• Yeni başlangıcın son adımı.
    Bu yolun kalanından dönen mum ışığı, evlerin eski sakinleri ve denizlerde yaşamış ağır taşlar...
    Uzun yola bakakalmış, ayakta dikilmiş şarabını yudumluyor sanrılar.
    Yazıları yaza yaza kör olan bulutların griliğinden bir duman daha çekmeye karar vermişler.
    Yalan söylenen tüm ruhlar adına koruyorum çam ağaçlarını.
    Tanrıların isimleri bir bir toprağa akarken elimdeki minik canlılara öğütler veriyorum.
    Gözlerimden soluyorum, soluyorum soğuk gecenin derin ışığında.
    Soluyorum...
    Kapana kısılmış tüm kapıları kapanana kadar tekmelemiştim.
    Sabahın koyundan akan sarı renklerin kurbanı olup karanlığın koyu seslerine bel bağlamıştım.
    Bu kapaksız kalbin her odasında ben bir bir yaralanmışım.
    Ağlamıştım ölmeden önce.
    Sekizinci gecenin yokluğunda yaralarımı dağlamıştım.
    Sebepsiz karelerin her biri ikili boşluklara boyanmış ve atlamam beklenen yüksek engellerin ortalarından yollar geçer olmuş.
    Kaba kuvvetin nazik kaldığı uçsuz düşüşlerimin tabloları çok satar olmuş okyanustan kentlerde.
    Yanmaktan aciz bir ateşin, geniş bir sobanın içinde soğuyuş adına ağıtları yükseliyor, duyuyorum.
    Daha önce sobanın içinde kıvranmış olmanın hatıralarını ceplerimde taşıyorum.
    Deniz aşırı ruhların sözlerinden, zihnimin derin köşelerine hakim olmanın eşiğine gelen bu atlayış müsabakasının galibini açıklamaya günler kala geçiyorum, dikensiz tellerin fazla saf köşelerinden.
    Galip demişken,
    Kazanan bu harflerin kafalarına birer kurşun da ben sıkıyorum hikayelerimle.
    Bu soyut hayatın içine biraz beyaz katmayı seviyorum, renkleri bir bir siyaha boyamayı, hatta ölümün arkasından komik olmayan espriler yapmayı.
    Kimsenin giremediği balta girmemiş odamın nemli duvarlarında geziyorum.
    Görünmüyorum.
    Gittikçe dalıyorum ışık vurmamış köşelere.
    Kaybedeni arıyorum.
    Duygusuzlukları keskin kazananların içinde,
    Evet...
    Kaybedeni arıyorum.
  • Bu ateşli yazarların ya da benzer nedenlerle ücra taşra şehirlerinde bir ara sokakta kafalarına kurşun sıkılan gazetecilerin hayatlarına hiçbir ilgi duymayan İstanbul ve Batı basınından çok, kimvurduya giden bütün yazarlarını kısa bir süre sonra sonsuza kadar unutan bir kültürden gelmesine öfke duyuyor, bir köşeye çekilip mutlu olmanın ne kadar akıllıca bir iş olduğunu hayretle görüyordu.
  • 166 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    “War, war never changes” der karizmatik bir ses (muhtemel Ron Perlman) Fallout oyunlarının başında, hepimiz çakılıp kalırız. Savaş kötü bir şeydir çünkü, biliriz hepimiz. Savaş yok edendir, enstrümanları silahlar, piyonları da askerlerdir.

    Savaş hiç bir zaman değişmez midir gerçekten? Yıkıcılık, korkunçluk, anlamsızlık bakımından evet. Ama tarih ilerledikçe bir şeyler değişmiş savaşlarda. Birinci Dünya Savaşıyla (O zamanki insanların deyimiyle Büyük Savaş) yaşamla ölüm arasındaki çizgi daha da incelemiş. Askerlerin hayatı yetenekten çok tesadüflere kalmış, gelişen ölüm makineleri sayesinde.

    İşte Erich Maria Remarque böyle bir savaşta çarpıştıktan sonra yazmış kitabını. Kahramanı Paul gibi daha 18 'ine basmadan girmiş savaşa, onun gibi bir çok defa yaralanmış. Savaştan 10 yıl sonra çıkarmış bu kitabı. Bir yıl sonra filme çekilen kitap, büyük ün kazanmış. Ama gerek savaş, gerek milliyetçilik karşıtı bu kitap Nasyonal Sosyalist hükümet tarafından iyi karşılanmamış tabi, 1933'de yasaklanarak yakılmış. Yazar da önce İsviçre'ye sonra da Amerika'ya sığınmış. Ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da kalan kız kardeşi Nazi karşıtı propaganda yapma suçu gerekçesiyle idam edilmiş.

    Nasıl Bir İdam Mahkumunun Son Günü 'nü okuyanların idam cezası ile ilgili düşüncelerinde büyük bir değişim oluşuyorsa, bu kitapta savaş, militarizm, milliyetçilik ile ilgili görüşlerinizi tekrar gözden geçirtecek size. Zaten kitap da, 1930 yılında çekilen Oscarlı filmi de, savaş karşıtı tüm listelere ön sıralardan giriyor.

    Remarque hikayeyi, kahramanı Paul'un ağzından anlatıyor. Oldukça sadece ve akıcı bir anlatım bu. Tarihih en acımasız savaşlarından biri olan ve siperlerde geçen Birinci Dünya Savaşına öğretmeninin de etkisiyle gönüllü olarak katılmış bir çocuk Paul. Çocuk diyorum ama cephede geçirdiği 1-2 yıl onu 19 yaşında hepimizden daha fazla olgunlaştırmış.

    Basit insanlar Paul'ün yanındaki arkadaşları, beraber geldikleri okul arkadaşları var, ayakkabıcısı (Kat, bölüğün en becerikli ismi ,bir nevi abisi) çiftçisi, çilingiri bir çok asker var halktan. Yalnız bu basit insanlar savaşı o gaza getirici, coşku dolu, beylik dizelerden çok daha iyi anlatıyorlar bizlere. Kitap boyunca anayurttaki bazı insanları da görüyoruz savaşı öven, kahramanlık hikayeleri anlatıp vatanları uğruna ölmenin ne kadar şerefli bir şey olduğundan bahseden her zamanki gibi. Başlarda Paul ve arkadaşlarının orduya katılmasına sebep olan bu söylemler, cephedeki yaşamdan sonra hiç bir şey ifade etmiyor onlara. İşte kitabın temalarından birisi de eski insanların ikiyüzlülüğü. Ailelerin , öğretmenlerin , büyüklerinin baskılarıyla, kafalarına doldurdukları romantik saçmalıklarla savaşa gönderilen gençler teker teker ölürken, geride kalan insanların Almanya'nın gücünün büyüklüğünü, savaşın haklılığını konuşması Paul'ü tiksindiriyor.

    Savaşın acımasızlığı başka bir tema, askerden dönen bir arkadaşınızın anılarını dinler gibi okuyorsunuz Paul'un anlattıklarını. Evet, arkadaşlık, dayanışma ya da başçavuşu dövmek gibi klasik anılar da var. Ama gerçek çatışmalar bunlar, her an birisi ölebiliyor yanı başında, havaya savrulan kollar bacaklar, zehirli gazdan boğulanlar, dört bir yandan gelen kurşun , top mermisi yağmurları.mayın, dost ateşi, günlerce süren açlık ya da birisini öldürürken gözlerin bakmanın verdiği vicdan azabı – gerçekten yaşanmış hepsi. Savaşın anlamsızlığını sorguluyor bu basit insanlar orada, ama savaşmaya da devam ediyorlar düşünmeden, düşünürlerse delirirler çünkü.

    Ve korku, ölmekten, belki de vahşice katledilmekten korkmak, kollarını, bacaklarını kaybetmekten korkmak, dostlarını kaybetmekten korkmak , ama en çok eğer savaşta ölmeden dönmeyi başarırsa hiç bir şeyi olmadığının, hiç bir yere ait olmadığının , kayıp bir nesil olmanın bilincinde olmanın verdiği korku. Her durumda kaybettiğinin farkında Paul, zaten kitabın başında bunu Remarque de belirtiyor şu sözlerle: “ Bu kitap; ne bir şikayettir, ne de bir itiraf. Harbin yumruğunu yemiş, mermilerinden kurtulmuş olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli anlatmak isteyen bir deneme, sadece.”

    Hayatta kalmak için her şeyi yapan askerleri görüyoruz bu kitapta, ama bunları eğitim alanlarında öğrenmiyorlar, savaşın içinde, organlarını, hayatlarını kaybederek ya da tesadüfen hayatta kalarak öğreniyorlar yaşayabilmenin inceliklerini. O muazzam, disiplini ile ön plana çıkmış Alman eğitim birimlerinde sadece düğme daha iyi nasıl parlatılır, nasıl güzel selam verilir, üstlere nasıl daha iyi yaltaklanır – bu gibi şeyler öğretiliyor. Cephede, siperlerde farelerle nasıl yemek mücadelesi vereceğini, yaylım ateşe karşı nerelerde siper alacağını ya da düşmana görünmemeyi nasıl başaracağını söylemiyorlar orada. Böyle olunca şekil disiplini had safhada olsa da, çocuklar teker teker düşüyor yapraklar gibi cephede. Buralarda 19.yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ordumuzu emanet ettiğimiz Alman generalleri düşünmedim değil işin doğrusu.


    Erich-Maria-Remarque kitapta her şeyi olanca çıplaklığıyla anlatsa da bazı yerlerde oldukça dramatik girdilerde bulunuyor. Zaten gerçeğin kendisi bir tokat gibi çarpmışken, bu bölümler gözlerden bir kaç damla yaş süzülmesine sebep oluyor genellikle. Ama yazar bunu duygu sömürüsü yaparak sağlamıyor. Belki de kitabı yazdığı dönemde tekrar türeyen savaş çığırtkanlarına bir cevap olarak yazıyor bunları. Her dönemde var olan savaş delilerine.

    Remarque 1929 yılında yazmış bu kitabı – 68 kuşağından 40 yıl önce- tüm zamanların en büyük savaş karşıtı eserlerinden biri. Bir çok ülkede yasaklanmış çeşitli zamanlarda, ülkemizde bile bir dönem (1980 darbesinde) galiba yasakmış.(Savaşa hayır diyen bir kitap neden yasaklanır ki?) Hala savaşlar olanca şiddetiyle sürüyor ama, artık sadece askerler değil siviller de ölüyor savaşlarda hem. Her zaman herkes için haklı bir sebep oluyor. Her zaman son çare savaş oluyor ama o savaş çıkıyor nedense. Acaba savaşların hiç bir zaman çözüm olmadığını, her zaman başka bir yol bulunabileceğini anlayabilecek mi insanoğlu bilmiyorum. Ama kitapta dediği gibi savaşı isteyen o 20-30 kişiyi farklı düşünmeye ikna edersek belki kimsenin kendi vatanını savunmasına gerek kalmaz.

    Not: Behçet Necatigil'in çevirisi de en az kitap kadar mükemmeldi. 1971'de basılmış kitabı bugünkü kadar akıcı bir şekilde okudum.
  • Ama bu saçma mantıksızlık her intiharcıda vardır: Şekli değişmiş bir ceset haline gelmeden on dakika önce, hayatı mutlaka temiz terk etme kibrine kapılırlar, kafalarına bir kurşun sıkmadan önce traş olurlar ve temiz giysiler giyerler.(kimin için ?)
  • Demokrasi: güçlü ne isterse yapar. Karşı cikanlar ya suçlu ilan edilir, ya da sessizce seyretmek zorunda bırakılırlar. Sesleri çıkarsa vur kafalarına sussunlar. Susmayanlar hooop iceri!
    15 temmuz bahanesiyle olağanüstü hal de var. Uygulama daha kolay.
    Hayalleri ve gelecekleri, bir gecede bir karaname ile ellerinden alınan, buna ragmen devletine milletine küsmeyen, vatanı için ölmeye hazir binlerce harbiyeli gencimiz şimdi de Afrin'de mehmetçiğe kurşun sıkanlarla aynı kefede tartılıyor. Aferin bize.
  • Zaten, bir zamanlar bana ak sakallı meşenin anlattığına göre, adına savaş denen şey, yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi.
    Her şey gibi, o da insanda başlayıp insanda biterdi. Bu yüzden, cepheler falanca dağda ya da falanca ovada değildi. Toprağı titrete titrete yürüyen tanklar, art arda gümbürdeyen toplar ve durup dinlenmeden kurşun kusan tüfekler insanoğlunun içindeydi. Hatta, henüz icat edilmemiş silahlar da insanoğlunun içindeydi.
    Yani, insan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta, okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı... Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı insan? Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarenk bir barış bahçesi?
    _______
    Aklımı başıma devşirmeliydim bir an önce. Boş yere hayallere kapılıp şu insan denen yaratığa bel bağlamamalıydım. Çünkü, yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan. Derinlerden daha derin bir sırdı ya da, ucu bucağı olmayan, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evrendi.
    Öyle ki, onca kafa patlatmasına rağmen, binlerce yıldan bu yana kendisi bile çözemiyordu kendini... Bu yüzden, onun ne zaman ne yapacağı hiç belli olmazdı. Onlar, birer uyurgezer gibi, geçip giderlerdi güzelliklerin yanından. Ya da, kafalarına taktıkları başka bir güzelliğin peşinden koşarken, onun uğruna, birçok güzelliği de ayaklarının altına alıp hiç farkına varmadan acımasızca ezerlerdi. Bu nedenle, bakarsın benim güzelliğimi de görmeyebilirler.
  • Bu ateşli yazarların ya da benzer nedenlerle ücra taşra şehirlerinde bir ara sokakta kafalarına kurşun sıkılan gazetecilerin hayatlarına hiçbir ilgi duymayan İstanbul ve Batı basınından çok, kim vurduya giden bütün yazarlarını kısa bir süre sonra sonsuza kadar unutan bir kültürden gelmesine öfke duyuyor, bir köşeye çekilip mutlu olmanın ne kadar akıllıca bir iş olduğunu hayretle görüyordu.