Puanımdan da belli olacağı üzere, kitabı beğenmedim. Biraz farklı, belki biraz da ciddiyetsiz olarak algılanabilecek bir inceleme yapacağım, bu hakkı kendimde buluyorum, şimdiden teşekkürler.
Adım adım gidelim. Bir kere yazarın kafası karışmış ya da baskıda bir hata olmuş. Adam kaynanasının evine gidiyor, geri kendi mahallesine dönüyor falan. Buraya kadar her şey normal ama bir şey anormal. Bu olaylar olurken saat hep 3:55. Saatin pili bitmiş zaar.
Sayfa 30. "Herkes olabilir ama o olmasın". Bu ne demek lan davar, senin karın melaike mi? Nitekim olmadığı da belli oluyor.
Yazara göre Londra çok tekinsiz. Acaba gerçekten de öyle mi, yoksa Londra'ya gelmeyelim diye mi böyle yapmış, bilenler aydınlatırsa memnun olurum.
Dedektif Mike, organize suç olayındaki başarısı sebebiyle cinayet soruşturmasını alıyor. Tam "Arka Sokaklar" stayla.
Bu arada hafiften spoiler kokacak buralar ama söyleyeyim. Karısının yaptıklarından sonra hala neden bir sırnaşma peşinde bu arkadaş, anlayan beri gelsin. Kadının yaptıklarından sonra, boşanma davası açsan ilk celsede biter iş. İkinci duruşması bile olmaz yani o derece.
Bu arada çeviri de çok kıytırık.
Yazar, işi heyecanlı hale getirmek için olayı sulandırmış sanki. Kimin dost kimin düşman olduğu belli değil. Verdikleri ya da verecekleri tepkiler belirsiz.
Kitaptaki zaman kavramı acayip derecede kafa karıştırıcı. Ya da Greenwich sayesinde İngiltere'ye kıyak geçilmiş, "bir gün 24 saatten fazla olsun size" demişler. Bunca yaşanan olay da bu kadar kısa bir zamanda nasıl yaşandı bitti hayret doğrusu.
Cinayet şüphelisini salıvermek bu kadar mı kolay? Ben de bu tip uygulamalar bir tek bizim yargı sistemine mahsus sanırdım.
En komiklerinden biri de şu ki, kadın hayatından endişe ediyor. Korunmak için yanında silah taşıyor. Buraya kadar komik bir şey yok değil mi? Bekleyin geliyor... Yanında taşıdığı ve kendini koruyacak silah, mutfakta kullandığı fileto bıçağı =) Yahu paraya kıyıp el altından bir tabanca neyin temin edeydin. Madem Londra bu kadar tekinsiz, sana da "doktordan az kullanılmış" bir tabanca, tüfek bulunurdu elbet.
Kitaplarda bulunan ters köşeler genelde insanı heyecanlandırır ve bazen kötü giden bir kitabı bile kurtarabilir. Yalnız bu kitaptaki ters köşeler işin cılkını çıkarma düzeyinde.

"Bizler gölgesine sığına bileceğimiz bir tek ağacın olmadığı yeryüzünden kaçıp sapkınlıkların ardına saklandık.. Kimseler rahatsız etmesin, kendi kalp atışımızın ritmiyle yaşayıp, kirli çocukların kaleminden çıkan mürekkeplerle beslenelim diye. Ahlaksızlık nedir bilmeden, edebiyatın edebini görmeden yaşayabilecegimiz bir yerdi sapkınlık, yeryüzünün güleryüzlü yalakalarından kaçıp sızdığımız lağam çukuru belki. Biz kendi yolumuzda kafası kıyak adamlardık, içer çeker ve savaşa karşı çıkardık. Bizi burda rahatsız etmeyin."

tabula rasa, bir alıntı ekledi.
 03 Oca 02:35 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Hoop! Noluyo!" diye sıçradı Nicholas, kilisenin içi kapkaranlık kafası da kıyak olduğundan kendini bir gece önce çaldıkları eğlentide sandı ve kemanını kaptığı gibi o sıralar mahallenin çok sevdiği bir meyhane havasını çalmaya başladı. Öbürlerinin de kafası en az Nicholas kadar dumanlı olduğu için en ufak bir kuşkuya kapılmadan her zamanki alışkanlıklarıyla şeflerinin açtığı yoldan yürümekte bir sakınca görmediler. Kilisenin içini curcunaya çevirdiler; ama Nicholas kimsenin yerinden kımıldamadığını görünce (danslarda çiftlerin figürleri bilmediğini anlayınca hep yaptığı gibi) ter ter tepinerek avazı çıktığı kadar bağırdı: " Bütün çiftler el ele tutuşsun! Ben sonunda kemanımı ciyaklattım mı, erkekler partnerlerini ökseotunun altında öpsün! "

Kilise Çalgıcılarının Aymazlığı, Thomas Hardy

Kısa Öykünün Büyük Ustaları, KolektifKısa Öykünün Büyük Ustaları, Kolektif

Gölgelerde
kabul etmek lazım ise;
bu gece de yalnızların içinde gölge tiyatrosu oynayacağım.
gölgelerin içinde bir ben.
gölgelerde sinmiş.
gölgelerde kalmış.
gölgelerde.
ışık yanarsa silüetim görünecek.
ışık yanarsa oynayacağım.
kabul etmek lazım ise;
biraz sarhoşum bu gece.
biraz kafam kıyak.
biraz bulanık dünya.
gölgelerin içinde.
sözüm ışığa.
sözüm sana.
ışığımı alan sokak lambalarına.
gidin
gelmeyin geriye.
gölgelerde bir ben.
biraz sarhoş
bira kafası kıyak.
kelimelerin içinde gömülü bir ben.

yusuf sezgin aybey

Tuncay YILDIRIM, bir alıntı ekledi.
19 May 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

" Bir yazarın hayatı, iyi bir hayattır. Biraz yanlızdır belki, rüyalarla yıkanmış bir iç dünyası vardır, sen yazarken arkadaşların hayatlarını yaşarlar. Evde, kafede, taraçalarda, yürürken, sahilde, yazmak yazmak hep yazmak. Sessizlik para etmez. Düşünceler para etmez. Sözcükler. Her şey sözcüklerdedir. Kağıtta. Mürekkeple, kurşun kalemle ya da daktiloyla onları kâğıda dökmek zorundasın. Bir öykü ya da romanın espirisi birçok sözcükten oluşmasıdır - birbiri ardına fikirler belki, hareketler, karakterler, konu, ama illa ki sözcükler. Onlardan bir kaçını kâğıda dökene kadar hiç yol katetmemişsindir. Bazen tıkanırsın. Yazarlar tıkanır. Hiç sözcük gelmez. Kabızlık. Gitmek istersin ama gidemezsin. Oturur ve homurdanırsın. Homurdanır ve oturursun. Çıkmazlar. Yaratıcı bir müshil bulman gerekir. Hemingway de tıkanırdı. Bundan kurtulmak için köpekbalıklarıyla güreşirdi. Faulkner tıkanırdı. Kendini içinde içki olmayan bir odaya kilitler, anahtarı arkadaşına verirdi. Kapının altından beş sayfa atana kadar içki yok. Bu iyi bir müshil. Bazı en iyi beş sayfalarını bu şekilde yazdı. Coleridge tıkanırdı. Uykuya dalıp rüya görmeyi beklerdi. Platon tıkanırdı. Eski pazar yerine gider, oraya giden Sokrates'i bulur, sonra fırlayıp evine dönerdi. Melville tıkanırdı. Bundan kurtulmak için üç yıl boyunca teknelere otostopla dünyayı gezerdi. Yaşlı Phil Roth tıkanırdı. Annesine mastürbasyon yaptırırdı. Tanrı bile tıkandı. Neredeyse iki bin yıldır ne birşey yazdı ne de yayınladı.

Kafası Kıyak, Luke RhinehartKafası Kıyak, Luke Rhinehart
Kübra, Anormaller'i inceledi.
 09 Şub 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · 7/10 puan

Absürt karakterlerin bir araya gelip, kafalarına göre takıldıkları, mizahi yönü ağır basan ilginç bir kitap. Değişik ve kafası kıyak okuma deneyimi yaşamak isteyenler için tavsiye edilebilir olsa da öne çıkan bir özelliği yok. Pek çok türün yumuşak birleşimi gibi. Ben şahsen bu tarz umursamaz mizahtan ziyade kara mizahı daha çok sevdiğim için beklentimi karşılamadı ama şu da bir gerçek ki ithaki iyiki başka kitaplar dizisi kapsamında bu değişik kitapları bizlere sundu.

M. Pınar, Sıradan Delilik Öyküleri'ni inceledi.
05 Oca 2017 · Kitabı okudu · 9 günde

Bukowski'nin Hemingway'le ne alıp veremediği var acaba, merak ediyorum? Okuduğum ya da incelediğim kitaplarında hep Hemingway'e bi gönderme var. Kafası çok kıyak ama Bukowski'nin... ;)

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
17 Kas 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kupa Meyhanesi’nde tek bir müşteri vardı:
Devlet güvenlik örgütünde görevli sivil polis Bretschneider.
Meyhaneci Palivets bardakları yıkıyor, Bretschneider de onu kapana
kıstırmaya çalışıyordu, ama boşuna. Palivets, ağzı bozuğun tekiydi.
“Göt”ten, “bok”tan, “sıçmak”tan başka laf bilmezdi.
Ama aslında mürekkep yalamış adamdı;
önüne gelene, Waterloo Çarpışması’nda Napoléon’un Muhafız Birliği
Komutanı’nın, İngilizlerin suratına şamar gibi indirdiği yanıtı
Victor Hugo’dan okumalarını salık verirdi.
(İngilizlerin komutanı, Mareşal Cambronne’u çağırıp teslim
olmasını istediğinde Mareşal’in şöyle dediği söylenir:
“Merde! Asker adam ölür de teslim olmaz.”)

Bretschneider, ciddi bir sohbete kapı açtı:
“Ne kadar muhteşem bir yaz!”
Palivets, bardakları dolaba yerleştirirken, yanıtı yapıştırdı:
“İçine sıçayım böyle yazın!”

Bretschneider, umutsuzca da olsa, “Herifçioğulları Saraybosna’da
iyi iş becermişler doğrusu,” dedi. Palivets, “Ne Saraybosna’sı?” diye sordu.
“Nusle’deki şarap dükkânını mı söylüyorsun?
Bilmez misin, her Allah’ın günü hır çıkar orada.”
“Ben Bosna’daki Saraybosna’dan söz ediyorum Bay Palivets.
Ekselansları Arşidük Ferdinand’ı vurmuşlar. Buna ne dersiniz?”

Palivets, piposunu yakarken, “Ben böyle işlere burnumu sokmam,”
diye karşılık verdi alttan alarak. “Sikimde değil. Alarga duracaksın.
Bugünlerde böyle işlere burnunu sokarsan kafanı kopartırlar.
Esnaf adamım ben, bira isteyene birasını veririm, o kadar.
Saraybosna’ymış, siyasetmiş, toprağı bol olsun, Ferdinand’mış,
bize göre değil bunlar. Dosdoğru Pankratz’ı (Prag hapishanesi)
boylar adam.” Sesi soluğu kesilen Bretschneider, umarsızca boş
meyhaneye baktı. Ama çok geçmeden yeniden lafa girdi:

“Şu aynanın olduğu yerde İmparator Hazretlerinin resmi asılı değil miydi?”
“Evet, hakkın var,” diye yanıtladı Palivets.
“Tam da orada asılıydı, ama sinekler pisleyip duruyordu üstüne,
baktım olacak gibi değil, ben de tavan arasına kaldırdım.
Neme lazım, müşterinin biri kalkar bir laf eder, tatsızlık çıkmasın.
Durup dururken başımı neden belaya sokayım?”

“Saraybosna’da durum çok kötüymüş, ne dersiniz Bay Palivets?”
Bu kurnazca soruya, Palivets’ten çok temkinli bir yanıt geldi:
“Bu mevsimde Bosna-Hersek cehennem gibidir.
Askerliğimi orada yapmıştım. Bizim teğmeni serinletmek
için başına buz torbası koyardık.”
“Hangi alaydaydınız, Bay Palivets?”
“Önemsiz şeyleri hiç aklımda tutamam,” dedi Palivets.
“Hangi alayda olduğumdan bana ne! Merak bile etmedim.
Böyle mevzulara merak sardırmak insana iyilik getirmez.”

Bretschneider, artık umudunu tümden yitirmiş ve suspus olmuştu ki,
Şvayk girdi içeri. Şvayk kendisine bir siyah bira söyleyip de,
“Bugün Viyana da yasa bürünecekmiş,” der demez,
Bretschneider’in asık suratında güller açıverdi.
Gözleri umutla ışıldadı ve “Konopiştiye’de de on siyah bayrak asmışlar,”
deyiverdi. Birasından bir yudum alan Şvayk, “Aslında on iki bayrak
asmaları gerekirdi,” diye karşılık verdi.
Bretschneider soracak oldu: “Neden on iki bayrak asacaklarmış?”
Şvayk, “Yuvarlak hesap olsun diye,” dedi.
“Düzinenin hesabı daha kolay olur. Hem düzineyle alırsan, daha ucuza gelir.”

Bir sessizlik oldu. Sessizliği göğüs geçirerek Şvayk bozdu gene:
“Artık Tanrı’ya kavuştu, meleklerin yanında.
Huzur içinde yatsın! Ömrü imparator olmaya yetmedi. Askerliğimi yaparken,
generalin teki attan düşmüş, sessiz sedasız cavlağı çekmişti.
Hemen koştular, kaldırıp atına bindirmeye çalıştılar, ama bir de baktılar,
koca general çoktan öbür dünyayı boylamış.
Hem de tam mareşal olacakken.
Geçit töreninde cumbadak düşüp yeri öpüvermiş.

Bu geçit törenlerinde hep bir uğursuzluk vardır.
Zaten Saraybosna’da da geçit töreni sırasında olmuş olanlar.
Hiç unutmam, bir geçit töreninde üniformamda yirmi düğme eksik
diye on beş gün hücre hapsi vermişlerdi; hem de tam iki gün Lazar gibi
ellerim bağlı yatmıştım. Ama ordu dediğin disiplinli olmalı efendim;
yoksa kimse kimseyi takmaz. Teğmen Makovets her zaman şöyle derdi:
‘Her işin başı disiplindir, Allah’ın salakları! Yoksa maymunlar gibi
ağaçlara tırmanır durursunuz! Ama merak etmeyin, ordu insan sınıfına
sokacak sizi, hayvan herifler!’
Ne kadar haklıymış bizim teğmen! Şöyle bir park düşünsenize:
Diyelim, Karel Meydanı’nın oradaki park; her ağacın tepesinde
başıbozuk bir asker! Al başına belayı!”

Bretschneider, yeniden söze girdi:
“Saraybosna’da olup bitenler Sırpların marifeti.”
Şvayk, “Şimdi yanıldınız işte,” diye yanıt verdi. “Bana sorarsanız,
mutlaka Türklerin başının altından çıkmıştır bu iş;
Bosna-Hersek yüzünden.” Sonra da, Avusturya’nın Balkan politikasına
ilişkin görüşlerini anlatmaya koyuldu:
1912’de Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan’a karşı giriştikleri savaşta
yenilgiye uğrayan Türkler, Avusturya’nın kendilerinden yana çıkmasını istemişler, Avusturya böyle bir şeye yanaşmayınca da Ferdinand’ı vurmuşlardı.

Şvayk, Palivets’e dönerek, “Türkleri sever misiniz?”
diye sordu. “O kuduz kâfirleri sever misiniz? Mümkün mü sevmeniz?”
“Müşteri müşteridir,” dedi Palivets, “ister Türk olsun, ister başka milletten.
Esnaf takımı işe siyaset karıştırmaz.
Birasını içip parasını veren müşterinin başımın üstünde yeri var;
başköşeye kurulsun, dilediği gibi ahkâm kessin. Benim raconum böyle.
Bizim Ferdinand’ı vuran Sırp’mış Türk’müş, Katolik’miş Müslüman’mış,
anarşistmiş,Genç Çek’miş (Dr. Kramar önderliğindeki Çek Ulusal
Liberal Partisi’nin üyelerine Genç Çekler deniyordu. Dr. Kramar , sonradan, Çekoslovakya Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı oldu.), vız gelir tırıs gider.”

Artık ikisinden de umudu kesmekte olan Bretschneider,
“Çok haklısınız, Bay Palivets,” diye lafa karıştı yeniden.
“Ama ne derseniz deyin, Avusturya için büyük bir kayıp olduğunu
kabul etmelisiniz.” Yanıt, meyhaneci yerine Şvayk’tan geldi:
“Gerçekten de çok büyük bir kayıp. Daha büyük bir kayıp olamaz.
En beyinsiz ahmak bile yerini tutamaz Ferdinand’ın.
Keşke biraz daha şişman olsaydı.”
Bretschneider kaçırmadı: “Ne demek istediniz?”

Şvayk keyiflenmişti:
“Ne demek mi istedim? Demek istediğim şu: Ferdinand biraz daha
şişman olsaydı, Konopiştiye’deki topraklarında odun ve mantar toplayan
kocakarıları kovalarken çoktan kalpten gitmiş olur, böyle utanç verici bir
biçimde ölmek zorunda kalmazdı. İmparator Hazretlerinin amcasının
vurularak öleceği kimin aklına gelirdi? Rezaletin daniskası!
Bütün gazeteler onu yazıyor. Yıllar önce bizim Budyeyovitse’de Brjetislav
Ludvik adında bir celep vardı, pazaryerinin ortasında çıkan bir
marazada bıçaklayıvermişlerdi. Adamın Bohuslav adında bir oğlu vardı;
kimse onun domuzlarını almaya yanaşmazdı. Derlerdi ki:
‘O bıçaklanan herifin oğlu bu. Bu da babası gibi rezilin tekidir herhalde!’
Çocukcağız sonunda dayanamadı, Krumlov’daki köprüden Vltava Irmağı’na
attı kendini. Atlayıp sudan aldılar; ölmesin diye, baş aşağı çevirip
yuttuğu suları bile çıkardılar; ama kendisine iğne yapan doktorun kucağında
can verdi.”

Bretschneider işkillenmişti:
“Doğrusu, çok tuhaf benzetmeleriniz var,” dedi.
“Ferdinand’la celebin ne alakası var şimdi?”
“Nasıl yani?” diye savunmaya geçti Şvayk. “Tanrı yazdıysa bozsun,
benim kimseyi kimseye benzettiğim yok. Bay Palivets beni iyi tanır.
Kimseyi kimseye benzetmemişimdir hayatımda.
Ama Arşidük’ün dul hanımının yerinde olmak istemezdim doğrusu.
(Şvayk’ın, suikastta Arşidük Franz Ferdinand’ın karısının da
öldüğünden habersiz olduğu anlaşılıyor. )
Şimdi ne yapacak acaba? Çocuklar yetim kaldı,
Konopiştiye malikânesi de efendisiz. Ne dersiniz, acaba yeni bir arşidükle
mi evlenir? Ama niye evlensin ki? Yeni kocasıyla yeniden Saraybosna’ya
gitsin, bir kere daha dul kalsın diye mi?

Biliyor musunuz, yıllar önce Hluboka
(Prens Schwarzenberg’in Güney Bohemya’daki ünlü malikânesi.)
yakınlarında Zliv’de bir orman bekçisi tanımıştım. Horoz derlerdi herife.
Ne kadar boktan bir ad, değil mi? Kaçak avlananlar tarafından vuruldu;
ardında bir dul, iki de bebek bıraktı. Bir yıl geçti geçmedi, kadın, bir başka
orman bekçisine, Midlovarili Pepik Şavel'e vardı. Onu da vurmasınlar mı!
Karı tuttu, gene bir orman bekçisiyle evlendi. Diyordu ki:
‘Allah’ın hakkı üçtür. Üçüncüyü de vururlarsa, artık ne yaparım bilemem!’
Tabii onu da yaşatmadılar. Kadın da, üç orman bekçisinden altı çocukla
ortada kaldı. Bu kez, Prens Hazretlerinin Hluboka’daki malikânesine
kadar gitti, evlendiği orman bekçilerinin hepsinin öldürüldüğünü anlattı
yana yakıla. Bunun üzerine, kadını, Rajitse’deki gözetleme kulesinde çalışan
Yareş adında bir göl bekçisiyle evlendirdiler. Bu sefer ne oldu dersiniz?
Gölde kaçak avlananlar, adamı suya atıp boğdular. Kadın ondan
iki çocuk peydahlamıştı. Gene rahat durmadı, gitti,
Vodnyani’den bir domuz kasabına vardı. Herifçioğlu bir gece baltayı
kafasına indirdiği gibi karıyı eşek cennetine gönderdi, sonra da kendiliğinden
gidip teslim oldu. Pisek’teki bölge mahkemesinde yargılandıktan
sonra asılırken rahibin burnunu ısırdı ve en küçük bir pişmanlık
duymadığını söyledi. İmparator Hazretleri hakkında da çok çirkin laflar etti.”

Artık iyiden iyiye umutlanan Bretschneider,
“Ne gibi çirkin laflar?” diye sormadan edemedi.
“Söyleyemem, çünkü bugüne kadar kimse söylemeye cesaret edemedi.
Ama duyduğuma göre, o kadar korkunç, o kadar iğrenç laflar etmiş ki,
idamı seyreden savcılardan biri keçileri kaçırmış. Laf yayılmasın diye,
adamcağızı hâlâ hücrede tutuyorlarmış. Hani, milletin kafayı bulduktan
sonra İmparator Hazretlerine savurduğu beylik küfürlerden değilmiş.”

Bu kez, “Peki, millet kafayı bulunca İmparator Hazretlerine ne gibi
küfürler savuruyormuş?” diye sordu Bretschneider.
“Beyler, lütfen, konuyu değiştirseniz iyi olacak,” diye araya girdi Palivets.
“Bu zevzekliklerden hiç hoşlanmıyorum. Sonunda biri olmadık bir laf
kaçıracak ağzından, başımız belaya girecek.”

Şvayk oralı olmadı:
“Yani, adam kafası kıyak olunca İmparator Hazretlerine ne gibi küfürler
sallar, onu mu öğrenmek istiyorsunuz?
Ohoo, neler neler! Hele bir kafayı bulun, bir de Avusturya Millî Marşı’nı çalsınlar,
bakın nasıl bozuyorsunuz ağzınızı! Öyle şeyler gelir ki aklınıza, yarısı doğru
olsa, İmparator Hazretleri ömür boyu temizleyemez bu rezilliği.
Ama doğruya doğru, eğriye eğri, ihtiyar bu lafları hiç hak etmiyor.
Düşünsenize! Oğlu Rudolf, gencecik yaşında, erkekliğinin baharında
göçüp gitti bu dünyadan. (. İmparator Franz Joseph’in oğlu, tahtın vârisi
Rudolf, Mayerling’deki av şatosunda, on yedi yaşındaki metresi
Maria Vetsera’yla birlikte intihar etmiş olarak bulunmuştu.)

Karısı Elisabeth, bıçaklanarak öldürüldü. Daha sonra, Johann Orth’u da yitirdi.
(Arşidük Johann, Habsburg unvanını bırakarak kendine Johann Orth
adını vermişti.)
Ardından, Meksika imparatoru olan erkek kardeşi, bir kale duvarının dibinde
kurşuna dizildi. ( İmparator Franz Joseph’in erkek kardeşi Ferdinand Maximilian, Meksika imparatoru olmuş; daha sonra Benito Juárez’in birlikleri tarafından
tutsak alınmış, 1867’de idam edilmiştir.)
Şimdi de, şu ihtiyarlık günlerinde, amcasını vurdular.
Bunca acıya dayanmak için, insanın sinirleri çelikten olmalı.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Allah’ın ayyaşları sövüp sayıyorlar adamcağıza.
Bugün savaş patlak versin, gönüllü yazılıp İmparator Hazretleri uğruna
kanımın son damlasına kadar savaşmazsam ne olayım!”

Şvayk, birayı kafasına diktikten sonra devam etti:
“Siz İmparator Hazretlerinin bütün bunlara eyvallah diyeceğini mi
sanıyorsunuz! Öyleyse, onu zerre kadar tanımıyorsunuz demektir.
Mutlaka savaş açacağız Türklere. İmparatorumuz onlara diyecek ki:
‘Siz benim amcamı öldürdünüz. Ben bunun hesabını sormaz mıyım!’
Savaştan kaçış yok. Sırbistan’la Rusya da bize arka çıkar.
Ortalık kan gölüne döner.”

Şvayk, bu kehanetleri savururken güzelleşivermişti.
Yüzündeki alıklık yerini coşkulu bir ışıltıya bırakmıştı; ay parçası gibi sırıtıyordu.
Onun gözünde her şey çok açıktı.
Avusturya’nın geleceğini okumasına kimse engel olamazdı:
“Türklerle savaşa girersek Almanlar bize saldırabilir. Almanlarla Türkler
birbirlerine arka çıkarlar. Dünya yüzünde onlardan fırlaması yoktur.
Ama biz de, 1871’den beri Almanya’ya diş bileyen Fransa’yla saf tutarız.
İşte o zaman savaş çıkar, hem de ne biçim! Daha ne diyeyim!”

Bretschneider yerinden kalktı ve karanlık bir sesle,
“Başka bir şey demenize gerek kalmadı,” dedi.
“Benimle koridora kadar gelirseniz anlarsınız.”
Sivil polisin ardından koridora çıkan Şvayk, hiç ummadığı bir durumla
karşılaştı. Az önce birlikte bira içtiği Bretschneider, kartallı kimliğini
(Çift başlı kartal, Avusturya Devlet Güvenlik Örgütü’nün simgesiydi.)
çıkarıp kendisini tutukladığını, dosdoğru emniyet müdürlüğüne
götüreceğini söyledi. Şvayk, bir yanlışlığa kurban gittiğini, hiçbir suç
işlemediğini, kimseyi kızdıracak bir söz etmediğini açıklamaya çalıştıysa
da para etmedi. Bretschneider Nuh diyor, peygamber demiyordu:
Aslında, bir değil birçok suç işlemişti; üstelik işlediği suçlar arasında
vatana ihanet de bulunuyordu.

Birlikte meyhaneye döndüklerinde Şvayk, Palivets’e,
“Beş bira içtim, iki frankfurter, bir de küçük ekmek yedim,”
dedi. “Şimdi bana bir erik rakısı ver de gideyim. Tutuklanmış bulunuyorum.”
Bretschneider, kartallı kimliğini Palivets’e de gösterdikten
sonra bir süre yüzüne bakıp sordu:
“Evli misiniz?”
“Evet.”
“Siz yokken hanımınız burayı çekip çevirebilir mi?”
“Elbette.”
“O zaman mesele yok Bay Palivets,” dedi Bretschneider sırıtarak.
“Hanımınızı çağırın gelsin, işi ona devredin. Akşam gelip sizi de alacağız.”
Şvayk, “Aldırma dostum,” diye meyhaneciyi yatıştırmaya
çalıştı. “Beni sadece vatana ihanetten götürüyor.”
“Peki ama, ben neden götürülüyorum?” diye sızlandı meyhaneci.
“O kadar da dikkat etmiştim lafıma.”

Bretschneider, kendinden emin, gülümsedi:
“İmparator Hazretlerinin üstüne sineklerin pislediğini söylediniz ya!
Ama merak etmeyin, emniyette aklınızı başınıza getirirler!”
Ve böylece Şvayk, Kupa Meyhanesi’nden sivil polisle birlikte ayrıldı.
Sokağa çıktıklarında, yüzü o alık gülümseyişle aydınlandı:
“Kaldırımdan aşağı ineyim mi?”
“O da ne demek?”
“Tutuklandığıma göre, kaldırımda yürümeye hakkım yoktur diye düşündüm de.”
Müdüriyetten içeri girerlerken de şöyle demekten alamadı kendini:
“Doğrusu, orada sizinle çok iyi vakit geçirdik.
Kupa Meyhanesi’ne sık sık gider misiniz?”
Şvayk’ı kayıt odasına götürürlerken, Palivets de meyhaneyi karısına
teslim ediyor, hüngür hüngür ağlayan kadıncağızı elinden
geldiğince yatıştırmaya çalışıyordu:
“Bırak şu ağlayıp sızlanmayı artık. İmparator Hazretlerinin
resminde sinek boku var diye bana ne yapabilirler ki?”

İşte, Aslan Asker Şvayk, bütün o hoşluğu ve tatlılığıyla Dünya Savaşı’na
böyle karıştı. Onun öngörüleri tarihçileri mutlaka ilgilendirecektir.
Kupa Meyhanesi’nde kehanette bulunurken söyledikleri doğru çıkmamış olabilir;
ama unutmamak gerekir ki Şvayk, kimseden siyaset dersi almış değildi.

Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (Sayfa 19 - 1.Aslan Asker Şvayk Dünya Savaşı’na burnunu sokuyor - Birinci Bölüm CEPHE GERİSİNDE)Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (Sayfa 19 - 1.Aslan Asker Şvayk Dünya Savaşı’na burnunu sokuyor - Birinci Bölüm CEPHE GERİSİNDE)
şerife, bir alıntı ekledi.
 01 May 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Ve erkeklerin güvenilmezliğini düşünürken anladım ki bekaret ve evliliğin bütün amacı, sevişme ve ihanetin insanlar yasal olarak birbirlerine bağlandıktan sonra gelmesi ve böylece erkeğin kaçıp gitmek istediğinde çok fazla şey kaybetmesinden emin olmaktır. Ne parlak bir fikir! Ne kadar iç karartıcı.

Kafası Kıyak, Luke Rhinehart (Sayfa 240 - pegasus)Kafası Kıyak, Luke Rhinehart (Sayfa 240 - pegasus)
Vipassana, Kafası Kıyak'ı inceledi.
03 Şub 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

60'lı yıllar ve hippi yaşamı cezbettiği için kitabı okumaya başladım. Ve o yaşamı da fazlasıyla görüyorsunuz inanın :) Ama kitapdan umduğumu bulamadım. Sırf o dönemden bir kesit sunmak için yazılmış gibi. Elle tutulur bir hikâye olmadığı için dil biraz daha espiritüel olabilirdi. En azından bu kitabı daha çok sevdirirdi.