• Merhaba arkadaşlar. Oldukça güzel bir kitabımızı daha sona erdirirken hemen söylemem gereken bir durum var. Bu kitap 304 sayfa değil, 192 sayfa. Maalesef yetkili olduğum halde bu durumu değiştiremiyorum ama olsun ziyan yok. Tarih sevmeyen arkadaşlar bir de uzun diye merak ettikleri kitabı bırakmasınlar. 192 sayfa nedir ki, hemen bitiyor gözünüz korkmasın.
    Ayrıca burada bizimkilerin sevmediği birine (şimdi neden öyle dediğimi anlarsınız) ben teşekkür edeceğim. Hatta kocaman teşekkür edeceğim. O kişi Editör İsmail Küçükkaya. İlber Hoca ne derse tamam deyip kolları sıvayan bu kişi, el attığı kitapları o kadar güzel düzenleyip sunuyor ki, sayfalar su gibi akıyor, gayet düzenli ve pratik. Her şehirde bir resim çalışması yapmış ve İlber Hoca’yı da mutlaka araya sığdırmış. Böyle bir emeğe de teşekkür etmeden geçmek; sadece ve sadece yobazlık olurdu.
    Şöyle bir bakacak olursak bizim en büyük dertlerimizden biri olan Kırım üzerinden başlıyoruz. Neden en büyük derdimiz Sadık Koçak? Bu soruyu soracak olursanız da birazdan bahsedeceğim.
    Akabinde Orta Doğu üzerinden konuşuyoruz. Suriye, Şam, Halep, Kudüs, Irak, Lübnan. Bunlardan bahsediyoruz. Ben özellikle bir konuya değineceğim. Biz neden bu topraklarda halen bizleri bekleyen Irkdaşlarımızla iletişime geçmiyoruz? Benim tüm problemim bu aslında ve bu yıl sınava girdim. Girdiğim sınavda çok da kötü olmayan bir puan alsam da tercihimde sadece Coğrafya ve Tarih bölümlerini yazdım. Çünkü en büyük amacım eğer bir Coğrafya yahut Tarih bölümü mezunu olabilirsem; o topraklara gidip araştırmalar yapmak, tarihimize katkıda bulunabilmek ve geçmiş dönemimizin aydınlatılmasını sağlayarak geleceğe ışık tutan insanların yanında bulunmak. Allah nasip ederse olacak.
    Mısır, Bahreyn, Yemen gibi ülkeler ve burada yaşadıklarımızdan da konu açtık. İskenderiye Kütüphanesi olsun, Osmanlı Mirası olsun, bize çok sıkıntı yaşatan ve adına türküler yazdığımız Estergon ve Yemen üzerine bahsettik.
    Bir Yunan kültürüne giriş yaptık. O konuda halen sıkıntımız var ama medyanın yansıttığı gibi Yunanlarla değil; kendi ırkdaşımız Türklerle. Sıkıntı şu. Hristiyan diye onları Mübadele zamanı Yunana zorla gönderdik. Gidecek olanlar Hristiyan olanlar değil Türk olanlardı ve kendi amcalarımız, dayılarımız bize düşman kesilmiş gibi düşünün. Durum tam olarak böyle oldu. Onlar suçsuz, gönderen de CAHİL olunca sonuç böyle yansıdı işte. Girit, Atina, Ayranoz ama bir Türk için en önemli şehirlerden olan Selanik bizim bahsettiğimiz yerler. Selanik neden önemli diyen bu konuda ciddiyse Türkiye Cumhuriyetini kuran zatı muhteremin doğum yerine bir baksın diye tavsiye ediyorum.
    Arnavut, Makedon ve Bosnalı kardeşlerimiz; Budapeşte gibi gezilen görülen yerlerin hem tanıtımı hem kültürel özellikleri üstünde iyi durduk. Akabinde bir İran girişi vardı ki, gerçekten İran ile neden düşman olunduğunu anlamıyorum ben. Biri diyor çok savaştık, biri diyor İslam doğru yaşanmıyor falan. Arkadaşlar, ona bakacak olursak dünyanın en çok birbiriyle savaşan kuzenler diyebileceğimiz milletler kendi arasında AB denilen birliği kurdular. Yani bu kafadan artık çıkılması gerekiyor. Aynı kafa Osmanlı gibi bir İmparatorluğun sonunu getirdi. Bu artık bağnazlık olmaz mı yani? Gelişen dünyaya göre biz de komşularımızla iyi geçinmeliyiz. Zaten en çok etkilendiğimiz kültür bunlar olduğuna göre bunlara düşman olursak bir yerde kendi kültürümüze de düşman olmuş olmaz mıyız? Çok karışık bunlar çok.
    Aynı şeyi Rusya bahsinde de söyleyeceğim ama fazla tekrar etmeye gerek yok. Zaten şu son olaylar artık işin siyasi boyutunu tamamen kenara bırakarak konuşacak olursak, bizlere Batı ve Doğu’nun tamamen kopmaya yakın olduğu ve Doğu ülkelerinin kendi arasında dayanışmaya gittiğini gösteriyor. Burada da devlet adamlarının zekası belirleyici rol olacaktır. Rusya da özellikle Kültür anlamında Türklerle askeri ve eğitim hatta evlilik alanında da oldukça birleşik bir ülke olduğundan bu etkileşim kaçınılmaz olacaktır ve bizler bunun iyi tarafını almalıyız. Rusya dendiğinde aklımıza ne zaman ki sapıkça kadınları getirmezsek; işte o zaman kendimizi kültür anlamında zenginleşmiş bulacağız. Ayrıca işlenen bir konu da Kafkasya.
    İtalya ve İspanya ile etkileşimler, İtalya ile süregelen yılların ilişkisi zaten ortada. Bu konuda paylaşım da yaptım zaten çok detaya girmeyeceğim. İspanya tamamen farklı bir konu. Çok sevdiğim bu Latin ırkı tam manasıyla çözdüğümde daha net bahisler üzerinden ve onlar üzerine yazılmış bir kitaptan sonra daha net bilgilerle bahsedeceğim onlardan.
    Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Hindistan bahislerimizden sonra asıl konumuz Japonya ve Çin’e geliyoruz. Şimdi Japonlar zaten çok başka Irk. En son döviz bürosunda bir Japonun aynı paraya sürekli daha fazla TL alması muhabbetiyle intihar ettiğini anımsayınca hani onların karakteri hakkında yorum yapmanın fazladan bizlere katacağı unsur sadece Kültür. Biz kültürsüz değiliz; bazı toplumlar fazla kültürlü.
    Son konumuz da Çin. Bilinen tarihimizden beri çekiştiğimiz ve kopamadığımız tabiri caizse bizim Amcaoğulları. Aramızda bitmeyen savaş, askeri deha, eğitim ve kültür. Bitmiyor. Bitmez de. Benim onlarda en hayran olduğum konu ise saygı. 1 Milyardan fazla nüfus ile trafik yok eziyet yok.
    Heh şimdi şu konuya gelelim. İşte Çinliler şuna işkence yapıyorlar, şöyle böyle falan duyuyoruz değil mi? Şimdi İstanbul’a gelen Çinli gruplara ara sıra Sultanahmet civarına gidince göz atmanızı isteyeceğim. Ellerinden ekmeklerini alsanız gider bir ekmek daha alır onu da size verirler. Hani bu bizim ülkemizdeki tecavüzcülerin, pedofililerin basına yansıması gibi. O şerefsizler var diye hepimiz öyle değiliz sonuçta. Tabi biz sadece işimize gelen tarafı aldığımızdan gerisini önemsemiyoruz, sonra da neden geriyiz? Geri olursun tabi. Bak bakalım insanlar hangi yüzyılda. 21. Yüzyıl toplumunda halen Milatı geçememiş insanlarla yaşayanınız vardır. Allah asıl sizlere sabır versin.
    Böylece güzel bir kitabı daha bitirdik. Sizlere çok net bir şey ekleyerek bitireceğim. Hani İlber Ortaylı ya da Tarih konusu size zor, sıkıcı, uzun falan gelebilir. Doğaldır. Bazen bende bayılıp gidiyorum. Ama kitabı düzenleyen isimlere bakın. Asıl iş o isimlerde. O düzenleme işini yapanlar bu işin ehliyse kolay kolay sıkılmazsınız. Böylece tatilin son gününde sizlere mutlu okumalar ve bol gezmeler diliyorum. Gördüğüm kadarıyla kimse evde değil. Keyifli ve mutlu günler dilerim..
  • 15 Temmuz 1968’de İstanbul’a gelen 6. Filo’ya karşı
    protesto eylemleri düzenleyen İTÜ öğrencilerinin kaldığı
    İTÜ Talebe Yurdu, 17 Temmuz’da sabaha karşı polis tarafından basılır.
    Baskında birçok öğrenci yaralanırken pencereden atılan ve
    komaya giren Vedat Demircioğlu, 24 Temmuz’da yaşamını yitirir.
    Ve olaylar daha da büyüyerek devam eder...

    17 Temmuz sabaha karşı toplum polisinin İTÜ Talebe Yurdu’na
    yaptığı baskında pencereden atılarak komaya giren TİP üyesi
    Vedat Demircioğlu 24 Temmuz 1978'de yaşamını yitirdi.
    Vedat Demiroğlu’nun ölümü üzerine devrimci öğrenciler eylem kararı alırlar.

    Sosyalist Devrimciler olarak anılan Türkiye İşçi Partisi (TİP)
    çizgisindeki Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) üyesi öğrenciler
    Aksaray’daki TİP binası önünde ve İTÜ’de, Demokratik Devrimciler
    adıyla anılan Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB) üyesi öğrenciler de
    İstanbul Üniversitesi Merkez kampüste toplanmaya başlarlar.

    17 Temmuz’da 6. Filo’yu protesto eylemleri sırasında devrimci
    öğrenciler arasındaki fikir ayrılığı giderek büyümüş, birbirlerini
    suçlamaya kadar varmıştı. FKF’li öğrenciler kollarına taktıkları
    siyah bantlarla Vilayet binasına doğru yürüyüşe geçerler.
    Polisle çatışmama, yere oturarak pasif direnişe geçme
    kararı almış olan Harun Karadeniz’in önderliğindeki öğrenciler
    Vilayet önüne vardıklarında polis pasif direnişe bile zaman
    bırakmadan kalabalığı döverek dağıtır. Ardından gelen ikinci
    öğrenci grubu da polisin sert tepkisiyle karşılaşırken
    aldıkları karar doğrultusunda yere otururlar.
    Oturan öğrenciler polis tarafından tutuklanır.
    Deniz Gezmiş önderliğindeki Demokratik Devrimciler, polis tarafından
    Çemberlitaş’ta durdurulur ve öğrencilerle polis arasında çatışma çıkar.
    Günün sonunda 47 öğrenci tutuklanırken, birçok öğrenci de yaralanmıştır...


    Cenaze Töreni
    Ertesi gün Vedat Demircioğlu’nun cenazesi kaldırılacaktır.
    Fakat cenaze geceden Vedat Demircioğlu’nun ailesine teslim
    edilerek Konya’ya doğru yola çıkarılmıştır. Bunun üzerine devrimci
    öğrenciler cenaze törenini sembolik bir tabutla yapma kararı alırlar.

    Vedat Demircioğlu için sabahın erken saatlerinden başlayarak
    Hukuk Fakültesi önünde toplanan öğrenciler, Anıtı çevresinde
    ellerinde Vedat’ın portrelerini tutarak saygı duruşunda bulundu.
    Daha sonra Dekan Reha Poroy, Prof. Tarık Zafer Tunaya ve
    öğrenci temsilcileri birer konuşma yaptı. Konuşmalar yapılırken
    üniversite bahçesine üzerine Türk bayrağı örtülü Vedat’ın
    sembolik tabutu getirildi. Sembolik tabutla yürüyüşe geçen öğrenciler
    Plevne Marşı’nı söyleyerek ve sloganlar atarak Adliye binasının önüne geldi.

    Yapılan kısa konuşmalardan sonra Cağaloğlu’ndan saparak Vilayet’e
    yürümek isteyen öğrencilere polis, cop ve kalkanlarla saldırdı;
    öğrenciler taşlarla saldırıya karşılık verince, Cağaloğlu bir anda
    savaş alanına döndü; öğrenciler coplandı ve yerlerde sürüklendi.
    Olayların boyutlanması üzerine Cağaloğlu’na askeri inzibatlar sevkedildi.
    Polisin öğrenciler üzerine acımasızca saldırısına askeri inzibatlar
    kayıtsız kalmayınca yer yer askerlerle polis arasında da çatışmalar oldu.


    Konya’da Uzun Gece
    Olaylar 25 Temmuz’da Beyazıt’ta yaşananlarla sınırlı kalmaz.
    23 Temmuz akşamı başlayıp geç saatlere kadar devam eden
    bir başka olay daha yaşanır. Vedat Demircioğlu’nun cenazesinin Konya’ya getirileceğinin belli olması üzerine Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)
    ile Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF)
    Emperyalizmi Kınama mitingi düzenlemek ister.

    Ancak Konya’daki gerici esnaf örgütleri ve Komünizmle Mücadele Derneği
    bu mitingin yapılmasına karşı çıkarak daha sonraki yıllarda
    çokça göreceğimiz üzere (Kahramanmaraş, Malatya, Çorum, Sivas benzeri...) gericileri sokağa dökmeyi başarırlar.

    Kenti yakıp, yıkmaya başlayan bu gözü dönmüş kara kabalıklar,
    Yeni Konya gazetesini, ilerici kitapevi ve kurumlara saldırdılar.
    Sokak başlarında kitaplar yakılır. Hızını alamayan kalabalık bu kez
    hedeflerini büyüterek kentteki eğlence yerlerine, kulüplere yönelir.
    Saldırılar sırasında meydana gelen deprem nedeniyle
    kentin elektrikleri de kesilince olaylar daha da büyür.
    Son durak Konya Orduevi’dir.
    Askeri birliklerin müdahalesi ile saldırılar son bulur.
  • Ahmet Yıldız, usta yazar Adnan Binyazar'la Odatv için bir söyleşi gerçekleştirdi.

    Binyazar, Ahmet Yıldız'a yeni baskı yapan kitabı "Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar"ı, Türk aydınının durumunu, Muzaffer İzgü'yü ve Emin Özdemir'i anlattı...

    İşte o söyleşi:

    Değerli Adnan Binyazar, yeni kitabınız Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar bir ay içinde ikinci baskı yaptı. Ne dersiniz? Halkımız okuyor mu?

    Okuma kişiyi bilgilendirir, kültürlü kılar; ona dünyada olup bitenleri, insanı özünden kavrayacak duyarlıklar kazandırır. Bu bağlamda okumayıp halk kalmak işin kolayına kaçmak, okuyarak aydınlanmak sorumluluk yüklenmektir. Halkın okumaktan kaçışının, okuyanı benimsemeyişinin özünde nedeni budur. Halk, bilginin erdemine inanmadıkça, buzul dağlarından kopan buz parçaları gibi, koca bir boşluğun akıntısına kapılıp gittiğinin ayrımına varamayacaktır. İstatistiklere bakılırsa, halkın ancak yüzde 3’ü zamanını okuyarak geçiriyormuş. Neler okudukları ölçüye vurulursa, bu oran daha da aşağılara düştüğü gözlenecektir. Böyle giderse, halkın, yüzü geriye dönük iktidarlarca bir oy deposu olarak kullanıldığının bilincine varması uzun zaman alacaktır.

    Oysa okuru çok toplumların yarattığı kültür, başka toplumların kültür düzeyini de yükseltir. Sanat, edebiyat, bilim; insanlığın beynini üretken, duyarlıkları derinlikli kılmıyorsa, kendi ekseninde boş kasnak gibi döner durur. Altı yüzyıllık Osmanlı döneminde ozanlarımız, yazarlarımız Osmanlıca adı altında Farsçanın, Arapçanın kulu olmuştur. O dillerin beğenisine uygun eser veren erdemli sayılmıştır. Ancak yüzümüzü Batı’ya dönünce, kültürüyle, diliyle, beğenisiyle ulusal olanın bir değer olduğu bilincine ermişiz. Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar’da, Cumhuriyet’in başlangıcından günümüze; edebiyatla, insanımıza açılan düşünce değişimini, o doğrultuda gelişimini gerçekleştiren aydınlar bir araya getirilmiş oluyor.

    İradesini kullanma gücünü düşünce namusu sayan, güçlerini bu iradeden alma bilincine eren çağdaş insanı, Rönesans, Reform gibi büyük değişimler yaratmıştır. Toplumdaki köklü değişimlerin yaratıcısı, çağdaş bilince eren bu insanlardır. İnsanlık belleğinde yer alan kitaplar, resimler, “ses”i ömürlü kılan müzik yaratıları bunun tanığıdır. Bu sonuca okuma kültürüyle varıldı. Değişim tarihimizde bunun yolu Cumhuriyet’le açılmıştır. Dinsel eğitimi önde tutan eğitim anlayışıyla bunun gerçekleştirilemeyeceği Cumhuriyet’in ilk yıllarında anlaşıldığı için, Atatürk, halkına “müspet bilim”in yolunu göstermiştir.

    Çağcıl ilerlemeler, geriye dönüşle yeni bir dünyanın yaratılamayacağını bilmelidir. Her gün yüzlercesi yayımlanan kitapların bilimsel, sanatsal, yazınsal düzeyi göz önünde bulundurulursa, Türkiye’nin, gerçekte bir kitap Rönesans’ı yaşadığının ayrımına varır. Din postuna bürünerek, başta okullar olmak üzere, kültür kurumlarını yozlaştırıp gericiliği diriltmek isteyenler toplumu nasıl bir bilgi körlüğüne ittiklerini görmelidir. Çanlar çalmaya başladı bile! Beyinlerine çağcılığın ışığı vuran bilinçli gençler, direngenlikleriyle bilgi gülleri saçan kadınlar, uzun sürmeyecek, gericiliğin içi saman dolu kuklalarını ortadan kaldırmanın bir yolunu bulacaktır.

    Sorunuzda, Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar’ın bir ay içinde Can Yayınları’nca ikinci baskısının yapılmasını gündeme getirmemi de istiyorsunuz. Oysa kitabın, önceden Çağdaş Yayınları ile Cumhuriyet Kitapları arasında yapılan iki baskısı daha var. Bu, dördüncü baskı oluyor. Can Yayınları’nca yeniden basılan Ozanlar, Yazarlar Kitaplar’ın, bir ay içinde ikinci kes basılması, seçkin okurlarca aranan deneme türü açısından sevindiricidir. Toplumun düşünen ansana gereksinim duyduğu bu baskıcı dönemde, bunu, ülkemizde bilinçli okur sayınsın arttığıyla da açıklayabiliriz.

    Kitap 1884 doğumlu Ömer Seyfettin’den 1958 doğumlu Ahmet Erhan’a kadar geniş bir zaman diliminde ozanlarımız yazarlarımız üzerine yazılmış denemelerden oluşuyor. Ama sizin de belirttiğiniz gibi kimi yerde yazar kimi yerde kitabın öne çıkarıldığı görülüyor. Kitaptan biraz söz edebilir misiniz? Size bu yazıları yazdıran nedenler nelerdi?

    Yerine göre, üzerinde durulan kişinin kimini yazarlığıyla, kimini kitabıyla değerlendirmek gerekiyor. Örneğin Hasan Âli Yücel, daha çok dünya klasiklerini okuma kültürüne katmasıyla, Köy Enstitülerini kurmasıyla öne çıkmıştır kültür tarihimizde. Batı dünyasının ürünü olan klasiklerin okuma kültüründe

    Önemli bir yeri var. Klasikler yalnızca okuma alanlarını genişletmemiş, yayınevlerinin o düzeyde kitap basmalarına da örnek oluşturmuştur. Köy Enstitüler, eğitimin tüm Anadolu’ya yayılışının önemli adımlarındandır. Köy Enstitülerin yetiştirdiği öğrencilerle köyler öğretmene kavuşmuş, böylece bağnaz imamların yerini aydınlanmacı anlayış almıştır. Aydınlanmanın temel kaynağı bilgidir. Bilgi de kitaplarla ediniliyor. O nedenle, Hasan Âli Yücel’le ilgili yazı, “Bilgi Toplumuna Doğu” başlığıyla yer almıştır kitapta.

    Nurullah Ataç kendine özgü bir eleştiri anlayışıyla deneme türünü güncelleştirmiştir. Orhan Kemal, Murtaza adlı romanıyla “Don Quijote”, “Aslan Asker Şvayk” gibi, toplumda, kendini bir yere oturtmak isteyen ilginç bir tip yaratmıştır. Orhan Kemal’i, “Murtaza” tipiyle ele almanın, ondaki kişi canlandırmalarını vurgulamak amacıyla öne çıkardım. Mahmut Makal yalnızca Türkiye’de değil, başta Fransa, öbür ülkelerde Bizim Köy’le yankı uyandırdı. O nedenle yazımı Bizim Köy üzerinde yoğunlaştırdım. Bizim Köy, Tahsin Yücel gibi bir romancıya, yayımlanışından kırk beş yıl sonra, “Bizim Köy1950’de bir başyapıttı. 1995’te de bir başyapıt. Anlatılan nesne ya da olayın kendisi sanılacak ölçüde yalın anlatımıyla, sıradanı şiire dönüştüren gözlem gücüyle, yoksulun o soylu ve varla yok arası gülümsemesiyle donanmış genç anlatımcının duyarlı olduğu kadar da nesnel yaklaşımıyla, Bizim Köy yazınımızda doruktur.” Denemenin, biçimlemede yazarı özgür bırakan bir yanı var; yazar, yorumlayacağı yapıtları tümleyici bir yöntemle de, yalnızca bir yönüyle de ele alabilir. Talip Apaydın’ı da, “Toz Duman İçinde Vatan Dediler Köylüler” başlığı altında bir roman üçlemesiyle yorumladım.

    Deneme türünün önemi hakkında ne söylersiniz? Roman öykü yazarlarının ve şairlerin bir başka yazar, ozan kitap hakkında yazmasının önemi nedir? Türk edebiyatında denemenin şaşılacak biçimde özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

    Deneme türü, kimilerince bir yazma deneyimi gibi algılanır. Oysa deneme, yazarın, bir düşünce, duyumsama yoluyla geniş açılı bir arayışa girme edimidir. Oysa Sokrates’in, Platon’un diyalogları, Montaigne’in denemeleri; bizde Nurullah Ataç’ın, Melih Cevdet Anday’ın, Sabahattin Eyuboğlu’nun, Nermi Uygur’un yazdıkları okunduğunda, denemenin, bir düşünsel yazı türü olduğu anlaşılacaktır.

    Deneme, herkesin görebileceği dış olaylarla ilgilenmez, onlara şöyle bir dokunur geçer. Hedefinde, söylenmemiş olan, orta malı olmayan görüntülere, beynin dolambaçlı yollarından gidilerek ulaşılan düşünsel odaklara ulaşma çabası vardır. Montaigne’in dünyasına girdiğinizde, düşüncenin o güne değin kimsenin yürüyüp aşındırmadığı yollarında bulursunuz kendinizi. Masallara girilirken söylenen, “Bir varmış bir yokmuş” sözünün hayatı özetleyen yalınlığı, derinliği ne ise, Montaigne’in “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum” sözü de odur. Montaigne, durup dururken varmamıştır böyle bir yargıya; ilk çağların zamansızlık bölgelerine girmiş, kim bilir hangi halk bilgesinin beyninden akıp gelen bu sözü çağının insanına ulaştırmayı düşünmüştür...

    Deneme de, felsefe gibi “zamansızlık” kavramı bağlamında değerlendirilmelidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, felsefesi gelişmemiş toplumlarda, deneme yazınsal bir tür bile sayılmıyor. Don Quijote’nin, basılışından 412 yıl sonra günümüzde de değerinden bir yitirmemesi, yalnızca olay anlatımından değil, insan beyninde kuruyup kalmış yaratıcı düşünceyi her çağda ayrı bağlamda gün yüzüne çıkaran derinliğiyle ilgilidir. Yayımlandığı 2012’den bu yana, Ahmet Cemal’in otuz sekiz yılda çevirmeyi başardığı Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümü’nü elimden bırakamayışımı, yalnızca Roma İmparatoru Augustus’la şair Vergilius’un yaşadıkları anlamlı olaylara bağlamıyorum. Bu büyük romanda beni çeken, onların diyaloglarındaki derinlikli düşünceler, yaratıcı imgelerle yoğunlaşan yazıldıkça alanı genişleyen evrensel anlatımdır. Ne mutluyuz ki, bunun örneği bizde de var: Romanlarını halk bilgeliğiyle beslememiş olsaydı, algı sınırlarını aşan imge gücüyle en cılız bir ot parçasını, renkleri ötüşleri dünyayı dolduran börtü böceği yeniden yaratmasaydı; dört kitaptan oluşan İnce Memed, bir eşkıya anlatısından başka bir şey olur muydu, Yaşar Kemal’in adı dünya yazınında salt olay öykülemesiyle yer alır mıydı?
    “AYDIN YOK, AYDINIMSILAR VAR; YANİ CAHİLDEN DE TEHLİKELİ OLANLAR”

    Edebiyatımızın bugünkü durumu entelektüel hayatı hakkında ne düşünüyorsunuz... Bir Türk aydını var mı?

    Sondan başlayayım; aydın yok, aydınımsılar var; yani cahilden de tehlikeli olanlar. Günümüzde; adları, tutumları, sorumluluk yüklenme iradeleri yüksek adların dışında, entelektüellikten söz edilemez. Yaşamın hemen her alanında, bilginin yerini palavra, erdemin yerini kurnazlık, yandaşlık, çıkar hesapları almıştır. Günlük yaşamı belirleyen sözcük donanımında, gazetelerin çarpıcı başlıklarında aşağılayıcılığı daha da aşağı çeken sözcüklerden geçilmiyor. Bir gün önce bir politikacıya, bilim insanına, gazete yazarına, ya da hiçbir günahı olmayan birine şerefsiz, ahlaksız, adi diyen aynı meslekten biri, ertesi gün, o sözleri kullanan kendisi değilmiş gibi, karşısındakinin yüzüne bakmaya utanmıyor. Eğer aralarında çıkar ilişkisi varsa, dün eleştirdiğini en tantanalı betimlemelerle göklere çıkarabiliyor.

    Düşüncede yozlaşma virüs gibidir, her gün kendinden daha acılı virüsler üreterek bulaşıklığını sürdürür. Tıp biliminin virüs’ün önünü aldığı gibi, değişim duygusuyla daha da gelişen sanat, edebiyat da virüslü nesnelerden kendini uzak tutmayı bilmiştir.

    İnsanlığın dinsellik baskısı altında kıvrandığı dönemlerde sanatta, edebiyatta büyük gelişmeler olmuştur. Onca siyasal, dinsel baskıya karşın günümüzde sürüyor bu. Nerde o eski şiirler, romanlar, öyküler” söylemi eskiye saplanıp kalanların değişmez söylemidir. Oysa her kuşak, eskiden de beslenmekle birlikte, değişimden doğan verilere beslenerek kendi değerlerini kabul ettirme eğilimi gösterir. Sorun, ortaya koyacağı sanatsal ürünlerin değerinde yatar. Ortaya koyduğu geçmişte yapılanlarını anıştırıyorsa da, çağının değerlerini abartıp aşırıya varıyorsa da başlangıçta kimseye beğendiremez. Gerçeği zaman gösterecektir; toplumda eski değerlere çakılıp kalanlar olsa da, genç kuşaklar hep yeniden yana olmuşlardır. O nedenle, sanatın yeni akımlarla, çağı etkileyen yaratılarla sürekli gelişim göstermesinin özünde değişim gerçeği yatıyor.

    Yaşlı ya da genç; şiir, roman, öykü, deneme; edebiyatın her türünde yazanlar var. Ortam, Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi, birkaç yayıneviyle, belli bir iki gazeteyle sınırlı değil. Çoğalan yayınevleri arasında rekabet doğmuştur. Yalnız adlı sanlı yazarlar değil, belli düzeyde olan yazarlar da yayınevlerinden büyük destek görüyor. Okur böylece nitelikli kitaplara kavuşuyor. Bu arada çok satmanın önde tutulduğu kitaplar doğal olarak düzeyi düşürüyor. Batı’nın çok satanlarına uyacağım seri imalat ürünü romanlar düzeyi daha da aşağılara çekiyor.

    Edebiyatta en önemli gelişimi ise çocuk yayınlarında görüyoruz. Can Çocuk, Günışığı Kitaplığı, Yapı Kredi, İş Bankası, Hep Kitap, Tudem gibi yayınevleri, gerek içerik, gerek dış görünüm yönlerinden nitelikli kitaplar yayımlarken, dinselliği aşılamayı amaç edinen yayınevleri ise çocuk beş on yaşlarındaki kızlara türban giydirerek namaz kıldırıyor. Bunların arasında çizgifilm kahramanlarını Umre’ye göndermeye kalkanlar da var. Bir de kahramanlarına yabancı ad vermeyi yenilik sayanlar var. Çocuk ve gençlik kitaplarını kaçınılmaz öğesi olan beğeniden yoksun bu tür yayınevleri ise, çocuklara, gençlere büyük zarar veriyor.

    Bu konuya değinmişken, çocuklara yönelik önemli bir kurumlaşmadan söz etmeliyim. Cumhuriyet döneminin kültüre dayalı Halkevleri, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları, onca önünün kesilmesine, onca darbeye karşın yıkılmadı. Cumhuriyet dönemi konservatuarında yetişen opera, tiyatro, müzik sanatçıları bugün de o köklü geleneği sürdürüyorlar. Adı Dil Derneği de olsa, özellikle çeviri ve felsefe kitaplarının dili ölçüt alınırsa, dilimizin bayrağı bugün de aydınlanmanın doruklarında dalgalanıyor. Halkevlerinin eylemsiz kılınmasının üzerinden altmış yedi yıl geçti ama kurumlaşması etkisini sürdürüyor. Son yıllarda aydınlanmacı belediyeler o gelenekten yararlanarak kitaplıklar, çocuklara yönelik tiyatro salonları, resim atölyeleri açıyor.

    Önemli olan kurumlaşmadır. Aradan zaman geçse de kurumlaşmanın ruhu dirilir: Ankara Üniversitesi “Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi”, çocukların ve gençlerin düşünsel, duyarlık, yaratıcılık, güzel duyusal gelişimini amaç edinen bir eğitim kurumdur. Merkez, bu amacını, yazarından kitabına, çocuk ve gençlik edebiyatının verilerini bir araya getiriyor. Bunu, yetiştirdiği uzmanlarla, öğretim üyesi-yazar-öğrenci kaynaşmasıyla, bir konuda yoğunlaşmayı gerektiren tezler hazırlatarak gerçekleştiriyor. Merkezin yönetmeni Prof. Dr. Sedat Sever, bu etkileşim içinde, yazdığı kitaplarla çalışma alanını Anadolu’nun en uzak yerlerine kadar genişleterek, yalnızca uzman yetiştirmekle kalmıyor, çocuk ve gençlik edebiyatına verimli, yaratıcı bir düzey de kazandırıyor.

    Eleştiri ve eleştirmenle bir romancı olarak aranız nasıl? Edebiyat eleştirimizin durumu sizce ne durumda?

    Gerçek anlamda şiir, roman, öykü türlerine yönelik edebiyat eleştirisine üniversite tezlerinde ya da yazarlar adına düzenlenen toplantı sunumlarının ardından oluşturulan kitaplarda rastlanıyor. Günümüzde yerleşik eleştiri geleneğini sürdüren Doğan Hızlan var. Onun dışında eleştiri diye yazılanların çoğu özetleme sınırını aşamıyor. Gazetelerde, dergilerde yazılanlarda ise, güncellik göz önünde bulundurularak, daha çok, yeni kitapların tanıtımı yapılıyor. Bu kültür ortamında da öyle çok boyutlu eleştirileri okuyacak okur bulmak pek kolay değil. Önemli kitapların göz ardı edilip kolay okunurlu olanlar piyasayı sarınca eleştiriye gerek bile kalmıyor. Eleştiri anlayışında kutuplaşanlar da kendi çemberinden kurtulup sanat dünyasında neler olup bittiğini merak bile etmiyor. Para getirecek kitapların peşinde koşuşturulan bir ortamda, yine de iyi kitap basmayı ilke edinen yayınevleri de var.

    Benim, yapılan eleştirinin düzeyi yönünden söyleyebileceğim şeyler oluyor ama eleştirmenlerle ilgili hiçbir sorunum yok. Yazdığım romanlar üzerine yazılanlar koca bir dosyayı doldurdu. O bir yana, kolejlerde, üniversitelerde kitaplarımla ilgili tezler bile hazırlandı. Emeği geçenlere şükran borçluyum.

    Cumhuriyetimiz, devrimler ne durumda? Bir romancı aydın yazar gözüyle ülkemizde, bölgemizde ve dünyada ne oluyor?

    Kimsenin Cumhuriyet devrimlerini düşündüğü yok. Acı olan ise, Anayasa’ya göre, devleti yönetenlerin görevi devrimlerin alanını daha da genişletmek olacağına, kalanlar da tarihten silinmek isteniyor. Yalnızca Ağustos ayında, en az kara sakallı, başı takkeli on yobaz, Atatürk heykellerine saldırdı. İşin acısı, sapkın suçluların yaptığı, onların akıl sağlıklarının yerinde olmayışına bağlanıyor. Oysa bunlar yalnız akılları sağlıksız değil, insan içinde dolaşan düşünce sapkını akılsızlardır.

    Sorunun devamına gelince, dünyada bir şey olduğu yok. Olan, bizde! Hemen her gün kafa tutarak onlardan birini küstürürken, gerçekte bize kahkahayla güldüklerini hesaba katmıyoruz. Nisan’da Havana’daydım. Atatürk büstünün ön yüzüne “Yurtta barış, dünyada barış” sözünü okuyunca, onların, Atatürk’ü bizden daha iyi anladıklarını düşündüm. Bir onlara bakın bir de, yaptıklarıyla Atatürk’ün büstünden intikam alacak kadar alçalanlara bakın!

    OKUMADAN YAZANLAR TÜREDİ

    Genç yazarlara genç yayınevi yönetmenlerine ne önerirsiniz?

    Son yıllarda ülkemizde bir de okumadan yazanlar türedi. Ne klasiklerden haberleri var ne de yazarlarımızın en önemli kitaplarından. Konuşmaya gelince küçük leğende koca gemi yüzdürüyorlar. Onlar çoğunlukta. İnsanımız nerdeyse her alanda çoğunluğun her alanda yanıltıcı olduğu günler yaşıyor. Buna karşın gençler arasında öyleleri var ki, aklıyla eski Yunan’dan günümüz dünyasına füze gönderiyor. O kesimin temel özelliği, var olan dünyada kendi yarattıkları dünyanın mimarı olmak: sağlam bilgi, yalın anlatım, çok seçenekli bir yorum, uyum içinde birbirini bütünlüyor.

    Kimi genç yazarları okuduğumda, değerbilirliklerinden dolayı yayınevlerinin seçicilerini yürekten alkışlıyorum. Yaşlılıkta da gençliğini sürdürenleri de katarsak, dünyanın gençlerin omzunda yükseleceğine inancımız artacaktır.

    Söyleşi: Ahmet Yıldız

    http://odatv.com/...redi-1009171200.html
  • Milletçe yüzyıllar boyu yaşadığımız büyük bir entelektüel fetretin ardından belki de en büyük sanat, fikir ve aksiyon adamımız olarak yetiştirdiğimiz Üstad Necip Fazıl Kısakürek, çeşitli sebeplerle yalnızca şairliğiyle öne çıkarılmış olsa da, bir nesli yoğurmuş ve mukaddesatçı kesimin münevverleri üzerinde büyük tesire sahip olmuş, gayet mühim, çok yönlü ve dikkate şayan bir dehadır. Bu kısa biyografide kendisi hakkında yeterli derecede bilgi verebilmemiz ve “Necip Fazıl kimdir?” sualini tam manasıyla cevaplandırabilmemiz elbette ki mümkün olmayacaktır. Fakat ümit ediyoruz ki, onun ne derece mühim bir şahıs olduğunu gösterebilmek adına anlatacaklarımız, deryada katre misali, zihinlerde onunla alakalı küçük bir portrenin oluşmasına vesile olacaktır. Biyografilerin sahip olduğu kemmiyet hududunu da göz önünde bulundurmak mecburiyetinde olduğumuz bu yazıya başlamadan evvel, Üstad’ı biraz daha yakından tanıyabilmeniz için sizleri sitemizin diğer bölümlerini de mutlaka gözden geçirmeye davet ediyoruz.
    Necip Fazıl (Ahmed Necib) Kısakürek, 26 Mayıs 1904’te, Çemberlitaş’taki bir konakta, Mediha Hanım ve Abdülbaki Fazıl Bey‘in oğlu olarak dünyaya gelir. Dedesi; II. Abdülhamid Han’a bir cuma namazı çıkışı suikast girişiminde bulunan Ermeni asıllı Belçikalı terörist Charles Edward Jorris’i yargılayan ekibin başında yer alan, gençliğinde ileride damadı olacağı Halep valisi Salim paşa tarafından Maraş’ta keşfedilip İstanbul’a tahsil için getirilen Legion D’Honneur sahibi Mehmed Hilmi Efendi‘dir.
    Çocukluğu doğduğu konakta geçen Necip Fazıl, aile eğitimini daha ziyade Mehmed Hilmi efendi’den alır. Henüz 5 yaşındayken günlük gazeteleri okuyup çevresindekilere anlatabilecek birikime sahip olan torununu “Akl-ı evvel” sıfatıyla çağıran Mehmed Hilmi Efendi, hem konağın diğer sakinlerine karşı bu torununu şımartmakta, hem de onu Fuzuli’nin divanıyla ve Hazret-i Ali’nin cenk hikayeleriyle beslemektedir. Çocukluğunda hayli yaramaz olan Necip Fazıl’ı zararsız görünen işlerle meşgul edebilmek için, 6-7 yaşlarından itibaren Alexandre Dumas ve Michael Zevaco gibi romancılarla tanıştıran büyük annesi Zafer hanım ise, şahsiyetiyle olmasa da, bu hareketiyle Necip Fazıl’ın ruhi gelişiminde mühim bir pay sahibi olmuş; onun geniş muhayyilesini cezbeden bu romanlarla, arzuladığı manada sükunet bulmasını bir ölçüde sağlayabilmiştir. Fakat bu romanların da tesiriyle Necip Fazıl; ilaçları birbirine karıştırarak kimsenin bulamadığı bir karışımı elde etmeye çalışan, mahzenlerde gizli katilleri arayan, şovalyelerle kendisi arasında bir benzerlik kuran, çevresine karşı içten içe korkular besleyen bir çocuk haline gelir ve bu özellikleriyle etrafındakilerden kolayca ayrılabilmesini sağlayan bir ruh haline sahip olur. Evvela kızkardeşi Selma‘nın, 12 yaşındayken de konaktaki hamisi Hilmi Efendi’nin vefatlerine şahit olması da onun kişiliğini derinden etkileyen iki sarsıcı hadisedir. Ölüm fikri, zaten metafizik ürpertilere müsait olan Necip Fazıl’ın ruhunu bu dönemlerde olanca şiddetiyle kaplamaya başlar.
    Necip Fazıl’ın tahsil hayatı kesintilerle doludur. Bu kesintilerin bir kısmı mesken değişimlerinden kaynaklanmış olsa da, diğer değişimlerin onun kaynayan, sınırlanmaktan hoşlanmayan ruh halini aksettirdiğini belirtmek gerekir. Necip Fazıl; Gedikpaşa Fransız ve Kumkapı Amerikan Kolejlerinden başlamak üzere, Emin Efendi Mahalle mektebi, Büyük Reşit Paşa Numûne mektebi, Rehber-i İttihad-ı Osmanî Mektebi, Gebzedeki Aydınlı köyü ilk mektebi ve Heybeliada Numûne mekteplerinde okur. 1916’da girdiği Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahane’de Yahya Kemal, Aksekili Ahmed Hamdi ve Hamdullah Suphi gibi hocalardan ders alır ve tasavvufla ilk teması da bu okuldaki edebiyat hocası İbrahim Aşki (Tanık) Bey’in kendisine verdiği Semerât-ül Fuad (Gönül Verimleri) ve Divan-ı Nakşî eserleri vasıtasıyla gerçekleşir. Bu eserler o dönem için kendisini etkilemiş olsa da bu çağlayan dimağı tek başlarına tam tesiri altına alamamıştır. Yalnız, Necip Fazıl’ın gerek ilk şiirlerinde göze çarpan yüzeysel tasavvuf bilgisi, gerekse de 1934 yılında gerçekleşecek olan büyük değişim, bu günlere ve İbrahim Aşkî Bey’e az-çok birşeyler borçlu olmalıdır. Ayrıca bu dönemde, “Şair” lakabıyla tanınmaya başlayan Necip Fazıl, Aksekili Ahmed Hamdi, İbrahim Aşki ve Yahya Kemal gibi hocalarından takdir ve teşvik toplamaktadır. Bu esnada, mektepte, Nihal isimli el yazması bir dergi çıkarmaya da başlar.
    Necip Fazıl, hazırlık sınıflarından sonra 3 yıl daha okuduğu Bahriye Mektebi’ne bir sene daha eklenince okulu bırakmaya karar verir ve ilk 3 seneyi bitirdiğini gösteren diplomasıyla Darülfünûn Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi’ne girer. Bu esnada, ilk şiirlerini 13-14 yaşlarındayken Yeni Mecmua’da yayınlatarak edebiyat dünyasında sesini duyurur; Ahmet Haşim’in “Çocuk, bu sesi nereden buldun sen?” hitabına henüz 18 yaşında muhattap olur. Takip eden yıllarda her biri edebiyat çevrelerinden büyük takdirler toplayan ilk dönem şiirlerini yazmaya devam eden Necip Fazıl, 1924’te açılan bir sınavı kazanarak 4 arkadaşıyla beraber Paris Sorbonne üniversitesine devlet bursuyla gönderilir. Burada Henry Bergson’un derslerine girme fırsatı da bulan Necip Fazıl, 20. Yüzyıl tefekkürünün bu mühim kilometre taşını etkileyecek ve ona Sorbonne’dan emekli olduğu gün yöneltilen “Yerinize bırakabileceğiniz herhangi bir talebeniz var mı?” sualine, “Yeni nesilden pek umutlu değilim. Bir Türk vardı, o da derbederin biri çıktı” dedirtecektir. Zira bu yıllar, Necip Fazıl’ın bohem hayatına adım attığı dönemlerdir ve özellikle de kumar, bu yıllarda onun gafleti bulmaya çalıştığı; nefsine acı çektirme arzusuyla, kazanma umut ve isteği olmadan içine düştüğü bir hastalık olarak karşısına çıkar. Bu hayatın neticesinde Necip Fazıl okulu bırakmak durumunda kalır ve 1925’te Türkiye’ye geri döner.
    Aynı yıl içerisinde yayınladığı Örümcek Ağı, kendisinin ilk şiir kitabı olur ve büyük bir takdirle karşılanır. 1928’de bu eseri Kaldırımlar adlı ikinci şiir kitabı takip eder. Toplamda 128 sayfaya ulaşan bu iki eser hakkında yazılanlar, eserlerin sayfa sayısını katlayacak kadar çok olur. Özellikle Kaldırımlar şiiri, çoğunlukla da şiirin aslında bir fikir çilekeşinin iç tasvirini yaptığı gerçeği görülemeyerek heyecanla övülür. Hakkında kullanılan “Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter (Yaşar Nabi)”, “Şimdiye kadar gelen şairlerin en büyüğü (N. Ataç)” gibi ifadeler de bu dönemde yoğunlaşır. Fakat Necip Fazıl’ı övme yarışına giren bu insanların neredeyse hepsi, Necip Fazıl kendisini Üstad kılan yola girdiğinde bir anda ona cephe alarak çap ve samimiyetlerini ortaya koyacaktır. Necip Fazıl bu yıllarda Bohem hayatını sürdürmekte, aynı zamanda bankacılık ve gazete muharrirliği gibi işlerle de haşır-neşir olmaya devam etmektedir.
    1931-1933 yılları arasında askerliğini yapan Necip Fazıl, 1932 yılında eski ve yeni şiirlerinin bir karışımını barındıran Ben ve Ötesi adlı eserini bastırır. Bu kitabın özellikle son şiirlerinden, Necip Fazıl’ın bu dönemde metafizik sancılar çekmekte olduğunu ve uçlar arasında müthiş bir dalgalanma yaşadığını anlamak mümkündür. 1934 yılına gelindiğinde buhranları artar ve çektiği fikir ıstıraplarıyla boğuşmaktan kaçmak için bohemliğin kucağına atılır. Fakat bu tercihin de kendisini düşünce sancılarından kurtarmadığını, herşeyin daha da kötüye gitmeye başladığını anladığı bir sırada, bindiği bir vapurda karşısına oturan ve kendisine Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni adres gösteren, Hızır edalı bir insanla rastlaşır ve Abidin Dino’yla beraber daha sonra “kurtarıcım” diyeceği Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni ziyarete gider. Bu hadise, onun hayatındaki en önemli dönüm noktasıdır. Bu ana kadar çevresinde neredeyse mitleştirilen Necip Fazıl, arayış buhranlarından büyük ölçüde kurtulacak ve keskin kalemini bir davaya adayarak inandığı davanın en büyük savunucusu, edebi ve fikri temsilcisi haline gelecektir. Necip Fazıl’ı o zamana kadar ulaşılması imkansız bir zirve olarak gören dönemin aydınları, kendisinin İslamî gaye doğrultusunda fikir ve sanatını kullanmaya başlamasının ardından gösterdikleri yakın alakayı düşmanlığa dönüştürür ve onunla fikirde mücadele etmeyi denemektense, gericilik gibi basit ithamlarla meseleyi çözmeye çalışır. fakat bu tavırlarında yeterince başarılı olamayarak Üstad’ın çevresine olanca parlaklığıyla yaydığı ışığı engellemeye güç yetiremedikleri de bir hakikattir. 1934 yılına kadar gireceği yolu arayan Necip Fazıl, bundan sonraki buhranlarını yol aramaktan ziyade, inandığı davasıyla ilgili olarak yaşamaya başlar ve içtimai mücadelesinin yankı bulabilmesi için pek çok çileye katlanır. 1934, Necip Fazıl’ın ikinci doğum yılıdır.
    Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışmasının ardından kısa bir süre için bohem hayatına döner, fakat Efendisinin yanında bulunduğu anlarda yakaladığı ruh sükunetine daha fazla karşı koyamaz ve arayışını “büyük kapı”da sonlandırır. Artık önünde, dehasını İslam davasına vakfedeceği ve bu uğurda çetin mücadelelere girişeceği, hapislere gireceği, çileler çekeceği bir yol açılmıştır.
    1935 yılında Muhsin Ertuğrul’un tavsiyesiyle ilk piyesi olan Tohum‘u kaleme alır. Muhsin Ertuğrul’un da rol aldığı bu piyes sanat çevrelerinden büyük ilgi gördüğü halde, eserdeki olaylar, yoğunlaştırılmış fikrin gölgesinde kaldığı için halkın ilgisi toplanamaz. Tohum‘dan edindiği bu tecrübeyi çok iyi bir şekilde etüd eden Necip Fazıl, 1937 yılında kendisinin Türk Shakespeare’i olarak anılmasının yolunu açan, Bir Adam Yaratmak adlı, Türk tiyatrosunun zirvesini tutan eserini yayınlar. Eser o kadar büyük bir tesire sahip olur ki, tiyatronun gösterildiği salonlarda eserden etkilenip bayılanlar olur; yer bulamayanlar seans beklemek durumunda kalır. Hem olay örgüsü, hem de diyalogların içerisinden sızan derin fikir bu eseri bir şaheser haline getirir. Kendi yaşadığı fikir buhranlarını muhteşem bir üslupla, olanca çarpıcılığıyla seyirciye aktarmayı başarabilen Necip Fazıl’ın bu oyunu Muhsin Ertuğrul tarafından büyük bir zevkle sergilenir. Öyle ki Muhsin Ertuğrul, 39 derece ateşli olduğu zamanlarda dahi bu oyunu oynamaktan çekinmez. Oyunun oynanmakta olduğu dönemlerde Mihailov ismindeki bir Rus ateşesi, Necip Fazıl’a şöyle demiştir: “Bize senin gibi adamlar lazım. Komünist olacağını bilsek sana Moskova’nın yarısını verirdik, fakat olmayacağını biliyoruz.”
    Necip Fazıl, 1936 yılında dönemin sosyalist olmayan edebiyatçılarını topladığı Ağaç isimli bir edebiyat dergisi çıkarır. 17 sayı çıkan bu dergiyle alakalı bir hususta kendisine mektup gönderen Sait Faik’in öyle bir sözü vardır ki, dönem aydınının ne söylediğinden haberdar olmadığını ve Necip Fazıl’a gösterdiği saygıda ne derecede ölçüsüzleştiğini gözler önüne sermeye kafidir: “Sen bir peygambersin!” Necip Fazıl, bu sözü her hatırlayışında korkunç bir üzüntü duyacaktır.
    Bir Adam Yaratmak piyesinin yayınlanışını, Necip Fazıl’ın şiirleri arasında en değerlisi olarak kabul ettiği ve tüm şiirlerini derlediği kitaba ismini veren Senfonya (sonradan Çile) adlı şiirin yayınlanışı takip eder. Aynı doğrultuda kaleme alınan bu iki eser, Necip Fazıl’ın hafakanlarının çıktığı zirveyi ve sonunda karar kıldığı noktaları göstermesi yönünden, bir bütünün iki ayrı kolu gibi değerlendirilebilecek keyfiyettedir. Bu arada, 1938 yılında Ulus gazetesi tarafından Mehmet Akif’in şiirindeki İslami noktalara karşı uyanan bir hazımsızlığın neticesi olarak, bir “milli marş yarışması” açılır. Yarışma, marşı sadece Necip Fazıl’ın yazması kaydıyla iptal edilir. Necip Fazıl’ın yazdığı Büyük Doğu Marşı devlet başkanının vefati üzerine kendisine sunulamaz ve bu tecrübe nihayet bulurken, şiirin adını taşıyan Büyük Doğu ifadesi gelecek yıllarda evvela Necip Fazıl’ın kuracağı derginin, daha sonra da muazzam ve muntazam bir dünya görüşünün adını ilk defa duyurması yönüyle büyük bir ehemmiyet ifade edecektir.
    1939 yılında, Son Telgraf gazetesindeki Çerçeve başlıklı köşe yazılarında İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmakta olduğunu, Rus-Alman anlaşması gibi tüm aleyhteki hadiselere rağmen inançla savunur ve 1939 yılında patlak veren savaş kendisini haklı çıkarır. Bu dönemde “Ne derse çıkıyor” denilen bir kişi haline gelir. Üstad’ın ileri görüşlülüğünü remzlendiren pek çok hadiseden yalnızca birisi olan bu hadise, dönemin matbuatında hayli yankı uyandırır. Necip Fazıl’ın bu yönü, 29 Mayıs 1959 tarihinde kaleme alacağı Kement başlığını taşıyan ve “Kurtarın milleti ve kendinizi CHP kemendinden! 1959 ve 1960 son vâde!” paragrafıyla başlayan bir yazısında da olanca dehşetiyle ortaya çıkacaktır ki, bu yazının kaleme alınışından 363 gün sonra gerçekleşen ihtilal kendisini bir kez daha haklı çıkaracaktır.
    1941 yılında efendisinin de teşviğiyle Fatma Neslihan hanımla evlenen Necip Fazıl, bu evlilikten 6 çocuğa sahip olur: Mehmet (1943), Ömer (1944-2005), Ayşe (1948), Osman (1950), Zeynep (1953-2002) ve henüz 41 günlükken hayatını kaybeden Ali (1956).
    17 Eylül 1943 tarihinden itibaren Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başlar. Bu dergi, onun ömrünün sonuna kadar inmeyeceği fikir zirvesini barındıran yüce bir dağ olur ve etrafına tohumlar saçan, baskılara fikir gövdesini siper eden nice ağaç bu okulda yetişir. Büyük Doğu, koskoca bir İslam davasının ismi haline gelir. Büyük Doğu’lar; 243 günlük gazete ve 328 dergi olmak üzere 571 sayı, 16 devir ve 35 yıl boyunca o kadar büyük bir tesire sebep olur ve o kadar mühim bir fonksiyonu yerine getirir ki, her çıkışında infial oluşturur. İslami kesimin bilinçlenmesinde ve düşünebilen, yüzyıllardan beri süregelen durgunluğu ve gevşemeyi sorgulamaya başlayan, ufku genişleyen bir gençliğin büyük doğumunda n büyük müyesser bu dergi olur. Allah demenin Başvekil Şükrü Saraçoğlu imzalı bir emirle yasak edildiği dönemlerde İslam davasının münadii olan Büyük Doğu, ismiyle altında dasıtani bir tefekkür ve mücadele binası yükselen bir çatı haline gelir ve yüzyıllardır ilk defa böyle bir fikir kıpırdanışıyla yüz yüze gelen Anadolu halkının fikir bayrağı olarak nice istidadın piştiği bir okula dönüşür. Bu binanın yükselmesi de elbette ki kolay olmayacak, Büyük Doğu müteahhidi bu dergi çatısı altında girişeceği mücadelelerin neticesi olarak toplamda yaklaşık 3 yıl 8 ay hapis yatacaktır. Osman Bölükbaşı’nın 1954 seçimlerinden önce Demokrat Parti’nin “Gerici” bir dergiyi himaye ettiği iddiasıyla seçim propagandası yapması; 1960 ihtilalinden hemen sonra, zaten çıkmamakta olmasına rağmen Büyük Doğu’nun askerî idarece kapatıldığının ilan edilmesi ve Yassıada savcısı Egesel’in her fırsatta bu dergi etrafında giriştiği mücadeleden dolayı Necip Fazıl’dan, “Said Nursi’den bile tehlikeli olan adam” sıfatıyla bahsetmesi, Necip Fazıl’ın büyük Doğu çatısı altında giriştiği mücadelenin büyük tesirini ve bir kısım çevrede oluşturduğu hazımsızlığı gözler önüne seren 3 basit örnek olarak zikredilebilir.
    Büyük Doğu’yu çıkarmaya başladıktan sonra kendisini yalnızca matbuattaki mücadelesine ve sanatına veren Necip Fazıl, bu zamana kadar Osmanlı Ziraat, Türkiye İş ve Hollanda bankalarındaki, Milli Oto adlı şirketteki (ticari servis şefi olarak) ve Ankara Ticaret Lisesi, Devlet Konservatuarı, DTCF, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Saint Joseph Lisesi, Robert Kolej gibi okullardaki çalışmalarına son verir. İlk dönem Büyük Doğu’ları, “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” hadisinin yayınlanmasını mütakiben, bakanlar kurulu tarafından 1944 mayısında “rejime itaatsizliği teşvik” şeklinde ifade edilen, itiraf gibi bir gerekçeyle kapatılır. Ardından 19.5 ay süreyle yapmış olduğu askerliğini tamamlamak üzere Eğridir’e gönderilir. Dönüşünün ardından, Büyük doğu’ları yeniden çıkarmaya başlar ve dönemin tek parti hükümetine karşı en sert ve tesir sahibi muhalefeti ortaya koyar. Büyük Doğu, bu devirde de bir çok takibata uğrar ve “Başımızda kulak istiyoruz!” yazılı bir kapağının, İnönü’nün meşhur kulaklarına gönderme niteliği taşıdığı gerekçesiyle dergi tekrar kapatılır. Bu sırada Necip Fazıl, başbakan Recep Peker tarafından çağrılır ve muhalefetinin dozajını düşürmesi karşılığında, o dönem için oldukça büyük bir meblağ olan yüz bin lira nakit halinde, rüşvet olarak kendisine teklif edilir. Necip Fazıl bu teklifi reddedecek ve önünde hapishanenin yolu açılacaktır. Tekrar çıkarmaya başladığı Büyük Doğu’larda, Rıza Tevfik Bölükbaşı tarafından kaleme alınan Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdad adlı şiiri yayınlayışından dolayı Türklüğe Hakaret suçlamasıyla, askerliği döneminde siyasi yazı yazdığı için 1 gün hapiste kalması müstesna, ilk defa hapse girer.
    Davadan beraat ederek tahliye edilen Necip Fazıl, 1947 yılında, Sabır Taşı adlı piyesiyle CHP Sanat Mükâfâtı’nı almaya hak kazanır; fakat Parti Genel İdare Kurulu, yarışma neticelendikten sonra yarışmaya katılacak olan piyeslerin kaleme alınma tarihini ileriye alarak Sabır Taşı’nı dışarıda bırakacak, bu mızıkçılıkla Necip Fazıl’ın ödülü gasp edilecektir. Aynı yıl Borazan adlı 3 sayılık bir mizah dergisi çıkarır. İzleyen yıllar ise büyük bir fikir mücadelesiyle, işleyen bir sanatkarlıkla, hukuk cinayetleriyle, hapislerle örülüdür.
    1949 yılında fikrî ve siyasi bir teşekkül olan Büyük Doğu Cemiyeti‘ni kurar ve cemiyetin, yalnızca Necip Fazıl’ın şahsından ve samimi mücadelesinden kaynaklanan tesirinin önüne geçebilmek için önce CHP, sonra da DP döneminde çeşitli bahanelerle, komplolarla, bakanlık emriyle temyiz edilen beratlarla hapsedilir. 1952 yılındaki tahliyesinin ardından, istismarlara açık bir hal aldığını fark ettiği Büyük Doğu Cemiyeti’ni fesheder.
    1952’de, Hüseyin Üzmez tarafından gerçekleştirilen Malatya suikastiyle hiçbir bağı olmadığı halde, suikaste uğrayan Ahmet Emin Yalman hakkında yazdıkları bahane gösterilerek 1 yıl boyunca, 6-7 metrekarelik bir hücrede, Osman Zeki Yüksel (Serdengeçti) ve çirkin tavırlarıyla kendisine en büyük işkence olan Cevat Rıfat Atilhan ile beraber kalır ve bir yılın akabinde, suçsuzluğuna hükmedilerek Malatya cezaevinden tahliye edilir. Bu dava süresince yaptığı savunmalar dillere destan olur. Hüseyin Üzmez’in Büyük Doğu okuru olduğunun “suç delili” olarak kendisine söylenmesi üzerine, Amerikan radyolarında da bahsedilen o meşhur cevabını verir: “Kıskançlık krizleri geçiren bir adamın cebinde bu temayı işleyen Othello bulunsa, Shakespeare’i mezarından kaldırıp asacak mısınız?”
    Takip eden yıllarda, Necip Fazıl, günlük gazete ve dergi olarak çıkardığı Büyük Doğu ile mücadelesini sürdürür ve takibatlara, mahkumiyetlere, baskılara uğramaya devam eder. DP iktidarını, bir dost kimliğiyle, iyiye yönlendirebilmek için sürekli sert bir şekilde tenkit eder. O güne kadar gelen başbakanlar arasında, Refik Saydam’dan sonra şahsi bir kıymet taşıdığına inandığı Adnan Menderes’in temizliğine güvenmekte, fakat onu çevreleyen ve içinden doğduğu CHP zihniyetinin izlerini taşımaya devam eden kimselere karşı yine en tesirli muhalefeti yükseltmektedir. Üstad, en çok hapsini, başvekilinden ayrı olarak tenkit ettiği DP döneminde yatacaktır. Onun tenkitlerindeki tüm amacı, DP’nin, CHP zihniyetinden kurtulamayan kadroların tesirine girmesini ve halktaki CHP nefretinden doğan zaferini taçlandıramadan bu fırsatını kaybetmesini engellemektir ve tenkitlerinin temelinde de haklı çıkacağı bu endişe yatar. Daha önce de bahsettiğimiz Kement başlıklı yazıyı kaleme aldığı zamanlarda, bir kısmı mahkumiyetle neticelense dahi yüzlerce yıl mahkumiyetine sebep olacak davalarla yüzleşmek durumundadır.
    CHP’nin ve ona şeklen rakip olan DP’nin bastırmaya çalıştığı Necip Fazıl’a, tam da mahkumiyetlerinin onaylanmaya başladığı bir hengamede gerçekleşen 27 mayıs darbesinin güdücüüleri de tahammül gösteremeyecek ve o sırada çıkmayan Büyük Doğu dergisinin kapatıldığı radyoda anons edilecek, fikir çilekeşi Necip Fazıl 4.5 ay boyunca Balmumcu garnizonunda tutulduktan ve burada “Sen misin onları yazan şerefsiz?” cümlesiyle kendisine hakaret eden yüzbaşı sıfatlı biri tarafından dövüldükten sonra çıkarılan umumi aftan müstesna tutularak hapishaneye gönderilecektir. Fakat doğan mukaddesatçı neslin çilekeş yoğurucusu, hapis hayatı boyunca da, tıpkı dışarıdaki çabalarında da olduğu gibi yüreği geniş insanlarca yalnız bırakılmaz. Mesela, yakın arkadaşı Hilmi Oflaz hapishanenin karşısında işporta tezgahını kurar ve kendi tabiriyle, bulutların çekilmesini ve parmaklıkların arasından güneşin doğmasını bekler. “Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir ihtiyar” da başka bir hapsinde görüşme günü karşılaşacağı Necip Fazıl’a “Oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış!… Şu karpuzu ona hediye getirdim; Allah rızası için götürüp verir misin?” diyecek ve hassas ruhlu bu gönül adamını ağlatacaktır. Özellikle maddi durumu yeterli olmayan insanlar ceplerindeki son kuruşlarıyla aldıkları ufak tefek yiyecek ve kıyafetler vasıtasıyla, yürekleriyle hapishanedeki Necip Fazıl’ın yanında olduklarını hissettireceklerdir.
    1961’in Aralık ayında tahliye olan Üstad, bu tarihten sonra da günlük makalelerine, şiirlerine, piyeslerine, Büyük Doğu Dergisine, kitaplarına, mücadelesine kaldığı yerden devam eder. 1963 yılından itibaren ise, onun için Anadolu’yu şehir şehir kucaklayan bir konferans çığırı açılır. Maddi yeterlilikten uzak salonlarda, onlarca ilde, kendisini dinleyen yüz binlerce kişiye seslenir ve her biri birbirinden farklı alanlardaki onlarca konferansını verir. Konferansta anlatılanların derinliğini kavrayamayanlar dahi büyük bir şevk ile Necip Fazıl’ın konferanslarını dinlemeye koşar, salonlar iğne atılsa yere düşmeyecek raddede dolar. Öte yandan takibatlar, davalar bu dönemde de olanca hızıyla devam etmektedir. Sultan Vahdeddin hakkında kaleme aldığı eser sebebiyle uğradığı takibat da bunlardan birisidir. İlerleyen yıllarda, eserin ikinci baskısı sebebiyle mahkum edilecek ve ölüm döşeğindeyken Kenan Evren tarafından özellikle affedilmeyerek onanan bu 1.5 yıllık hapis cezası, belki de Allah’ın 79 yaşında onu bir kez daha hapishaneye göndermeye razı olmayışından uygulanamayacak, Necip Fazıl vefat edecektir. Malesef Vahdeddin hakkında kaleme alınan ve resmî tarihin tek taraflı hakikat tahrifçiliğine, hem de alçak perdeden cevap veren bu eser bugün de basılabilmiş değildir
    1973 yılına kadar zaman zaman açılıp kapanan dergisiyle, kaleme aldığı Reis Bey, Ahşap Konak ve Kanlı Sarık gibi piyeslerle, derlemeye başladığı Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Benim Gözümde Menderes gibi eserlerin meşguliyetiyle yaşayan Necip Fazıl, bu yıl içerisinde Hacca gider ve hatıralarını kitaplaştırır. Fas sarayına yakın kişilerce kendisine yöneltilen, bundan böyle ömrünün kalan kısmını tüm aile efradıyla, tüm maddi imkanlar sağlanmış halde Fas’ta geçirmesini öneren teklifi geri çevirir. Aynı yıl içinde kurulan Büyük Doğu Yayınları kanalı ile de, o ana kadar yayınlanan tüm eserlerinin ve bundan sonra yayınlanacak olan kitaplarının baskısıyla ilgilenmeye başlar. Yayınevinin kuruluşundan bir yıl sonra ise, kabul ettiği tüm şiirlerini derlediği Çile adlı şaheserini oluşturur.
    1976-1980 arasında Raporları, 1978’de ise 16. ve son devir Büyük Doğu’larını çıkarır. 1980 yılında Türk Edebiyatı Vakfı kendisine “Sultan’uş-şuara (şairler sultanı)” ünvanını, Kültür bakanlığı ise Büyük Kültür Armağanı’nı verir. 1982’de ise Yazarlar Birliği tarafından, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eseri sebebiyle yılın fikir adamı ilan edilir. Bu tarihlerden sonra, Ömrünün sonuna kadar Erenköy’deki odasında kalmayı yeğler ve İman ve İslam Atlası ile Kafa Kağıdı başta olmak üzere, ilerlemiş yaşına rağmen beyninin ne kadar muntazam işlediğini gözler önüne seren eserlerini yazmaya devam eder, daha önceden yayınlanmış olan konferanslarının derlenmesiyle ve diğer eserlerinin tertibiyle ilgilenir. Kenan Evren tarafından affedilmeyen hapis cezasının tehdidiyle günler birbirini kovalarken, takvimler 25 Mayıs 1983’e ulaştığında…
    Uzun yıllar boyu kendisini rahat bırakmayan şeker hastalığı sebebiyle arkasında kocaman bir gençlik ve kütüphanelik çapta eserler bırakarak, yarın bıraktığı son sigarasının ardından dudaklarındaki tebessümün eşliğinde söylediği “Demek böyle ölünürmüş!” cümlesinin refakatinde, varlığını tarihe kazımış bir kahraman olarak, Serdengeçti’nin diyeceği gibi, doldurulacak bir boşluk dahi bırakmadan, son demlerinde kuvvetle muhtemeldir ki velilik mertebesine erdiği bu hayatı terk ederek hakkın rahmetine kavuşur. Yüzyıllar boyu süregelen entellektüel fetrete dur diyebilen ve uyuyan bir devi ayağa kaldıran Necip Fazıl’ın naaşı, vefaatinden bir gün sonra Eyüp Sultan kabristanına, Fevzi Çakmak’ın yakınına defnedilir. Ondan bugüne kalanlar, yüzyıllarca süren uykusundan uyanarak kıpırdanmaya başlayan bir gençlik, hala yeterince tanınmayan ve anlaşılmayan yüze yakın yetkin eser, İslam dairesindeki tezatsız bir fikir sistemi ile binlerce makaleden ibarettir.
    Müslüman kimliğine sahip bir insan olarak fikrin, sanatın, aksiyonun ve dehanın zirvesine çıkma hedefinde kaydettiği muvaffakiyet; yetişmekte olan nesillere yol göstererek kendisini “Üstad” kılmıştır. O; İslamiyeti aşk ve vecd ile hakkını vererek yaşamanın, dünya için ellerimizden kaçırdığımız avantajı, ahiret için ise huzurlu bir sonsuzluğu bize armağan edeceği hakikatine insanların zihinlerini açmış bir ideal kahramanıdır. Üstad, kırk yılı bulan mücadelesi ile, İçerisinde yaşadığı cemiyetle beraber kendisini muhasebeye çeken, varoluş gayesini sorgulayan, kalabalıklarda erimeyen bir nesil için hayatını tüketen samimi bir tefekkür çilekeşi olmuştur. O belki de en çok, insanların dimağını ulvi tefekküre açtığı için Üstad’dır.
    Onu daha iyi anlayabilmek için, kendi eserlerine ve kendi yazdıklarına müracaat etmekten daha iyi bir yöntem olmayacağı kanaatindeyiz. Zira Bir Adam Yaratmak, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, İdeolocya Örgüsü, O ve Ben, Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Mü’min-Kâfir gibi bu topraklarda yaşayan herkesin kesinlikle okuması gereken şaheserlerin yanında, her biri alanında çok büyük bir değer taşıyan yüze yakın eser bırakmış olan Necip Fazıl’ın birikiminden ve ömrünü vakfettiği mücadelesinden nasiplenebilmek borcunu başka türlü yerine getirmek mümkün olamaz. Sitemizin diğer bölümlerinden gerek onun hakkında yazılan yüzlerce inceleme metnine, gerek kendisinin kaleme aldığı çok sayıda makaleye, gerekse de her biri Büyük Doğu yolunun kılavuzu olan yüze yakın telif eseri hakkında muhtelif bölümlerde sağlanan metinlere ulaşabilirsiniz. Onu gerçekten anlamak isteyen bir kişi, onu ve hakkında yazılanları incelemeli; her yönüyle eksiksiz bir vücudu belirten özelliklerinin yalnızca kuvvetli bir yanını remzlendiren şiirleriyle sınırlanmamalıdır.

    Üstad’dan:
    Biz adam olmadıkça öz yurdumuzda parya gibi yaşamak nasibimiz değişmeyecektir. (N-F-K)
  • "bir pazartesi günü idi. günler, şu garip günler! uykumuzun içinde saatleri başlayan günler! uyandığımız zaman üçte birini arkada bırakmışızdır başlayan günün, kaldı mı üçte ikisi. yap bakalım hesabını!..

    hey gidi pazartesi hey! kaldı on altı saatin. bir saat kavgaya say, bir saat konuşmaya, iki saat yürümeye, yarım saat düşünmeye koy, yemeye içmeye de bir saat, yarım saat el yıkama, aptes bozmaya, yarım saat olduğun yerde kestirmeye, çeyrek saat bilet almaya, tünele, tramvaya, vapura binmeye… say sayabildiğin kadar. koy bu on saatin içine boşlukları doldur bakalım. sevişmeye koyabiliyor musun on dakika?

    yazı makinelerine, kalem tutan parmaklara, neşterlere, ilaçlara, selam vermeye, kitap okumaya, iki kadeh içmeye… vakit mi kalıyor insanoğluna bunu yaparsan onu edemiyorsun.

    kimine dar, kimine bolsun; pazartesi! pazartesi! sanki pazar bir şeymiş de onun bir de yarını, ertesi günü var. ertesi günü yapacak işlerin içinde hep aynı olanı bir yana bırakırsak bize saat olarak ne kalır?

    geç git pazartesi sen de!… sende de iş yok! sen de salıya doğru kalem tutarak, apteshaneye giderek, daktilo yazarak, otobüse binerek, sümkürerek, burnunu çekerek, vapura atlayarak, merhaba diyerek, bilet alarak, pazarlık ederek, bir şarkı bile mırıldanmadan, ıslık çalmayı bile hatırlamadan, aşktan göz açamadan, bir güzel yüz bile görmeden; yalan söyleyerek insanoğlundan insanoğluna kötü haberler ileterek, çarşambaya doğru yürüyen bulada bir salı ile kol kola geçip gideceksin.

    yine çarşamba, yine perşembe, işte cuma! cumartesi… hele bu ertesiler yok mu ertesiler? bu ertesiler, kendilerini bir şey sanan insanlara benzerler. sanki devam ediyorlar. sanki bir bayramı, bir oh deyişi, bir sevişmeyi, bir sulhu, bir özgürlüğü, bir oyunu, bir aşkı, bir kardeşliği, bir dudak dudağa, bir anlaşmayı devam ettiriyorlar; yalancılar! 

    pazartesi! yürü geç git! lalettayin bir mart gününün lalettayin bir pazartesisi! gideceksen git! 

    pencereye üç beş damla insanın içini ürperten buz gibi su, mangallı odanın bir isim yazdığım, bir şekil çizdiğim camına buğudan başka güzel ne getirdin? ta uzaklarda, kel tepelerin üzerine abanmış yağmur bulutlarına, kar toplayarak gökyüzünde bir dur da bir lahza konuşalım. niçin geldiğini bir anlayalım senin. bana insanlardan, dünyadan yeni bir şey mi getirdin? şu sıcak atkılarına sığınarak, ceketlerinin yakasını kaldıranlara bir serüven mi hazırlıyorsun?

    kim bilir, belki de bu saatte beyoğlu’nda bir evde bir kadın erkekle kavga ediyordur. onun da ismi nevin’dir.

    az sonra, pazartesi isimli saatlerin onda dakikasını geçinceye kadar bir zaman içinde kanlı canlı ondüleli, rujlu nevin on altı yerinden bıçaklanıverecek… fransa’da kabine düşecek… ingiltere’de bir lord evlenecek, bir uçak düşecek, bir diğeri roma hava meydanı’ndan paris’e kalkacak.

    dağların içinde bir tren gidiyor bak! tam tünele girmek üzere. bakın, şu dolmuşta bir şeyler oldu. bir adam ezilmiş mi, bayılmış mı? nedir? evzaneye götürüyorlar. hastanenin birinde bir adamın kalbine ameliyat yapıyorlar; bir başkasının karnından su alıyorlar; birine narkoz veriyorlar; birinin ayağını kesiyorlar…

    düşünürüm, düşünürüm de bunu da: iki kişiyi, tenha bir sinemada, yan yana, içleri hazdan ışıklar içinde, yürekleri dudaklarında, şehvet ıslık gibi, yılan gibi, yıldızlı, sıcak ağır kokulu; dudak dudağa, eller ellerde, bir kadınla kaybolmuş bir erkek…

    çocuklar doğuyor. tibet’te çocuklar doğuyor. amerika’da çocuklar doğuyor. asya’da çocuklar doğuyor. afrika ormanlarında bir fil beş adam kovalıyor. bir kadın tarlada doğuruyor. bir kadın hastanede doğuramıyor…

    hey pazartesi! övünebilirsin, isminle değil, yukarıda saydıklarımla. sen istanbul’da mart içinde bir pazartesi olarak değil ama. amerika’ya daha şimdi giriyorsun. japonya ötelerinde, büyük okyanus’un bir yerinde az sonra sen bir salısın bulada!

    ulan pazartesi! sen bir tarafta pazar, bir tarafta salısın; serseri herif! ne diye istanbul’da bize “pazartesiyim” diye kafa tutarsın. elimde olsa tutarım seni şu saniyede; bakarım sonra dünya yüzüne: bir çocuğun yalnız kafası çıkmıştır, bir adam durmadan son nefesinde. bir kadın hep o sarsılma anındadır, bir parmak kalkmış daktilonun başında; bekliyor. hep seni bekliyorlar geçsin gitsin diye, köpek! giden bir araba duramayacağına göre ney apar acaba?bırak bizim tüneli, bir uçağı düşün; duramaz, ehhh gidemez de…. köpek hep mi havlayacak? hani buna havlamak da denmez. tavuk yumurtayı yumurtayalamayacak, ben ben ben ben ben….”
    Sait Faik Abasıyanık
    Sayfa 80 - Türkiye İş Bankası Yayınları
  • "bir pazartesi günü idi. günler, şu garip günler! uykumuzun içinde saatleri başlayan günler! uyandığımız zaman üçte birini arkada bırakmışızdır başlayan günün, kaldı mı üçte ikisi. yap bakalım hesabını!..

    hey gidi pazartesi hey! kaldı on altı saatin. bir saat kavgaya say, bir saat konuşmaya, iki saat yürümeye, yarım saat düşünmeye koy, yemeye içmeye de bir saat, yarım saat el yıkama, aptes bozmaya, yarım saat olduğun yerde kestirmeye, çeyrek saat bilet almaya, tünele, tramvaya, vapura binmeye… say sayabildiğin kadar. koy bu on saatin içine boşlukları doldur bakalım. sevişmeye koyabiliyor musun on dakika?

    yazı makinelerine, kalem tutan parmaklara, neşterlere, ilaçlara, selam vermeye, kitap okumaya, iki kadeh içmeye… vakit mi kalıyor insanoğluna bunu yaparsan onu edemiyorsun.

    kimine dar, kimine bolsun; pazartesi! pazartesi! sanki pazar bir şeymiş de onun bir de yarını, ertesi günü var. ertesi günü yapacak işlerin içinde hep aynı olanı bir yana bırakırsak bize saat olarak ne kalır?

    geç git pazartesi sen de!… sende de iş yok! sen de salıya doğru kalem tutarak, apteshaneye giderek, daktilo yazarak, otobüse binerek, sümkürerek, burnunu çekerek, vapura atlayarak, merhaba diyerek, bilet alarak, pazarlık ederek, bir şarkı bile mırıldanmadan, ıslık çalmayı bile hatırlamadan, aşktan göz açamadan, bir güzel yüz bile görmeden; yalan söyleyerek insanoğlundan insanoğluna kötü haberler ileterek, çarşambaya doğru yürüyen bulada bir salı ile kol kola geçip gideceksin.

    yine çarşamba, yine perşembe, işte cuma! cumartesi… hele bu ertesiler yok mu ertesiler? bu ertesiler, kendilerini bir şey sanan insanlara benzerler. sanki devam ediyorlar. sanki bir bayramı, bir oh deyişi, bir sevişmeyi, bir sulhu, bir özgürlüğü, bir oyunu, bir aşkı, bir kardeşliği, bir dudak dudağa, bir anlaşmayı devam ettiriyorlar; yalancılar!

    pazartesi! yürü geç git! lalettayin bir mart gününün lalettayin bir pazartesisi! gideceksen git!

    pencereye üç beş damla insanın içini ürperten buz gibi su, mangallı odanın bir isim yazdığım, bir şekil çizdiğim camına buğudan başka güzel ne getirdin? ta uzaklarda, kel tepelerin üzerine abanmış yağmur bulutlarına, kar toplayarak gökyüzünde bir dur da bir lahza konuşalım. niçin geldiğini bir anlayalım senin. bana insanlardan, dünyadan yeni bir şey mi getirdin? şu sıcak atkılarına sığınarak, ceketlerinin yakasını kaldıranlara bir serüven mi hazırlıyorsun?

    kim bilir, belki de bu saatte beyoğlu’nda bir evde bir kadın erkekle kavga ediyordur. onun da ismi nevin’dir.

    az sonra, pazartesi isimli saatlerin onda dakikasını geçinceye kadar bir zaman içinde kanlı canlı ondüleli, rujlu nevin on altı yerinden bıçaklanıverecek… fransa’da kabine düşecek… ingiltere’de bir lord evlenecek, bir uçak düşecek, bir diğeri roma hava meydanı’ndan paris’e kalkacak.

    dağların içinde bir tren gidiyor bak! tam tünele girmek üzere. bakın, şu dolmuşta bir şeyler oldu. bir adam ezilmiş mi, bayılmış mı? nedir? evzaneye götürüyorlar. hastanenin birinde bir adamın kalbine ameliyat yapıyorlar; bir başkasının karnından su alıyorlar; birine narkoz veriyorlar; birinin ayağını kesiyorlar…

    düşünürüm, düşünürüm de bunu da: iki kişiyi, tenha bir sinemada, yan yana, içleri hazdan ışıklar içinde, yürekleri dudaklarında, şehvet ıslık gibi, yılan gibi, yıldızlı, sıcak ağır kokulu; dudak dudağa, eller ellerde, bir kadınla kaybolmuş bir erkek…

    çocuklar doğuyor. tibet’te çocuklar doğuyor. amerika’da çocuklar doğuyor. asya’da çocuklar doğuyor. afrika ormanlarında bir fil beş adam kovalıyor. bir kadın tarlada doğuruyor. bir kadın hastanede doğuramıyor…

    hey pazartesi! övünebilirsin, isminle değil, yukarıda saydıklarımla. sen istanbul’da mart içinde bir pazartesi olarak değil ama. amerika’ya daha şimdi giriyorsun. japonya ötelerinde, büyük okyanus’un bir yerinde az sonra sen bir salısın bulada!

    ulan pazartesi! sen bir tarafta pazar, bir tarafta salısın; serseri herif! ne diye istanbul’da bize “pazartesiyim” diye kafa tutarsın. elimde olsa tutarım seni şu saniyede; bakarım sonra dünya yüzüne: bir çocuğun yalnız kafası çıkmıştır, bir adam durmadan son nefesinde. bir kadın hep o sarsılma anındadır, bir parmak kalkmış daktilonun başında; bekliyor. hep seni bekliyorlar geçsin gitsin diye, köpek! giden bir araba duramayacağına göre ney apar acaba?bırak bizim tüneli, bir uçağı düşün; duramaz, ehhh gidemez de…. köpek hep mi havlayacak? hani buna havlamak da denmez. tavuk yumurtayı yumurtayalamayacak, ben ben ben ben ben….”