• Kafam rahat etsin diyorsanız, altına yastık koyun. İyi geceler...
  • ben bir yarım saat daha senin yanına, o rahat yatak odana geleyim. Donuyorum ama kafam kor gibi yanıyor
  • Dolmuşta işe kaç dakika geç kalacağımı ya da ne yaparsam kıl payı yetişeceğimi hesaplarken omzumdan hafifçe dürttü biri. Arkamı döndüğünde saçlarındaki beyazlara bakarak yaşlarını tahmin edemediğim bir çift, 20 yaşında yeni sevgililer gibi el ele oturuyorlardı. Ruhları mı genç sevgileri mi acaba diye düşündüm bir an. O arada omzuma dokunan kadın saatin kaç olduğunu sorunca telefonun tuşuna bastım. Saat sabahın 07:45 ini gösteriyordu. Adama dönüp “yetişebilir miyiz ki ?” dedi telaşla. “Gerçi az kaldı. Birazdan ineriz” dedi. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Suçluluk hissettim bir an. “Teyzecim bu saat yanlış “ dedim. “12 dakika ileri bu saat.” Yüzende gerilmiş kırışıklıkların gevşemesinden rahatladığını anladım. Nasılda güzeldi teni.. Evet buruşmuştu cildi. Zaman değmişti yanaklarına. Ama hayat fışkırıyordu teninden öyle canlıydı, öyle güzeldi. “Yanlış olduğunu biliyorsun da neden değiştirmiyorsun” dedi gülümseyerek. Hayatta farkında olduğumuz her yanlışı değiştiriyor muyuz diye sormadım tabi bende ona. “Her yere geç kalırım. O yüzden ben ileri aldım saati” dedim. “Bilerek yanlış yaptın yani” dedi. “Haydaaaa” dedim içimden. Ben daha uyanmamışım. Kafamı yastıktan kaldırmışım ama aklımın bir parçası o yastığa kafasını gömerek uyumaya devam ediyor. Niye böyle soğuk su etkisi yapıyorsun teyzecim sabah sabah. “Evet” dedim aklımdan geçenlerinde etkisiyle gülümseyerek. Arkama dönerek konuşmaktan boynum ağrıdığı için tam önüme dönecektim ki “ neden tam 10 dakika değilde 12 dakika ileri aldın saati” dedi bu sefer kadın. Kısık bir sesle ve yaramazlık yapmış bir çocuğun bakışlarıyla bakarken kadına “kızı rahat bıraksana Gülderen” dedi adam. İsmide çok güzeldi kendi gibi. “Sorun değil” dedim adama. Kadına döndüm sonra. Madem onlar bu sabah yataktan yaramaz çocuklar olarak kalkmışlardı. Madem Gülderen teyze uğraşmak istiyordu benimle, bende eşlik edebilirdim onlara. “Kafam karışsın diye öyle yaptım. Eğer tam 10 dakika ileri alırsam hazırlanırken bunu hesaplayıp oyalanmaya devam ediyorum nasılsa daha bir kaç dakikam daha var diye. Ama 12 dakika ileri aldığımı unutuyorum çoğu zaman. Hazırlanmaya çalışırken durup onu hatırlayamıyorum ya da hesaplayamıyorum. Aslında küsuratlı olduğu için unutuyorum çoğu zaman kaç dakika ileri aldığımı. 12 dedim size ama 11 ya da 14 de olabilir emin değilim” dedim. “Anladım” dedi Gülderen teyze. “Zamanla sorun yaşıyorsun yani ?” “Evet çok fazla” dedim. Neredeyse kahkaha atacaktım. Grup terapisi gibi bir şeydi yaşanan. “Zamanla çekişmeyi bırak kızım. Yüzme bilmeyen insanlar gibi boğarsın kendini. Oysa çırpınmasalar boğulmazlar” dedi bu seferde. Şimdi yüzme bilmiyorum sudan da korkarım desem.. Yok en iyisi dememek. Demedim. Konuyu değiştirip önüme dönmekti en iyisi. “ Nerde inecektiniz” dedim. “Ecir’de” dedi. “Benden sonra ineceksiniz inerken hatırlatırım size” dedim ve önüme döndüm.

    Kulaklığı kulağıma taktım. Ama onları dinliyordum. Adam kadına “kalbi kırılmış olabilir” dedi. “Kimseyi kıracak bir şey söylemedim” dedi Gülderen teyze kararlılıkla. “Gülüyordu hem, gözlüğünü evde unutmasan sende görürdün. Dudağı yamuluyordu gülerken onu da görmedin. Şimdi başka yerde görsen gülerken tanıyamayacaksın ama ben tanıyacağım. Nasıl güldüğünü gördüm çünkü” dedi. Adam inatla kısık sesle, kadın inatla yüksek sesle konuşuyordu. Tatlı, aksi, inatçı bir ihtiyardı. “Tamam biraz sessiz ol. Bir daha görürsen bana da göster” dedi kıs kıs gülerken. Resmen yaramaz çocuklardı ikisi de :)

    Müzik listeme döndüm. Listeyi karışık çalması için ayarlayıp arkama yaslandım.
    Müziğin kulağıma ulaşmasıyla bir kitabın sayfaları geriye doğru hızla çevrildi sanki. Gözlerimin önünden görüntüler hızla aktı, aktı, aktı. Bir yerde durdu sonra. Bir yerdeyim. Karşımda uzun biri, tavla oynuyoruz. Tavlayı ondan öğrenmiştim. Hayır tavlayı biliyordum. Acımasız hamleler yapmayı ondan öğrendim. Neredeyiz ? Sevdiğim bir yer olmalı. Bu şarkıyı ilk duyduğum yer. Hızlı hızlı geçiyor herşey gözümün önünden. Masada tavla, pulları zarlarıyla, sigara paketleri çakmaklar, Didem Madak’ın Grapon Kağıtları kitabı, bu kitapta en çok “Mutsuza Kim Bakacak?”şiirini seviyorum (bu masadaki mutsuz kim? O. Çünkü beni mutlu etmeye bu şiir yeter. Onu mutlu etmeye yetmez ama) başka ne var masada “iki çay, biri açık”, sonra ellerimiz. Onun elleri küçük. Elleri küçük erkekler gerçek üstüdür hep. Şarkının sözlerine girince ben cebimden telefonu çıkarıp notlara şarkının sözlerini yazıyorum. Gürültüden şarkıyı duymaya çalışıyorum. Elleri küçük adam zarları atıp pulların yerlerini değiştirmeye devam ediyor. Bana uzatıyor zarları. Hızla atıp düşünmeden hamle yapıyorum. Şarkının sözlerini yakalamaya devam ediyorum bir yandan. Oyun bitiyor. Şarkıda bitmek üzere. Ne diyorsun bana elleri küçük adam bir dakika bekle şarkıyı duyamıyorum. Duyabildiğim son sözleri de yazdıktan sonra elleri küçük adama dönüyorum. Tavlayı bana uzatıyor. “Ben sana böyle mi öğrettim. Şarkıya daldın bak kaybettin işte oyunu “ diyor. “Tebrik ederim” dedim. “Oyunu sen kazandın. Şarkıyı ben. Bunun hangi şarkı olduğunu sana asla söylemeyeceğim :D” Güldük ikimizde. Ne güzel dişleri vardı, ne uzun kirpikleri.. Elleri küçük en çok onu hatırlıyorum. Birde elleri küçük adamların gerçek üstü olduğunu. Hepsi bu.. Şarkı kısılarak sonlanıyor kulaklarımda. Bir açlık hisseder gibi o şiiri okumak istiyorum. Kitabın yanımda olması gerekmez her zaman. Telefonumda da kitaplarım var. Sayfayı buluyorum. En sevdiğim yerini arıyor gözlerim.. Tamam. İşte tamda burası. “Bilir misin, büyüler bile ninniyle büyür
    Temiz kokan pazen gecelikler, şehriye çorbası...
    Hepsi, hepsi ninniyle büyür.
    Bilir misin maviş anne?
    Ben çekildiğim her fotoğrafta
    Defolu bir kelebek gibi çıkarım...”


    Telefonu çantama kaldırıp dolmuştan inmek için hazırlanırken yine Gülderen teyzenin sesini duydum. “Kafası karışık kız indi mi Celal ? Biz ondan sonra inecektik” dedi. Sonunda yaramaz bakışlı amcanında ismini de öğrendim. Kafası karışık kızda oldum :D “Bu çok ayıp oldu ama Gülderen” dedi yüzünü asarken. “Ayıp olmaz Celalim gözlüğün yok diye oluyor hep bunlar. Gülüyor hiç kızmıyor” diyor. Ayağa kalkıyorum oturduğum yerden. Gülümseyerek onlara bakıp “Şimdi iniyorum. Köşeyi dönerken de siz ineceksiniz” diyorum. “Sağol yavrum iyi günler” derken ikiside “Sizde sağolun. İyi günler :)” dedim. Dolmuş yavaşlarken göz ucuyla onlara baktım biraz önce Gülderen teyzenin dokunduğu omzumun üzerinden. Bembeyaz olmuş bir kaç tel saçını düzeltiyordu Celalinin. Adımı mı asfalta atarken kulaklığı kulağıma taktım. Aynı şarkıyı açtım hemen. Sayfalar geri doğru çevrilip ben yine o masaya dönerken kafamın içinde, gözümün önünden hızla geçen resimlerin arasında ele ve yaramaz çocuklar gibi muzipçe gülen Celal amca ve Gülderen teyze de geçiyordu. İstemsizce gülümsedim. Aşk olsun kafası karışık olmayana ve zamanla sorunlarını çözmüş olana dedim. Biraz daha açtım şarkının sesini. Biraz daha. Başka hiç bir şey duymak istemiyordum. Çünkü ben bu şarkı karşılığında elleri küçük adama yenilmiştim. Sadece bunu duymalıydım.. Adımlarım hızlandı. Yine geç kaldığım için değil. Şarkı hızlandırıyordu sanki her şeyi. Onun ritmine uymazsam kaçıracaktım bir şeyleri. Sonra işin yoksa zamanla çekiş.. Ne dedi yılların tecrübesi “zamanla çekişme” dedi. Zamanla çekişmiyorum ki şarkıyı başa alıyorum :)

    https://youtu.be/UYv4TycFt0o
  • Aslında bu kitaba ilk aldığım günden itibaren birkaç kere okumaya başladım. Geçen gün de kitaplığımda gözüme çarpınca "Seni yeneceğim kitap." diye başladım okumaya. Başladım ama bu kadar zorlanacağımı bilsem başlar mıyım emin değilim. Önceki denemelerimde de maksimum yirminci sayfaya kadar okumayı başarmıştım. Her seferinde baştan okumama rağmen hala kitabın en başını tam anlayamadım mesela.

    Yazarımızı Karanlık Zihinler serisi sayesinde tanımıştım. O serinin ilk kitabını ışık hızıyla bitirip ikincisini altı ay elimde süründürmüştüm. Üçüncüye hala başlamadım. Üzerinden bir sene bile geçmiş olabilir. Geçen gün o da elime geldi ama Yolcu vakasından sonra onu okur muyum bilmiyorum.

    Kitabın konusu bence çok güzel. Zamanda yolculuk en sevdiğim kitaplardan biridir. Mesela Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer serisini Yolcu'yu okurken fazla andım. Olayları güzel açıklamıştı. Ama Yolcu aynı şeyi yapamadı.

    Kitap fazlasıyla uzundu. Çok fazla betimleme içeriyordu, ki betimleme seven bana bile bu durum fazla geldi. Betimleme yapmaktan olayı açıklamayı başaramamış.

    Karakterler güzeldi. Sanırım sadece karakterlerin güzelliği için kitaba 5 puan verdim. Anlatım kısmından da 5 puanı kırdım. Kitabı yorumlamak için bir gün boyunca düşündüm. Haksızlık etmemek istiyordum. Ama şu anda bile kitapta zamanda yolculuk kısmının nasıl olduğunu açıklayamıyorum. Kitapta bazı yerlerde hızlı atlamalar oldu. Oralarda benim kafam iyice karıştı. Yanlışlıkla birkaç defa bir sayfayı yeniden okudum. Ve o sayfayı daha önce okuduğumu anca gözüme çarpan bazı cümleler sayesinde anladım.

    Bu yazarın bir diğer özelliği de sırf bir sonraki kitap alınsın diye sonunu heyecanlı bitirmesi. Son sayfalarda olaylar öyle bir hal alıyor ve öyle bir şekilde bitiyor ki insan mecburen ikinci kitabı almak zorunda kalıyor.

    İlk 150 sayfa tam bir çileydi. Ortada hafiften açıldı gibi hissettim ama sonra yine tıkandı. Dün artık bıktığım için 240 sayfayı zorla okudum tüm gün kitabın başından kalkmadım. Çünkü gerçekten kitapları yarım bırakmayı sevmiyorum.

    Kitabın konusu gerçekten benim kafamı karıştırdı. Dediğim gibi şimdi bana "olaylar neydi spoiler vererek anlat" derseniz öyle saf saf yüzünüze bakarım. Çünkü spoiler bile yok öyle aklımda kalan. Sadece sonu güzeldi o kadar. Sonuna kadar ikinci kitabı merak etmedim. Okuyunca da ikinci kitabı almayı istemedim. Pdf bulursam belki şans veririm.

    Yazar zamanda yolculuk kısmını karakterlerin ağzından anlatmaya çalışmış. Kızımız zamanda yolculuk hakkında hiçbir şey bilmediği için karakterler ona bunu anlatıyor. Kızın aklı insanlar bunu anlattıkça daha da karışıyor. Ona hak vermemek elde değil. Mesela Sophia diye bir karakter var o olayları öyle bir anlattı ki rahat beş defa okumak zorunda kaldım "ne diyor bu?" diye. Bence hiçbir karakter durumu tam olarak açıklayamadı. Yazar bu kısımda çok eksik kaldı. 500 sayfanın yarısını atıp olayları doğru düzgün açıklasa her şey güzel olacaktı. Ama işte yazarımız her kitabında böyle yapıyor maalesef.

    Sabrınız ve zamanda yolculuk olaylarına ilginiz varsa okuyun derim. Ben anlamadım ama umarım siz anlarsınız ve benden daha iyi puan verirsiniz. Benim için tamamen hayalkırıklığı oldu.
  • Kitap beni cidden çok etkiledi. İnsan tacirliği, kölelik ve esaret konuları kitapta ağır ve mükemmel bir şekilde işlenmiş. İnsanların evlerinden, yurtlarından zorla koparılıp bir malmışçasına pazarlıklar sonucu birisine satılıp, hayatı boyunca esaret altında "sahibine" kölelik yapmaya zorlanması mide bulandırıcı ve kesinlikle insanlık dışı bir hareket. İnsanların haklarına, bedenlerine, yaşamlarına ve umutlarına böylece kastetmek; seçimlerini ellerinden koparıp almak nasıl insanlığa sığabilir ki? Bunu yapan insan demek istediğim yaratıklar nasıl geceleri rahat uyuyabilirler? Nasıl hayatlarını beş kuruş için mahvettikleri masum insanlarla aynı dünyada nefes alabilirler? Aklım almıyor, aklım almıyor böyle bir zalimliği... Esaret altında, korku içinde yaşamak mı, sevdiklerinden zorla koparılıp yalnızlık içinde bırakılmak mı yoksa hayatın boyunca seni para ile "satıl aldığını" düşünen insanların kölesi olmak mı daha kötü bilmiyorum. İnsanın gözündeki nur, kalbindeki sevgi, aklındaki güzel hayaller... Hepsi karanlığın içinde yok olmaz mı? İnsan yaşama isteğini kaybetmez mi? Bunu bir insana yaşatmak... Kelimelere sığdıramıyorum bu kötülüğü...
    Kitapta da yazar esaretin insanı nasıl etkilediğini bütün gerçekliği ile anlatılmış. betimlemeleri ile sanki bütün o olaylar sizin başınıza gelmiş gibi hissediyorsunuz. Evinden ve ailesinden koparılan küçük çerkez kızı Dilber'in çektiği acıları, minik kalbinde taşıdığı hüzne kim kalbi burkulmadan ve köle tacirlerine ağzına geleni söylemeden okuyabilir ki? Kitap boyunca her satırda daha da üzülüyorsunuz Dilber'e. İçinizden sonu bari güzel olsa bu kızın diye geçiriyorsunuz. O mutlu olunca siz de mutlu oluyor, o üzülünce siz kahroluyorsunuz. Yazar öyle ustaca yazmış ki kitabın vermek istediği duygular kolayca size geçiyor.
    Kitapta insanların diğer insanları ne kadar hor gördüğünü görüp onlar adına siz utanıyorsunuz. Toplumdaki bu kadar ayrıştırma ve sınıflandırma olması beni üzdüğü gibi sizi de üzecektir. Bu kitabın içinde de insanları sınıflandırıp, küçümsemeye tepki niteliğinde olan çok güzel diyaloglar var. Yazarın bu görüşü de işleyişini çok beğendim. Ne kadar farklı da olsak hepimiz insanız ve birbirimiz üzerinde hiçbir üstünlüğümüz yok. Bunun bilincinde olarak davranmayılız.
    Kitapta işlenen ve ağzım açık okuduğum diğer konular ise aşk ve özlemdi. Bu iki kavramı özellikle kitabın sonlarında tamamıyla hissettim. Okurken beni böylesine duygulandıran bir kitaba ilk defa rastladım. Aşk ve özlemi anlatış biçimi içime dokundu. Sanki bütün o duyguları ben hissediyormuşum gibi değişik bir hale büründüm. Bir insanın başka bir insanı bu denli sevmesi ve özlemesi mümkün müdür diye sormaktan kendimi alamıyorum. Ağrıdağı Efsanesi yorumumu okuyanlar aşk ile ilgili düşüncelerime aşinadır. Hala kafam karışık bu konuda ama bu kitaptaki aşkın beni etkilemediğini söylesem yalan olur. Sadece şu yeryüzünde artık bu denli saf ve büyük aşklar kalmış mıdır ondan hala şüpheliyim. Şu anlık önemli olan benim düşüncelerim değil, kitabın içeriğinden içime tırmanıp beni işgal eden duygular. Bu sebeple kitabın içerdiği yoğun sevgi ve özleme geri dönüyorum. Dediğim gibi kitabı okuyup da köleli tacirliğinin insanlık dışı olduğunu görmemek nasıl imkansız ise sayfaların arasına saklanmış aşk ve hasretten de etkilenmemek imkansızdı. Yazar kullandığı betimlemeler ile o hasretin acısını bizzat size hissettiriyor, sizin kalbinizi burkuyor. Derinden etkileyen bir kaleme sahip yazar, başka nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Son sözümü de söyleyip gideyim: Alın okuyun, pişman olmayacaksınız.
  • ULUN NEDEN
    KAFAM RAHAT DİYORUM.
    MEĞER SEVGİLİM YOKMUŞ.