• Kafka’dan önce romancılar çoğu zaman farklı kişisel ya da toplumsal çıkarların çatıştığı alanlar olarak resmi kurumların maskesini düşürmüşlerdir.
    Kafka’da resmi kurum, kim tarafından ve ne zaman programlandıkları bilinmeyen, insanlığın çıkarıyla hiçbir ilgisi olmayan ve bu nedenle de akıl alır yanı kalmayan kendi yasalarına itaat eden bir makanizmadır.
    Milan Kundera
    Sayfa 101 - Can Yayınları, 5. Basım, Çeviri: Aysel Bora
  • Daha önce de aşina olduğum bu eseri yeniden okuma kararı aldım ki şimdi biraz daha oturduğuna inanıyorum bazı şeylerin. Zira bu bir bakış açısı gerçeğin ötesinden bakabilmek hayata. Spoiler vermek gibi olmasın ama dönüşüm dediğimiz insanın insanlıktan çıkmasıdır benim anladığım bu kitapta. Aile ve toplum dediğimiz kurumlar ilkellikten defolmuş ve tüm hayvanatı bunun içinde insan da dahil olmak üzere domine etmeye yönelmiştir. Samsa özgür olamıyor,kendisi olamıyor ki..kabuğuna sıkışmış kalmış adeta can çekişiyor ve buna şahit olmak beni biraz yaraladı. Nasıl bir son bekliyor seni samsa. Birileri seni kurtaracak mı ya da destek olacak mı sen kim olacaksın diye sordum hep.. Ve son trajik bir sonla bitti. Sert bir bitiş olmuş. Zira bu da Kafka'nın bir şikayetinin son çığlığı gibi geldi kulağıma. Başka bir son olabilir miydi diye düşündüm.Kendisi de zira mutlu değil sonundan fakat bunu tercih etmiş olmalı sanıyorum. Ya da tercih etme şansı bile bulmadı belki kendinde çünkü itiraf etmiş olduğu mahremiyeti kendi nefessiz kalışı ve boğuluşudur karanlıkta. Özgür olamamak ne demek yaşamak istiyorum ben diyorsanız okumanızı öneririm.
  • ''Bu dünya geçicidir. Bu dünyada elde etmek ve korumak bir insan için sadece kısa ömrü için gereklidir. Bunu unutmamalı. Mezarlıklar bu nedenle gözümüzün önünde bulunmalı. Evimizin bahçesinde, sokağın köşesinde tek mezarlar yer almalı. Her şey geçicidir. Belgeler gereksidir, unutulacak ayrıntıları yazmak anlamsızdır. Belki de unutmak esastır. Öğrenmek, kendini tanımak mutsuzluktur. Bizden geri kalan eserler birbirine benzer taşlar, yazılar, yapılar olmamalıdır. Putlar gibi ayırıcı özelliği olmamalıdır. Hiristiyanlık da ikonoklast ("azizlerin* resimlerini* parçalayan" manasına gelir.
    yerleşmiş geleneklere karşı çıkanlar için kullanılır. ) bir dönem yaşadı; ilk Hiristiyanlar eski Yunan ve Roma’dan kalan anıtları yok ettiler. İslamlık, özellikle Osmanlı bu işi daha ciddiye aldı. Osmanlı, İslamlığı ciddiye aldı. İslamlık put kırıcılığını ciddiye aldı. Osmanlı bunu İslamlığın ciddiye alınışından da öteye götürdü. Kuralları ciddiye aldı, insanı ciddiye almadı. Sorunların sayısını azaltarak mutluluğu artırmaya çalıştı. Bütün değişimleri devlet eliyle gerçekleştirmek istedi. Nevzat Tandoğan (Tek-parti döneminin ünlü Ankara Valisi), yakalanıp yanına getirilen bir solcuya, ‘Bu memlekete komünistlik gerekirse onu da biz getiririz. Sana ne oluyor? demişti. Bireye ne oluyordu? Yahya kemal kendisine soru sorulmasından hoşlanmazdı. O, geleneği temsil ediyordu. Onunla tartışılamazdı. Kendisine bir toplantıda genç bir adam soru sorunca yanındakine dönerek, ‘Kim bu adam?’ demişti. Osmanlı gösterişi sevmiyordu. Küçük saraylarda, ahşap evlerde oturuyordu. Tiyatroyu soytarılık, resmi küfür sayıyordu. Bütün sosyal kurumlar, askerlik örgütü için birer araçtı. Bunun yanısıra halk, kendi düzenini ayrı bir biçimde geliştirdi. Bugün Saray dili yaşamadığı halde, halkın dili yeni düzen için esas oldu. Hiçbir ülkenin resmi dili, fermanların Osmanlıcası kadar insanların anlayamayacağı bir biçime sokulmamıştır. Devlet Kafka/nın insanları için aşılmaz bir duvar olan bürokrasiye benzer. Lale devri bir bakıma istisnadır. Devlet her türlü eleştiriye kapalıdır. Divan şiiri her türlü eleştiriye kapalıdır. Düşünce her türlü eleştiriye kapalıdır, felsefe yoktur. Tek felsefe bireyin yok oluşudur; vahdet-i vücud’dur. Şiirde, divancılar ‘biz’ diye seslenir. Eleştiri çirkini güzelden ayırır; oysa çirkin yoktur. Kapalı sistemdir bu. Ülkücü insan yoktur. Ülkücülük bireyciliktir. Özgün sanat yoktur. Usta-çırak ilişkisin içinde taklit vardır. Bir bakıma gelenek de yoktur. Usta, yaşantısını kimseyle paylaşmaz; yaratıcılığın ayırıcılığı kendisiyle birlikte ölür. Ne ruhun ölümsüzlüğü, ne de canlı dünyanın gürültüsü duyulmaz. Batıya olduğu kadar, Doğuya da kapalı bir sistemdir bu. Orta Doğu’dur, Kenar ‘Batı’dır. Ne Doğu’dur, ne Batı’dır. Kafka’nın yer altında yaşayan hayvanı gibi, kendisine doğru kazılan bir tünelin içindeki bilinmeyen düşmanı korkuyla bekler. Bizim ‘ilk günah’ımız belki de budur. Kapalı sistem yaratıklarının dış dünyaya karşı beslediği korkudur. Yaşama korkusudur. Fütuhat’da (fetihin çoğulu demek), herkese ve her şeye boyun eğdirerek bu korkudan kurtulma çabasıdır. Dünyayı bir savaş alanına çevirdikten sonra, her yandan düşman saldırısı bekleyenlerin korkusudur. Bir şehire kapanıp, bütün ülkenin saldırısını bekleyen sarayın korkusudur bu. Sarayı kaleye çevirenlerin korkusudur. Kardeşleri tarafından öldürülmeyi bekleyen Saray’ın korkusudur. Her davranışın devlete yöneldiğini sanan paranoyak yöneticilerin korkusudur. Kültür korkusudur. Matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden, hatta dinden korkmaktır bu. Halk partisinin Köy Enstitülerinden korkmasıdır. Demokrat Parti’nin modern resimden korkmasıdır. Bazı solcuların modern edebiyattan, modern sanattan korkmasıdır. Halkın içinde sivrilen esnafın, eşrafın, mollanın halktan korkmasıdır. Korkunun sonucu yabancılaşmadır. Yeni yazarların kelimeler icat ederek azınlık olma telaşıdır, toplumsal sorunlara eğilerek kendini tanıma korkusudur. Kavram kargaşası yaratarak temel kavramlardan uzaklaşma çabasıdır. Temel kavramların onu bir hiçe indireceği korkusudur. Korku ortadan kalkarsa postunu kaybedeceğinden korkan tekke şeyhinin korkusudur. Bunun için müeyyideler gevşektir; herkes korkmalıdır, ama ceza da uygulanmamalıdır. Müeyyideler hayatı zehir edecek kadar korkutmalıdır; ama isyan ettirecek kadar kesin olmamalıdır. Neyin ne olduğu, hangi suçun cezası ne kadar olduğu bilinmemelidir. Fakat herkes her an suç işlediğini hissetmelidir ki başkaldıramasın. Her zaman, suç işlediği halde kendisine taviz verildiğini hissettiği için başı önünde dolaşır insanımız. Bizim ‘ilk günah’ımız budur; cezalandırılmayan küçük günah''
  • İlk defa Hasan Ali Toptaş'ın bir eserini okudum.Kitabı yorumlamak ve incelemek oldukça güç.İlk olarak diyebileceğim Hasan Ali Toptaş,Oğuz Atay'ın yaptığı gibi (Tutunamayanlar) Türk roman dünyasına benzersiz bir eser kazandırmış,romanın üslubunu tamamen kendine göre belirleyerek !.Zaman,mekan,olaylar...bu kavramları sanki bir rüya anlatıyormuş gibi ya da yazarın kendi düşünsel zihnine giriş yapıyormuşuz gibi anlatımlar yaparak yazmış yazar.PROUST vari uzun uzun eşsiz betimlemeleriyle !

    Kimi zaman anlatılan konuların belirsizliği,sembolizm ve dolaylı anlatım yönünden Şato,Dava(Kafka) eserlerine yaklaşan,kimi zaman da yazarın düşünsel fikirlerine girerek (Bilinç Akışı Tekniği) Şeyler,Uyuyan Adam(Georges Perec ) yaklaşan,kitapta olayın değil kitap içindeki gizlenmiş göndermelerin daha önemli olduğu benzersiz bir eser !

    Alaaddin karakterini araken kimi zaman Godot'yu Beklerken (Samuel Beckett) eserindeki gibi bir arayış,kimi zaman da Berci Kristin Çöp Masalları(Latife Tekin) giden masalsı bir yolculuk...

    Satır aralarında gizlenen mesajlar:

    -Modern dünyaya,modernleşmeye büyük eleştiri.

    -Modernleşmenin getirdiği personalar(maskeler),her şey rol,her şey yalan,her ilişki her diyolog aldatmaca...Kısaca Elias CANETTİ'nin dediği gibi ''Günlük yaşam yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendi.'' (KÖRLEŞME kitabı,sayfa 25-Sel yayınları)

    -Toplumsal çürümüşlük,siyasi baskılar,halkın totaliter kurumlar altında ezilmesi...


    Daha birçok konu....

    Yazarın kitabın giriş cümlesini okur iken kullandığı ''BENİ EN ÇOK SUÇTAN ARINMIŞLIĞIM TEDİRGİN EDİYOR '' ifadesi acaba kimlerin topluma daha çok zararı dokunuyor ? sorusunu bana sordurttu:


    ''Tilki suratlı üçkağıtçılar,pörtlek yüzlü ayyaşlar ya da karasız bir rüzgar gibi beni oradan oraya sürükleyen düşük çeneli serseriler... ''

    Ya da kravatlı,şık giyinen ve toplumsal itibari olan ama vatandaşı sömüren holding sahipleri,boş vaatlerle kendi öz halkını kandıran,onları ezen siyasiler ve göstermelik tartışma programları ve haberleriyle toplumu manipüle eden sosyal medya....

    Hangileri daha kötü sizce ?

    Sonuç mu ? Kitabı okuyun ve kitabın gizemlerini kendiniz keşfedin !