Daha sonra dönüp zahiri ve Bâtıni kuvvelerimize (duyular, hisler) bakıyoruz ve kendimize dönüp soruyoruz: işitme nedir; işiten kimdir? İşitme kalıbında gelen bu şey nedir? İşi nedir? İşitme ismini kendine alan ve bu işlevi yerine getiren hakikat neyin nesidir?

    Bu sorgulamalarla bu kalıpta kendini gösteren gerçeğin, kendimizden başka bir hakikatinin olmadığını göreceğiz. Yani “Ben” bizzat “İşitme” kalıbında zuhur etmiş ve işitme işlevini yerine getiriyor. Böylece kendi benliğimizi, işitme işlevinde hazır bulmaktayız. Yani mütecelli, işitme işlevinde bizzat cilvelenmektedir. Bu makamda “İşitmek” işlevini “Ben” ve “Ben” i de “İşitmek” olarak algılayacağız. O da bir cüz’ün tecellisiyle değil, bütün varlığıyla hazır olmaktadır.

    Keşke varlığınla, dilin de olsaydı

    Ta varlıklardan perdeler kalksaydı.
    İmam Ali b. Musa er-Rıza (as), babaları yolu ile hz. Peygamber’den (s.a.a) şöyle buyurduklarını naklediyor:«Allah’ı yaratıklarından birine benzeten, onu tanımamıştır.»
    Tevhid, (Tevhid ve teşbihi ret babı), 47.s.

    ”Ben”in Çeşitli Mertebeleri: Kendi “Ben”liğimiz üzerine bir başka açıdan düşündüğümüzde, onu şöyle görüyoruz: İşitme cilvesiyle duyan, görme cilvesiyle gören, tad alma cilvesiyle tadan, dokunma cilvesiyle dokunan; aynı zamanda Akıl cilvesiyle akleden, hayal cilvesiyle hayal kuran ve diğer cilvelerle farklı boyutlarda işler gören “Ben”, aynı zamanda farklı durumlarda, farklı işlerde ve farklı oluşlarda karar kılmaktadır. Bir iş, onu diğer işlerden ve bir durumda oluş, onu diğer durumlardan alıkoymamaktadır. Onun hiçbir işi diğerine engel teşkil etmemektedir.

    «Göklerin ve yerin Hükümdarlığının Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Allah'tan başka dost ve yardımcınız yoktur.»Bakara, 107

    «Allah'ın bırakıp kendilerine yarar da, zarar da sağlayamayacak şeylere ibadet etmektedirler. Kâfir, (asıl) kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.» Furkan, 55

    «Allah'ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm vermek ancak Allah'a aittir; kendisinden başkasına değil, O'na tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir, fakat insanların çoğu bilmezler» Yusuf, 40

    “Ben” Vatanından Uzaklaşmak:

    Düşünce makamında ve yalnızlık halvetinde, kendimize dönüp, “Ben”liğimizde seyrettiğimiz zaman, kendimizi kayyumumuzla birlikte yapayalnız buluruz. Bu arada kendi kurb (yakınlık) makamımızdan ve olmamız gereken konumdan oldukça uzak kaldığımızı ve birçok şeyi elden verdiğimizi ayni bir şuhud ile anlarız. Diğer bir tabirle, oldukça zorlu ve ıstırap verici bir gurbet hissi varlığımızı sarar. Kendimizle asıl mekânımız olan kurb ve şuhud-u kâmil makamından oldukça uzaklaştığımızı ve asıl makam ve mekânımızla aramızda nice hicapların oluştuğunu ve fasılaların çoğaldığını müşahede ederiz.

    4- Visal ve “Ben”in Hicranı:

    Düşünce ve seyirle, ondan ayrı ve hicap arkasında olmamıza rağmen, o hazrete oldukça yakın olduğumuzu da anlarız. Yani hem o bize yakın ve hem biz ona yakınız. Bu yakınlık, oldukça şiddetli ve derindir. Ayeti kerimede şöyle buyuruyor: «And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız.»[ Kaf, 16 ]

    şu ana kadar içinde bulunduğumuz zanların, bizi daha fazla hicaplar ardına itmekten ve hedefe ulaşmayı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramadığını görüyoruz.

    Eğer arada hicap ve perde yoksa bu hicran ve mahrumiyet neyin nesidir ve kimin içindir? Meğer o hazret, bize kendimizden daha yakın, her yeri ve her şeyi kuşatan (muhit) ve her yerde ve her şeyin yanı başında hazır ve nazır değil midir? İmam Ali şöyle buyuruyor: «Sensin münezzeh olan, her şeyi ve her boşluğu dolduran sensin ve hiçbir şey senden mahrum değildir.» Bihar-ul Envar, 25. C, 28. S, 46.
    “Ben”liğinin asıl makamına doğru hareket etmekten ibarettir. Bu iş, takva yolunu tahsil etmekten başka bir şekilde elde edilemez.
    [Makalat, Suruş, 3.c, 223-253. S. ]
    Hak ile Aşk ile
  • Mahkum Arap Kadir bu bahçede linç edildi.... Kerim Korcan o olayı görmüş ve çok etkilenmişti. İşte ondan LİNÇ eserini yazdı. Sonra da eser filme alındı.
  • Kemalist Rejimin Hasta ettiği Kadın & Seçme ve Seçilme Hakkı

    Kemalist rejimin övündüğü inkılapların başında “Kadınlara seçme ve seçilme hakkının” verilmesi ve Isviçre’den alınan Medeni Kanun gelir.

    Halbuki gerçekler hiç de öyle değil. Kadınlar üzerine yaptığı yayınlarla dikkat çeken Prof. Dr. Ömer Çaha’ya göre 1926’da Isviçre’den alınan Medeni Kanun kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği sağlamadı. Ingilizce neşredilen “Women and Civil Society in Turkey” isimli kitabında kadınlar aleyhindeki maddeleri sıralayan Prof. Çaha, Isviçre Medeni Kanunu’nun kadınlara verdiği hakların, Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesi’nin kadınlara verdiği haklardan geride olduğunu ifade eder.[1]

    Gelelim kadınların seçme ve seçilme hakkına…

    Evvela şunu belirtelim; M. Kemal döneminde bırakın kadınları, erkeklerin bile seçme hakkı yoktu.
    KAYNAK: Vakit Gazetesi, 4 Nisan 1930…

    ***

    Çünkü milletvekillerini bizzat M. Kemal atamaktaydı. Mesela 1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde; “(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kâtî vaziyet Gazi hazretleri umumî listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.[2]

    Bu durum M. Kemal’in ölümünden takriben 10 sene daha böyle devam etti. Akabinde Batı’nın zorlamasıyla demokrasiye geçildi. Bu mevzu hakkında bir makale neşretmiştik, merak edenler oradan tafsilatını okuyabilir.[3]

    Kadınlara seçme ve seçilme hakkı iddia edildiği gibi kemalist rejim tarafından armağan edilmemiş, aksine bütün engelleme çabalarına rağmen kadınlar söke söke almışlardı.

    Ayşe Hür, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinin “ne lütuf, ne de erken” olduğunu belirtir ve ekler:

    “Resmi ideolojinin iddia ettiği gibi 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması bir ‘lütuf’ değildi. Aksine, Cumhuriyetin erkekleri, 9 yıl boyunca kadınlara bu hakkı vermemek için ellerinden geleni yapmışlar, onları yıldırmak, sindirmek için her türlü aracı kullanmışlardı. (Bu yıllarda erkek adaylar da merkezden belirleniyordu ve seçimler iki dereceliydi.) Kadınlar ise Ingiliz ve Amerikan Sufrajetleri gibi zorlu bir mücadele vermemekle birlikte, Istiklal Mahkemelerinin rejimin en güçlü adamlarını bile idama mahkûm ettiği, sürdüğü o yıllar boyunca, siyasi haklara ilişkin taleplerini ısrarla dile getirmeye çalışmışlardı. Bu ısrarlı tutumları sayesinde elde ettikleri seçme ve seçilme hakkı, resmi ideologların tekrarlamayı pek sevdikleri gibi Fransa’dan (1944), Japonya’dan (1945), Isviçre’den (1971) önceydi ama Yeni Zelanda’dan (1893), Avustralya’dan (1894-1908), Finlandiya’dan (1906), Norveç’ten (1913), Danimarka ve Izlanda’dan (1915), Rusya ve Hollanda’dan (1917), Ingiltere, Almanya, Avusturya, Letonya, Polonya ve Estonya’dan (1918), Arnavutluk, Çekoslovakya ve ABD’den (1920), Azerbaycan, Ermenistan ve Isveç’ten (1921), Moğolistan, Tacikistan, Kazakistan, Türkmenistan, Ekvador, Romanya, Güney Afrika, Ispanya, Şili, Portekiz, Uruguay, Tayland, Brezilya’dan (hepsi 1924-1933 arası) sonraydı.”[4]

    Ayrıca parti programında kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıdığını ilan eden ilk parti CHP değildir. Bu hakkı tanıdığını ilk kez 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası ilan etmişti. Fakat bu parti M. Kemal’in talebiyle kapatılmıştır.[5]

    Kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinde hiç şüphe yok ki Nezihe Muhiddin hanımın büyük payı vardır. Ancak kemalist rejimin gadrine uğrayan bu mücadeleci kadın bir akıl hastanesinde gözlerini hayata yumdu. Yaprak Zihnioğlu, 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde “Nezihe Muhiddin: Bir Osmanlı Türk Kadın Hakları Savunucusu” başlıklı master tezi yaptı. Yıldıray Oğur, bu master tezi üzerinden Nezihe Muhiddin’in hikayesini kaleme aldı ve Yaprak Zihnioğlu’na tasdik ettirdikten sonra yayınladı.

    Işte o yazı:

    (Yazı kısaltılıp düzenlendi. Bazı fotoğraflar tarafımızdan eklendi.)

    *

    1889’da Kandilli’de doğan Nezihe Muhiddin, Arapça ve Farsça ardından Almanca ve Fransızca biliyordu. 1909 Maarif Nezareti’nin hocalık sınavını kazanıp hayata atıldı; Kız Idadi Mektebi’nde fen bilimleri hocası oldu. Darülmuallimat adı verilen Kız Öğretmen Okulu’nda iktisat dersleri verdi; aynı anda kızlara dil ve spor öğretmek için açılan Ittihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi’ne müdür olarak atandı.

    II. Meşrutiyet’in hürriyet rüzgarları esmekteydi. Kızların eğitim için Avrupa’ya gönderilmesini destekleyen ilk yazısı yayımlandığında sadece 18 yaşındaydı. On dokuz yaşında yazdığı “Kızlarımızın Psikolojisini Mütalaa” yazısı yurt dışında bile alaka gördü. Sadece kadınlık meselesi üzerine yazmadı; siyaset ve edebiyat yazıları da Hüseyin Rahmi, Yusuf Akçura, Celal Nuri gibi dönemin ünlü isimlerinden takdir gördü.

    1912’de Balkan Savaşları sonrası hayır işleri için kurulan Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği’nin, aralarında Ahmet Ağaoğlu’nun eşi Sitare Hanım’ın da bulunduğu, kurucu kadrosunda yer aldı; uzun yıllar bu derneğin genel sekreterliğini yaptı. Osmanlı Donanması’nı desteklemek için kurulan Donanma Cemiyeti’nin Kadınlar Şubesi’ni açtı. Öğrencileriyle savaştan gelen askerlerin tedavi gördüğü hastanelerde hastabakıcılık yaptı.

    ***

    1. Dünya Savaşı’nın ardından, işgal yıllarında da milli mücadelenin yanında oldu, yazılar yazdı. Istanbul’un işgalinin ardından toplanan Milli Kongre’nin delegeleri arasında yer aldı.

    Tüm hayır işleri bir yana, kafasında esas başka bir mesele vardı: Kadınların siyasi hayata katılması ve birliği. Savaş bitmiş ve Ankara’da yeni rejimin temelleri atılmaya başlanmıştı; ama Meclis’te Kemalistlerin Birinci Grubu ve muhaliflerin Ikinci Grubu’nun anlaştıkları birkaç meseleden biri kadınlardı. Ikisi için de siyasette kadının adı yoktu. M. Kemal’in Halk Fırkası adıyla bir parti kurma niyetinin daha yeni yeni ortaya çıktığı günlerdi. Müzakereye açılan Seçim Kanunu’nun 2. maddesinde “On sekiz yaşını geçen her erkek seçmen seçme hakkına sahiptir.” yazıyordu.

    Tam bu sırada Ahmet Emin Yalman’ın “Vakit” gazetesinin açtığı “Kadınlara seçme ve seçilme hakkı” tartışması büyük alaka gördü. Kamuoyu artık bunu duymaya hazırdı. Nezihe Muhiddin ve 13 kadın arkadaşı, 30 Mayıs 1923’te daha Cumhuriyet bile ilan edilmemişken kadınların siyasi hakları yani seçme ve seçilme hakkı için bir kadın şûrası toplamaya karar verdiklerini açıkladı. Gazetelerin büyük alaka gösterdiği ve II. Meşrutiyet’in önemli devlet adamlarının eşleri ve kızları olarak tanıttığı kadınlar “Türk kadınlığının siyasal haklarını kazanmaya kararlı olduklarını ve kazanacaklarından zerre kadar şüphe beslemediklerini” söylüyorlardı. Şûraya bütün kadın derneklerinden ikişer delegeyle yüksekokul ve lise mezunu bütün kadınlar davet edilmişti.

    15 Haziran 1923 günü Darülfünun konferans salonunda toplanan Kadınlar Şûrası’ndan beklenen karar çıktı: “Kadınlar Halk Fırkası” kurulacaktı.

    Daha rejimi kuran Birinci Grup’un Halk Fırkası’na (CHP’ye) dönüşmesine bile 5 ay vardı. Kadınlar, ilanından 5 ay evvel Cumhuriyet’in ilk partisini kurmak için Kemalistlerden evvel davranıp ilk adımı atmışlardı. Ertesi günkü gazeteler, fırkanın kuruluşunu büyük puntolarla duyurdu.

    Nezihe Muhiddin’in başkanlığındaki fırkanın idare heyetinde Şükufe Nihal, Nimet Rumeyde, Latife Bekir, Muhsine Salih, Seniyye Izzeddin gibi dönemin ünlü kadınları yer aldılar. Partinin kurucularının çoğu Nezihe Muhiddin’in Esirgeme Derneği ve Donanma Cemiyeti’nden gelen arkadaşlarıydı.

    Partinin tüzüğü ve programı basında yer aldı. Kemalistlerin Dokuz Umdesi’ne nazire yaparcasına kadınlar Dokuz Umde belirlemişti. Kadın hakları tedrici olarak istenecekti. Ilk hedef belediye seçimlerinde oy verme hakkıydı.

    Devletten ilk tepki, partinin kuruluş evraklarının teslim edildiği Istanbul Valisi’nden geldi: “Kadınların haklarını alması bir eğitim meselesidir.”

    Valilik, parti kuruluşuna karar vermesi için evrakları ve tüzüğü Ankara’ya Içişleri Bakanlığı’na gönderdi. Ilk kez bir parti kuruluyordu, buna da ancak Ankara karar verebilirdi.

    Ancak partinin kurulmasıyla ilgili cevap bir türlü gelmiyor, partinin durumunun görüşülmesi sürekli başka tarihlere erteleniyordu. Ama Nezihe Muhiddin’in Ankara’yı beklemeye tahammülü yoktu. Meclis’te Aile Kanunu’nda değişiklik yapılması gündeme gelmişti. Kadınlar Halk Fırkası değişikliğin kadınlar lehine yapılması için harekete geçti. Türk Ocağı’nda aralarında Halide Edip ve Muallim Nakiye Hanım’ın da bulunduğu 300 kadının katıldığı bir kadın konferansı düzenlendi. Konferansta kürsüye çıkan Nezihe Muhiddin, 3 kez boş ol denerek erkeğin kadını boşadığı talakın kaldırılmasını istedi, çok eşliliği ve çocuk yaşta evlendirmeyi eleştirdi ve Ankara’ya seslendi:

    “Kadını millet camiasından ayırmayan laik Cumhuriyetimizden evlilikte, boşanmada, verasette kadın ve erkek hukukunun eşit olarak gözetileceğini beklemek hakkımızdır.”

    Konferansta komisyonlar kuruldu ve talepler bir muhtıra olarak Meclis’e gönderildi. Basın da yoğun alaka göstermiş, toplantıya katılan ünlü kadınlar gazetelere yazılar yazmıştı. Kamuoyunda güçlü bir ses çıkarılmıştı.

    Ama Kadınlar Halk Fırkası’nın arkasına düşmüş Ankara’nın cevabı gecikmedi. Parti kuruluşu için cevap 8 ay sonra geldi. Kadınlar Halk Fırkası (KHF)’nın programı “bazı düşünceler” sebebiyle hükümetçe reddedilmişti. Bu düşüncelerin neler olduğu hakkında ise hiçbir ayrıntıya girilmemişti. Fırka bir erkek müşavirlik kurup başına rejime yakın Fethi Bey’i getirerek tekrar şansını denedi, Halk Fırkası’na (CHP) bağlılık mesajlari gönderdi, ama yine de olmadı.

    Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarıysa öyle hemen pes etmemekte kararlıydı. Partinin progamını biraz yumuşattılar, en göze batan kadınların siyasal hakları için mücadeleyi öngören ikinci maddeden ve “kamuoyunu karıştırmamak” için başka illerde örgütlenmekten vazgeçtiler ve tüzüklerine açıkça “Birliğin siyasetle alakası yoktur.” maddesini eklediler. Bu programla başvurdukları Valilik, bu kez Türk Kadın Birliği (TKB)’nin kurulmasına izin verdi. Sorun siyasi haklar için mücadeleydi. Siyasal hak talebi resmi makamlar nezdinde yumuşatılsa da Türk Kadın Birliği’nin ana hedefi değişmemişti.

    400 üyeye ulaşan birlik, siyasal haklar konusundaki ketumiyetini 1925’in Ocak ayında, yeni binasına taşındıktan sonra düzenlediği açılışta bozdu. Ilk fırsat ise önlerine hemen bir ay sonra çıktı. Istanbul’da boşalan bir vekillik için Halide Edip ve Nezihe Muhiddin mebusluk için aday gösterildi.

    Sembolik olan bu adaylıklara en büyük tepki kemalist rejimin yayın organı Cumhuriyet gazetesi ve Yunus Nadi’den gelmişti. “Cins-i latif”, “Havva kızları” gibi cinsiyetçi tanımlamalarla andığı kadınlarla dalga geçen, kendi propagandalarını yapmakla suçlayan Yunus Nadi ile Nezihe Muhiddin arasında gazeteler üzerinden sert bir polemik başladı.

    *
    Doğrudan Nezihe Muhiddin’i hedef alan Cumhuriyet gazetesinin bunun gibi cinsiyetçi yayınları, açık bir kadın düşmanlığından başka bir şey değildi:

    “Salonda zarifane konuşmaktan, yahud gazetecilere resimlerini vermekten yahud da balodan sinemaya, sinemadan dansa koşan hanımlara karşı, açık ve samimi konuşalım, biz erkekler hürmet de etsek yalandır. Bu hürmet ancak onların zarafetlerine daha ince bir çeşni vermek ve sonra da bu zarafeti şaşırmış ve hayran seyr ü temaşa (seyretmek) içindir.”

    Kadın Birliği sonunda kendini anlatmak için haftalık “Kadın Yolu” dergisini çıkarmaya başladı. Nezihe Muhiddin ilk sayı için kaleme aldığı “Kadın Yolu’nun Şiârı” başlıklı makalede, Batılı liberal siyasi terminolojiyle ne istediklerini net bir şekilde ortaya koymuştu:

    “Yasalar karşısında eşit olan vergi veren kadınlar neden seçme ve seçilme hakkından yoksundur?”

    *
    Serbest Fırka’nın Nezihe Muhiddin’i Istanbul’dan milletvekili adayı göstermesi Kemalist basında Muhiddin nefretini yeniden uyandırmıştı. Akbaba dergisinde çıkan ve Cumhuriyet gazetesinin 1. sayfasından verdiği karikatür Serbest Fırka’nın kendini feshetmek zorunda kalmasından üç gün sonraya ait.

    Başvuruyla ilgili gazetelerin sıkıştırdığı CHP müfettişi “Kadınlar evlerinde yapacak ev işi kalmazsa bu işlerle ilgilenmeye başlayabilirler.” diyebildi.

    Kadın Birliği ne yapıp ediyor gazetelerin birinci sayfalarından düşmüyordu. Üçüncü yılında Diyarbakır, Denizli, Afyon ve Aydın gibi şehirlerde şubeler açtı. “Ahlakta ve Kazançta Eşitlik” gibi kampanyalarla eşit işe eşit ücret isteyip yoksul kadınların fuhuşa sürüklenmesine karşı çalıştılar; “Kadınlar polis de olabilir.” gibi açıklamalarla kamuoyunun kadın meselesine ilgisini hep diri tutmayı başardılar. Cumhuriyet gazetesi bu teklifi de alaycı bir dille karşılamakta gecikmemişti:

    “Mebus olmayacağını anlayan kadınlar şimdi de polis olmak istiyor.”

    1927’de toplanan Türk Kadın Birliği kongresinde üy yıl evvel programdan çıkarılan “Siyasal hakların alınması için çalışılacaktır.” maddesi yeni bir formülle geri getirildi, Nezihe Muhiddin yeniden başkanlığa seçildi. Işte bu, sonun başlangıcı olacaktı.

    Kampanya kongreden hemen sonraki gün başlatıldı. Üyelerden birkaçı basına, CHP’ye, Valiliğe ve Emniyet’e mektup yazarak Nezihe Muhiddin’in yolsuzluk yaptığını, kongrede seçimlerde yapılan usulsüzlükler nedeniyle Kadın Birliği’nin gayrikanuni ilan edilmesi gerektiğini iddia ettiler.

    Ertesi gün Nezihe Muhiddin hemen bir basın toplantısı düzenleyerek bütün iddiaları reddetti. Kongrenin basının önünde gerçekleştiğini, hiçbir itiraz olmadığını, kongrede hesapların incelenmesini bizzat teklif ettiğini hatırlattı. En kritik mesajı ise hükümeteydi:

    “Sizinle bir sorunumuz yok.”

    Yeni program valilikçe onaylandı. yolsuzluk iddiaları da asılsız çıktı. TKB, 1927 seçimleri için çalışmaya başlamıştı. Bu kez yine Ankara’yı ters köşeye yatıracak bir hamle yapıldı. CHP’den kadın aday gösterilmesi için çalışılacaktı. CHP bu hamleye “Anayasaya uygun değil.” diyerek karşı çıktı. Bu arada Kazım Karabekir Paşa gibi isimler de Kadın Birliği’nin kadın aday göstermesine destek açıklamaları yaptılar.

    *
    Kadın Birliği bir heyet kuracak, bu heyet Reisicumhur M. Kemal’i ziyaret ederek ondan anayasanın değiştirilerek kadınlara oy hakkı verilmesini isteyecekti. Toplantıdan bir de seçim beyannamesi çıkmıştı. Beyanname CHP’nin “henüz hazır değiliz” savunmasına bir cevaptı:

    “Kadınların bütün bu haklarına sahip olması lazım gelen an gelmiştir.”

    Kadın Birliği’nin Ankara’da M. Kemal’i ziyaret planı da suya düşmüştü. Kötü bir şeyler olduğunun farkına varan Nezihe Muhiddin önlem almak için seçimlerde milletvekili adayı göstermekten vazgeçtiklerini açıkladı. Ama seçme ve seçilme hakkı için kampanya Temmuz ayı boyunca sürdürüldü. Birlik, kampanyayı tersten esmeye başlayan rüzgara meydan okuyan bir bildiriyle tamamladı:

    “Biz ölünceye kadar bu hak uğrunda çalışacağız ve ömrümüz kifayet etmez, bu hakkı alamazsak ahfadımız, torunlarımız, mutlaka alacaktır!”

    M. Kemal ve bütün bakanlar Istanbul’daydı. Sesleri artık fazla çıkmaya başlayan Türk Kadın Birliği’ne operasyon için düğmeye basılmıştı.

    Önce 25 Ağustos 1927 günü TKB’nin Heybeliada’da düzenlediği yaz kampı polis tarafından basıldı, izinsiz oldukları gerekçesiyle çadırlar söküldü. Birliğin Değirmendere’ye düzenlediği gemi gezisi iptal edildi. Nezihe Muhiddin’in girişimleri hiçbir netice vermedi. Kısa bir süre sonra, daha önce işe yaramayan yolsuzluk iddiaları yeniden sandıklardan çıkarıldı. Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere, basında Nezihe Muhiddin’i itibarsızlaştırmak için bir kampanya başlatılmıştı. 10 Eylül günü polis dernek binasında arama yaptı. Valilik aramanın ardından basına Nezihe Muhiddin’in birlik kasasından beş yüz lirayı kendisi için harcadığını, dernek merkezini evi gibi kullandığını açıkladı. Birlik idaresinden Doktor Safiye Ali, gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’i suçlayarak istifa etti.

    19 Eylül günü polis Kadın Birliği’nin faaliyetlerini geçici olarak durdurdu ve belgelerine el koydu; kadınların siyasal hakları için çalışma maddesinin eklendiği yeni tüzük de lağvedildi.

    Nezihe Muhiddin ise henüz pes etmemişti. Birliği olağanüstü kongreye çağırdı, polisten evraklarının kendisine iadesini istedi. Polis belgeleri vermeyerek kongrenin yapılmasını yasakladı. Cemiyet idaresi gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’in Cihangir’deki evinde toplandı. Savcılığa dilekçe yazıldı, heyet üyeleri gazetelere Nezihe Muhiddin’i destekleyen açıklamalar yaptılar.

    Gazeteler ise Nezihe Muhiddin’i çoktan istifa ettirmişti. Milliyet istifa haberini “Yerinde bir karar” başlığıyla duyurmuştu.

    Bu arada hükümet yanlısı cemiyetin kadın üyeleri de bir araya geldiler ve imza toplayıp olağanüstü kongre için valiliğe başvurdular. Valilik muhaliflerin kongre başvurusunu hemen kabul etti. Valilik eliyle Türk Kadın Birliği’nde darbe yapılmaktaydı.

    Nezihe Muhiddin bu kongrenin yasa dışı olduğunu ve istifa etmeyeceğini açıkladı. Türk Ocağı binasında polis denetiminde yapılan kongreye alınmayan Nezihe Muhiddin’i savunan üyeler sert şekilde susturuldu. Yetersiz sayı olmasına rağmen hemen seçimler yapılarak Nezihe Muhiddin’i valiliğe şikayet eden mektubun sahibi Saime Hanım (Saime Eraslan 1951’de Taha Toros’a yazdığı bir mektupta bunu itiraf etmişti), Latife Bekir ve Sabiha Sertel’in de aralarında bulunduğu yeni bir yönetim kurulu seçildi.

    Habere en çok Cumhuriyet gazetesi sevinmişti. Yunus Nadi, Nezihe Muhiddin’in Türk Kadın Birliği yönetiminden düşürülmesi için ertesi günkü köşesinde sevincini gizlememişti:

    “Oh diyoruz, aman kurtulduk!”

    Yeni TKB’nin ilk icraatı da Nezihe Muhiddin’i ihraç etmek oldu. Birlik yeni amacını da “Türk kadınına hukuk ve vazifelerini göstermek, kadınlığı tekamüle doğru sevk etmek” olarak açıkladı. Birliğin bir hayır cemiyetine dönüştürülmesine tepki gösteren Nezihe Muhiddin, hukuk mücadelesini bir süre daha sürdürdü. Kadın Birliği’ne müdahalesinin hukuk dışı olduğu gerekçesiyle Valilik aleyhine dava açtı. Valilik kendini “Nezihe Muhiddin ihraç edildiği için böyle bir dava açamaz” diye savundu ve hemen taarruza geçti. Valilik de Nezihe Muhiddin aleyhine yolsuzluk ve görevini kötüye kullanmak suçlamalarıyla dava açmıştı.

    Iddialar için “iğrenç” diyen Nezihe Muhiddin artık pes etmişti. Gazeteler uzun süre onun adından sadece adliye haberlerinde bahsettiler.

    Türk Kadın Birliği’nin yeni başkanı Latife Bekir, gazetecilerin “Siyasetle ilgilenecek misiniz?” sorusuna, “Hayır. Biz Nezihe Hanım gibi hayallerin peşinde koşacak değiliz.” diye cevap vermişti.

    Nezihe Muhiddin’in uğruna linç edildiği hayali 1934’te gerçekleşti. 5 Aralık 1934 günü Meclis kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren kanun değişikliğini kabul etti. Nezihe Muhiddin’in on bir sene önce istediği ve bunu istediği için cezalandırıldığı hak, kemalist rejimin “kadınlara büyük hediyesi” olarak bahşedilmişti. Rejimin emrine giren Kadın Birliği yıllardır uğruna mücadele ettiği bu “lütuf” için sokaklara çıkıp M. Kemal’e şükranlarını sundu. Kutlama için düzenlenen toplantıya Nezihe Muhiddin çağrılmadı, kürsüye çıkan konuşmacılar sözlerini “Yaşasın kadınlık, yaşasın Gazi” diye bitiriyordu.

    O günlerde artık köşesine çekilmiş romanlar yazan Nezihe Muhiddin’in “Yedigün” dergisinde, zekice esprilerinin bile onunla alay etmek için kullanıldığı, “Nezihe Muhiddin Hanım Ne Âlemde” başlıklı bir röportaj çıktı.

    “Nezihe Muhiddin gibi siyasi hayallerimiz yok.” diyen Latife Bekir de 1946’da CHP’den Meclis’e girdi. Kadın Birliği 1949’da yeniden kuruldu. Birlik, 1952’de kurucusu Nezihe Muhiddin’e büyük bir sürpriz yaptı. Birliğin Istanbul Şube Başkanı olan feminist gazeteci Iffet Halim Oruz, Nezihe Muhiddin için bir jübile gecesi düzenledi.

    Artık tamamen köşesine çekilen Nezihe Muhiddin evinde her ayın ilk cuması kadınlarla çay sohbetlerinde bir araya geliyor, lise öğretmenliği yaparak ve popüler romanlar yazarak hayatını kazanmaya çalışıyordu.


    ***

    Siyasi faaliyetleri gibi edebi eserleri de yıllarca yok sayıldı. O günlerin tarihini yazanlar, onun açılış konuşması yaptığı toplantıları yazarken bile ondan bahsetmeyi uygun bulmadılar. Bu unutulmaya ve yalnızlaştırılmaya heyecanlı bünyesi ve berrak zihni daha fazla dayanamadı. Kadın arkadaşları onu bir akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldılar. Ve 10 Şubat 1958 günü Şişli’deki o akıl hastanesinde yalnız ve unutulmuş bir kadın olarak hayatını kaybetti. Adı o kadar unutulmuştu ki Cumhuriyet gazetesi onun ölüm haberini verirken “Nezihe Muhiddin Araz vefat etti.” diye adını başka bir ünlü yazarla karıştırmıştı.

    ***

    Şişli Camii’nden kaldırılan cenazesinde eşi ve yakın dostlarından başka kimse yoktu. Kurucusu olduğu Türk Kadın Birliği sadece bir çelenk göndermekle yetinmişti. Annesinin ölümünden sonra oğlu Malik de ortalardan kayboldu. Onun da Beyoğlu sokaklarında yatıp kalktığı ve orada öldüğü söylenir.


    ***

    Yaprak Zihnioğlu’nun 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde yazdığı tezi olmasa Nezihe Muhiddin’in adı çoktan tarihten silinmiş olacaktı. Ama Nezihe Muhiddin, o tezle tarihin tozlu sayfalarından çıkıp yıllar sonra kadınlara haklarını rejimin bahşettiğini söyleyen resmi tezin karşısına dikiliverdi.[6]

    .

    **********

    .

    KAYNAKLAR:

    .

    [1] Ömer Çaha, Women and Civil Society in Turkey: Women’s Movements in a Muslim Society, Routledge, New York 2016, (ilk baskı: Ashgate Publishing, Londra 2013), sayfa 47, 48.

    [2] Cumhuriyet Gazetesi, 1 Nisan 1931. Daha fazla kaynak için bakınız;

    https://belgelerlegercektarih.com/...-yoksa-ataturkun-mu/

    [3] Tafsilat için bakınız;

    https://belgelerlegercektarih.com/...ek-parti-rejimi-chp/

    [4] Ayşe Hür, Öteki Tarih, cild 3, Profil Yayıncılık, 3. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 208 ve devamı.

    Yazarın Özet Kaynakçası: Hüseyin Aykol, Aykırı Kadınlar, Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri, Imge Kitabevi, 2012, (Osmanlı döneminin özeti için: bianet.org/bianet/siyaset/142597-soke-soke-aldilar#.UL9gz-qFYv1.twitter); Aynur Demirbilek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikayesi, Imge Kitabevi, 1993; Bir Adalet Fermanı, Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar, Derleyen: Lerna Ekmekçioğlu-Melissa Bilal, Aras Yayıncılık, 2006; “Kadın Dosyası”, Hazırlayan: Hülya Balcı Akarlı, Toplumsal Tarih, S. 99, Mart 2002, s. 6-57; Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız Inkılâp, Metis Yayınları, Istanbul 2003; Ayşegül Yaraman-Başbuğu, Türkiye’de Kadınların Siyasal Temsili, Bağlam Yayınları, 1999.

    [5] Serbest Cumhuriyet Fırka Programının 11. maddesinde, “Fırka bir dereceli intihap usulünün tesisini ve siyasi hukukun Türk kadınlığına da teşmilini (genişletilmesini) müdafaa edecektir” deniliyordu.

    Bakınız;

    Cemil Koçak, Belgelerle Iktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 199.

    [6] Yıldıray Oğur, Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları, Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 177-201.

    Yaprak Zihnioğlu’nun master tezi; “Kadınsız Inkılâp: Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği” adıyla Metis Yayınları (Istanbul 2003) tarafından neşredildi.

    .https://www.google.com/...e-secilme-hakki/amp/

    **********

    .

    Kadir Çandarlıoğlu

    .

    **********
  • Mutluluğa açılan kapı;
    Her zaman en büyük acıların, en büyük savaşlarım oldu...
    Değişim öyle zorlu, sonucu bir o kadar mucizevi olan bir durum ki. Bedeninin deri döktüğünü, ruhunun kıyafet değiştirdiğini, zihninin kendini yenilediğini hissediyorsun...
    Kadir Can
    Sayfa 12 - Dorlion Yayınları
  • 416 syf.
    ·Puan vermedi
    "Bir gece yatıyorduk, uyandırdı bizi. Ben gidiyorum arkadaşlar, dedi. O gün Durmuş Ağa horoz için azarlamış onu, bir güzel de dövmüş sonra. Buna içerlemiş çocuk. O gece gitti. Giderken de dedi ki: Ben, dedi, bir gün bu Yenice'ye döneceğim, diyar diyar gezeceğim, iyi bir horoz bulup alacağım, dedi. Horoz alacakmış da Durmuş Ağa'nın horozunu dövdürecekmiş. Böylece öç alacakmış..."(#54989704)
    Kitapta ilk başkaldırıyı başlatan Arap Seyfi oluyor. Bu yalnızca bir başkaldırı değil. Köylünün içinde biriktirdiği isyan, bir horoz kadar değer görmeyen köylünün feodaliteye isyanıydı...
    Fakirliğin, ezilmişliğin büsbütün dünyaya egemen olan zulmün yaktığı yürekleri en derine kadar hissediyoruz... Fakiriz, ama gururluyuz klişesinin aslında kullanıldığı kadar basit bir cümle olmadığını, o gururu kalbine kadar hissettiren kitap yer yer bunu kimi cümleler ile açıkça anlatıyor "Sana yalan gelir, dışarda boş tencere kaynattım, el derdimizi bilmesin, yiyecekleri yok da aç yatıyorlar, demesinler diye..."(#54988910) Dışarıda el laf etmesin diye boş tencere kaynatmak?! Bir gün bizde nasiplenebilecek miyiz bu gururdan?...

    "Dört duvarlı, basık tavanlı bu yeryüzü bölüntüsünde kişiler kendi paylarına düşen eskimeyi hiç farkında olmadan zamana bırakıyorlardı. Durdukları yerde eskiyorlar, azar azar tükeniyorlar, azar azar ölüyorlardı. Ve günün birinde de, hayatlarını büsbütün, birkaç kişinin anısına dağıtıp bu dünyadan çekilip gideceklerdi."(#55132197)
    Belki de kitabın tüm mesajı bu bölümdeydi. Bize vermek istediği mesaj, bilinçlenin diyen mesaj bunda gizliydi...

    Aslında ben hala incelemeye nerden başlayacağıma karar veremiyorum, o kadar dolduruyor ki insanı bu kitap... Halil'i mi, Emine'yi mi, Osman Emmi'yi mi, Kamber'i mi oğlu Remzi'yi mi, Seyfi'yi mi?... Hangi karakter üzerinde yoğunlaşsam karar veremedim bile... Çakal diye tabir edilen Omar karakteri bile o kadar doldurdu ki içimi... Halime'sinin kanına giren, Emine'nin kanına giren ağa oğlu Selim'i öldüren, intikamını alan, başkaldıran Omar, yalnızca bir ırz düşmanına değil aynı zamanda ağalara da başkaldırmıştı... Selim'i öldüren Omar'ın "Bundan gayrı boynum bükük değil." demesi, bize daha ne kadar açık mesaj verebilir bilemiyorum...

    Bir horoz yüzünden Ağa'dan azar işiten, dayak yiyen, Ağa'nın horozunu yenecek bir horoz bulmak için, intikamını almak uğruna köyden ayrılıp 5 yıl çalışıp didinen Seyfi'ye ne demeli peki? Halil'in, Emine'nin kurtuluşu, köylünün uyanışı Seyfi'nin bu gururlu hırsı sayesindedir. Bir horozun bu kadar anlam taşıması oldukça tuhaf bir üzüntü veriyor bizlere...
    Kamber Dayı'nın Remzi'yi okutma çabası, ağaların Kamber'i oğlunun yanında rencide etmesi,"Bizim de ciğerimiz var" demesi, gözü dolmuş Kamber'in oğluna teselli vermesi, Remzi'nin okul için saatlerce yol yürümesi, umudun ne olduğunu açık bir dille anlatıyor: Okumak!...
    Nihayetinde Ağa'sının bunca zulmüne dayanamayıp oğlunu okutabilmek için köyü terkeder Kamber.
    Osman Emmi'ye değinmeden edemeyeceğim, sen ne güzel bir detaysın... Aliye'sine kavuşamayıp hastalığına yenik düşüp ölen Hıdır'dan sonra Eski ve tek dostu Kamber'in ayrılışını kaldıramayan kalbi oracıkta pes eder... Dostunun ayrılışına dayanamayıp can vermek, ne bileyim dokunuyor işte...

    Ve gelelim en çok ismi geçen karakterlere...
    Halil ve Emine... Babası Mahmut'un deyişiyle talihsiz Emine, boynu bükük Emine...
    Boynu bükük kelimesi 30'dan fazla geçiyor kitapta... Hatta o kadar geçiyor ki bir bölümde taşın bile boynu bükük, denilir...
    Yılmaz Güney, diğer yazarlar gibi baş karakteri kusursuz göstermiyor hatta yeri geldiğinde Halil'in saçma davranışlarına sinir oluyorsunuz. Aslında bu durum bile Yılmaz Güney'in "köylü"yü ne kadar gerçekçi anlattığını gösteriyor. Diğer yazarlar gibi alışılagelmiş köylü profilini çizmiyor veya yüceltmiyor... Taa içinden ve en gerçekçi haliyle anlatıyor. İki sevdalı var işin içinde zaten sevda araya karıştı mı her şey değişiyor... Kamber Dayı'nın da Halil'e dediği gibi "Bu sevda bahar gibidir Halil'im; adama her yan güllük gülistanlık görünür, kokulu görünür, hoş görünür. Adamı esrik eder, mahveder. Bir de bunun yazı var, kışı var. İnsan ömrü hep bahar değildir yavrum..."(#55032839) Ki hep baharı yaşamadı bu sevda...
    Ama Emine, sen ve sadakatin; bir kadının sevgi konusunda erkeği nasıl ezip geçtiğini o kadar açık ediyorsun ki, hemcimsenden iyice nefret ettirdin, utandırdın... Hem ne demiş atalarımız "Jin heye ji sed mêrî çêtir e"... Yani, kadın vardır yüz erkeğe bedel... Sanırım atalarımızın kastettiği kadın profili sensin. Çalışamayan babası yerine 3 erkek kadar çalışan, sevdasında emeğinde, direnişinde bu kadar yiğit olmak... Kadın nedir sorusuna iyi bir cevapsın. Erkeklere de, tabiri caizse odun Halil'e de bir tokatsın... Her şeye rağmen Halil'den vazgeçmeyen sevdiği kişinin içi rahat etsin diye ölümü bile göze alabilen bir varlık. Halil belki
    "Ama ölsem ağlarsın değil mi Halil?" soruna cevap vermedi ama ağlattın bizleri be...
    Halil'i de yabana atmayalım tabi yetim ve öksüz Halil Kadir Ağa'nın elinde büyümüş bir Halil elbette kolay vazgeçemiyordu kendisini büyüten ağadan... Zaten kimse eceliyle ölmemiş Halil'in soyundan(#55106596) anası kurtarmış... Yıllar sonra ailesinden tek kalan Halil'i de öldürmeye gelirler, Halil merttir gelen iki kişiyi de yaralayıp içindeki intikam hırsını az da olsa dindirmiştir. Cesurdur Halil... Zaten isyan kanında varmış. Ağa'nın tecavüzcü oğlu Selim uzun atlama yarışında hava atarken köylüye, Selim'e meydan okuyup kazanan Halil kendini iyice ele vermişti bu konuda...

    Aliye'ye vurulan Hıdır, sen de Emine gibi sevgine sadıktın, Aliye'ye hiç mi hiç bu sevgini haketmedi...
    Emine'ye sonradan vurulan Ali, sen de çok güzel sevdin...
    Ve Seyfi...
    Ne güzel bir anda çıktın sen... Elinde kel horozla intikam almaya gelmiştin 5 yıl aradan sonra, horozu için seni döven Ağa'dan... Ama gel gör ki Ağa'lık ya bu feodalite ya bu, intikam alabilmen için bile para ortaya atman gerekti. Belki de o an tüm hevesin kırıldı ama köylü uyanmaya başlamıştı. İntikamını alman için kendi aralarında para biriktirmeleri bir uyanışı temsil ediyordu...
    Bir horoz ne kadar etki edebilir bir hayata demeyin. Çok etkiler... Hele ki bu hayat fakirliğin, ezilmişliğin pençesindeyken... İnancın, azmin ne olduğunu, neler getirebileceğini iyi anlattın bize...
    Horozun ve inancın tüm köylüye umut, Halil ve Emine'ye yol oldu... Yıllar yılı ağaların elinin altında yaşayan köylüler bir horoz ile uyandı...
    Bir horoz kadar değeri olmayanlar günü gelecek size hakettiğinizi verecek elbet...
    Umutla...

    İncelememi daha fazla uzatıp sizi sıkmak istemedim. Çok fazla eksiltili cümleler kurduğumun ve spoiler verdiğimin farkındayım, ama inanın sizi dopdolu hissettirecek duygu seline kaptıracak bu kitabı okuyunca bana hak vereceksiniz. Cezaevinde 16 aylık bir sürede yazdığı bu roman ilk romanı olmasına rağmen bu kadar etkileyici yazabilmesi, inandırıcı olması oldukça şaşırtıcı. Ki zaten Yılmaz bu kitabı nasıl yazdığını şu sözlerle dile getirmişti:
    "Boynu Bükük Öldüler, Nevşehir Cezaevi’nde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayak ucuma çeker, ayaklarımı altına sokar, uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım.”
    Kitabı okurken biz de canlandırıyoruz bu insanları gözümüzde, biz de yaşıyoruz...

    İncelememi hayranı olduğum ve idol gibi gördüğüm Yılmaz Güney'i bir diğer adı Çirkin Kral'ı överek bitirmeye kalkışmak isterdim ama bu sonunu getiremeyeceğim kadar uzun sürerdi. İncelemem elbette bu kitabı dile getirmeye yetmeyecek eksikliktedir. Hatalarım vardır eksikliklerim vardır mutlaka. Bunun için af buyrun. Seni unutmadım, unutturmayacağım Çirkin Kral. Ruhun şad olsun...
    Şuraya da sizler için Yılmaz Güney'in sevdiğim bir şiirini bırakıyorum. Hoş kalın, özgür kalın...

    "Bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin...
    Bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan...
    Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,
    Bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardır...
    Hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.
    Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
    Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.
    Damla damla birikiyor insan.
    Damla damla sevgili...
    Bir gün akıp gideceğiz hayata...
    Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.
    Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur...
    Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde."
  • sarsıntıdan sonra kalan korku gibi burdayım
    ben, loş ışıkta can atan parlama
    size çok fazla şey söylemeyeceğim.
    kırıldığımın bile farkına
    birileri beni süpürmeye geldiğinde vardım

    Kadir Zorlu