• Bakara 285-286 Amener Resulu
    ءَامَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ ءَامَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
    لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْساً إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنتَ
    مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

    Amener rasulü bi ma ünzile ileyhi mir rabbihı vel mü'minun* küllün amene billahi ve melaiketihı ve kütübihı ve rusülih* la nüferriku beyne ehadim mir rusülih* ve kalu semı'na ve eta'na ğufraneke rabbena ve ileykel masıyr
    La yükellifüllahü nefsen illa vüs'aha* leha ma kesebet ve aleyha mektesebet* rabbena la tüahızna in nesına ev ahta'na* rabbena ve la tahmil aleyna ısran kema hameltehu alellezıne min kablina* rabbena ve la tühammilna ma la takate lena bih* va'fü anna* vağfir lena* verhamna ente mevlane fensurna alel kavmil kafirın

    Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de! Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. "O'nun resullerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz." dediler ve eklediler: "İşittik ve itaat ettik ya Rabbenâ, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır."
    Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Ya Rabbenâ! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ya Rabbenâ! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize!

    Dualar uygulaması tarafından gönderilmiştir.
    https://play.google.com/...ls?id=com.dualar.dua
  • Nice Fâtıma'lara, nice Fâtıma'nın sevdasını yüreğinde taşıyanlara Ebu Cehil misyonunu yüklenenler tarafından bugün de acılar çektirilmekte.
  • TEK İLÂHIMIZ SENSİN SEN...

    Adamın birisi Yahyâ b. Muâz rahimehullah’ın yanında;

    اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَّيِّنًا لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى

    “Firavun’a gidin, çünkü o tağutlaştı. Öğüt alması yahut korkması için ona yumuşak söz söyleyin.” ayetini okumuştu. (Tâhâ, 43, 44)

    Âyeti dinleyen Yahyâ b. Muâz şöyle diyerek ağlamaya başladı:

    إلهي هذا رفقك بمن يقول أنا الإله ، فكيف رفقك بمن يقول أنت الإله
    “Allah’ım! ‘Ben ilâhım’ diyene şefkatin böyleyse, acaba ‘Sen (hak) ilâhsın’ diyene şefkatin nasıldır?”

    (Tefsîru'l-Beğavî, sf.2/314)

    Ey Rabbimiz! Biz sadece seni hak ilâh olarak tanıdık. Bizi affeyle, bağışla. Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfir topluluklara karşı bize yardım eyle. (Allâhumme Âmîn)
  • Hz. Nuh Aleyhisselâm


    “Allah’a yemin olsun ki; senden önceki ümmetlere rasûller göndermiştik. Fakat şeytan, onlara amellerini süslü gösterdi. Artık o gün onların dostu, şeytan olacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Nahl Sûresi 16/63)

    Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının...” (Teğâbun Sûresi 64/14)

    Hz. İdris aleyhisselâmın vefatından sonra insanlar şeytanın tuzaklarına düşerek doğru yoldan sapmışlardı. Yüce Rabbimiz bu insanlara doğru yolu göstermek ve yaratılış amaçlarını hatırlatmak için Hz. Nûh aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi:

    “Andolsun, Biz kavmine Nûh'u gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım."[1]

    Kur'ân-ı Kerim’de kendisinden çokça bahsedilen Hz. Nûh aleyhisselâm, ülû’l-azm[2] peygamberlerin ilkidir. Kur'ân’da 28 sûre ve 43 ayette ismi zikredilen Hz. Nûh aleyhisselâm’ın adına müstakil bir sûre de indirilmiştir. Bu sûre Hz. Nûh’un kavmiyle yaptığı tevhid mücadelesini baştan sona anlatmaktadır.

    Kerim kitabımızda Nûh aleyhisselâmın hayatı kronolojik olarak anlatılmamıştır. Ama onun şahsiyeti, peygamberliği, davet ve tebliğ mücadelesi, gemiyi inşâsı, tufan ve sonrasından bahsedilmiştir. Hz. Nûh aleyhisselâmdan sıklıkla bahsedilmesi, O’nun örnekliğinin önemine işaret etmektedir.

    Nûh Aleyhisselâmın Şahsiyeti

    Rabbimiz, Nûh aleyhisselâmın kıssasını Kur'ân-ı Kerim’de anlattıktan sonra Sevgili Peygamberimize (s.a.s) şöyle hitap eder: “İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Daha önce bunları ne sen biliyordun, ne de kavmin. O halde sabret! Şüphe yok ki sonunda kazanacak olanlar ancak takva sahipleridir.”[3]

    Bu ayet-i kerimede Nûh aleyhisselâmı kurtuluş ve zafere götüren iki özelliğinden bahsedilmiştir: Şüphesiz ki O, sabır ehliydi ve takva sahibiydi. Böylece biz Nûh aleyhisselâmın kıssasından edineceğimiz en önemli azıkların takva ve sabır olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

    Allah’ın kitabında Eyyûb aleyhisselâm kişisel sabra örnek gösterilirken, toplumsal alanda tevhid mücadelesinin nasıl bir sabırla yürütülmesi gerektiğine örnek olarak da Nûh aleyhisselâm gösterilir. Israrla, inançla ve yılmadan yüzyıllar boyu sürdürülen bu mücadele, takva azığıyla devam ettirilmiş; şükür gibi bir güzellikle taçlandırılmıştır. 950 yıl süren ve mağlubiyeti olmayan samimi mücadelenin mesajı Kur'ân’da anlatılmış ve kıyamete kadar yaşayacak mü'minlerin bu kıssadan ibret almaları istenmiştir. Bu ayetler hak dava için mücadele edenlerin moral kaynağıdır.

    İman Dolu Bir Duruş

    Nûh aleyhisselâmın şahsında, kendisine düşman kesilen kavmine karşı, gerçek güç sahibinin Allah olduğunu haykıran iman dolu bir duruşun varlığını görüyoruz. Mutlu bir sonun, her ne kadar uzun da sürse, daima iman ehline ikram edileceğini O’nun kıssasından anlıyoruz. Ayrıca bu kıssada, hak üzere olduktan sonra nice az topluluğun sayıca çok olanlara üstün geleceği gerçeğinin[4] fiilî bir ispatı da vardır.

    Nûh aleyhisselâmın mücadelesi, Allah’a davet yolunda yürüyen kullar için ne güzel bir örnektir. Allah’ın peygamberi Nûh aleyhisselâm her şeye rağmen haktan sapmayan bir karakterin sahibidir. O, her türlü zorluğa ve zorbalığa karşın hakkı savunmaya devam ederek istikametin sembolü olmuştur. Nûh aleyhisselâm her zaman ve her zeminde Allah’ı ve O’na itaati anlatmış, Allah’ın vaat ettiği azap ile kavmini uyarmıştır.

    İşinde Samimi Ve Titiz

    Yüklendiği tebliğ görevini en ince ayrıntısına varıncaya kadar büyük bir titizlikle yerine getiren Nûh aleyhisselâmda vazife ahlakının en güzel örneği görülür. O, düşmanlarının her türlü düzenbazlıklarına, fiilî şiddete varan zorbalıklarına rağmen davasından en küçük bir taviz dahi vermemiştir. O’nda, yeri geldiğinde bütün kavmine korkusuzca meydan okuyan yiğit bir duruş vardır. Ancak; yüreğini ortaya koyan ve bütün varlığıyla Allah’a bağlanan bir insan dünyaya meydan okuyabilir. Allah’a davet yolunda samimi ve titiz bir tavır, Allah’ın himayesini de beraberinde getirir. Nûh aleyhisselâm zorba kavminin tehditlerine karşı şöyle haykırmıştır: “Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!(Fakat ne yaparsanız yapın, hak yoldan bir adım geri adım atmayacağım.)”[5]

    Allah’a Tam Bir Teslimiyet

    Hz. Nûh aleyhisselâm, her şeyden çok sevip haşyet duyduğu Yüce Allah’a bütün zerreleriyle teslim olmuştur. “Ey Nûh, gemiyi yap!” emrini alınca bir an bile tereddüt etmeden Rabbine itaat etmiş ve gemiyi yapmaya başlamıştır. Nûh aleyhisselâm, kavminin, “Bu dağ başında geminin işi ne! Aklını mı yitirdin? Peygamberliği bırakıp marangozluğa mı başladın?” şeklindeki alaycı sözlerine aldırış etmemiş, Allah’a gerçek kulluk nasıl olur, dost düşman herkese göstermiştir.

    Hz. Nûh aleyhisselâm öyle bir teslimiyete sahipti ki bu muazzam teslimiyet dünyevî sevgileri ve bağlılıklarıyla sınandığında küçük bir sarsıntı dışında dağlar gibi sapasağlam yerinde durmuştu. Oğlu büyük tufanda boğulurken, ailesini kurtaracağına dâir Rabbinin vaadini hatırlayıp babalık şefkatiyle bir an için dilinden dökülen; “O ailemdendi!” sözüne karşı, “Ey Nûh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim” ilahi ihtarıyla kendine gelerek hemen tevbeye yönelmiş ve tam bir teslimiyet örneği ortaya koymuştur.



    Vefası

    Hz. Nûh aleyhisselâm, Rabbine karşı vefasının yanı sıra kendisine iman etmiş mü’minlere karşı da son derece mütevazı ve vefalıydı. Kavminin ileri gelen müşrik önderleri, yanındaki fakir mü’minleri küçümseyip Nûh aleyhisselâmdan inananları yanından kovmasını istediklerinde onlara şöyle cevap vermiştir: “…Ben iman edenleri yanımdan kovacak değilim? …Ben onları kovarsam, beni, Rabbimin karşısında kim korur? …Sonra zalimlerden olurum.”[6]

    Şüphesiz ki Nûh aleyhisselâmın kavminin ileri gelenleri, kendi halkını küçümsemişlerdi. Onlar bir takım lobilerde halkının aleyhine pazarlık yapan seçkinci zorbaları gözler önüne seren en uygun örneklerden biriydi. Sonraları Nemrud ve Firavun gibi zalimler de bu yolda onların peşine takılmışlardı. Yüce Rabbimiz Kur’ân’da Firavundan bahsederken, “Firavun, kavmini küçümseyip aşağıladı, ama onlar yine de kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar, yoldan çıkmış bir kavim idi”[7] buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerim bize, tarih boyunca kendi halkını hakir gören tâğutların gelip geçtiğini haber vermekte, kıyamete kadar da böyle zorbaların gelebileceğini hissettirmektedir. İnsanları çeşitli bahanelerle küçümsemek ve dışlamak ırkçı ve cahilî yapısıyla şeytanî bir bakıştır. Bunun karşısında kardeşâne ve âlimâne bir yaklaşım sergilemek gerekir ki işte vefayı gerektiren Rahmanî duruş budur. Nûh aleyhisselâm bu konuda gayet vefalı bir tavır ortaya koymuştur. Şu bir hakikattir ki “Vefası olmayanın dini de yoktur.”[8]

    Nûh Aleyhisselâmın Yaşı

    Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi. Biz de onu (Nûh’u) ve gemide bulunanları kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık.”[9] Bu ayetlerdeki “onların arasında” ifadesiyle kastedilen kimseleri; tufanda boğulanlar olarak anlarsak, Nûh aleyhisselâmın yaşının 950’den fazla olması gerekir. Bu konudaki rivayetler, Nûh aleyhisselâmın ömrünü 1700'ün üstüne kadar çıkarmaktadır. Hz. Abdullah İbn Abbas (r.anhümâ) ise, 950 yaşını onun bütün ömrü olarak nakletmiştir. Buna göre 40 yaşında Ona peygamberlik verilmiş, 890 yaşında tufan meydana gelmiş ve tufandan sonra 60 yıl daha yaşamaya devam etmiştir.[10]

    Geçmiş ümmetlerde peygamberlerin ömürlerinin böylesine uzun olması yalnızca peygamberlere özel bir durum değildir. Bilakis bu keyfiyet, Allah’ın, yeryüzünde halife olmaları için yarattığı bütün insanlar için geçerlidir. Şöyle ki, tarihin ilk dönemlerinden itibaren insanlardaki yaratılış özellikleri zirve noktalardan azala azala süre gelmektedir. Sevgili Efendimiz (s.a.s) Sahîh-i Buhârî’de yer alan hadislerinde: “Allah, Âdem’i, uzunluğu altmış zira’[11] olduğu halde yarattı… Âdem'in (sonra gelen) torunları, onun yaratılışındaki (uzun ömür ve uzun boyluluk gibi mükemmelliklerinden) eksilmeye devam ederler. Nihayet (bu eksiliş) şimdi (bu ümmette) sona erdi”[12] buyurmaktadır. Ahmed b. Hanbel ve Müslim gibi bazı muhaddisler ise aynı hadîsi, “...Cennete girecek olan herkes, Âdem’in sûretine uygun bir şekilde, uzunluğu altmış zira’ olarak girecektir...” ziyadesiyle naklederler.[13]

    Nûh Kavminin Özellikleri

    İnsanlar zamanla çoğalıp büyük topluluklara dönüştüler. İlâhî nizamdan uzaklaşarak aralarında zulme dayalı bir düzen kurdular. Toplumlarını buna göre yönetmeye başlayıp arzu ve isteklerinin gereğini yaptılar. İnsanların bu duruma karşı çıkmalarını önlemek için de bir takım kurallar koydular. Bu kurallar, Allah’ın emirleri dışında ve tamamen şeytanın vesveselerinden kaynaklanan kendi hevâ ve heveslerinin ürünüydü. İşte bunlar, bütün peygamberlerin insanları kendilerinden sakındırdığı tâğûtların[14] hükümleriydi.

    Bu tür keyfi uygulamalarla insanların inançları bozuldu, güvenleri sarsıldı. Bu sapmalar, zamanla onları azgınlaştırırken aynı şekilde zalimleştirdi. Görüşlerini ve uygulamalarını halkın itirazsız kabul etmesi için gözle görülen, elle tutulan dayanaklar aradılar. Putperestlik ve putlar etrafında oluşturulan dinî ve rûhânî ortam, zalimlerin tâğûtî düzenlerini sürdürebilmek için halkı uyuşturup oyaladıkları etkili bir araç olarak ortaya atıldı. Putperestliğin, başlangıçta iyi niyetle(!) salih kişilerin resim ve heykellerini yapma şeklinde tezahürü sonucu değiştirmedi. Çünkü güzel niyetler ancak güzel eylemlerle desteklenirse güzel neticeler verirdi.

    Nûh aleyhisselâm, gözlerini putperest bir kavmin içinde açmıştı. Onlar özellikle, isimleri Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen putları Allah’a ortak koşuyorlardı. Aslında bunlar önceden yaşamış bazı salih kulların isimleriydi. Bu konuda İmam Buhârî rahimehullah, Hz. İbn Abbas radıyallahu anh’dan şu rivayeti nakleder:

    “Sakın taptıklarınızı bırakmayın. Hele Vedd'den, Suvâ'dan, Yegûs'tan, Yeûk'tan ve Nesr'den asla vazgeçmeyin, dediler”[15]…ayet-i kerimesinde geçen bu isimler, esasen Nûh kavminden bazı salih kimselerin isimleridir. Bu iyi kimseler vefat ettikleri zaman şeytan, şehrin ileri gelenlerine: ‘Bunların adlarına, hayatlarında otura geldikleri mevkilerde birtakım heykeller dikin ve onlara bu salih kişilerin isimlerini verin’ diye vesvese vermiştir. Onlar da heykelleri dikmişler ve bunlara o iyi kimselerin adlarını vermişlerdir. Bu heykellere ilk zamanlarda ibadet edilmemiştir. Nihayet bunları dikmiş olan nesiller vefat ettikleri ve bunlarla ilgili bilgiler unutulduğu zaman, cehalet eseri olarak yeni nesiller bu heykellere tapmaya başlamıştır.”[16]

    Putperestliğin başlangıcının iyi niyete (!) dayandığını görüyoruz. Ne var ki, çoğu zaman cehenneme götüren yollar iyi niyet taşlarıyla örülüdür. Nûh aleyhisselâmın kavminde, insanlara örnek konumdaki salih kişiler ölünce, onları hatırlama ve böylece istikameti kaybetmeme düşüncesiyle heykelleri yapılmıştır. Başlangıçta sadece bir güzel hatıra olarak bakılan bu heykellere zamanla doğaüstü güçler atfedilmeye, önlerinde saygı duruşunda bulunulmaya, dua ve secde edilmeye başlanmıştır. Putları Allah’a ortak koşmanın arka planında, hedefinden sapan bu yöneliş vardır. İşte Nûh aleyhisselâm bu tehlikeli yönelişe ve ardındaki tâğûtî düzene karşı büyük bir mücadele başlatmıştır.

    Nûh aleyhisselâmın kavminin bir diğer özelliği de zalim olmalarıydı. Kur'ân-ı Kerim’de: “Onlar çok zalim, çok azgın kişilerin ta kendileriydi”[17] buyrulmuştur. Azgının bir anlamı da “yoldan çıkmış, çıkarken de çirkin işlere bulaşmış, alenen pislik işleyen; yani fâsık” demektir. Ayet-i kerime’de, “Onlar, fâsık (günahkâr, yoldan çıkmış) bir milletti”[18] buyrulmuştur.

    Nûh aleyhisselâmın kavmi, “Gerçekten onlar kötü bir milletti”[19] tanımına tıpa tıp uyan bir milletti. Onlar, kendilerine kötülük yaptıkları gibi halklarına da kötü davranıyorlardı. Kendi kötülüklerini kavimlerine bulaştırdıkları gibi yeni doğan çocuklarını da kötü bir şekilde yetiştiriyorlardı.

    İnanca ve ahlaka aykırı bu önemli sapmaların kaynağı putlara aşırı ilgi gösterip, yaratılış amaçlarının dışına çıkmaları, arzu ve isteklerinin esiri olmalarıydı. Yürekleri Allah’tan başkasına yönelmiş, sevilmemesi gereken şeytanı çok sevmişlerdi. Onların kalbi de, vicdanları da kapkaraydı: “Onlar (kalp gözleri, vicdanları) kör (olmuş) bir gürûh idiler.”[20]

    Kalbin kirlenmesi ve vicdanların körelmesinin tek nedeni vardır. Bu da, Allah’ı en güzel şekilde sevip, O'nun zikri ile mutmain (huzurlu ve mutlu) olması gereken kalbin, Rabbinden yüz çevirip başka şeylerde mutluluk aramasıdır. Nûh aleyhisselâm, kavmini bu zifiri karanlıktan vahyin ışığıyla aydınlığa çıkarmak istiyordu. Karanlıklara bir nur olarak Nûh aleyhisselâm doğuyordu. Kavminin unuttuklarını onlara hatırlatıyor, onları Rabbine davet ediyordu.

    Nûh Aleyhisselâmın Daveti

    Yeryüzünde gücü, kuvveti ve mal varlığıyla kendisini bir şey zanneden insanlar, öncelikle Rablerinden uzaklaşmış, doğruya düşman kesilmişlerdi. Onları bu çirkinliklerinden kurtaracak ve kötülüklerine engel olacak kimse de yoktu.[21] Bu azgın topluluğu uyarma sorumluluğu Nûh aleyhisselâma verildi. Rabbinden aldığı vahiyle tebliğde bulunan Hz. Nûh aleyhisselâm, putlara tapan ve Allah’a şirk koşan kavmini tevhide çağırdı ve onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki Allah sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin.”[22] “Allahtan başkasına kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin için pek acı bir günün azabından korkuyorum”[23] “Bu yaptığıma karşılık olarak sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”[24]

    Nûh aleyhisselâm, bu davetini yaparken risalet vazifesini hayatının en önemli sorumluluğu olarak kabul etmiş ve onu yerine getirmek için tüm gayretini göstermiştir. Onun bu yolda sabrı, azmi ve davet metodu Sevgili Peygamberimize (s.a.s) ve bize çok güzel bir örnektir. Yüce kitabımızda Nûh aleyhisselâmın hayatındaki ticari çabaları veya dünyalık olarak elde ettiği malı mülkü zikredilmeyip, bilakis O’nun, kavmi ile olan uzun soluklu mücadelesi ve daveti anlatılmıştır. Bizim de dünyalık kazanımlarımız değil, hak yolda ortaya koyduğumuz gayret ve davet çalışmalarımız Allah katında kabul görecektir.

    Azgın ve zalim topluluklara Allah (c.c.) tarafından mühlet verilir. Onlar bir süreye kadar yaşatılırlar ve insanlar da bunu kendileri için müthiş ve sınırsız bir özgürlük olarak kabul ederler. Bu noktada Allah’ın elçileri bir uyarıcı olarak gelir ve insanları uyarırlar. Korkutur, müjdelerler. Rabbimiz, Nûh aleyhisselâmın kavmine de birçok fırsat vermiş, hatta bu fırsatlar yüz yıllarca sürmüştür. Şu hakikat çok iyi bilinir ki; Yüce Allah mühlet verir fakat asla ihmal etmez.

    Davete Karşılık Kavminin Tepkisi

    Hz. Nûh aleyhisselâmın bu davetine karşılık kavminin ileri gelenleri onu ve beraberindeki müminleri küçümseyerek: “Ey Nûh! Sen de bizim gibi bir insansın ve sana aramızda sadece alt tabaka da olanlar uyuyor. Ayrıca sizin bize bir üstünlüğünüzü de göremiyoruz. Aksine sizin yalan söylediğinizi düşünüyoruz”[25] dediler. Kısa zaman içinde yok olacak dünyevî varlıklarıyla şımarmış bu şaşkınlar, Allah’ın peygamberine yalancı diyerek kendilerine rahmet esintisi olarak geleni reddedip yalanladılar.[26]

    Böylesi şaşkın toplulukların, kendilerine sunulan rahmeti nasıl reddettiklerini anlamaya çalıştığımızda şunu net olarak görürüz: Onları idare edenler hayatlarından memnundurlar. Kötü yoldaki atalarının güzel şeyler yaptıklarına inanırlar. Buna halkı da inandırırlar. Servet ve makamlarıyla şımarmış bu şaşkınlar öncelikle Allah’ın peygamberini basite alarak sıradanlaştırmaya çalışır ve bunun arkasından da halkı kandırmak isterler. İşte Nûh aleyhisselâmın kavmi de bu yolda şeytanla iş birliği içinde akla hayale gelmedik oyunlar tezgahlıyordu. Onların bu davranışları yüce Kur'ân da şöyle haber verilir: “Ve onlar (halkı kandırmak için ) büyük hilelere başvurdular.”[27]

    Bu putperest kavmin temel düşüncesi Nûh aleyhisselâmı karalamak; toplumdan tecrit ederek dışlamak; gerici göstermek; insanların nezdinde O’nu yalancı, düzen bozucu, hiçbir üstün özelliği olmayan, kendisine fakir ve ayak takımının inandığı, delirmiş, özü ile sözü birbirine uymayan bir kimse olarak tanıtmaktı. Bu şekilde kamuoyunu etkilemeye çalışıyorlardı:

    “(Nûh aleyhisselâmın) kavminden, ileri gelen inkarcılar: «Biz senin de tıpkı bizim gibi bir insan olduğunu ve sana sadece bizim en alt seviyede olanlarımızın düşünüp taşınmadan inandığını görüyoruz. Sizin bizden üstün bir tarafınızı da görmüyoruz. Hatta sizin yalancı olduğunuza inanıyoruz.»”[28] diyorlardı.

    Eğer Nûh aleyhisselâm onların değer ölçülerine uygun birisi olsaydı toplumun şereflileri (!) ve soyluları olarak fakirlerden önce bizzat kendileri O’nu kabul eder ve O’na uyarlardı. Bunca tepki ve karşı çıkışlarının nedeni onlara göre Nûh aleyhisselâmın halkı kandıran birisi oluşuydu. Halbuki bu tamamen kendi bencil nefislerinden uydurdukları geçersiz bir bahaneydi. Çünkü Nûh aleyhisselâm en üstün ahlaki değerlere sahip, son derece dürüst bir kimseydi.

    Allah’ın Elçisi Nûh aleyhisselâm, kavminin bütün cahilce söz, tavır ve eylemlerine karşı yılgınlık göstermeden mücadelesini sürdürdü ve gür bir sesle: “Ey Kavmim! Söyleyin bakalım; şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, kendi katından bana bir rahmet vermiş de siz ona karşı kör kalmışsanız, onu istemediğiniz hâlde, biz sizi ona zorlayacak mıyız?”[29] dedi. Bunun yanı sıra onlara, “(Ey beni anlamak istemeyen kavmim!) Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. Ayrıca size nasihat ediyorum. Ben sizin bilmediklerinizi Allah’tan gelen vahiy sayesinde biliyorum.”[30] “(Benim durumumu sizler de çok iyi biliyorsunuz) Ben size gönderilmiş güvenilir, apaçık bir elçiyim”[31] “Ey kavmim! Ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim yalnız Allaha aittir.”[32] “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır da demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu da söylemiyorum.”[33] “Ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım”[34] gibi sözlerle sürekli nasihat etti.

    Nûh Aleyhisselâmın Açık Daveti

    Nûh aleyhisselâm, kavmine hakikatleri apaçık tebliğ ettikten sonra kavminin bundan rahatsız olduğunu ve kendisine karşı tehditkâr bir tavır içine girdiğini görünce, Allah’a tevekkülünün kazandırdığı büyük bir özgüvenle, onlara şöyle haykırarak meydan okudu:

    “… Ey kavmim! Eğer benim aranızda bulunmam ve Allah’ın ayetlerini size hatırlatmam zorunuza gidiyorsa, şunu iyi bilin ki ben yalnız Allah’a tevekkül ettim. İlah diye taptığınız bütün varlıklarla toplanıp bana ne yapacağınıza karar verin; ama vereceğiniz karar daha sonra sizi üzmesin. Ardından da bana hiç göz açtırmadan kararınızı uygulayın”[35]

    “Eğer Allah sizi inkarınız yüzünden azgınlık içinde bırakmayı dilemişse, size öğüt vermek istesem bile öğüdümün size yararı olmaz. O sizin Rabbinizdir; Siz yalnız O’na döneceksiniz.”[36]

    Velev Ki 950 Yıl Sürse Bile…

    Her mümin, kendi toplumunda ümit ve gayretle “Allah'a kulluk davetini” sürdürmelidir. Bu bir süreçtir. Sonuç önemli değildir. Davetçiler daima ümitvar olmalıdır. Onlar samimiyetle kardeşlerinin sıkıntılarını gidermeli, onlara iyi birer dost olmalıdırlar. En sıkıntılı ortamlarda bunalmaktan, manevi tufanlarda boğulmaktan onları kurtarıp sâhil-i selamete çıkarabilmek için bir kurtuluş gemisi inşa etmeye çalışmalıdırlar. Belki de günümüzde bu kurtuluş gemisini evlerimizi mescid edinerek, eğitim halkaları oluşturarak, Kur’ân, sünnet ve siyer üzerine çalışmalar yaparak ve tıpkı Nûh aleyhisselâm gibi her ortamda gece gündüz organize bir şekilde İslam’ı ve İslam kardeşliğini anlatarak inşa edebiliriz.

    Günümüzde materyalizm ve vahşi kapitalizm canavarlarının fakir, zayıf ve cahil mü’minleri yutmaması için davetçiler bu uğurda samimi gayretler ortaya koymalıdırlar. Mü’minlerin uzun süreli kuvvetli tazyikler karşısında hak üzere sebat etmelerini hedefleyen bir davet hareketi, Nûh aleyhisselâmın mücadelesini iyi etüt etmelidir. Davetçi hiçbir zaman ne pahasına olursa olsun büyümeyi, kalabalıkları elde etmeyi hedeflemez. Hedef, hak daveti eğip bükmeden bütün insanlara ulaştırmaktır. Gönüllerin tasarrufu Allah’ın elindedir. “Hak üzere, şükreden vefalı bir kul olmak” ve insanları da böyle olmaya çağırmak gerekir. Bu yolda iman ve takva en güzel azıklardır. Yol uzasa, velev ki 950 yıl sürse bile sonu Cennet olan bu yolda yürümek gerekir.

    Siz Allah’ı Aciz Bırakamazsınız

    Hz. Nûh aleyhisselâm, kavmini uzun yıllar Rabbine çağırmıştır. Onlara kurtuluşun, sahte ilahları terk edip, âlemlerin Rabbi Allah’a kullukta olduğunu söylemiştir. Israrlı ve sürekli olan bu davet, azınlıktaki bir grup muvahhid dışında kabul görmemiş, aksine toplumun inkâr ve azgınlığını arttırmıştır. Kavmi Hz. Nûh aleyhisselâmın onları sakındırdığı azabı hafife almış ve hatta “Azabı bize hemen getir” diyerek çirkin bir davranışın içine girmişlerdir. Merhametlilerin en merhametlisi Allah ise, onların bu tutum ve davranışlarına rağmen elçisi Hz. Nûh’tan onları bir kez daha ikaz etmesini istemiştir.

    Yüz yıllarca süren hakka davette artık sona gelinmişti. Bunca zaman kesintisiz olarak esen rahmet rüzgarları artık yerini gazap kasırgalarına bırakmak üzereydi. Fakat merhameti sonsuz Yüce Rab, Nûh aleyhisselâmın kavmine son bir fırsat vermek istedi ve peygamberine, “…(Ey Nûh!) Acıklı bir azap gelmeden önce kavmini uyar”[37] diye ferman buyurdu. Bu ilahi görev ile Nûh aleyhisselâm kavmini tekrar şöyle ikaz etti: “Ey kavmim! Ben size gönderilen bir elçiyim. Allah’a kulluk edin. Ondan sakının ve bana itaat edin ki, Allah günahlarınızın bir kısmını bağışlasın ve belirlenmiş bir vakte kadar ceza vermeksizin sizi ertelesin, Allah’ın takdir ettiği ecel gelecek olursa asla ertelenmez. Keşke bunu bilseniz.”[38]

    Nûh aleyhisselâm, bütün bu gayretlerinden sonra kavminin kaskatı kalplerinin hiç yumuşamadığını, zalim ve fâsık bir topluluk olarak vicdanlarının zerre kadar hakka ve hakikate meyletmediğini şöyle anlatıyor: “Ey Rabbim! Kavmimi gece gündüz imana çağırdım. Fakat ben çağırdıkça onlar daha çok kaçtılar. Senin kendilerini bağışlaman için onları her çağırışımda kulaklarını tıkadılar, elbiselerine büründüler, inat ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler. Derken onları açıkça davet ettim, sonra hem açıkça, hem de gizliden gizliye çağırdım. Onlara dedim ki: Rabbinizden sizi bağışlamasını dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. Üzerinize bol bol yağmur indirsin. Size mal ve evlat nasip etsin, bağlar yeşertsin, ırmaklar akıtsın.”[39]

    Nûh aleyhisselâm kavminin hidayete ermesini ve böylece iki cihan saadetine nâil olmalarını şiddetle arzu ediyordu. Onları gaflet uykusundan uyandırmak ve hayırlı işlere yöneltmek için etkili nasihatlerde bulundu. Allah’ın nimetlerini hatırlatarak davetini sürdürdü: “Size ne oluyor ki, Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz? Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır. Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle uyumlu olarak nasıl yaratmış? Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir kandil yapmıştır. Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirdi. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi (yeniden) çıkaracaktır. Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.”[40]

    Nûh aleyhisselâmın bu mükemmel çağrısına, kavmi hayret edilecek bir tarzda şöyle cevap verdi: “…Ey Nûh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı getir!” Buna karşılık “Nûh dedi ki: “Onu size, dilerse ancak Allah getirir ve siz O’nu aciz bırakamazsınız ”[41]

    Kavmin Şımarıkları Halka Baskı Kuruyor

    Tevhide davet yolunda ilâhî güzelliklerin ve sayısız nimetlerin örneklerini bir bir anlatan Nûh aleyhisselâma karşı gözler kör, kulaklar sağır, kalpler taştan daha katı haldeydi. Kavminde Hak davete karşı en ufak bir ilgi ve yakınlık söz konusu olmamıştı. Bilakis kavmin ileri gelenleri, düzmece ilahları olan putlardan vazgeçmemeleri için halk üzerinde baskı kurma yolunu seçtiler. Böylesine azgın bir topluluğun merhamet edilerek bağışlanması söz konusu olamazdı. Nûh aleyhisselâm davetini, Rabbine seslendiği şu sözleriyle bitirdi: “Ya Rabbi! Bunlar bana isyan ettiler de mal ve evladın azdırıp mahvetmiş olduğu kimselerin peşine düştüler. Ve pek büyük tuzaklar kurdular. Bir de kendilerine tabi olanlara dediler ki: ‘Sakın ilahlarınızdan vazgeçmeyin. Vedd’i, Süva’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i asla bırakmayın.’ Gerçekten bunlar pek çoklarını saptırdılar. (Ey Rabbim!) Sende zalimlerin şaşkınlığını artır!”[42]

    Rahmeti Taşlamak

    Nûh aleyhisselâmın kavminin ileri gelenleri, uyarılardan ibret almak yerine adım adım helâke sürüklendi. Hz. Nûh aleyhisselâma sözü çok uzattığını, kendileriyle aşırı derecede tartışmaya girdiğini ve ilahlarını kötülediğini söylediler. Haddini aşıp kendi otoritelerini zora soktuğunu ifade ederek bu işten vazgeçmezse O’nu taşlayacakları tehdidinde bulundular.[43] Hz. Nûh aleyhisselâm onların bu tehdidine yiğitçe karşılık verdi: “İlah diye taptığınız bütün varlıklarla toplanıp bana ne yapacağınıza karar verin; ama vereceğiniz karar daha sonra sizi üzmesin. Ardından da bana hiç göz açtırmadan kararınızı uygulayın.”[44]

    İnsanların yüz yıllar boyunca süren inkarları ve kendisine yönelttikleri tehditlerin sonucunda Hz. Nûh (as), kavminin ıslahından ümidini kesti. 950 yıl süren bu mücadelenin sonunda Rabbine ellerini açtı ve: “Rabbim! Kavmim beni yalanladı. Artık benimle onlar arasında hükmünü ver…”[45] “… Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek Rabbine yalvardı.”[46] Sonra da inkarcı kavmine şöyle beddua etti: “Ya Rabbi! Yeryüzünde dolaşan tek bir kâfir bırakma. Bırakacak olursan onlar senin kullarını yoldan çıkarırlar. Onlar ancak günahkâr ve nankör evlatlar yetiştirirler.”[47] Nûh aleyhisselâm bu sözleriyle Müslüman nesillerin terbiyesinin zalim ve kâfirlere, onların cahilî eğitim sistemlerinin eline bırakılamayacağını da ifade etmiş oluyordu.

    Ey Nûh! Gemiyi Yap!

    Bütün bu samimi mücadelenin sonunda Hz. Nûh’un kavmi için bedduası Rabbinin katında kabul görmüş ve şöyle cevaplandırılmıştır: “Nûh’a şöyle vahyedildi: “Kavminden şu ana kadar iman edenlerden başka kimse iman etmeyecek. Artık onların yaptıklarına üzülme! …Zalimler hakkında artık bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”[48] “…(Yazık ki) onunla beraber iman eden pek az insan vardı.”[49]



    “(Ey Nûh!) Gemiyi yap!..”[50] Bu vahiyle Allah’ın azabının geleceği ifade edilmiş ve azabın nasıl olacağı da belirtilmiş oluyordu. Azgın toplum suda boğulacak ve artık Allah’ın rahmetini teneffüs edemeyeceklerdi. Hz. Nûh aleyhisselâm gelen emirle birlikte gemiyi yapmaya girişti. Allah’ın vahyettiği şekilde tahtadan yapılan bu gemi çivilerle tutturulmuştu: “Nûh'u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.”[51]

    Yapılan bu gemi bir deniz kenarında veya bir nehir yatağında inşa edilmiyordu. Herkesin şaşkın bakışları arasında bir dağın tepesinde inşa ediliyordu.[52] Geminin bir deniz sahilinde veya bir su kenarında inşa edilmesi emredilmemiş; denizden uzak bir dağ başında yapılması ferman buyrulmuştu. Burada bizlere ciddi bir mesaj vardı. Şöyle ki, Allah’ın emri, görünürde gerçekleşmesi imkansız gibi duran bir eyleme bizi mecbur bırakabilir. Bu noktada bize düşen hiç itirazsız ilahi emri uygulamak, Nûh aleyhisselâm gibi tam manasıyla teslim olmaktır. Kişisel yorumlarımızı ve endişelerimizi işin içine katmadan, ilahi vahye itaat etmemiz gerekir. Unutmamalıyız ki ilâhî vahiy en üstün hakikati temsil etmektedir ve biz kullar neticelerden değil, emirleri hakkıyla yerine getirmekten mesulüz.

    İnsani bakış açısıyla mantığa aykırı ve imkansız görünen Allah’ın emir ve yasaklarında kullar için zorlu bir imtihan vardır. Bunlara karşı aldıkları tavra göre kullar, doğrulayan sıddîklardan veya yalancılardan olurlar. Asr-ı Saadetteki isrâ ve mirâc olayı da böyle imtihanlardandır. Şöyle ki, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) davetin en zor günlerinde mirâcla teselli edilip ödüllendirildiğinde, bu olay Mekkeli müşriklerce alay konusu olmuştu. O zaman bu olay, bazı zayıf imanlı kimseler tarafından dinlerinden dönmelerinin bahanesi yapıldı. Ama Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh karakterliler için mirâc, “sıdk” makamına yükselme vesilesi olmuştu.

    Nûh aleyhisselâm’ın gemi yapma sürecini Kur'ân-ı Kerim şöyle açıklar: “Nûh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise yanına uğradıklarında onunla alay ediyorlardı. (Nuh onlara) dedi ki: Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz.”[53]

    Allah’ın emirlerini yerine getirenlerle alay etmek kâfirlerin yerleşmiş bir karakteridir. Onların bu habis karakteri hiç değişmeden günümüz kafirlerine kadar tevârüs etmiştir. Onlar gün olur, Allah’ın emrine göre örtünenlerle, Peygamberin sünnetine tâbî olanlarla alay eder, gün olur ‘On dört asır öncesinin çöl kuralları’ diyerek Allah’ın kıyamete kadar geçerli kıldığı İslam’daki en üstün kanunları dillerine dolarlar. Onlar hep böyle olagelmişlerdir. Hz. Nûh ile alay edenlerin izinden gidenler, diğer Peygamberlerle de alay etmişlerdir. Rahmete minnet yaraşırken, onlar rahmete zahmet yolunu seçmişlerdir. Âlemlere rahmet Son Peygamberle de alay ettiklerinde Yüce Rabbimiz: “Elbette senden önce de birçok Peygamberle alay edilmişti, fakat alay ettikleri gerçek, alay edenleri dört bir yandan kuşatıp mahvetmiştir.”[54] buyurarak Sevgili Elçisini teselli etmiştir.

    Tûfan Başlıyor

    Yüzyıllar boyu hakka davet edilen insanlar Allah’ın peygamberini inkar etmeye devam edince nihayet Hz. Nûh’un söz ettiği azap gerçekleşmeye başladı. Rabbimizin emriyle yer ve gök, tûfan için harekete geçti; Allah’ın emrini yerine getirmek için yer bütün şiddetiyle su fışkırtmaya, gök olanca bolluğuyla yağmur boşaltmaya başladı:

    “Emrimiz gelip de sular coşup kaynamaya başlayınca “Biz de sağanak sağanak boşalan yağmurla gök kapılarını açtık ve yerden de su fışkırttık. Her iki su kütlesi, belirlenen iş için buluştu. Nûh’u tahtadan yapılmış çivilerle tutturulmuş gemiye bindirdik.”[55]

    “Nûh’a şöyle dedik: “Her canlıdan erkekli, dişili birer çifti ve daha önce suda boğulmasına karar verilenler dışında kalan aileni ve iman edenleri gemiye al. Zaten onunla beraber iman eden pek az insan vardı.”[56]

    Artık zalim kavmin helâk zamanıydı. 950 Sene mühlet verilen, ancak rahmet sağanağından bir damla olsun nasiplenemeyen bu kavim azabı hak etmişti. Acaba Hz. Nûh onlar hakkında son bir fırsat istese kabul olunur muydu? Fakat ilâhî buyruk bu kapıyı da kapattı. Yüce Allah bunu kitabında, “(Biz Nûh’a) Zalimler hakkında bana bir şey söyleme! Çünkü onlar boğulmaya mahkûmdur” diye vahyettik”[57] ayetiyle haber verdi.

    Gemi Yüce Allah’ın belirlediği rotada yol almaya başladı: “Gemi, inkar edilen kimseye (Nûh’a) bir mükâfat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.”[58] Dünyanın her bir yanı tufana kapılırken Nûh aleyhisselâm ve O’na inanan bir avuç mü’min dışında hiç kimse kurtulamadı. Allah’ın emriyle gemiye alınan birer çift hayvan türlerinin selameti için kurtarılmıştı. Artık durması da demir atması da Allah’ın izni, kudreti ve korumasıyla olan kurtuluş gemisi yüzmeye başlamıştı.

    Nûh aleyhisselâmın gemisi kıyamete kadar gelecek mü’minler için eşsiz bir ilham kaynağıydı. Meselâ, Mâlikî Mezhebi’nin kurucusu büyük âlim Mâlik bin Enes rahmetullahi aleyh sünnetin ne kadar önemli, hayatî ve kurtarıcı olduğunu şahane bir benzetmeyle şöyle ortaya koymuştu: “Sünnet, Nûh aleyhisselâmın gemisidir. Ona binen kurtulur. Ona binmeyip ondan ayrı kalan ise boğulur.”[59]

    Görünür bir dümeni olmayan, rotası bulunmayan bir gemi nasıl hedefe ulaşırdı. Halbuki bu gemi Allah’ın emri ile giden bir gemiydi. Onun dümeni de, rotası da; işinde galip, kudreti sonsuz Allah’ın elindeydi. Koskoca kâinatta dünyamız da, denizde yüzen bu gemi gibidir. Rotası yok, dümeni yok gibi gelir insana. Dünyada olagelen hadiselerin gelişigüzel olduğu zannedilir. Dünyanın bir yaratılış amacı olduğunu ve bir hedefe doğru gittiğini söyleyenler bazılarının canını sıkar. Hakka davet onların çok zoruna gider. Davetçilerin çağrısı onları alabildiğine köpürtür. Hop oturup hop kalkarlar. İslâmî davete engel olmak için koştururlar. Fesatları alabildiğine yayılır. Böylelerinin ifsadını engellemek için Kahhâr olan Allah büyük belalar verir. İşte Nûh kavmi de, kendilerine 950 yıl boyunca bin bir şekil ve üslûp içinde anlatılan hakikati inkâr ettiklerinde ilâhî cezayı hak ettiler.

    Nûh aleyhisselâmın ve O’na inanan bir avuç mü’minin[60] gemiye binme zamanı gelince Hz. Nûh şöyle dedi : “Gemiye binin. Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır.”[61] Yüce Allah Hz. Nûh’u hamde teşvik ederek, “Sen ve beraberindekiler gemiye bindiğiniz zaman: ‘bizi zalim kavmin elinden kurtaran Allah’a hamdolsun’ de”[62] buyurdu. Nûh aleyhisselâm, “Elbette benim Rabbim çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir”[63] diyerek Rabbine övgüler sundu ve “Allah’ım beni bereketli bir yere indir, muhakkak ki sen barındıranların en hayırlısısın”[64] sözleriyle dua etti.



    “Onlar Senin Ailenden Değil”

    Sular her yanı doldurmuş, her tarafı dağlar gibi dalgalar sarmıştı. Buna rağmen Hz. Nûh’un gemisi selametle yol alıyordu. Çünkü Allah’ın himayesindeydi. İşte bu, Allah’ın gemisiydi ve O istemedikçe Onun gemisini batıracak hiçbir güç yoktu.

    “Gemi dağlar gibi dalgalar arasında onları alıp götürürken, Nûh bir kenarda duran oğluna: “Yavrum! Bizimle beraber gemiye bin. Kâfirlerle beraber olma, diye seslendi. Oğlu: “Beni sulardan koruyacak bir dağa sığınacağım”, deyince Nûh şunları söyledi: “Bugün, merhamet edip korudukları dışında, Allah’ın azabından kurtulacak kimse yoktur.” Derken aralarına bir dalga giriverdi ve oğlu boğulanlara karıştı.”[65] Oğlunun boğulmaya mahkum olduğunu gören Nûh aleyhisselâm bir anlık babalık refleksiyle Rabbine şöyle yalvardı: “Ya Rabbi! Oğlum, ailemdendir”. Böylece O, Yüce Rabbe, ailesini kurtaracağı yolundaki vaadini arz ederek oğlunun kurtuluşunu sağlamaya çalışıyordu. Her şeyi bilen, kendisine asla unutkanlık ârız olmayan âlemlerin Rabbi Allah: “Ey Nûh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı çok kötü bir iştir. Ayrıca hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi sakın Benden isteme! Cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum” buyurarak İslâmî düşüncede bir topluluğa aidiyetin ırk ve kan bağından ziyâde, inanç ve amel birlikteliğine dayalı olduğunu kesin olarak hükme bağlamış oluyordu. İşte bu sebeple, İranlı Selmân-ı Fârisî (r.anh) Peygamber Efendimizin ehl-i beytinden sayılırken, aynı sebeple Hâşimoğullarından Ebû Leheb, Peygamberimizin amcası olduğu hâlde ehl-i beytin dışında tutulmuştu.

    Düşüncesinin kusurlu olduğunu anlayan Nûh aleyhisselâm: “Ya Rabbi bilmediğim bir şeyi istemekten sana sığınırım. Şayet beni bağışlamaz ve esirgemezsen hüsrana uğrayanlardan olurum”[66] diyerek hemen Rabbine tövbe etti.

    Nûh aleyhisselâmın çocuğu için son ana kadar çırpınması, çocukların ilk hatalarında hemen defterden silinmeyeceğinin açık delilidir. Hatta birçok kez hataya düşseler de durum aynıdır. Onlar hangi yanlışa düşerse düşsün anne babaya düşen, yavrusunu düştüğü bataklıktan kurtarmaya çalışmaktır. Aslında ailesi içinde Nûh aleyhisselâma iman etmeyen yalnız oğlu değildi. Karısı da iman etmeyenlerin arasındaydı. O, Peygamber olan eşinin sözünü dinlememiş, can yoldaşı olan Rahmet peygamberine ihanet etmişti.[67] Sonuçta Hz. Nûh’un (as) karısı da boğulanlardan oldu. Nûh aleyhisselâm Allah’ın Peygamberi olmasına rağmen oğlu ve karısını bu felaketten kurtaramamıştı.

    Bütün bu anlatılanlarda düşünen bir toplum için dersler ve ibretler olduğu ortaya çıkıyor. Ayetlerle bildirilen hakikat bize, dünya ve âhirette kurtuluşun Peygambere ve Salihlere yakın akraba olmaktan değil, onların davasına yakın olmaktan geçtiğini gösteriyor. Yani önemli olan ırk ve kan yakınlığı değil; iman ve salih amel birlikteliğidir. “…Ey Muhammed kızı Fâtıma! Malımdan dilediğin kadarını iste, (veririm). Ama seni Allah’tan gelen hiç bir şeyden kurtaramam”[68] buyuran Peygamberimiz (sas), kurtuluşun iman ve salih amel dışında hiçbir yolda aranmaması gerektiğini bizlere tebliğ buyurmuştur.

    Allah katında hak olmayan bir konuda hiç kimsenin imtiyaz sahibi olamayacağını, Allah’ın Hz. Nûh’u uyardığı “Sonra cahillerden olursun.” ihtarıyla anlıyoruz: Azabı kendisi getiremeyen Peygamber bu azaptan en yakınlarını bile kurtarmaya yetkili olamıyor. Tufan öylesine dehşetliydi ki Rasûlullah Efendimiz onun şiddetini şöyle anlattı:

    “Yollar sularla dolmaya başladığında bir anne, canından çok sevdiği yavrusu için endişelenmişti. Hemen yavrusunu kapıp bir dağa doğru yola koyuldu. Dağın üçte birine kadar tırmandı. Aralıksız yükselen sular oraya ulaştığında tırmanmaya devam etti ve dağın üçte ikisine kadar çıktı. Sular oraya da geldiğinde dağın zirvesine kadar kaçtı. Nihayet oraya da gelen sular, boğazına kadar yükselince, biricik yavrusunu eliyle başının üstüne kaldırdı ve sel suları onları alıp götürünceye kadar onu yukarıda tuttu.” Bu olayı anlatan Rasûlullah Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı: Şayet Allahu Teâlâ Nûh kavminden birisine merhamet edecek olsaydı, işte bu bebeğin annesine merhamet ederdi.[69]

    Tûfan Sona Eriyor

    Tûfan, yeryüzündeki bütün şirk ve küfür ehli yok olduktan sonra Allah’ın emriyle sona erdi: “Ey yeryüzü! Suyunu yut! Ey gök! Suyunu tut! denildi. Sular çekildi, iş bitirildi, Gemi de Cûdî’ye oturdu ve “Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun.” denildi.”[70] Bir hadis-i şerifte bildirildiğine göre yüce Allah, Nûh aleyhisselâmı Recep ayında gemiye bindirmiştir. Hz. Nûh, o ay oruç tutmuş ve halka da oruç tutmalarını emretmiştir. Gemi onları tam yedi ay taşımış, nihayet Aşure günü Cûdî dağında durmuştur. Nûh aleyhisselâm, beraberinde olanlar, hatta vahşi hayvanlar bile Aşure günü Allah'a şükretmek için oruç tutmuşlardır.[71]

    Nûh aleyhisselâmın gemisi tufan boyunca yüzmüş, tufan sona erip yeryüzü şirkten ve müşriklerden tamamen temizlendikten sonra Cudi’ye konmuştu. İmam Buhâri’nin Mücahid’den naklen verdiği bilgiye göre Cûdî, Cezîre’deki bir dağın ismidir.[72] El-Cezîre bölgesi, Dicle ile Fırat nehirleri arasında kalan yerin yukarı kısmına verilen addır. Bu bölge yukarı Mezopotamya olarak da isimlendirilir. Cûdî dağı Güneydoğu Anadolu bölgesinde Türkiye-Irak sınırına 15 km. uzaklıkta, Dicle ırmağının kıyısında bulunan Cizre’nin 32 km. kuzeydoğusunda, Şırnak il merkezine 17 km. mesafededir. Elips biçiminde olan Cûdî dağı üzerinde 2000 metreyi aşan dört doruk vardır. Bunların en yükseği 2114 metredir. Bu tepelerden 2017 m. yüksekliğinde olanı “Nûh peygamber ziyareti tepesi” adını taşır.[73]

    Son zamanlarda Hz. Nûh’un gemisi bir takım Batılı araştırmacılar tarafından ülkemizde Ağrı Dağı’nda aranır olmuştur. Onlar, kendi kutsal metinlerinde geçen “Ararat” kelimesinin Ağrı Dağı manasına geldiği düşüncesiyle bu dağa özel bir ilgi göstermişlerdir. Hâlbuki, Ağrı Dağının bir geminin konmasına ve insanların barınmasına elverişsiz olmasına karşın, Cûdî dağının tepesinin avuç içi gibi oluşu, tûfandan sonra geminin konmasına ve gemidekilerin barınmasına elverişli durumu Kur'ân’ın verdiği bilgiyi desteklemektedir. Bilinmelidir ki Kur’ân, kendisinde hiçbir şüphe olmayan hakikatin ta kendisidir.

    Emirle Binilen Gemiden Emirle İniliyor

    Tûfan’ın bitmesi ve suların çekilmesiyle Hz. Nûh’la beraber gemiye binenler gemiden indiler. Bu gemiye binmek Allah’ın emriyle olduğu gibi inmek de O’nun emriyle gerçekleşmiştir. Nûh aleyhisselâma şöyle seslenildi: “Ey Nûh! denildi. Sana ve seninle beraber olanlardan meydana gelecek ümmetlere, bizden bir selamet ve bereketlerle gemiden in. Fakat senin ve onların soyundan gelecek olan, zalim ve inkarcı insanlara gelince, biz onların bu dünyada belli bir süre yaşayıp geçinmelerine fırsat verecek, sonra da katımızdan bir azaba çarptıracağız.”[74]

    Nûh aleyhisselâmın Allah’a teslimiyeti onları kurtarmıştı. Yaşanan olayların kıyamete kadar gelecek insanlar için ibret olması takdir edildi: “Sonunda O’nu ve gemi arkadaşlarını kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık.”[75] “Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir.”[76] “Biz onu geride bir ibret levhası olarak bıraktık. Fakat hani ibret alacak olan?”[77] “Nûh zamanında sular taştığında sizin atalarınızı gemiye bindirdik. Bunu, size bir öğüt ve ibret yapalım ve işitecek kulaklar onu iyice bellesin, diye yaptık.”[78] Tûfandan sonra Nûh aleyhisselâm ve yanındakiler kendilerine evler yaparak yeniden yeryüzüne yerleştiler.[79]

    Hz. Nûh aleyhisselâm bu tûfandan dolayı ikinci Âdem olarak kabul edilir ve insanlığın babası “Ebû’l-Beşer” diye nitelendirilir. Hz. Nûh’un namı kıyamete kadar güzel bir şekilde devam edecektir: “Ve yalnız onun neslini yeryüzünde yaşattık. Ardından da insanlar arasında onun için iyi bir nam bıraktık. Âlemler içinde Nûh’a selam olsun. İşte biz, iyilik eden ve işini güzel yapanları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu, o bizim mü’min kullarımızdandı.”[80]

    “(Tûfandan sonra) Nûh aleyhisselâmın zürriyetini, yeryüzünde devamlı kalanların ta kendileri kıldık.”[81] mealindeki ayet hakkında, Peygamberimiz: “Nûh’un üç oğlu vardı: Sâm, Arapların babası; Yâfes, Rumların babası ve Hâm, Habeşlerin babasıdır” buyurmuştur.[82] İnsanlığın Hz. Nûh’un bu üç oğlundan çoğaldığı ifade edilir.

    Bütün insanlığın atası önce Hz. Âdem, sonra Hz. Nûh’tur. İşte bu yüzden Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de bazen onlar üzerinden bize seslenir ve bununla onları örnek almamızı ister: “Ey Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin nesilleri! Şüphesiz Nûh, çok şükreden bir kuldu.”[83] “İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden olup, Âdem’in soyundan, Nûh ile gemide taşıdıklarımızın soyundan; İbrahim ve İsmail soyundan, hidayet yolunu gösterip seçtiğimiz kimselerdendir. Onlara Rahman’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlar.”[84]

    Bütün bu ayetlerde anlatılanlar, sadece tarihi birer öykü gibi okunmayıp onlara kulak verilmeli, onlardan ibretler çıkarılmalı ve bu ibretler pratik yaşantımıza yansıması gereken hakikatlere dönüştürülmelidir. Kurtuluş Allah’ı kabul etmekte ve emirlerine samimiyetle bağlanmaktadır.

    Müminlere Dua, Kafirlere Beddua

    Hz. Nûh’un müminlere duası, kafirlere ise bedduası Allah Teâlâ katında karşılık bulmuştur. Kur'ân’da bu durum şöyle ifade edilmiştir: “Nûh’u da hatırla! Hani o daha önce Bize dua etmiş, Biz de onun duasını kabul etmiştik.”[85] “Vaktiyle Nûh da Bize niyazda bulunmuştu. Biz ise ona ne güzel cevap verdik. O’nu ve ailesini o büyük felaketten kurtardık.”[86]

    Hz. Nûh’un kıyamete kadar geçerli olacak duası: “Ya Rabbi! Beni, anne-babamı, mü’min olarak evime girenleri, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları bağışla. Zalimleri ise daha da perişan eyle”[87] idi. Bizler için bu duanın kabul olmasının tek yolu mü’min olmak, mü’min olarak yaşayıp öylece ölmektir. Kafirlere bedduası ise: “…Allah’ım yeryüzünde bir tane bile kafir bırakma, hatta onların zürriyetlerini bile yok et. Zira onlar ancak kafir doğururlar…”[88] şeklinde olmuştur.

    Nûh Aleyhisselâmın Vasiyeti

    Nûh aleyhisselâmdan binlerce yıl sonra, insanlığa rahmet olarak gönderilen hidayet rehberi sevgili Peygamberimiz (s.a.s), Hz. Nûh’un dünya ve ahirette huzura kavuşturacak vasiyetini şöyle haber vermiştir:

    “Vefatı yaklaştığında Nûh aleyhisselâm iki oğlunu çağırdı ve dedi ki: “ Size kısaca şu vasiyeti yapıyorum. Size iki şeyi emrediyorum ve iki şeyi de yasaklıyorum: Allah’a ortak koşmayı ve kibirlenmeyi yasaklıyorum. “Lâ İlâhe İllallah” demeyi emrediyorum. Çünkü gökler ve yer ve bu ikisi arasında bulunanlar bir kefeye, “Lâ İlâhe İllallah” bir kefeye konsa, “Lâ İlâhe İllallah” dünya ve göktekilerden daha ağır gelir. Gökler ve yer bir halka olsalar da “Lâ İlâhe İllallah” onların üzerine konsa onları çatlatır ya da kırar. Size “Subhânallahi ve bi hamdihî” demeyi de emrediyorum. Çünkü bu her şeyin duasıdır. Ve her şey bununla rızıklandırılır.”[89]

    Allah’ın selamı Nûh aleyhisselâmın, Sevgili Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın ve bütün Peygamberlerimizin üzerine olsun.
  • “Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı sen yardım eyle bize!..” (Bakara, 2/286)
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Elif Lâm Mîm Sâd.(1)

    (1) Bu harfler ile ilgili olarak Bakara sûresinin ilk âyetinin dipnotuna bakınız.
    2. Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü'minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.(2)

    (2) Bu âyette, insanların küfürde, zulümde, şirkte Allah'a karşı yalanlar uydurmada ısrar etmeleri, ilâhî davete sırt çevirmeleri karşısında sıkılan Peygamberimiz teselli edilmektedir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Hicr sûresi, âyet, 97; Kehf sûresi, âyet, 5,6; Hûd sûresi, âyet, 12.
    3. Rabbinizden size indirilene uyun. Onu bırakıp başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!

    4. Nice memleketleri helâk ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken, yahut gündüz istirahat hâlinde iken gelmişti.

    5. Azabımız kendilerine geldiğinde, "(Biz bunu hak ettik.) Gerçekten biz zalimler olmuştuk" demekten başka söyleyecekleri kalmamıştı.

    6. Kendilerine peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız.(3) Peygamberlere de elbette soracağız.(4)

    (3) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Kasas sûresi, âyet, 65.
    (4) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Mâide sûresi, âyet, 109.
    7. Andolsun, onlara (yaptıklarını) tam bir bilgi ile anlatacağız. Çünkü biz onlardan uzak değiliz.

    8. O gün amellerin tartılması da haktır. Kimlerin sevabı ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

    9. Ama kimlerin sevabı da hafif gelirse, işte onlar âyetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyana sokanlardır.

    10. Andolsun, size yeryüzünde imkân ve iktidar verdik.(5) Sizin için orada birçok geçim imkânları da yarattık. Ama siz ne kadar az şükrediyorsunuz!

    (5) Âyetin bu kısmı, "Andolsun sizi yeryüzüne yerleştirdik" şeklinde de tercüme edilebilir.
    11. Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, "Âdem için saygı ile eğilin" dedik. İblis'ten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı.

    12. Allah, "Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?" dedi. (O da) "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın" dedi.

    13. Allah, "Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık! Çünkü sen aşağılıklardansın" dedi.

    14. Şeytan dedi ki: "(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver."

    15. Allah da, "Sen süre verilenlerdensin" dedi.

    16. Şeytan dedi ki: "(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım."

    17. "Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın."

    18. Allah, dedi ki: "Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum."

    19. "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz."

    20. Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı."

    21. "Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim" diye de onlara yemin etti.

    22. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab'leri onlara, "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?" diye seslendi.

    23. Dediler ki: "Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz."

    24. Allah, dedi ki: "Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır."

    25. Allah, dedi ki: "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız."

    26. Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah'ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).

    27. Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın. Çünkü o ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz, şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kılmışızdır.

    28. Çirkin bir iş işledikleri vakit, "Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: "Şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah'ın üzerine mi atıyorsunuz?"

    29. De ki: "Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O'na) doğrultun. Dini Allah'a has kılarak O'na ibadet edin. Sizi başlangıçta yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz."

    30. Allah, bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık lâyık oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.

    31. Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

    32. De ki: "Allah'ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında mü'minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için âyetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz."

    33. De ki: "Rabbim ancak, açık ve gizli çirkin işleri, günahı, haksız saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır."

    34. Her milletin belli bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.

    35. Ey Âdemoğulları! İçinizden size benim âyetlerimi anlatan Peygamberler gelir de her kim Allah'a karşı gelmekten sakınır ve hâlini düzeltirse, artık onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.

    36. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara uymayı kibirlerine yediremeyenlere gelince, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

    37. Kim, Allah'a karşı yalan uyduran veya O'nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zalimdir? İşte onlara kitaptan (kendileri için yazılmış ömür ve rızıklardan) payları erişir. Sonunda kendilerine melek elçilerimiz, canlarını almak için geldiğinde, "Hani Allah'ı bırakıp tapınmakta olduğunuz şeyler nerede?" derler. Onlar da, "Bizi yüzüstü bırakıp kayboldular" derler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.

    38. Allah, şöyle der: "Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan toplulukları ile birlikte ateşe girin." Her topluluk (arkasından gidip sapıklığa düştüğü) yoldaşına lânet eder. Nihayet hepsi orada toplandığı zaman peşlerinden gidenler, kendilerine öncülük edenler için, "Ey Rabbimiz! Şunlar bizi saptırdılar. Onlara bir kat daha ateş azabı ver" derler. Allah, der ki: "Her biriniz için bir kat daha fazla azap vardır. Fakat bilmiyorsunuz."

    39. Öncekiler sonrakilere, "Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktur. Artık kazanmış olduğunuz şeylere karşılık, azabı tadın" derler.

    40. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve o âyetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz. Onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete de giremezler!(6) Biz suçluları işte böyle cezalandırırız.

    (6) Âyetin bu kısmı, "halat iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler" şeklinde de tercüme edilebilir.
    41. Onlar için cehennem ateşinden döşek, üstlerinde de cehennem ateşinden örtüler var. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.

    42. İman edip salih ameller işleyenlere gelince -ki biz kişiye ancak gücünün yettiğini yükleriz- işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

    43. Biz onların kalplerinde kin namına ne varsa söküp attık. Altlarından da ırmaklar akar. "Hamd, bizi buna eriştiren Allah'a mahsustur. Eğer Allah'ın bizi eriştirmesi olmasaydı, biz hidayete ermiş olamazdık. Andolsun, Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler" derler. Onlara, "İşte yaptığınız (iyi işler) sayesinde kendisine varis kılındığınız cennet!" diye seslenilir.

    44. Cennetlikler cehennemliklere, "Rabbimizin bize va'dettiğini biz gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin va'dettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler. Onlar, "Evet" derler. O zaman aralarında bir duyurucu, "Allah'ın lâneti zalimlere!" diye seslenir.

    45. Onlar Allah yolundan alıkoyan ve onu, eğri ve çelişkili göstermek isteyenlerdir. Onlar ahireti de inkâr edenlerdir.

    46. İkisi (cennet ve cehennem) arasında bir sur(7), A'râf(8) üzerinde de birtakım adamlar vardır. Cennet ve cehennemliklerin hepsini simalarından tanımaktadırlar. Cennetliklere, "Selâm olsun size!" diye seslenirler. Onlar henüz cennete girmemişlerdir, ama bunu ummaktadırlar.

    (7) Bu "sur" ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Hadîd sûresi, âyet, 13.
    (8) A'râf, yüksek yerler, yüksek mevkiler demektir. Bazı müfessirler, "A'râf" ile cennet ve cehennem arasındaki surun yüksek yerleri ve sırtlarının kastedildiğini ifade etmektedirler.
    47. Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman, "Ey Rabbimiz! Bizi zalim toplumla beraber kılma" derler.

    48. A'râftakiler, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara da seslenir ve şöyle derler: "Ne çokluğunuz, ne de taslamakta olduğunuz kibir size bir yarar sağladı!"

    49. "Sizin, 'Allah bunları rahmete erdirmez' diye yemin ettikleriniz şunlar mı?" (Sonra cennetliklere dönerek) "Haydi, girin cennete. Size korku yok. Siz üzülecek de değilsiniz" derler.

    50. Cehennemlikler de cennetliklere, "Ne olur, sudan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bizim üzerimize akıtın" diye çağrışırlar. Onlar, "Şüphesiz, Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır" derler.

    51. Onlar dinlerini oyun ve eğlence edinmişler ve dünya hayatı da kendilerini aldatmıştı. İşte onlar bu günlerine kavuşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi nasıl inkâr edip durdularsa, biz de onları bugün öyle unuturuz.(9)

    (9) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: En'âm sûresi, âyet, 70.
    52. Andolsun biz onlara, bilerek açıkladığımız bir kitabı, inanan bir toplum için bir yol gösterici ve rahmet olarak getirdik.

    53. Onlar ise ancak, ("Görelim bakalım!" diyerek) Kur'an'ın bildirdiği sonucu (te'vilini) bekliyorlar. Onun bildirdiği sonuç gelip çattığı gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Gerçekten Rabbimizin peygamberleri hakkı getirmişler. Şimdi bizim için şefaatçılar var mı ki bize şefaat etseler veya (dünyaya) döndürülsek de yaptıklarımızdan başkasını yapsak?" Gerçekten onlar kendilerine yazık etmişlerdir. (İlâh diye) uydurdukları (putlar) da onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kaybolmuşlardır.

    54. Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan ve Arş'a(10) kurulan, geceyi, kendisini durmadan takip eden gündüze katan, güneşi, ayı ve bütün yıldızları da buyruğuna tabi olarak yaratan Allah'tır. Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı yücedir.

    (10) Arş, kudret ve hâkimiyet tahtı, sınırsız kudret makamı demektir.
    55. Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.

    56. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Şüphesiz, Allah'ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır.

    57. O, rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderendir. Nihayet rüzgârlar ağır bulutları yüklendiği vakit, onları ölü bir belde(yi diriltmek) için sevk ederiz de oraya suyu indiririz. Derken onunla türlü türlü meyveleri çıkarırız. İşte ölüleri de öyle çıkaracağız. Ola ki ibretle düşünürsünüz.

    58. (Toprağı) iyi ve elverişli beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle bol ve bereketli çıkar. (Toprağı) kötü ve elverişsiz olandan ise, faydasız bitkiden başkası çıkmaz. Şükredecek bir toplum için biz âyetleri işte böyle değişik biçimlerde açıklıyoruz.(11)

    (11) Rahmet rüzgârları gibi Peygamberler de ilâhî rahmetin müjdeleyicileridir. Tebliğine memur oldukları semavî kitaplar yağmur yüklü bulutlar gibi kalplerin can suyudur. Toprak gibi insanların da iyisi, kötüsü vardır. İyiler verimli toprak gibi, topluma yararlı olurlar. Kötüler ise çorak toprağa benzerler. Topluma faydaları dokunmaz.
    59. Andolsun, Nûh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Şüphesiz ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum" dedi.

    60. Kavminin ileri gelenleri, "Biz seni açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz" dediler.

    61. (Nûh onlara) şöyle dedi: "Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yok. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim."

    62. "Ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum ve size nasihat ediyorum. Sizin bilmediğiniz şeyleri de Allah tarafından gelen vahiy ile biliyorum."

    63. Sizi uyarması ve sizin de Allah'a karşı gelmekten sakınıp rahmete ulaşmanız için, içinizden bir adam aracılığı ile Rabbinizden size bir zikir (vahiy ve öğüt) gelmesine şaştınız mı?

    64. Derken kavmi onu yalanladı. Biz de onu ve gemide onunla beraber bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Çünkü onlar (vicdanları hakka kapalı) kör bir kavim idiler.

    65. Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u peygamber olarak gönderdik. Onlara, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" dedi.

    66. Kavminin ileri gelenlerinden inkâr edenler dediler ki: "Şüphesiz, biz seni akıl kıtlığı içinde görüyoruz. Biz senin mutlaka yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz."

    67. Hûd, şöyle dedi: "Ey kavmim! Bende akıl kıtlığı yok. Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim."

    68. "Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum. Ben sizin için güvenilir bir nasihatçıyım."

    69. "Sizi uyarması için içinizden bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir zikir (vahy ve öğüt) gelmesine şaştınız mı? Hatırlayın ki, Allah sizi Nûh kavminden sonra onların yerine getirdi ve sizi yaratılış itibariyle daha güçlü kıldı. Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz."

    70. Onlar, "Sen bize tek Allah'a ibadet edelim, atalarımızın ibadet edegeldiklerini bırakalım diye mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bizi tehdit ettiğin azabı bize getir" dediler.

    71. Hûd, "Artık size Rabbinizden bir azap ve öfke inmiştir. Allah'ın, haklarında hiçbir delil indirmediği, yalnızca sizin ve babalarınızın uydurduğu birtakım isimler (düzmece tanrılar) hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Öyleyse (başınıza geleceği) bekleyin! Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!" dedi.

    72. Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayan ve iman etmemiş olanların ise kökünü kestik.

    73. Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i Peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Gerçekten size Rabbinizden (benim peygamber olduğumu gösterecek) açık bir delil geldi. İşte size bir mucize olarak Allah'ın şu devesi.. Bırakın onu da Allah'ın mülkünde yesin, içsin. Sakın ona bir kötülük etmeyin. Yoksa sizi elem dolu bir azap yakalar."

    74. "Hatırlayın ki Allah Âd kavminden sonra, sizi onların yerine getirdi ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Yerin ovalarında köşkler kuruyor, dağları oyup evler yapıyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini anın da yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."

    75. Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, küçük görülüp ezilen inanmışlara, "Siz, Salih'in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu (sahiden) biliyor musunuz?" dediler. Onlar da, "Biz şüphesiz onunla gönderilene inananlarız" dediler.

    76. Büyüklük taslayanlar, "Şüphesiz biz sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz" dediler.

    77. Nihayet deveyi kestiler, Rablerinin emrine karşı geldiler ve "Ey Salih! Sen eğer (dediğin gibi) peygamberlerden isen, haydi bizi tehdit ettiğin azabı getir" dediler.

    78. Derken, onları o kuvvetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yüzüstü hareketsiz çöke kaldılar.

    79. Artık, Salih onlardan yüz çevirdi ve "Andolsun, ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size nasihatta bulundum. Fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz" dedi.

    80. Lût'u da Peygamber olarak gönderdik. Hani o kavmine şöyle demişti: "Sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı çirkin işi mi yapıyorsunuz?"

    81. "Hakikaten siz kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir toplumsunuz."

    82. Kavminin cevabı ise sadece, "Çıkarın bunları memleketinizden! Güya onlar kendilerini fazla temiz tutan insanlar!.." demek oldu.

    83. Bunun üzerine biz de onu ve karısı dışında aile fertlerini kurtardık. Karısı ise azab içinde kalanlardan oldu.

    84. Onların üstüne bir azap yağmuru yağdırdık."(12) Bak, suçluların akıbeti nasıl oldu.

    (12) Hicr sûresinin 74. âyetinde de ifade edildiği gibi bu yağmur, taş yağmurudur.
    85. Medyen halkına da kardeşleri Şu'ayb'ı peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Rabbinizden size açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların mallarını eksiltmeyin. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnananlar iseniz bunlar sizin için hayırlıdır."

    86. "Bir de, tehdit ederek Allah'ın yolundan O'na iman edenleri çevirmek, Allah'ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek üzere her yol üstüne oturmayın. Hatırlayın ki, siz az (ve güçsüz) idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!?"

    87. "Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilen gerçeğe inanmış, bir kısmı da inanmamışsa, artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır."

    88. Şu'ayb'ın kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: "Ey Şu'ayb! Andolsun, ya kesinlikle bizim dinimize dönersiniz ya da mutlaka seni ve seninle birlikte inananları memleketimizden çıkarırız." Şu'ayb, "İstemesek de mi?" dedi.

    89. "Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer ona dönersek mutlaka Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah'ın dilemesi olmadıkça, sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında gerçekle hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın."

    90. Şu'ayb'ın kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: "(Ey ahali!) Andolsun ki eğer Şu'ayb'a uyarsanız, o takdirde mutlaka siz zarar edenler olursunuz."

    91. Derken, onları o korkunç sarsıntı yakaladı da yurtlarında yüzüstü hareketsiz çöke kaldılar.

    92. Şu'ayb'ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamışlardı. Şu'ayb'ı yalanlayanlar var ya, asıl ziyana uğrayanlar onlar oldu.

    93. (Şu'ayb) onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: "Ey kavmim! Andolsun, ben size Rabbimin vahyettiklerini ulaştırdım. Size nasihat de ettim. Şimdi ben, inkârcı bir topluluğa nasıl üzülürüm?"

    94. Biz hiçbir memlekete bir peygamber göndermedik ki (karşı çıkmaktan vazgeçip) yalvarıp yakarsınlar diye ora halkını yoksulluk ve sıkıntıya uğratmış olmayalım.

    95. Sonra kötülüğün (sıkıntı ve darlığın) yerine iyiliği (bolluk ve genişliği) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve (nankörlük edip): "Atalarımız da darlığa uğramış ve bolluğa kavuşmuşlardı" dediler. Biz de, farkında değillerken onları ansızın yakaladık.

    96. Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.

    97. Memleketlerin halkları geceleyin uyurken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

    98. Ya da o memleketlerin halkları kuşluk vakti gülüp oynarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

    99. Yoksa Allah'ın tuzağından emin mi oldular? Ziyana uğrayan kavimden başkası Allah'ın tuzağından emin olamaz.(13)

    (13) "Allah'ın tuzağı" ifadesi mecazî olup, "inkârcılara mühlet verip, sonra onları ansızın yakalaması", "inkârcıların inkârlarına karşılık vermesi" gibi anlamlar ifade eder.
    100. Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne varis olanlara şu gerçek apaçık belli olmadı mı ki, biz dileseydik onları da (öncekiler gibi) günahları yüzünden cezalandırırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar hakkı işitmezler.

    101. İşte memleketler! Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti. Fakat onlar daha önce yalanladıklarına inanacak değillerdi. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.

    102. Biz onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulmadık. Ama gerçekten onların çoklarını yoldan çıkmış kimseler bulduk.

    103. Sonra onların ardından Mûsâ'yı, apaçık mucizelerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına peygamber olarak gönderdik de onları (mucizeleri) inkâr ettiler. Bak, bozguncuların sonu nasıl oldu.

    104. Mûsâ dedi ki: "Ey Firavun! Şüphesiz ki ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim."

    105. Bana, Allah'a karşı sadece gerçeği söylemem yaraşır. Ben size Rabbinizden açık bir delil (mucize) getirdim. Artık İsrailoğullarını benimle gönder.(14)

    (14) Firavun, İsrailoğullarını vatanlarından uzaklaştırmış, onları en zor işlerde köle olarak çalıştırıyordu.
    106. Firavun, "Eğer açık bir delil getirdiysen haydi göster onu bakalım, şayet doğru söyleyenlerden isen" dedi.

    107. Bunun üzerine Mûsâ, asasını yere attı. Bir de ne görsünler, apaçık bir ejderha.

    108. Elini (koynundan) çıkardı. Bir de ne görsünler o, bakanlar için, bembeyaz olmuş.(15)

    (15) Hz. Mûsâ'nın bu mucizesi için bakınız: Kasas sûresi, âyet, (32); Şu'arâ sûresi, âyet, (33).
    109. Firavun'un kavminden ileri gelenler, dediler ki: "Şüphesiz bu adam usta bir sihirbazdır."

    110. "Sizi yerinizden çıkarmak istiyor." Firavun, ileri gelenlere, "Öyle ise siz ne düşünüyorsunuz?" dedi.(16)

    (16) Hz. Mûsâ'nın, Firavun ve sihirbazlarla aralarında geçen bu olay için ayrıca bakınız: Tâ-Hâ sûresi, âyet, 60-63; Şu'arâ sûresi, âyet, 43-44.
    111. Onlar şöyle dediler: "Mûsâ'yı ve kardeşini (bir süre) beklet (haklarında bir işlem yapma) ve şehirlere toplayıcılar yolla."

    112. "Bütün usta sihirbazları (toplayıp) sana getirsinler."

    113. Sihirbazlar Firavun'a geldiler. "Galip gelenler biz olursak mutlaka bize bir mükâfat vardır, değil mi?" dediler.

    114. Firavun, "Evet. Üstelik siz (ücretle de kalmayacaksınız) mutlaka benim en yakınlarımdan olacaksınız" dedi.

    115. (Sihirbazlar), "Ey Mûsâ! Ya önce sen at, ya da önce atanlar biz olalım" dediler.

    116. (Mûsâ), "Siz atın" dedi. Bunun üzerine onlar (ellerindekini) atınca insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Büyük bir sihir yaptılar.

    117. Biz de Mûsâ'ya, "Elindeki değneğini at" diye vahyettik. Bir de ne görsünler o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.

    118. Böylece hak yerini buldu ve onların yapmış oldukları şeylerin hepsi boşa çıktı.

    119. Artık orada yenilmişler ve küçük düşmüşlerdi.

    120. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.

    121. "Âlemlerin Rabbine iman ettik" dediler.

    122. "Mûsâ ve Hârûn'un Rabbine."

    123. Firavun, "Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha!" dedi. "Şüphesiz bu halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Göreceksiniz!"

    124. "Mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da (ibret olsun diye) sizin tümünüzü elbette asacağım."

    125. Dediler ki: "Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz."

    126. "Sen sırf, Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde iman ettiğimiz için bize hınç duyuyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve müslüman olarak bizim canımızı al."

    127. Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: "Sen (sihirbazları cezalandıracaksın da) Mûsâ'yı ve kavmini, bu ülkede fesat çıkarsınlar, seni ve ilâhlarını terk etsinler diye bırakacak mısın?" Firavun, "Biz onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Biz onların üzerinde ezici bir güce sahibiz?" dedi.

    128. Mûsâ, kavmine, "Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz yeryüzü Allah'ındır. Ona, kullarından dilediğini mirasçı kılar. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır" dedi.

    129. Dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de bize işkence edildi, geldikten sonra da." Mûsâ, "Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve sizi bu yerde (Mısır'da) egemen kılıp, nasıl davranacağınıza bakacaktır" dedi.

    130. Andolsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık.

    131. Fakat onlara iyilik geldiği zaman, "Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)" derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler.

    132. Dediler ki: "Bizi büyülemek için her ne getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz."

    133. Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşarat), kurbağalar ve kan gönderdik. (Hiçbirinden ders almadılar.) Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular.

    134. Üzerlerine azap çökünce, "Ey Mûsâ! Rabbinin sana verdiği söz uyarınca bizim için dua et. Eğer azabı üzerimizden kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte elbette göndereceğiz" dediler.

    135. Fakat erişecekleri bir süreye kadar biz azabı üzerlerinden kaldırınca hemen yeminlerini bozarlar.

    136. Bu yüzden onlardan intikam aldık. Âyetlerimizi yalanlamaları ve onları umursamamaları sebebiyle kendilerini denizde boğduk.

    137. Hor görülüp ezilmekte olan kavmi (İsrailoğullarını), toprağına bolluk ve bereket verdiğimiz yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, onların sabretmeleri karşılığında gerçekleşti.(17) Firavun ve kavminin yaptıklarını ve (özenle kurup) yükselttiklerini yerle bir ettik.

    (17) Daha önce Mısırlı yerli halkın egemenliğinde bulunan Mısır ve Şam'ın verimli doğu ve batı taraflarına, ezilen İsrail halkı yerleşmiş, bu sûrenin 128. ve 129. âyetlerindeki vaad gerçekleşmişti.
    138. İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken, kendilerine ait putlara tapan bir kavme rastladılar. İsrailoğulları, "Ey Mûsâ! Onların kendilerine ait ilâhları (putları) olduğu gibi sen de bize ait bir ilâh yapsana" dediler. Mûsa şöyle dedi: "Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz."

    139. Şüphesiz bunların (din diye) içinde bulundukları şey yok olmaya mahkûmdur. Yapmakta olduklarının hepsi batıldır."

    140. "Sizi âlemlere üstün kılmış iken, Allah'tan başka ilâh mı araştırayım size?"

    141. Hani sizi Firavun ailesinden kurtarmıştık. Onlar size en kötü işkenceyi uyguluyorlardı. Oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.

    142. Mûsâ'ya otuz gece süre belirledik, buna on (gece) daha kattık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı. Mûsâ, kardeşi Hârûn'a, "Kavmim arasında benim yerime geç ve yapıcı ol. Sakın bozguncuların yoluna uyma" dedi.(18)

    (18) Hz. Mûsâ'nın kavmi, "Ey Mûsâ! Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız" demişlerdi. (Bakınız: Bakara sûresi, âyet, 55) Bu âyetin son cümlesi, onlara da bir cevap niteliğindedir.
    143. Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr'a) gelip Rabbi de ona konuşunca, "Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" dedi. Allah da, "Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin." dedi. Rabbi, dağa tecelli edince(19) onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, "Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah'ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" dedi.

    (19) Allah'ın dağa tecellisi, O'nun kudret ve yüceliğinin izlerinin dağ üzerinde açığa çıkması demektir.
    144. (Allah) "Ey Mûsâ! Vahiylerim ve konuşmamla seni insanlar üzerine seçkin kıldım. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol" dedi.

    145. Mûsâ için, Tevrat levhalarında her şeye dair bir öğüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık ve ona şöyle dedik: "Şimdi onları kuvvetle tut, kavmine de emret. Onları en güzeliyle alsınlar (uygulasınlar). Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim."

    146. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım. (Onlar) her âyeti görseler de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Ama sapıklık yolunu görseler onu (hemen) yol edinirler. Bu, onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan hep gafil olmaları sebebiyledir.

    147. Âyetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını çekerler.

    148. Mûsâ'nın kavmi onun (Tur'a gitmesinin) ardından, ziynet eşyalarından, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yaparak ilâh) edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onlara hiçbir yol göstermediğini görmediler mi? (Böyle iken) onu (ilâh) edindiler de zalim kimseler oldular.

    149. İsrailoğulları (yaptıklarına) pişman olup, gerçekten sapmış olduklarını görünce, "Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz" dediler.

    150. Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün olarak döndüğünde, "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin emrini beklemeyip acele mi ettiniz?" dedi. (Öfkesinden) levhaları attı ve kardeşinin saçından tuttu, onu kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi) "Ey anam oğlu" dedi, "Kavim beni güçsüz buldu. Az kalsın beni öldürüyorlardı. Sen de bana böyle davranarak düşmanları sevindirme. Beni o zalimler topluluğu ile bir tutma."

    151. (Mûsâ), "Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Bizi kendi rahmetine sok. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" dedi.

    152. Buzağıyı ilâh edinenlere mutlaka (ahirette) Rablerinden bir gazab, dünya hayatında ise bir zillet erişecektir. İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız.

    153. Kötülükleri işleyip de sonra ardından tövbe edenler ile iman(larında sebat) edenlere gelince şüphe yok ki, Rabbin ondan (tövbeden) sonra elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    154. Mûsâ'nın öfkesi dinince (attığı) levhaları aldı. Onların yazısında Rableri için korku duyanlara bir hidayet ve bir rahmet vardı.

    155. Mûsâ, kavminden, belirlediğimiz yere gitmek için yetmiş adam seçti. Onları sarsıntı yakalayınca (bayıldılar). Mûsâ, "Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de bundan önce helâk ederdin. Şimdi içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helâk mı edeceksin? Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın" dedi.

    156. "Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, ahirette de. Çünkü biz sana varan doğru yola yöneldik." Allah, şöyle dedi: "Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım."

    157. Onlar, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları Resûle, o ümmî(20) peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır.(21) Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

    (20) "Ümmî", okuma yazma bilmeyen insan demektir. Ancak okuma yazma bilmeyen her insan bilgisiz olmayacağı için, "ümmî", cahil demek değildir. Nitekim, okuma yazma bilmeyen Hz. Peygamber, vahiy yoluyla aldığı bilgilerin yanında, geniş çapta dünyevî tecrübe ve bilgilere sahip bulunuyordu.
    (21) Âyetteki "ağır yük" ve "zincir" ifadeleri, mecazî olup, "ağır mükellefiyetler", "ağır teklifler" anlamlarını ifade eder.
    158. (Ey Muhammed!) De ki: "Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde, Allah'a ve O'nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız."

    159. Mûsâ'nın kavminden (insanları) hak ile doğru yola ileten ve onunla adaletli davranan bir topluluk da vardı.

    160. Biz onları on iki kabile hâlinde topluluklara ayırdık. (Tîh sahrasında susuzluktan sıkılan) kavmi Mûsâ'dan su istediğinde biz ona, "Asânı taşa vur" diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği yeri bildi. Üzerlerine bulutu da gölgelik yaptık ve onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyi ve temiz olanlarından yiyin" (dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı.

    161. O zaman onlara denilmişti ki: "Şu memlekete(22) yerleşin. Orada dilediğiniz gibi yiyin ve 'Hıtta (Ya Rabbi, bizi affet)' deyin. Kentin kapısından eğilerek tevazu ile girin ki biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere daha da fazlasını vereceğiz."

    (22) Adı geçen memleketin Kudüs veya Erîha olduğu rivayet edilmiştir.
    162. Onlardan zulmedenler hemen sözü, kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de zulmetmelerine karşılık üzerlerine gökten bir azab gönderdik.(23)

    (23) Bakara sûresinin 58 ve 59. âyetlerinde de zikredildiği üzere, söylemeleri istenen "hıtta (yâ Rabbi, bizi affet)" ifadesini, tefsir kaynaklarının belirttiğine göre, buğday anlamına gelen "hinta"ya çevirerek güya alay etmişlerdir.
    163. (Ey Muhammed!) Onlara, deniz kıyısında bulunan kent halkının(24) durumunu sor. Hani onlar Cumartesi (yasağı) konusunda haddi aşıyorlardı. Zira tatil yaptıkları Cumartesi günü balıklar onlara akın akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise gelmiyorlardı. İşte onları yoldan çıkmaları sebebiyle böyle imtihan ediyorduk.(25)

    (24) Âyette sözü edilen bu kent, Ürdün'ün Akabe limanına yakın "Eyle" kasabası olabilir.
    (25) Allah Teâlâ, İsrailoğullarının cumartesi (sebt) günü dünyevî işlerden ve dolayısıyla balık avından sakınmalarını ve o günü ibadete ayırıp tatil yapmalarını emretmişti. Balıklar cumartesi günleri akın akın sahile geliyor, diğer günler o derece gelmiyorlardı. Bu, bir imtihandı. İsrailoğulları, bu yasağı ihlal ederek cumartesi günleri de balık avlamaya başladılar. Âyette anlatılan olay budur.
    164. Hani onlardan bir topluluk demişti ki: "Siz, Allah'ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?" Onlar da, "Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)" demişlerdi.

    165. Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.

    166. Yasaklandıkları şeylerden vazgeçmeye yanaşmayınca da onlara "aşağılık maymunlar olun" dedik.

    167. Hani Rabbin, elbette kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü tattıracak kimseleri göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz Rabbin, elbette cezayı çabuk verendir. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    168. Biz onları yeryüzünde parça parça topluluklara ayırdık. Onlardan iyi kimseler vardır. İçlerinden öyle olmayanları da vardı. Belki dönüş yaparlar diye de onları güzellikler ve kötülükler ile sınadık.

    169. Derken, onların ardından yerlerine Kitab'a (Tevrat'a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve "(nasıl olsa) biz bağışlanacağız" derlerdi. Kendilerine benzeri bir mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan Kitap'ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri okumamışlar mıydı? Hâlbuki, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?

    170. Kitab'a sımsıkı sarılanlara ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz, iyiliğe çalışan (erdemli) kimselerin mükâfatını zayi etmeyiz.

    171. Hani dağı sanki bir gölgelikmiş gibi onların üstüne kaldırmıştık da üzerlerine düşecek sanmışlardı. (Onlara:) "Size verdiğimiz Kitab'a sımsıkı sarılın ve onun içindekileri hatırlayın ki, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız" demiştik.

    172. Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da, "Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)" demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir.

    173. Yahut, "Bizden önce babalarımız Allah'a ortak koşmuşlar. Biz onlardan sonra gelen bir nesiliz. Şimdi batılcıların işlediği yüzünden bizi helâk mı edeceksin?" dememeniz içindir.

    174. Hakka dönsünler diye işte âyetleri böylece ayrı ayrı açıklıyoruz.

    175. Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat.

    176. Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.

    177. Âyetlerimizi yalan sayan ve ancak kendilerine zulmeden bir kavmin durumu ne kötüdür!

    178. Allah, kimi doğru yola iletirse, odur doğru yolu bulan. Kimleri de saptırırsa, işte onlar, ziyana uğrayanların ta kendileridir.

    179. Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.(26)

    (26) Âyette sözü edilen kimseler, kendilerine verilen bu yetenekleri kötü kullandıkları için, cehennemlik olmuşlardır. Allah, bunların böyle davranacaklarını ezelde bildiği için, onları "cehennemlikler" olarak belirlemiştir.
    180. En güzel isimler Allah'ındır. O'na o güzel isimleriyle dua edin ve O'nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.

    181. Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır.

    182. Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felakete götüreceğiz.

    183. Ben onlara mühlet veririm. Şüphesiz benim tuzağım çetindir.(27)

    (27) Buradaki "tuzak" kelimesi için bu sûrenin 99. âyetinin dipnotuna bakınız.
    184. Onlar düşünmediler mi ki (çok iyi tanıdıkları, kendileriyle iç içe yaşamış olan) arkadaşlarında (Peygamber'de) delilikten eser yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.

    185. Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama(28), Allah'ın yarattığı her şeye, ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Peki, bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?

    (28) Bakınız: En'âm sûresi, 75. âyet ve ilgili dipnot.
    186. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur. Allah, onları azgınlıkları içinde bırakır, bocalayıp dururlar.

    187. Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır. O göklere de, yere de ağır basmıştır. O, size ancak ansızın gelecektir." Sanki senin ondan haberin varmış gibi sana soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi sadece Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar."

    188. De ki: "Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim."

    189. Allah, sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan(29) var edendir. (İnsan) eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklenir (gebe kalır) ve (bir müddet) onu taşır. Gebeliği ağırlaşınca her ikisi de Rableri Allah'a, "Eğer bize iyi ve sağlıklı bir çocuk verirsen, elbette şükredenlerden olacağız" diye dua ederler.(30)

    (29) Buradaki "ondan" ifadesi, "onun türünden" şeklinde de anlaşılabilir.
    (30) Âyette yer alan "bir tek nefisten yarattı" ifadesi, yaratılan eşin, fizikî olarak o nefisten yaratıldığını değil, "nefis" (insan) ile eşinin aynı cinse, insan cinsine mensup olarak yaratıldığını ifade etmektedir. Yani insan cinsinin erkek türü olan Âdem'e, yine insan cinsinden, kadın türünde bir eş yaratılmıştır.
    190. Fakat Allah onlara iyi ve sağlıklı bir çocuk verince de, Allah'ın kendilerine verdiği çocuk konusunda O'na ortaklar koşarlar. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.

    191. Hiçbir şeyi yaratamayan, kendileri yaratılan şeyleri Allah'a ortak mı koşuyorlar?

    192. Hâlbuki onlar (edindikleri ilâhlar) ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.

    193. Onları doğru yola çağırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da, sussanız da sizin için birdir (sonuç alamazsınız).

    194. Allah'ı bırakıp tapındıklarınızın hepsi sizin gibi (yaratılmış) kullardır. Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi hemen onları çağırın da size cevap versinler (duanıza icabet etsinler).

    195. Onların yürüyecek ayakları mı var? Yahut tutacak elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var, ya da işitecek kulakları mı var? De ki: "Haydi, çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun da bana göz açtırmayın bakalım!"

    196. Çünkü benim velim, Kitab'ı (Kur'an'ı) indiren Allah'tır. O, bütün salihlere velilik eder.

    197. Allah'tan başka taptıklarınızın ise size yardım etmeğe güçleri yetmez. Onlar kendilerine de yardım edemezler.

    198. Eğer onları, doğru yola çağırırsanız işitmezler. Sen onların sana baktıklarını görürsün, hâlbuki onlar görmezler.

    199. Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.

    200. Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse, hemen Allah'a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    201. Şüphe yok ki Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler (derhal Allah'ı hatırlarlar da) sonra hemen gözlerini açarlar.

    202. Şeytanlara kardeş olanlara gelince, şeytanlar onları azgınlığın içine çekerler, sonra da bundan hiç geri durmazlar.

    203. (Ey Muhammed!) Onlara (istedikleri) bir âyet getirmediğin zaman (alay ederek) derler ki: "Onu (da) bir yerlerden derleyip toplasaydın ya." De ki: "Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uymaktayım. Bu (Kur'an âyetleri), Rabbinizden gelen basiretlerdir (Gönül gözlerini aydınlatan nurlardır). İman edecek bir topluluk için bir hidayet kaynağı ve bir rahmettir."

    204. Kur'an okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.

    205. Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma.

    206. Şüphesiz Rabbin katındaki (melek)ler O'na ibadet etmekten büyüklenmezler. O'nu tespih ederler ve yalnız O'na secde ederler.(31)

    (31) Bu âyet, Kur'an'daki on dört secde âyetinden biridir. Bunlardan birini okuyan, ya da dinleyen kimsenin secde yapması vaciptir. Bu secdeye "tilavet secdesi" denir. Tilavet secdesi şöyle yapılır: Abdestli ve kıbleye yönelik olarak tekbir getirilip secdeye varılır. Üç defa "Sübhane Rabbiye'l-a'lâ" denilerek secdeden kalkılır. Bu secdeye, ayakta iken veya otururken varılabilirse de, ayakta iken gidilmesi daha uygundur.