• Kafamda bir tuhaflık var, ne yapsam bu alemde yapayalnız hissediyorum kendimi.
  • İşte Orhan Pamuk romanı diye buna denir. En son yazarın Kırmızı Saçlı Kadın kitabını okumuştum ve cok begenmemistim. Buna karşın Kafamda Bir Tuhaflık Var, karakterlerin samimiyeti, her gün sokakta gördüğümüz insanlardan oluşu, diyaloglarin sahiciligi, tarihi olaylara ufaktan vurgusu, olayın geçtiği mekanların ve olayların kahramanların başarılı tasviri harikaydi.

    Kitapta kahramanımız Mevlüt, küçük yaşta babasının yanında Istanbul'da yaşamaya, calismaya başlıyor. Yapmadığı is kalmıyor Mevlut'ün. Yogurtculuk, nohut-pilavcilik, dondurmacilik, garsonluk, otopark bekçiligi ... Ama Mevlüt en çok geceleri İstanbul sokaklarını arsinladigi işini yani Bozacılığı seviyor. Sokakları arsinlarken aslında düşüncelerini arsinliyor. Yaşamında her zaman gördüğü ve kafasında yer eden tuhafligi arsinliyor. Aynı zamanda oldukça duygusal bir karakter Mevlüt. Düğünde gördüğü hatta sadece gözlerini gördüğü bir kıza iki sene mektuplar yazan bir karakter.

    Sözün kısası Mevlüt, aslında sensin, benim veya o. Mevlüt bu topraklardaki sıradan bir herkes. Resmi görüş de şahsi görüş de aynı ve doğru; kalbin niyeti de aynı ve doğru dilin niyeti de..
  • “Ben hiç takmadım be ağbi, askerlikte mantık mı var zaten,” dedi Antalyalı Emre.
  • kelimeler! kopar onu cennetin ağacından bilginin elmasını recep, korkma kopar, o zaman belki acılar içinde kıvranacaksın, ama özgür olacaksın ve herkes özgür olduğu zaman asıl cenneti, gerçek cenneti bu dünyada kuracaksın çünkü o zaman hiçbir şeyden korkmayacaksın. kelimeler diye düşünüyordum ben kelimeler havaya yayılmaz yok olan birtakım sesler kelimeler... uyudum kelimeleri düşünerek." s-312

    sessiz ev orhan pamuk'un ikinci romanı. ilkiyse cevdet bey ve oğulları. henüz ikinci romanıyken bu kadar yetkin bir roman sunması; sabrının mükafatı çünkü orhan pamuk yazmak için ilham değil; sabrın ve çalışmanın gerektiğine inanan biri. kelime işçiliğine edebileceğim tek bir olumsuz eleştiri dahi yok. hayranlıkla eserlerini bitirmek gibi bir idealim var; okuduğum en güzel kitaplarından. hatta o kadar ki ikinci kez okuduğum sessiz ev kitabından aldıklarım bana epey şey kattı.

    buraya kimi alıntılar bırakmak istedim. evet böyle düşündüm girişte, epeyce alıntı not ettim; kitap alıntılarını yazdığım defterime. çünkü kitabı çizmek pek bana göre bir iş değil. çünkü zarar vermek gibi geliyor kitaba. kitap incinir gibi geliyor. bunun yerine arada bir açacağım defterden alıntıları okumak, bununla biraz zaman doldurmak daha insanî. bize böyle öğrettiler; sevdiğinin canını yakmazsın, onu incitmezsin dediler. ben de bu öğretiye gönülden inandım. sevdiğim çiçekleri koparmadan dalından kokladım, sevdiğim cümlelerin altını çizmeden, deftere kaydettim. iyi de ettim.

    sessiz ev'de ben diliyle bir anlatım hakim. karakter hakikaten oldukça orijinaller.
    babaanne, selahattin, metin, nilgün, faruk, hasan ve elbette recep.

    ben diliyle anlatırken konuşturulan karakterler;
    babaanne: o kadar içine alan içten şeyler düşünüyor ki, aksiliğine, dogmalarına, huysuzluğuna inanıyor ve "ama lütfen böyle davranmayın hanımefendi" diyesiniz geliyor çünkü aksi olduğu kadar da bir hanımefendi zarafeti var. istanbul görgüsüyle yetişmiş biri.

    recep: recep, sen o kadar farklısın ki... ve o kadar bizden. hani ilk bölümde anlattın ya cüceler evi yapılacakmış üsküdar'da diye. gazeteden okudular da kahvehanede sen de buna çok içerledin ya, ben de çok üzüldüm recep seninle. vallahi, allah şahit. önce anlamadım niye bu kadar içerlediğini sonra da ayrıştırılmanın derin sızını hatırladım. insan bazen unutuyor, yaşamayınca bilmiyor. acımadım ama sana çünkü sen kendi ayaklarının üzerinde duran ve diğerlerinden daha az boya sahip olmanın acınacak bir şey olmadığını güçlü karakterinle ve merhametli yüreğinle gösterdin. babaanne'ye tahammül ederek, sabırlı karakterini hepimize gösterdin. recep, senin gibiler sadece romanlarda. olsun, yine de varsın bir şekilde seni tanıdığım için mutluyum.

    hasan: ülkücülüğü tastamam doğru anlamış biri. zayıf, hastalıklı biri. uluyan tiplerden, tipik faşist. hayır ben yaftalamıyorum seni hasan, sen nilgün'ü öldürdüğün zaman anladım ben faşist olduğunu, metin denen amerika hayranı'ndan eziğin parasını gasp ederken ses çıkarmadığında, hırsızlığı ikinci kere yaptığında hiç kalbin hızlı hızlı çarpmadığında, o defteri çöpe atarken anladım. hasan, etraf senin gibilerle dolu. sana hastalıklı dediğim için de kızma boşuna; çünkü faşistlik, ruh hastalığıdır.

    metin: manevi duyguların ne olduğunu bilmeyen, hezeyanlar içinde bir ergen. amerika sevdalısı. onun tanrısı para ve amerika.

    faruk: ilginç biri, bu denli bilgiliyken bu kadar özgüven problemi yaşayan kaç kişi vardır acaba? kendisine karşı olan kayıtsız tavırları okuyucuyu yıpratıyor.

    ben diliyle konuşmayan iki karakter var;
    selahattin ve nilgün.
    dr. selahattin'in fikirlerini açık seçik, babaanne sayesinde öğreniyoruz. ancak nilgün'ün ben diliyle konuşmasını çok isterdim. bunu yapmamasını iki şeye bağlıyorum.
    orhan pamuk'un kadın konuşturmadaki büyük hırsı fakat kendini bu konuda yetersiz buluşu; -babanneyi dahil etmeyelim, çünkü o pek kadın gibi düşünmüyor, duyguları o kadar hiç konumunda ki dogmaları hislerinin önüne geçiyor.-
    bir diğeri ise, nilgün'ün komünist oluşu ve komün sistemi anlatırsa oldukça kişisel birtakım fikirlerini açığa sermekten imtina edişi.

    tabi, bunlar varsayım. ancak şunu belirtmekte fayda var; yazar hiçbir zaman anlatmak istediklerini açık açık anlatmaz, anlaşılmayı istediği şeyler vardır, daha anlatmadan, kelimelere dökmeden.

    şevket ve orhan karakterlerine çok az yer vermesine pek anlam veremedim, eğlenceli bir içerik çıkabilirdi.

    son olarak; bu kitap islamiyet konusunda aşırı hassas olan insanların okuyabileceği bir kitap değil, biraz daha "insanlar nasıl düşünüyor? selahattin gibileri nasıl bakıyor? metin gibileri nasıl düşünüyor?" diye pencere aralamak isteyenler için.

    orhan pamuk, seni değerli buluyorum. daha ölmeden hak ettiğin değeri kısmen bulduğuna inanıyorum, tek eksik doğduğun topraklarda anlaşılamamış olman. seni okudukça karşımda bir dünya vatandaşı görüyorum. orhan pamuk, sen körün ölüp badem gözlü olduğu bu topraklarda biliyorum öldükten sonra kıymetleneceksin ama bilesin ki seni daha yaşarken anlamaya gayret edenler var, yaz. hükümet politikaları, insanlar ne der telaşesi olmadan. ikincisini pek ciddiye almadığını biliyorum ancak ilkine kulak asıyorsun, bu aşikar, inkar ettiğin röportajları da dinledim ancak senin anlatmak istediklerini; yine seni okuyanlar anlar. çizginin ne denli değiştiğini, kafamda bir tuhaflık ile kar arasındaki o derin çizgiyi seni bilenler anlar. hiç eksilmeden, çekinmeden ve lütfen daha gür!
  • Kırk yılı aşkın bir süre İstanbul’da çeşitli işlerde çalışan Mevlut Karataş’ın hikayesi bu.1969 yılında Beyşehir’den kalkıp İstanbul’da yoğurt satan babasının Kültepe’de ki tek gözlü evine gelir.Hem okula gider hem de okuldan sonra babasıyla birlikte yoğurt satmaya başlar.İlerleyen zamanlarda yoğurtçuluk bozacılığa evrilir ve başka başka işlere girer çıkar.Bu süre zarfında askerliğe gider, bir kıza aşık olur (üç yıl boyunca ona mektuplar yazar), evlenir (iki kızı olur), babadan kalan yer kentsel dönüşüme girerek yirmi yol boyunca yaşadığı Tarlabaşı’nda ki tek gözlü odadan çıkıp apartmanda yaşamaya başlar...Ama yine kış geceleri boza satmaya devam eder.Onun için bu geceler en özgür olduğu, hayallerinin ve kafasında ki tuhaflıkların su yüzüne çıktığı zamanlardır.
    Kafamda Tuhaflık Var; Orhan Pamuk’un şimdiye kadar okuduğum kitapları içinde en keyif aldığım kitabıydı.1969-2012 yılları arası sadece Mevlut Karataş’ın hikayesine odaklı olmayıp Türkiye’de yaşanan süreçleri de satır aralarında bulabilmek mümkün.Keyifli okumalar.
  • “Kafamda bir tuhaflık var, ne yapsam bu alemde yapayalnız hissediyorum kendimi..” 💫
  • Kafamda bir tuhaflık var.Ne yapsam bu âlemde yapayalnız hissediyorum kendimi.