• 509 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Daha önce Felsefe Taşı ve Sırlar Odası incelemelerini yazmıştım. Araya biraz zaman girse de devam ediyorum.





    Not: Bu yazıda Harry Potter'ın 7 kitabından da spoiler yazı var. Sonra uyarmadı demeyin. Sadece alıntılara bakmak isteyen olursa alıntıları koyu renkli olarak yazıyorum.



    Aşırı Full Seri Spoiler


    Yazıyı renkli bir şekilde okumak isterseniz buyrun benim blog
    https://kitaplarbenimhayatim.blogspot.com/...-azkaban-tutsag.html


    Öncelikle bendeki baskı eski baskı 509 sayfa olandan. O yüzden verdiğim sayfalar tutmayabilir :)



    Her kitapta olduğu gibi Privet Drive'da başlayan maceramız Harry'nin Margehalayı şişirmesiyle devam ediyor. :) Daha sonra bu kitapta Hızır Otobüs biletçisi Stan Shunpike ile tanışıyoruz. Stan'i Ateş Kadehinde, Melez Prenste ve Ölüm Yadigarlarında tekrar görüyoruz.



    Sayfa 71 Ron'un asası "Yepyeni bir asa. Otuz beş santim, söğüt, bir tane tek boynuzlu at kuyruğu tüyü var. "

    Ron'un asasına neler olduğunu hepimiz hatırlarız. :)



    Hagrid'in Sihirli Yaratıkların dersine girmesi de çok iyi oldu. Hagrid zaten çocukluğundan beri bu işe yatkın biriydi. Profesör lakabını alması çok iyi oldu.

    Bu kitapta anlamadığım birkaç nokta var. Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinde neden sihirli yaratıkları görüyorlar? Tamam bi Böcürt'e karşı ne yapılacağını görmek güzel bir ders ama ya diğerleri? Garkenez, hinzıpır, kırmızı kafa ve kappa olarak geçen diğer sihirli yaratıklar? Onları Hagrid, sihirli yaratıkların bakımı dersinde anlatsa olmaz mı? Gerçi bakım değil savunma dersi lazım onlara karşı ama sonuçta karanlık sanatla bi ilgisi yok o yaratıkların? Kurtadam, vampir gibi yarı insanları falan görseler tamam onlara lafım yok ama garkenez nedir :)) Bu konuda Snape'e katılıyorum. Aynen alıyorum.



    Sayfa 203 "Çok kolay tatmin oluyorsunuz. Lupin sizi pek zorlamıyor. -Kırmızı Kafa'lar ve garkenez'lerle birinci sınıfların bile başa çıkmasını beklerdim. "

    Sonuna kadar haklı :)



    Sayfa 229

    Mösyöler Aylak, Kılkuyruk, Patiayak ve Çatalak

    Sihirli Muziplik Sanatçılarının Yardakçıları

    gururla sunar

    ÇAPULCU HARİTASI


    Çapulcu Haritası bu kitaptaki önemli şeylerden biri. Bence Harry'nin aldığı en güzel hediye. Nihayet bu kitapta çapulcular ile tanışmış oluyoruz. :)) J.K. Rowling şu çapulcular hakkında bi kitap yaymadı var ya, hâlâ o konuda üzülüyorum.

    Fred ve George'un haritayı nasıl çalıştıracağını bulmaları da çok iyi bir şey. Gerçi haritayı yapan kişilerle aynı kafada oldukları için çok da zor olmamıştır.

    Bütün ciddiyetimle yemin ederim ki, hayırlı bir şey düşünmüyorum.

    Muziplik tamamlandı. :))


    Yalnız, kurallara karşı gelmede Harry, Fred ve George kadar profesyonel değil. Daha haritayı alalı bir sene olmadan kaptırdı Harry. Fred ve George yıllardır kullanıyordu. Önce Profesör Lupin'e kaptırdı. Ateş Kadehinde de Deli Göz Moody kılığında ölüm yiyene. Neyseki bir daha kimseye kaptırmıyor. İşin tuhaf yanı bu haritaya daha sonradan Snape veya Dumbledore da el koymuyor. Potter'ın haritası diyor hatta Snape. Gerçi daha sonradan bu haritanın Harry'de olduğunu biliyorlar mıydı o da meçhul :))



    Sayfa 248

    "Sihirli Kanun Yürütme Timi'nden Keskin Nişancı Büyücüler dışında kimsenin, köşeye sıkıştırılmış bir Black'e karşı şansı olmazdı. "



    Burası baya dikkatimi çekti. Ateş Kadehinde ve diğer kitaplarda bir daha benzer ifadeler geçmiyor. Çeviride hata da olabilir belki. Ama Ateş Kadehinden itibaren böyle işlere sürekli Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi veya Seherbaz Bürosu bakıyor. Keskin nişancı falan bir daha duymuyoruz. Ölüm yiyenlerle seherbazlar uğraşıyor. Tahminimce Rowling o kısmı sonradan fark etmiştir.



    Sayfa 267

    ''Bence o süpürgeye şimdilik kimse binmemeli!'' dedi Hermione tiz bir sesle. Harry ve Ron ona baktılar.
    ''Harry onunla ne yapsın peki?'' dedi Ron. '' Yerleri mi süpürsün?''

    Ron güzel dedi ne yapsın Hermione :D Nimbus 2000'in yerine Ateşoku'nun gelmesi de çok iyi oldu. Yine de Ateşoku'nu sadece Quidditch için kullanmak, başka işlerde kullanmamak yazık oldu bence. O süpürge ile Harry'nin uzun yol yapmasını görmek isterdim. :) Gerçi bi kere yapıyor ama onu saymıyorum, kalabalık ekip ile olunca zevki çıkmıyor :)


    Sayfa 340
    Sanki görünmez bir el üzerinde yazıyormuş gibi haritanın pürüzsüz yüzeyinde kelimeler belirdi.

    ''Mr. Aylak, Profesör Snape'e selamlarını sunar ve anormal derecede büyük burnunu başkalarının işine sokmamasını rica eder.''

    Snape dondu kaldı. Harry nutku tutulmuş halde mesaja bakıyordu. Ama harita bununla kalmadı. İlkinin altında başka yazılar da beliriyordu.

    '' Mr. Çatalak, Mr. Aylak'a katılmakla kalmayıp, Profesör Snape'in çirkin bir rezil olduğunu eklemek ister. ''

    Harry dehşet içinde gözlerini yumdu. Onları yeniden açtığında, harita son sözünü söylemişti.

    ''Mr. Kılkuyruk, Profesör Snape'e iyi günler diler ve saçını yıkamasını salık verir, pis herif.''

    Bu kitaptaki favori bölümüm :)) ve başka bir favorim daha

    Sayfa 347 Hermione'nin öfkesi

    "Şuna bakın, nasıl da zırlıyor! ''

    Malfoy, Crabbe ve Goyle şato kapılarının hemen içinde durmuş, dinliyorlardı.

    "Hayatınızda böyle zavallı bir şey gördünüz mü? '' dedi Malfoy. "Bir de öğretmenimiz olacak! "

    Hem Harry hem de Ron öfkeyle Malfoy'a doğru hamle etti ama Hermione onlardan çabuk davranmıştı. -ŞLAP!

    Bütün gücüyle Malfoy'un suratına bir tokat atmıştı. Malfoy sendeledi. Harry, Ron, Crabbe ve Goyle afallayıp kalmışlardı. Hermione yine elini kaldırdı.

    "Bir daha sakın Hagrid'e zavallı deme, seni iğrenç -seni kötü kalpli-


    Bu sahne filmde biraz farklı olsa da yine de çok severim.

    Sayfa 352

    Profesör Trelawney yanlarından geçti.

    "Küre'sindeki gölgeli işaretleri yorumlamada yardımımı isteyen var mı? " diye mırıldandı, bileziklerini şakırdatarak.

    "Benim yardıma ihtiyacım yok, " diye fısıldadı Ron.

    "Bunun ne demek olduğu gayet ortada. Bu gece fena sis olacak. "

    Ron :D süper ya.



    Sayfa 378

    Baltaları bile hazır! Böyle adalet olmaz!

    Ron burada çok güzel söylüyor. Rowling de güzel bir gönderme yapıyor. Lucius Malfoy gibi insanlar yüzünden ve onlara alet olan, onlardan korkan insanlar yüzünden adalet sağlanamıyor.



    Sayfa 471

    Hermione'nin beyaz yüzü bir ağacın arkasından uzanmıştı.

    Bu alıntıyı aldım çünkü bi ara, nasıl oldu hiç anlamadım, Rowling Hermione'nin ten rengi hakkında kitapta detay vermedim demişti. Lanetli çocukta da Hermione karakterini siyah tenli biri oynamıştı. Şimdi yanlış olmasın ırkçılık falan yapmıyorum. Ben sadece Rowling'in söylediği şeye karşı yine onun yazdığı yazıyı gösteriyorum. Bunu daha önce yapanlar oldu zaten. Zaten Harry Potter filmleri ve Lanetli Çocuk'u hiç sevmedim. Çünkü orijinalini bozdular. Kitapla film arasında uçurum farkı oldu. Lanetli Çocuk kitabını ise serinin devamı olarak kabul etmiyorum bile!



    Sayfa 501

    Sanıyor musun ki sevdiklerimiz ölünce bizi gerçekten de terk ederler? Zora düştüğümüzde onları her zamankinden de berrak bir şekilde hatırlamadığımızı mı sanıyorsun? Baban senin içinde yaşıyor Harry ve ona ihtiyacın olduğu zamanlarda kendini açıkça gösteriyor. Başka nasıl gidip de özellikle o Patranus'u yaratabilirdin ki? Çatalak dün gece yine koşuyordu

    Dumbledore'dan güzel bir söz daha :)



    Profesör Sybill Trelawney'den bahsetmek istiyorum. Ne kadar kötü bir öğretmen olsa da, ne kadar Hermione onun hakkında yaşlı bir sahtekar demiş olsa da, Profesörün haklı olduğu yanlar var. Mesela, paskalya sıralarında aramızdan biri ayrılacak demişti. Hermione ayrıldı. Sonra yine demişti 13 kişi masaya oturursa ilk kalkan ölür. Ne kadar batıl bir inanç olsa da haklı çıktı. Aslında o masada fare Kılkuyruk da vardı zaten 13 kişilerdi. Yani Trelawney gelince ilk kalkan Dumbledore oldu :))

    Ecel konusunda da kısmen haklıydı. Siyah köpeği yanlış yorumlayarak ecel dedi. Halbuki o Sirius'tu. Sirius ile her karşılaşmasını bildi ama hepsine ecel dedi. Hatta Harry bile inandı bir süre :)) Kitabın sonunda ise süper bir gönderme var. İlk okuduğum zaman fark etmemiştim. Dumbledore diyor ya "böylece gerçek kehanetlerin sayısı iki oldu maaşına zam mı teklif etsem acaba?" Sanki espiri yapıyor gibiydi ama Dumbledore gayet ciddi. Doğru olan kehanetler 2 tane diyor. Birini bu kitapta gördük, Kılkuyruk kaçtı gitti. Ya diğeri? Onu da 5. kitapta görüyoruz, ünlü kehaneti :)



    Gelelim bu kitabın asıl olaylarına :) Bu kitap Harry'nin aldığı en güzel hediyeleri içeriyor. Çapulcu haritası ve ateşoku. Çapulcu haritası her sene lazım oluyor. Harry'nin kuralları çiğnemede en iyi iki yardımcısı: çapulcu haritası ve görünmezlik pelerini. Bu kitapta çapulcular ile tanışıyoruz. Kılkuyruk ölmüş sanırken ortaya çıktı tekrar. Dumbledore'un dediği gibi Harry ölüm Yadigarlarında Kılkuyruk'un hayatını kurtardığı için memnun oluyor. Harry doğru olanı yaptı :) öte yandan diğer çapulcular Sirius ve Lupin :) Sirius'un Harry'nin vaftiz babası çıkması, Harry'ye destek olması, ateşokunu göndermesi süper şeyler. Yalnız, ateş Kadehinde sürekli nasihat vermesi dışında pek bi işe yaramıyor. Zümrüdüanka yoldaşlığında da ölüyor zaten. Lupin ise Harry'ye patronus yapmayı öğretiyor. Azkabanı ilk olarak Sırlar Odasında duymuştum. Hagrid'i götürmüşler ve 2 ay orada kalmıştı. Ruh emicilerin ne kadar kötü yaratıklar olduğunu bu kitapta iyice anlıyoruz. Kitabın en ilginç yanı ise zaman döndürücü. Hermione bir sır gibi saklıyor ki zaten sır :) Haftada 5 gün antreman 1 gün de patronus dersi yapan Harry'nin, Hermione'nin sırrını çözmeye hiç vakti yoktur. Ama Ron'un vakti var. Hermione'nin bir şeyler sakladığını anlıyor ama üstüne gitmiyor ve çözemiyor. Zamanda geriye gidip zamanı değiştiren filmlerde olduğu gibi klasik şeyler oluyor kitapta da. Mesela zaman, değişmek ile değişmemiş halinin tam ortasında kalmış. Örnek, Harry'nin 100 ruh emiciyi püskürtmesi için zaman döndürücüyü kullanıp zamanda geri gitmesi lazım. Ama Harry o sırada gitmemişti. Macnair'in baltasını yere attığını görüyoruz. Madem öyle yere attı, Dumbledore neden birden fazla hayat kurtarabilirsiniz dedi? Öyle olunca kafa karıştırıcı oluyor işte :) zaten bağıran barakaya indiklerinde Sirius ve Lupin'in konuşmaları da yeterince kafa karıştırıcıydı. Kim masum, kim suçlu derken işe bi de Snape karışınca tam oldu :)) Bu arada bence Sirius en baştan Hogwarts'a bağıran barakadan girdi. Şimdi de kitaptaki göndermelere geçmek istiyorum. Bunların bir kısmını Rowling'in verdiği röportajlardan bir kısmını da okuyucu yorumlarından öğrendim. Tabi kendi yorumlarım da var :))



    Ruh emiciler: Rowling, Azkaban Tutsağını depresyon zamanlarında yazdığını söylemişti. Ruh emiciler de direkt depresyonu temsil ediyor. Depresyona giren insanın içinde hiç mutluluk kalmaz. Doğru düzgün düşünemez. Sürekli kötü şeyleri düşünür. Çözümlere değil, sorunlara odaklanır. Uzun süre bu durumda kalan biri sonunda kafayı yer. Ruh emicilerin yaptığı şeyleri özetledim :))

    Patronus: Ruh emicilere karşı işleyen tek büyü bu. Düzgün yapılmış bir patronus ruh emicileri öldürebilir, onların dağılmasına kaçmasına sebep olur. Aynı şekilde depresyondan çıkmak için sorunlara değil, çözümlere odaklanmak lazım. Üzüntülere değil, mutlu olduğun anılara odaklanmak lazım. Sen gülersen derdin küçülür derler. O hesap mutlu anılara odaklanınca depresyon falan kalmaz.

    Zaman Döndürücü: Dumbledore'un söylediği sözden yola çıkarak diyorum ki gerçekten yaptıklarının sonuçlarını görmek zordur. En küçük bir karar çok büyük değişikliklere yol açabilir. Bir yerde izlemiştim bir cümle bile insanın hayatını değiştirebilir. Mesela "seni seviyorum" "hamileyim" "o gitti" gibi... O yüzden pişman olacağımız şeyler yapmamalıyız. Daha birçok yorum yapılabilir.

    Kurtadam: Rowling bir röportajda kurtadamları gerçek hayattaki AIDS hastalarına benzetmişti. Kitapta görüyoruz ki Profesör Lupin haktan dışlanmış biri. Okula bile zor gitmiş. Dumbledore anlayış göstermese o bile olmayacaktı büyük ihtimal. Okulu gayet yüksek notlarla bitirmiş olsa da iş bulmada güçlük çekiyor ve fakirlik sorunu da oluyor. Yıllar sonra yine ona yardım eden Dumbledore oluyor. Lupin herkesten kurtadam olduğunu saklıyor çünkü biliyor ki öğrenen herkes ondan uzaklaşacak. Gerçek hayattaki AIDS hastalarına da bakıyoruz ki aynı mantık. Hastalığı herkesten saklıyorlar. Öğrenen halk tarafından dışlanıyorlar. Çalıştığı kurum vs AIDS hastası olduğunu öğrendiği anda işten atıyor. Halbuki gerekli önlemler alındıktan sonra AIDS hastalığının kimseye zararı olmaz. İşine de gidip gelebilir. Ne yazık ki günümüzde AIDS hastalığının tedavisi yok.

    Sirius Black : Sahte kanıtlar yüzünden masum olduğu halde 12 sene azkabanda kalıyor. Günümüzde de faili meçhul bir cinayetin 19 sene sonra çözüldüğü olmuyor mu? Sirius Black tam kurtuldum derken şansı yaver gitmiyor, işe karışan eski nefret ettiği arkadaşı Severus Snape olayları yokuşa sürüyor. Elde kanıt olmayınca tanıkların ifadesini ciddiye almayan Fudge, Sirius'u hemen yargılamak ve ölümden de beter ruh emici öpücüğüne maruz bırakmak istiyor. Neyseki Sirius kaçabiliyor. Ateş Kadehinde öğreniyoruz ki Sirius Black mahkemeye çıkmadan azkabana gönderilmiş. Günümüzde de böyle olaylar yok mu? Mahkemeye çıkmadan hapse giren insanlar... Fudge gibi yüksek mevkideki insanlar yüzünden neler neler oluyor yorum yapamayacağım artık..





    Nerdeyse unutuyordum çapulcu haritası hakkında çok ilginç bir teori var. Onu nasıl atladım hayret ediyorum kendime :)) teoriye göre Fred ve George Voldemort destekçisi :d tabi o kadar da değil diyorum ama teorinin çıkış noktası mantıklı. Kitapta Lupin çapulcu haritasını eline alır almaz Peter Pettigrew ismini gördü. Halbuki Fred ve George o haritayı yıllardır kullanıyordu! Aslında 5 yıldır kullanıyordu. Haritayı Harry'ye verirken zaten ezberledik demişlerdi. Fred ve George o haritada Peter Pettigrew ismini nasıl görmedi? Buna 2 açıklama getirilebilir. Birincisi Scabbers olarak bildiğimiz fare Kılkuyruk Percy'e bitti. Fred ve George da haritadan Percy nerede diye bakacak halleri yok tabi. Kılkuyruk daha sonra Ron'a geçti ve onunla 3 yıl kaldı. İkinci açıklama da aynı mantık Fred ve George neden Ron nerede diye baksın ki :) ama yine de hiç mi dikkatini çekmedi? Nasıl gözden kaçtı? Buna kimsenin cevabı yok ilginç :))



    Teorilerde kaynak kullandığım linkler :)



    https://fantastikcanavarlar.com/...i-biliyor-muydu/amp/





    https://fantastikcanavarlar.com/...-bulundugu-7-an/amp/
  • Max Weber’in ifadesiyle Rönesansla birlikte eski Yunan’ın putları mezarlarından hortlatıldı. Böylece sahte ilahlar ortalığı kaplayınca “İnsanların Allah ile olan bağları koptu.” Sahte tanrılar ortalığı kaplayınca bilhassa gençler neye tapacağını bilemediler. Bu karmaşa Avrupa’da manevî huzursuzluğu artırdı; toplumlar karıştı. Bu karmaşayı Batılı bir kısım filozofların farklı görüşleri de hızlandırdı. Fakat en büyük etkiyi, Karl Popper’ın eleştirel tahlilleri dikkate alınacak olursa, Schleirmacher (öl. 1834) ve Hegel (öl.1831) ve onu takip eden idealist (Dilthey ve takipçileri) veya materyalist (Feurbach, Karl Marx ve takipçileri) filozoflar yanında pozitivist ideolojiye mensup filozof ve sosyal bilimcilerin gerçekleştirdiği söylenebilir.
    Daha önce tabiatçı akım, tabiatı tanrı ilan etmişti. Bunun sonucunda Tanrı’nın her şeye kadir olmasının, her şeyi bilip görmesinin ve denetiminde tutmasının yerini, doğanın/tabiatın her şeyi bilmesi ve her şeye gücü yetmesi, fikri ve inancı kaplamıştı.
    Bu ve benzer akımlardan ilham alan Hegel, tarihsici/tarihselci görüşüyle “Tarihi, Tanrı yerine koydu.” Bunun neticesi olarak “Allah’ın Mahkeme-i Kübrası” yerine ”Tarihin mahkeme-i kübrası”nı getirdi.
    Karl Popper’ın tespitiyle bu hareket “gerçek olguların tanrılaştırılmasına” yol açtığı gibi, “lâikleşmiş millet ve sınıf dinlerini, varoluşçuluğu, pozitivizmi ve davranışçılığı” da doğurdu. Nasılcı/pozitivist akımın felsefe, eğitim ve din anlayışı Batı’nın müşrik ve münkir aklının şaşı bakışının en canlı temsilcisidir. Çünkü o bakış, olaylara ve varlıklara sadece duyuların izlenimleriyle bakar. Bu ve diğer akımlar bizde uzun zamandır ağır yaralar açmıştı, açmaya da devam ediyor.
    Bizim bazı nevzuhur ilahiyatçılarımız, kendileri bunun farkında olmasa da, bunların mahsûlüdür. Köklerinde Hegel’in müşrik ve tarihsici aklı ile pozitivizmin tarihsici münkir aklı yatmaktadır.
    Bu nevzuhurların bazıları ilâhiyat menşeli, bazıları diyar-ı Arap medreseleri çıkışlıdır.
    Bunlar ne diyor?
    Hemen hepsi, Hegel’in tarihi putlaştırıp onu Tanrı’nın yerine geçiren tarihsici aklının tesiriyle Allah’ın bilgisini, kudretini, iradesini ve kitabı Kur’ân-ı Kerîm’i sorgulamaya çalışıyorlar.
    Bu “Tarihsici” prof.’ların bir kısmı Kur’ân âyetlerinin %90’ının çağımızda geçersiz olduğunu, dolayısıyla çıkarılması gerektiğini ileri sürüyor. Niçin çıkarılmalıymış? Asrın anlayışına uygun değilmiş.
    Allah’ın kitabı asırların anlayışlarına göre değiştirilecekse o zaman ilâhî din diye bir şey kalır mı? O dinin sağlam ve sabit mü’minleri olur mu? Her devirde birilerinin aklına göre uydurma metinler âyetlerin yerine geçecekse, her yeni gelen öncekinin uydurmalarını beğenmeyip yenilerini ekleyecek ise, orada kutsallık ve ilâhîlik kalır mı? Böylelikle Kur’ân da modern ve evrensel mi olacak!?..
    Hal böyleyken bizim bir kısım prof.’umuz, tarihî vakalarla ilgisi bakımından bazı âyetlerin Kur’ân-ı Kerîm’den çıkarılmasını isterken, çağın anlayışını oluşturan Batılı düşünürler, bilimciler ve siyasîler, hangi Kur’ân âyetlerini zihinlerine/zihniyetlerine uygun bulmayıp itirazda bulundu?
    Diğer taraftan bunlar, diyelim ki Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyeti makbul saydı; bu durumda, âyetleri makbul görmeleri hemen onları Müslüman olmaya mı götürdü? Bulanlar varsa hemen Müslüman mı oldular? Bizim imanımızın, tefekkürümüzün ölçüsünü o müşrik akıl sahipleri mi belirleyecek, yahut, biz her şeyimizi onların anlayışına ve zihniyetine göre mi düzenleyeceğiz?
    ALLAH’IN BİLGİSİ YETERSİZMİŞ (HÂŞÂ)!
    Bunlara göre şimdi Allah’ın kitabı Kur’ân, evrensel değilmiş. Niye değilmiş? Çünkü onlara göre Allah’ın bilgisi bu günleri görememiş (hâşâ!..), aklı geleceği idrak edemeyesi imiş. Bunlar kendi akıllarını Allah’ın takdirinden üstün gördükleri için ona yön vermek lüzûmunu duyuyorlar.
    Bir kısmı bazı âyetlerin çıkarılmasını istiyor. Bir kısmı Kur’ân’ı ve peygamberlerin masumluğunu Tevrat’daki bazı peygamberlere günah ve zina isnat eden uydurma rivayetlere dayanarak, Kur’ân’ı, bir Müslümana yakışmayacak şekilde, tartışmalı hale getirmeyi marifet zannediyor.
    Bir kısmı da Kur’ân’ın evrensel olmadığını ileri sürerek cennetteki evlere, çadırlara kafayı takıyor. Yetmiyor, Kur’ân’daki bir kısım âyetlerin farklı şekillerde tekrarını “bıktırıcı” buluyor.
    Diğer bir kısmı da, anlamadığı, irtibat kuramadığı, dolayısıyla mütehayyel bir Hegel’i rehber edinmeye çalışıyor; kendince “aforizmalar” yazıp, bu aforizmalarını, çıkarılmasını istedikleri Kur’ân âyetlerinin yerine koymak istiyor. Başka bir kısmı da, hadisleri ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) itibarsızlaştırmaya çalışıyor.
    Bir kısım âyetlerin tekrarı hazretleri bıktırıyormuş! Okumayın öyleyse!.. Ben az çok mânâya vakıf olarak 75 senedir Kur’ân okuyorum, hiç de bıkmıyorum... Milyarlarca Müslüman ve âlim de asırlardır onu okumaktan bıkmıyor! Üstelik manevî haz duyuyor! Ufukları açılıyor... Her okuyuşda yeni mânâlar zuhur ediyor.
    Meselâ ben, 65 senedir Mehmed Âkif’in, Yahya Kemal’in ve benzerlerinin şiirlerini zevkle okuyorum, beni hiç de bıktırmıyor. Nevzuhurları Kur’ân’daki bazı tekrarlar bıktırdığına göre, demek ki onların tabiatında(n) ve hayatlarında(n) bir bıkkınlık var.
    Hem biz, ebeveyn olarak, öğretmen, amir v.b. olarak evde, okulda, camide, muhtelif sohbetlerde bir kısım sözlerimizi yer yer tekrarlamak lüzumunu duymuyor muyuz? Duyuyoruz. Neden? Bazı sözlerimiz, fikirlerimiz dinleyenlerin zihninde yer etsin, diye tekrar ediyoruz. Allah yarattığı kulun anlayış ve öğrenme kabiliyetini bilmez mi; dikkate almaz mı? Elbette alır, almışdır; fakat, idraki noksan üstün akıllar(!) bunları kavrayamıyor.
    Kendi akıllarının daha üstün olduğunu sanarak konuştukları halde, bir de kalkıp Allah’a secde ediyorlar! Takıyye mi yapıyorlar? Aklını ve bilgisini noksan görüp onu tashihe ve tamamlamaya (hâşâ) çalışan bu “üstün akıllar”ın, yahut akl-ı evvel’lerin beğenmedikleri Tanrı'ya kalkıp da secde etmesi hangi aklın eseridir? Mantıkları mı durmuş?
    KIYASLAMAKDAN BİLE ACİZLER…
    Zaten kıyas mantığını bile doğru dürüst kullanabildikleri yok. Tenakuzlar katar katar!.. Hegelvârî diyalektik mantığına heveslenseler de, asla beceremiyorlar. Diğer taraftan, inandıkları tanrıları kendi akıl ve nefisleridir: Aslında Allah’a değil kendi(nefis)lerinde ihdas ettikleri (heva-heves) putlarına secde ediyorlar. Dolayısıyla bunlar, günümüzün hakikî sahte tanrılarıdır.
    Hegel, yokluğun kendi zıddından varlığı çıkaracağı kanaatindeydi. Bizimkiler buna uğraşsalar da sonu hüsran. Bu sebeplerle bizimkilere “nevzuhur bazı ilahiyatçı sahte tanrılar” demek vâcip olmuyor mu?!
    Bazıları da Kur’ân’da mü’minler için bildirilen eşsiz köşkler meyanında kullanılan 'çadır' kelimesine takılıyor. Efendim Araplar, çölde hep çadırlarda yaşadığı için Arapların Müslüman olmasında kullanmak üzere böyle çadırlardan bahsedilmiş...
    Ey gâfiller güruhu! Çadır sadece çöldeki Araplarda mı kullanılır? Orta Asya’da, Sibirya’da, Güney ve Kuzey Amerika’da, dünyanın her tarafında çadır kullanılmıyor mu? Onlar neden Müslüman olmamış? Sonra çölde kullanılan çadır ile Sultan Süleyman Han’ın Otağ’ı bir mi? Sultanların otağı ile cennetteki “Çadır” denilen eşi menendi görülmemiş barınaklar aynı mı, hatta benzer mi? Dünyadaki hiçbir şeyin cennettekilere hiç mi hiç benzemediğini bizzat Kur’ân haber vermiyor mu?
    Bunlardan biraz farklı olarak İslâm’ı anlatan ve öven kitapları okuya okuya dinsiz olduğunu söyleyen ilahiyat menşeli felsefe hocaları da zaman zaman gazetelerde boy gösteriyor. Öyleleri de var ki, kendi akıllarının ve herkesin aklının Kur’ân’ı tek başına anlamaya yeteceğini iddia ediyor. Sanki kendi aklı kendisine yetiyormuş da başkalarına akıl dağıtıyorlar. Hasılı neler, neler!.. Ne inciler!.
    ÂYETLERİ BEĞENMEYEN AKL-I EVVELLER!
    Bu ilahiyatçılar bizi neden ilgilendiriyor? Çünkü bunlar, sayıları fazla olmasa da, gazetelerde, bir kısım TV kanallarında devamlı konuşarak, bazı gazetelerde yazarak, “suret-i hak”dan gözüken basit söylemlerle masum Müslümanların kafalarının karışmasına yol açıyorlar; aynı zamanda o masumların kendi eksik akıllarına teslim olmalarını da sağlamayı hedefliyorlar. Dolayısıyla fitne çıkarıp kafaları karıştırıp kalplere şüphe ve inkâr tohumları ekiyorlar. Kur’ân’ı ve Hz. Resul’ü itibarsızlaştırmak istiyorlar. Üstelik bunu da İslâm ve Kur’ân namına yaptıklarını iddia ediyorlar.
    Allah’ın "geleceği bilmediği için yanlış bilgi verdiği"ni söyleyip birçok âyetin günün anlayışına uygun olmadığından çıkarılmasını isteyen bu akl-ı evveller, kendi akıllarının Allah’ın bilgisinden ve iradesinden üstün olduğunu (hâşâ) ileri sürmüş olmuyor mu? Elbette ki bunu söylemek istiyorlar. Belki de üstün akılları(!) bu kadarına bile ermiyor!..
    Sonra Kur’ân-ı Kerîm’in “evrensel” olmadığını iddia ederek Allah’ın evrensel ilme/ külli bilgiye/ sahip olmadığını (hâşâ) da iddia etmek gafletinde bulunanlar da yok değil. Niye değilmiş? Efendim, Kur’ân’ın bir çok hükmü sonraki dönemlerde uygulanmayası imiş!.
    İnsanların ve pek çok kavmin inandıktan sonra imanlarından döndüklerine dair pek çok misali bizzat Kur’ân’ın kendisi veriyor. Dönekler hükmün icabını yapmayınca hükmün umûmîliği kayboluyor mu? Öyleyse “B.M. Evrensel Beyannamesi” pek çok devlet tarafından 1945’den beri çiğnenip dururken o hakların evrenselliği kalkmış oluyor mu? Zaten bizim “evrensel” dediğimiz şeyler, sadece ve sadece üzerinde yaşadığımız küre çapındadır. Asla ve kat’a kâinat çapında değildir.
    Ey gâfiller güruhu! Eğer Kur’ân evrensel değilse, böyle bir kitabı ancak evrensel bilgiye sahip olmayan bir varlık göndermiş olmaz mı? O vakit Allah’ın kâinatın hâkimi olarak her şeyi bildiğine olan inanç yok sayılmaz mı? Sayılır elbette. Kur’ân’ın üç harfli bir âyeti bile onun ne kadar kâinat çapında bir mukaddes kitap olduğunu göstermeye yeter de artar bile! Kıyamet Suresi (âyet,3): “Biz ölenleri parmak uçlarından başlayarak yeni baştan aslı gibi yaratmaya da muktediriz.” Bütün canlılarda parmak uçlarının nasıl birbirine benzemediği ve bu farklılığın günümüzde kimliklerin ve cinayetlerin aydınlatılmasında nasıl büyük bir fayda sağladığı, idrak sahibi herkesin ma'lûmudur.
    ‘ULEMÂ’ DEĞİL ‘ULAMA’
    Onlar bu ve benzer söylemleriyle kendi akıllarının üstün olduğunu sanarak konuştukları için bunlara “nevzuhur bazı ilahiyatçı sahte tanrılar” demek vâcip olmuyor mu? Bundan dolayı aynı zamanda onların Hegel’in, -tam olarak intisap etmedikleri/edemedikleri için- gayrı meşru “manevî torunları” olduklarını söylemek de isabetli bir tespit olur... Bunlar Hegel’in tarihsici “mahkeme-i kübra”sında değil, Allah’ın “Mahkeme-i Kübra”sında hesaba çekilirlerse hiç şaşmamalıyız.
    Descartes, mükemmel ve kusursuz olanın aynı zamanda yanılmaz ve yanıltmaz olacağını, Allah’ın insanlara yanlış bilgi vermeyeceğini ve bilgisinin de bildirdiğinin (yani vahyin) de doğru olduğunu söylüyordu. Burada önemli olan husus, insan bilgisinin doğruluğunu ve kesinliğini Allah’ın doğruluğu ve yanılmazlığı ile temellendirilmesidir. Baksanız'a, Descartes bile ulûhiyet anlayışında bizimkilerden daha mantıklı ve daha insaflı!.. Bunların, bilerek veya bilmeyerek Batı aklına yamanırken, Descartes’ı doğru bildikleri şüpheli olduğu gibi, Hegel’i de okuyup (doğru) anladıkları şüpheli
    Şimdi “iş bu ahval ve şerâit dahilinde” “Allah’ı tahtından indirdik” diyen Türk yankafalıların (aydınların) ve Batıcı müşrik ve münkir kafalılar ile bunların kafasının aynı biçimde çalıştığını söylemek doğru olmaz mı?
    Ancak şunu unutmamak gerekir: Allah, “Onu (Kur’ân’ı) biz indirdik ve yemin olsun ki biz muhafaza edeceğiz” (Hicr.15/9) buyuruyor. Şimdiye kadar da kimse onun bir harfini bile değiştiremedi. Çünkü sahibi ve koruyucusu Allah’dır, O, va’dinden asla dönmez ve her şeye muktedirdir, mutlak kudret sahibidir.
    Söyleyen ne güzel söylemiş:
    «Kendisi muhtaç-ı himmet bir dede
    Nerde kaldı gayriye himmet ede!»
    Merhûm İzzet Molla da ne güzel söylemiş:
    «Meşhûrdur ki fısk ile olmaz cihân harâb,
    Eyler ânı (onu) müdahâne-i âlimân harâb!..»
    (Cihânı âlimlerin şuna buna yamanmaları ve yağ yakmaları harap eder.)
    Rahmetli hocam Kemal Edîb Kürkçüoğlu bunlar gibi âlimler topluluğuna “ulemâ” demezdi, “ulama” derdi. Bunlar hakikate “ulama”dır...
    (Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay)
  • 736 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Dün gece kitabı bitirdiğimden beri olan biteni algılamaya çalışmakla birlikte yazacağım incelemeyi düşünüyorum. Ne desem, nasıl anlatsam bu kitabı diye… Kendimi bir şeyler yazmak zorunda hissettim çünkü bu kitap sitede böyle boş kalmamalıydı, kitaba haksızlık olurdu bu… Şuan ne yazacağım ortaya ne çıkacak inanın ben de bilmiyorum. O kadar çok düşünce var ki kafamda, hepsi karman çorman… O nedenle kitaba emanet ettim sanırım incelemeyi…

    Altı günüm İstisna’yla birlikte geçti. Altı gündür Iben’le Malene’le Anne-Lise’le ve biraz yabancılık çeksem de Camilla’yla birlikte yaşıyorum. Bu karakterler o kadar canlı ki şuan ben bu yazıyı yazarken onları karşımda hayal edebiliyorum. Malene onun hakkında yazacaklarıma tahammülsüz ve memnuniyetsiz, Anne-Lise daha yumuşak ama tedbiri elden bırakmıyor asla, Camilla ise tedirginliğini kendine biçtiği rolü oynayarak saklamaya çalışıyor. Iben… Iben beni izliyor, inceliyor; bir psikolog edasıyla. Kafasında benim olası kötülüğümü tartıyor. Hepimizin içinde olan o sıradan kötülüğü düşünüyor…

    Evet, kitabın konusu Danimarka’da Soykırım Araştırmaları Merkezi’nde çalışan bu dört kadının etrafında gelişiyor. Kitap başlarda iki ayrı çizgide ilerliyor; soykırımın tarihsel, psikolojik, sosyal araştırmaları ve bu dört kadın arasındaki gerilimli ilişki. Fakat sonra bu iki çizginin nasıl birleştiğine şaşkınlıkla ve hayranlıkla şahit oluyorsunuz.

    Bu iki çizgiyi birleştiren şey ise kötülük. İnsanın kötülüğü… İnsan kötülüğünün sıradanlığı.

    İki yıl önce Sosyal Psikoloji dersi aldığımda derse hayran kalmıştım. Şuana kadar ki üniversite hayatımda en zevk aldığım ders diyebilirim, ki bir dersten keyif almanın ne denli zor olduğunu bilirsiniz… Dersi alırken, okulu bitirdiğimde bölümümü es geçip sosyal psikoloji alanına yönelmeye kafayı takmıştım. Şimdi o kadar şiddetli olmasa da bu seçenek hala planlarım dahilinde… Şimdi ben bu gereksiz ayrıntıya neden mi girdim? Kitapta geçen deneyler, teoriler, yaklaşımlar, psikolojik yönelimler beni yine iki yıl önceki sosyal psikoloji sınıfıma götürdü. Bu defa zekice bir kurguya yedirilmiş halde, daha bir keyif alarak okudum hepsini... Ve üstüne bir sürü yeni şey de öğrendim.

    Kitap birçok şeyden bahsediyor… Nazilere yapılan zeka testleri, yaşanan olaylar, yazılan makaleler, yapılan araştırmalar, otoriteye itaat deneyi (Milgram), sosyal roller deneyi (Stanford Hapishane Deneyi), kognitif ahenksizlik, sosyal baskının etkisi; soykırımlardan önce ve sonra, katiller ve kurbanların sosyal yaşamları…

    Aslında tüm bu bilgilerin bir amacı var. Bunlar gösteriyor ki o soykırım yapan insanların bizden bir farkı yok. Belli durumlara ve düşüncelere maruz kalmış insanların, kendilerine “biz ve onlar” şeklinde gruplar oluşturup, eylemlerini haklı çıkaracak gerekçeler bularak oluşturdukları rollere kendilerini kaptırmalarıyla oluyor aslında her şey. Ve işte burada can alıcı soruyla karşılaşıyoruz: Bizi o insanlardan farklı yapan ne sahi? Biz aynı durumda olsak, onların yaptığını yapmayacağımızın garantisi ne?

    Ve görüyoruz.

    Sıradan bir ofiste nasıl bir sosyal savaşın patlak verdiğini, dört kadının düşüncelerinin nasıl şekil değiştirdiğini görüyoruz. Yapmam dedikleri şeyleri nasıl yaptıklarını, seviyorum dediklerine nasıl ihanet ettiklerini, dürüstüm dediklerine nasıl yalan söylediklerini görüyoruz. Küçücük bir ofiste oluşturulan “biz ve onlar” şeklindeki grupları okuyoruz. Öteki olmanın mübah kıldığı kötülüğü okuyoruz. Acımazlığın, yalanın; düşünceler çarpıtılarak nasıl normalleştiğini okuyoruz.

    Geriliyoruz. Gerim gerim geriliyoruz.

    İnsanın içindeki o kötüye inanıyoruz. Her insan, potansiyel bir kötü artık gözümüzde… Sadece kötü olmak için belirli şartların oluşmasını bekliyor. Kötülük hamurunda yoğrulmuşuz biz. İflah olmayız.

    Karamsarlaşıyoruz. Kendi hayatımızı sorguluyoruz; dışlanmışlıklarımızı, haksızlıklarımızı, söylenen yalanları, atılan kazıkları düşünüyoruz… Sonra ise kendi çarpıtılmış kişiliğimizi düşünüyoruz. Ben neler yaptım, fark etmeden? Hangi kötülükleri mübah kıldım kendime karşımdaki ‘öteki’yi düşünerek?

    Ben de aslında bir kötüyüm içten içe… Sonra yine… Soykırım zamanında bir Alman olsaydım şayet, ne yapardım, ben de mi katili olurdum onca insanın? Bir istisna olabilecek yapıya sahip miyim ben? İçimdeki kötülüğün bir sınırı var mı?
    Fakat içiniz bulanıyor bir yerden sonra “Yeter!” demek istiyorsunuz. Kendinize bu denli hakim olamamak, doğanıza bu denli söz geçirememek ihtimali dört duvarlı bir hücreye tıkıyor sanki sizi. İradenizin bir hiç olduğunu düşünmek, iyiliğin sadece seçimlerle oluşan bir yanılsama olduğunu düşünmek; o hücrenin karanlığında, aydınlık umutlarınızı yitirmek gibi bir şey. Buna hangi insan dayanabilir ki? Sürekli içindeki kötüye yenileceğini düşünen bir insan yaşamına neye tutunarak devam edebilir? Hiç mi istisnası olmaz?

    Siz? Bir istisna olamaz mısınız?

    Burada aklıma yine Sosyal Psikolojiden aşina olduğum Self Fullfilling Prophecy (Beklenti Etkisi olarak da geçiyor) geliyor. Bu kısaca kafanızda kurduğunuz düşünceyi bilinçsizce ve farkında olmadan gerçekleştirmenize yol açıyor. “Kendini gerçekleştiren kehanet” de diyorlar, “Pygmalion Etkisi” de… Yani kötülüğün kaçınılmaz olduğunu düşünmek, sizin davranışlarınızı istemsizce etkileyecek, sonunda her şey kötülüğe vardığında da “ben demiştim” diyebileceksiniz. Bunun çok daha basit örnekleri bulunabilir. Fakat demek istediğim nokta, neden kendini gerçekleştiren kehanetimizi hep kötülük üzerine kurma eğilimimiz var? Bu bizim tarihten ders çıkarmamız mı? Yoksa kehanetimiz mi? Açıkçası ben bilmiyorum. Ama iyiliğin bu kadar imkansız olduğunu düşünerek yaşayamayacağımı biliyorum. O yüzden tüm karamsarlığıma rağmen kehanetimi iyilikten yana kullanmak istiyorum. Aklımdaki tüm kötü, bencil, tarafgir, umutsuz düşüncelere rağmen. Dört duvarlı hücreme bir pencere açmak istiyorum, nefes alabileceğim, bir nebze ışığı görebileceğim….

    Kitap da bir yerde bunu yapıyor. İyilik denen olguyu başıboş bırakmıyor. Bir ihtimal veriyor ona, kırılgan, narin, hassas ve tümüyle beklenmedik bir yapı…

    Bu sırada dört kadın arasındaki ilişki ve gerilim öyle hal almış ki hem her şeye inanıp hem de her olanı inkar edecek hale geliyorsunuz. Aksiyon artıyor, koşuşturmaca başlıyor, tempo artıyor, bir şeyler ortaya çıkıyor, bir şeyler yok oluyor, sayfalar hızla çevriliyor, ortam duruluyor, sayfalar ağırlaşıyor, etrafta kötülüğün sıradanlığı ve iyiliğin ihtimalleriyle dolu bir sessizlik var… Ve kitap bitiyor.

    Kitabın kapağı kapandıktan sonra kafanızdaki iyilik ve kötülük kavramı karman çorman olmuş bir biçimde kalıyorsunuz…

    Ben kitabı gerçekten çok beğendim, uzun bir süre de aklımdan çıkacağını sanmıyorum. Yazara da hayran kaldığımı söylemeden geçemeyeceğim, kendisi sosyoloji ve iletişim bölümlerinde çalışmış bu konuda altyapısı olan bir insan. Fakat dört kadını –hem de bir erkek olarak- yedi yüz küsur sayfa boyunca bu denli derin, canlı ve etkileyici anlatmak ve bu özel ilişkiyi, genel ve kitlesel bir yıkımla bağdaştırmak bence apayrı bir şey.

    İyi ki okudum dediğim bir kitap oldu; gerek sorgulamalarıyla, gerek kurgusuyla, gerek edindiğim bilgilerle… İçtenlikle ve şiddetle tavsiye ederim, iyi okumalar :)
    Ve son olarak Esther. Sema , iyi ki bu kitabı akışta görmüşsün de birlikte okumuşuz. Sayende çok daha keyifli bir okuma oldu benim için :))
  • Uzun bir inceleme oldu. Kitap kadın erkek ilişkilerini ele alıyor. Kıskançlık ve yarattığı psikozlar, toplum eleştirisi ve Tolstoy'un ahlak anlayışı çerçevesinde incelenmiş.

    Tolstoy'un bu kitapta yaptığı şey, tıpkı bazı dramların başında olduğu gibi en veciz ve en mücmel şekilde bize fikirlerini havada uçuşturacağı bir ortam hazırlamak ve tıpkı bir "squash" sahası gibi fikirlerinin ordan oraya sekmesini izlememize imkan tanımaktı.

    "Neden devam etsin ki insan soyu?" diyordu Pozdnişev, romanın ana karakteri, karısını öldüren bir cani, iyi bir hatip. Tolstoy kendi dünyasından fırlayan karakterlerinden en çok onun konuşmasına izin veriyordu. Belki de en çok hissiyatı onunla paylaşıyordu. Zaten kişi daim kendine dair olanları duymak ister, velev o velev bu şahıs hakkında konuşulsun, o bana benziyorsa istediği kadar konuşabilir. Bize kendi dünyamızı anlatan romanlara roman diyormuş Goethe, tartışılabilir: Bize bizi, bizim anlamadığımız şekilde anlatan şeylere roman denmeli aslında. Yani, Woolf'un iddia ettiği gibi roman hayatın aynası olmamalı.

    Romanın başında kadınları ata benzeten yaşlı tacir ve yanında "meriç"iyle dolaşan feminist kadın avukatın aynı vagonda sohbetlerini dinlerken işler çok daha karmaşıktı. Gönül isterdi ki, Tolstoy bunu sürdürsün bu karakterleri boğuştursun, karakterler birbirini kündeye yatırmak için uğraşırken biz "müsademe-i efkardan barika-i hakîkat"ler toplayalım. Tercih etmemişti bunu Tolstoy, belki de sonunda karısını öldürdüğü bilinen bir adamın kendini aklamak için uzunca bir süre sözünün kesilmeden konuşabilmesine imkan tanımak gerekirdi. Mahkeme beraat veriyordu da acaba vicdanlarımızda beraat verebilecek miydik Pozdnişev için?

    Öyle ya da böyle, Pozdnişev'in baştan beri dürüst bir insan olarak tasviri onu peşinen kınamamıza engel oluyordu. Hem zaten Pozdnişev her haliyle radikal biriydi, bir kişi evliliği zindan, cinsel birleşmeyi de hayvanvârilik olarak görüyorsa ve bunları bir şekilde temellendirebiliyorsa sonunda karısının canına kıymasını yadırgamamak gerekir.

    Hem Tolstoy, nesirde bir kreşendo ustası olduğunu öyle bir isbât etmektedir ki, karısını öldüren bir karakteri anlatması, kaza yapacağınızı bildiğiniz bir yolda sizi direk duvara toslatmak yerine sert virajlardan geçerken hızı tedricen artırarak o kazayı hakettiğinizi düşündürtmesine benzemektedir.

    Uçlarda bir adamı anlatmaktadır Tolstoy, karakterine her anlatırdığını tasdik ettiğini düşünmek saçmadır. Öyle olsa Balzac; aynı anda hem dünyanın en alıngan insanı hem de en cesur insanıdır demek gerekirdi, yahut Grange bir cânidir demek...

    Tolstoy bir şeyi gözümüze sokmaktadır: Dünyanın en güzel gözüken şeyleri bile en kötü şeyleri olabilir. Dolayısıyla ey sevgiye iman edenler! Kurduğunuz bu hayal dünyası semâlarında âsude süzülüyorken sislerin arkasındaki koca dağlara çarpabileceğinizi unutmayın. Bunu size daha önce Werther'de olduğu gibi tersine dönen bir hikaye ile anlattılar, ben şimdi baştan beri düşüncelerinde yönünde hiç bir değişiklik olmayan, yalnızca duyduğu ızdırap gittikçe artan bir adamla anlatacağım; ızdırabı sonunda ızdırabın kaynağını kaldırmakla da sona ermeyecek, demek ki kaçınılmaz bir ızdırapdır bu onun için...

    Gerçekten de ızdırabın kaçınılmazlığı vurgulanır sürekli. Pozdnişev önce; kaçmak, ayrılmak, sonra kendini öldürmek ve en son karısını öldürmeyi tasarladığı merhalelerden geçmiştir. Son merhaleye kadar, her merhalede çuvallamıştır Pozdnişev. Burada kaçınılmaz ızdırabın bir diğer veçhesi de bize bakmaktadır. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan her hangi bir kişi, Tolstoy'un bu kitapta anlattığı aile içi kavgalara az ya da çok maruz kalmıştır. Bir yandan da Tolstoy bu kavgaları en karanlık, en yoğun duygularla tasvir ederek bize umut vermektedir: "Yalnız değilsiniz, çektiğiniz ızdırap her yerdedir ve kaçınılmazdır."

    Eserin ikinci kısmı diyebileceğimiz bölümde Pozdnişev'in kuvvetli kıskançlık duygusunu izleriz. Karısıyla olan her muhabbeti kavgayla bitmesine rağmen, kendisinden daha yetenekli ve çekici olduğu için, onu delicesine kıskanmaktadır. Pozdnişev için bu durumda ondan ayrılmak kendinin ona layık olamadığı intibasını bırakacağı için bu fikri sürekli kafasında ertelemektedir. İkinci olarak da ailenin onurundan bahsetmektedir, üzgün ve mutsuz bir ailenin pek kıymetli onuru... Dolayısıyla ayrılık yerine, hiç tasvip etmese de, başkalarıyla aynı hataya düşerek karısının başka erkeklerde alaka uyandırmasına izin vermektedir. Ve bu müzik aracılığıyla olmaktadır.

    Bu itibarla vurguladığı şeylerden biri de sanat, bilim gibi alanların kudsiyetinin cinsler arası yakınlaşmayı ne kadar kolay hale getirdiğidir. Bunlara itiraz edildiğinde o alanların kudsiyetini anlamamış olmakla itham edilmekten de korkmaktadır bir yandan. Pozdnişev'de bir çoğumuz gibi zamanında "ben onlar gibi olmayacağım" deyip zamanı gelince onlardan biri olmaktadır hâsılı.

    Tedrici ilerleyişin duraklarından biri de, ilk defa şiddet kullanma temayülüdür. Burada sarsıcı bir tespitle karşılaşırız: Kişiler ilişkilerindeki küçük olaylara yüksek perdeden cevaplar verirse, daha büyük olaylarda cevabın büyüklüğünü göstermek için şiddet kullanmak zorunda kalırlar. Dolayısıyla şiddet sanıldığı gibi sadece bir anlık bir patlamanın değil, aynı zamanda bir sürecin de ürünü. Bunu sanıyorum Ahmet Çakar'dan da duydum, âmiyâne şekilde: "Gençler, karı köpeği olun ufak konularda ki, büyük bir mesele olduğunda sizin dediğiniz olabilsin." diyordu.

    Kitabın adı bir müzik eserine telmihen konulmuş. Sanıyorum bu müzik eserinin Beethoven'ın Kreutzer adlı usta bir kemancıya çalması için ithaf ettiği bir sonat olduğu çoğu kişice biliniyordur. Eserin Tolstoy'ca da övülen ilk allegro bölümü kemanın tüm dikkatleri üzerine topladığı bir bölüm. Tıpkı romandaki Trukaşevski karakterinin herkesin ve özellikle Pozdnişev'in dikkatini çekmesi gibi.

    Münhasıran bir virtüözün inişler ve çıkışlarıyla tefahhur etmesi için bestelenen bu parça ise romanın ruhuna uyuyor diyebilmek güç. Ben okuyuşum ve yazışım sırasında kasvet ve hüzün getiren Brahms'ın F Majör 3 numaralı Senfoni' sini (Op.90 ) (özellikle üç ve dördüncü bölümleri) dinledim. Kendi bataklığından sürekli kaçan ve kaçtıkça daha çok batan Pozdnişev'in durumu bu müzik eseriyle gerçekten tenasüp içeriyor. Romanda Pozdnişev'in ara ara eşiyle barıştığı anlarda olduğu gibi Brahms'ın eserine ara ara güneş doğuyor, tabii bir bataklığın içinde olduğumuzu unutturmamak kaydıyla.

    Sonuç olarak, Kreutzer Sonat'ın müzik eseri olanıyla edebî eser olanı arasında yaratıcılarının dahi olması dışında pek müştereklik kuramıyorum. Daha önce ifade ettiğim gibi gerilimin artışı dolayısıyla kitaba Maurica Ravel'in "Bolero" sunun ismi de gayet verilebilirdi.

    Haricen Pozdnişev'in müzik hakkında yaptığı soyut değerlendirmeler de ele alınabilir. Ancak bu bahsi uzatmak yerine tek tespitine değinerek geçelim. Ahlaksız birine müzik öğretmek ne kadar yerinde olduğunu sorgularken "Bu korkunç güç herhangi, sıradan bir insana teslim edilebilir mi?" der Pozdnişev, Kreutzer Sonat icra edilirken herkes mest olduğu sıra. Bunu kendisi böyle bir yetenekten yoksun olduğu ve çalan kişiyi sevmediğinden mi, yoksa gerçekten inanarak mı söyler bilinmez. İbnülemin de benzer şeyi, ahlaksız birine ilim öğretmek eşikiyanın eline kılıç vermek gibidir diyordu. Bu üzerinde durup düşünülmesi gerekli tespitlerden yalnızca biri.

    Eserin sonlarına doğru Pozdnişev'in içindeki kıskançlık, ateşini harlayan bir olayla karşılaşıyoruz. Görevi sebebiyle bir süre Moskova dışına çıkmak zorunda kalıyor Pozdnişev, ve o sırada aklına gelen vesvelerle resmen kafayı yiyor. Öbür odadayken bile karısının ne yaptığını düşünen bir adamın, onu bırakıp başka şehire seyahati gerçekten akıl kârı değil. Açıkçası Pozdnişev'in başına ne geliyorsa kendini tanımamasından ve tanısa bile bunu inkar etmesinden geliyor. Daha kendini kontrol edemeden karısını kontrol etmek istiyor ve "onun arzu etmekten kendini alıkoyamadığı şeyi arzu etmemesini istiyorum" diyor, ama yaptığı her şeyle durumu daha da kötüleştiriyor.

    İşte bu bocalamalar içinde çırpınan Pozdnişev'in aklından bir anlığına karısını öldürmek geçiyor. Ve bu geçiş anında o fikre yeterince irdeleyip kökünü kurutmuyor. İşte fikrinin gemisinde açılan o küçük delik vesvese sularıyla doluyor, doluyor ve sonunda kontrol edilemez bir patlama yaşanıyor. "Delirmenin de kendi kuralları vardır." diye belirtiyor Pozdnişev "Böyle yapacağımı en baştan da bilmiyor değildim" diyor.

    Buradaki durumu adli psikiyatrinin verileri ile de yorumlayabiliriz: İnsanın zıt yanları daima fikrine çeşitli ilhamlar verir. Bunlardan insanlıkdışı olanları yeri geldiğinde köküne inilip kesinlikle karşı çıkılmak gerekilen şeylerden olduğu yakîn surette ispatlanmazsa, gittikçe daha tanıdık gelirler. Bu tanıdıklık ise doğması gereken tiksintiyi azaltır, bu da kanıksamanın kapısını açar. Bu kanıksama bir kere yerleşmiş ise de câniler, pedofiller oluşur. Pozdnişev'in de meşum fiili gerçekleştirdikten sonra çektiği uyku sonrası düşündükleri geminin açılan mezkur delikten dolayı battığını tasdik eder niteliktedir. Çünkü o, karısını öldürmediğini değil onu öldürmesini gerekli kılan sebebin ortadan kalktığına dair bir rüya görmüştür.
    Gandhi'ye atfedilen söz durumu özetler niteliktedir:

    Düşüncelerinize dikkat edin

    duygularınıza dönüşür…

    Duygularınıza dikkat edin

    davranışlarınıza dönüşür…

    Pozdnişev'in roman sonunda beraat ettiğini okuruz. Bunun vicdanlarımıza hitap edip etmediğinin tartışılırlığını söylemiştik. Tolstoy'un bu beraati tasdik edip etmediğini de bilmiyoruz. Ancak konu kıskançlık olunca en beklenmedik tepkilere hazırlıklı olmalıyız:
    Tıpkı Eminem ve Dr.Dre'nin "Guilty Conscience" şarkısında anlattığı gibi: İyi taraf ve kötü taraf; bir dükkanın soyulmasında, bir kızın ayartılmasının ahlakiliğinde ihtilafa düşerler. Ancak eve geldiğinde aldatılığını gören adamın öfkesinin fiili meşru kılabileceğinde her ikisi de müttefiktir.
  • Zihin, yani baş, bir biyolojik bilgisayardır.
    Kafada yaşamak aptallıktır. Kalpte yaşamak ve gerektiği zaman kafayı kullanmak zekadır. Merkez, senin varlığının çekirdeğinde bulunur. Sahip, kalptir. Ve kafa sadece bir hizmetkardır. Zeka budur. Kafa sahip olup, kalbi unuttuğu zaman, buna aptallık denir.
    Osho
    Sayfa 141 - owo