• "İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı.Her birini bir insan düşünüp,yaratmıştı.Bir insan onları kağıda dökmek için günlerini veriyordu.Ben bunları düşünmeyi bile daha önce düşünememiştim..."
  • Ölümüme doğru yol alıyorum. Bu sanki her sonbahar, özellikle her Eylül sonu oluyor gibi. İnsanın kendisini ölüme götüren şeylerin farkına varması o kadar kişisel ve insanın aklına o kadar ağır bir baskı uyguluyor ki, kelimeleri kağıda dökmek dayanılmaz bir acı veriyot. Herkes zihninin içinde ulaşabileceği, farkında olunması gereken kaçması imkânsız bir ölüm tohumu taşıyor...
    Carolyn Cassady
    Sayfa 166 - 6.45
  • Nereden başlasam, nasıl ilerlesem bilmiyorum ama son elli sayfayı okurken yaşadığım işkenceden sonra içimi dökmek zorundayım. Birinci kitap benim için faciaydı, yorumumu okuduysanız çektiğim acının her satırdan taştığını görebilirsiniz. Ciddi anlamda okurken zorlanmış, sinirlenmiş ve kitap bittiğinde derin bir nefes almıştım. Üç kitabı da en başta almak gibi bir hata yapmamış olsaydım, okumayı asla istemezdim ama elimdeler. Yaptık bir hata, bedelini ödüyoruz.

    İkinci kitaba başlarken bir parça olsun umudum vardı. Çünkü seri hakkında kiminle konuşsam bana ikinci kitabın en iyi kitap olduğunu, elinden bırakamadığını ve çok sevdiğini söylemişti. Hatta birinci kitabı ben de pek sevmedim ama iki öyle değildi falan yazan yorumlar da görmüştüm ve içimde küçük bir umut ışığı doğmuştu. Böylece sakin sakin okumaya başladım.

    Beni ilk delirten @dexpub çevirisi oldu. Öncelikle Türkçe ile bu kadar az bağları olması beni sinirlendirdi. Bir insan nasıl olur da "yabalamak", "tünik", "tıpışlamak" gibi kelimeleri bu kadar çok kullanabilir? Kitabın içinde o kadar çok geçiyorlar ki her gördüğümde kan beynime sıçramadı değil. TDK diye bir kurum ve ona ait güncel bir sözlük var. Ara sıra kullanılmasını tavsiye ediyorum. O yetmemiş gibi öyle kaba, argo, itici bir dil ki bazı yerlerde samimiyetle söylüyorum yüzümü buruşturarak okudum. Kabus gibiydi. Kitabı serserinin biri yazmış gibiydi. Orijinal kitap da bu dille mi yazıldı bilmiyorum ama eminim Sarah, "Döşü gıllı ossun!" gibisinden bir yazım tarzı da kullanmıyordur. Demem o ki kitabı sevecekseniz bile çeviriye sinirlenmemek çaba gerektiriyor. Hele de benim gibi redaksiyon konusunda takıntılı biriyseniz.

    Gelelim kurgumuza... İlk kitap için de söylemiştim, temeldeki ama aşırı temel böyle, çok temeldeki kurgu güzel. Kazan ile kurulmuş bir diyar var. İçinde periler ve insanlar yaşıyor. Yaşanan bir savaş olmuş, topraklar duvar ile ikiye ayrılmış, insanlar ve periler sözde bir barış içinde varlığını sürdürüyor. Bazıları bu durumdan rahatsız, insanları ortadan kaldırmak falan istiyor. İyi, güzel bir fantastik kurgu. Ama yazar bunu nasıl işliyor?

    647 sayfalık kitabımız üç bölümden oluşuyor. Ben size olaylardan biraz bahsedeceğim, bakalım siz kurgu ile ilgili ne bulabileceksiniz.

    Birinci kısım: Kabuslar Evi. (Benim için tüm kitap kabustu ya neyse.) Bu kısımda biricik, zeki Feyreciğimiz peri olmuştur ve bunun şoku, yaşadığı işkence, anılar, kabuslar falan hep psikolojisini bozmuştur. Öyle ki kızımız pek bir zayıflamış, her gece kusmadan uyuyamaz hale gelmiştir. Dağın Altı denilen yerde yaşadıkları elbette böyle bir etki oluşturabilir. Beni irite eden kısım şu çok güçlü perilerin, ama öyle böyle güçlü değiller, elli yıl boyunca tek bir kadının emrinde köle olduğu, her dediklerini yapıp onlarca insanı öldürmesine seyirci kaldığı, hiçbir büyünün ve fiziksel saldırının etki etmediği bir kadını insan olan Feyre ortadan kaldırmış ve efsane olmuştur. O yetmemiş, sonuçlarını tahmin edemiyormuş gibi tüm lordlar kızımıza kanından bir kuple okumuş, kendisi en güçlü ve farklı peri olmuştur. Hım, peki. Yani nasıl anlatsam? Bir yerde sürekli en güçlü, en şöyle, en böyle diye laflar geçip sonucun bu kadar basit ve sıradan bir şekilde Feyre'ye bağlanması beni güldürüyor. Secret Garden izlediyseniz bilirsiniz şu replikleri: En iyisi bu mu? Emin misin? Hım Sarah? O kurgu ile bunu mu yazdın yani?

    Neyse. Bu detayları görmezden gelelim. Feyre yaşadıkları yüzünden ruhsal ve fiziksel olarak çökmüş haldedir ve birinci kitabımızdaki asil, soylu, saygılı, iyi niyetli, yardımsever ve korumacı Tamlin son kısımlarda başlattığı şerefsizlik akımının kurbanı olmuştur. (Şunu bir söyleyeyim öncelikle. Ne Ryhsand seviyorum ne de Tamlin. Beni rahatsız eden ikisi arasındaki geçişin mantıksızlığı ve saçmalığı.) Tamlin birinci kitapta üstte saydığımız özelliklerde biriyken Dağın Altı'nda gerçek bir pislik olmuştur. Feyre'yi çok seviyordur ama kılını bile kıpırdatamayacak kadar korkaktır. Onunla bir an olsun yalnız kalma fırsatı bulur ve açıkçası ben Ryhsand gibi kaçırmasını beklemiyordum zira saçma olurdu, 1000 yıllık lord bunu düşünemedi, tuhaf tabii ama en azından konuşmasını, onu sakinleştirmesini falan bekliyordum. Ama Tamlin son bir fiziksel birliktelik umuduyla kızın hayatını daha da riske atma derdindeydi. Başlayan bu şerefsizliği rahat yüzü görmesi ile artmış tabii. Feyre kabuslar görür, zayıflar ve her gece klozet - sifon arasında mekik dokurken oğlumuz, şu çok aşık olan, arkasını dönüp horul horul uyuyordur. Feyre'yi evinin kadını, çocuklarının anası yapmaya karar vermiştir. En çok kullandığı repliklerin ucu "Sen hiç o güzel kafanı yorma."ya bağlanmıştır ve onun ağzından yazılmış her iğrenç replik, tam zıttı ile Ryhsand'a da söyletilmektedir. Geçişin ucuzluğunu görüyor musunuz? Anladık Sarah, Sen R ile olmasını istiyorsun, anladık. Mesela şunu düşünün Tamlin der ki (bunlar misal): Feyre pantolon giyme, elbiseler sana çok yakışıyor. Masum gösteriyor.
    Ama Ryhsand?
    Feyre ne istersen onu giy, benim sana karışmaya ne hakkım var?
    Ucuzluğun böylesi Sarah. Birini karaladığın replikle diğerini yüceltmeye böyle diyorum ben, tşk.

    Neyse. Tamlin delirmiştir, akıl sağlığı yerinde değildir çünkü Feyre'yi bir kez kaybetmek onu çok korkutmuştur. Bu yüzden kızımızı güzel bir kafeste, allayıp pullamak derdindedir ve bir yerde Feyre içinden yalvarır: (En sevdiğim üçüncü kısım orası çünkü ben de aynı replikleri kitap boyu tekrarladım.) Kurtarın beni, lütfen, lütfen, birisi beni kurtarsın, yardım edin, boğuluyorum, lütfen.

    Ve o kahraman lord... Ve o karanlık lord.... Ve... Ve işte o geliyor!

    Ryhsand, Feyre'nin yaşadığı zulme dayanamaz ve kızımızı kurtarır. Bir iki kez onunla vakit geçirip Tamlin iyice zıvanadan çıkınca aklı başından giden kızımız sonunda kendine gelir ve Tamlin'i terk ederek Gece Sarayı ahalisine katılır.

    Bu kısımlarda biraz rahatladığımı söyleyebilirim zira ilk kitap için de söylemiştim, Ryhsand demek kitap için olay falan demek. Oh, bir ki ekşın göreceğiz diye umutlandım. Ama ikinci kısım dediğimiz Rüzgar Evi miydi neydi, o kısımda da pek olayla karşılaşmadık. İlk kitaptan beri geliyor, geliyor denen savaş bir türlü gelemiyor. 1200 sayfa civarı okuduk ve hâlâ bekliyoruz savaşı, adım gibi biliyorum ki üçüncü kitabı okusak yine gelmez o savaş. Neyse.

    İkinci kısımda Ryhsand bize şeytan görünümü altındaki meleği gösterir, Feyre'nin yemek yemesi ve güçlenmesi için uğraşır, ona gerçekten bir arkadaş gibi davranır falan. Bu adamla ilgili bir beklentim vardı çünkü gerçekten çok seviliyor. Öyle harika biri okumak istiyordum ki okurken sürekli "Eee? Eee? Nerede şu harika adam?" falan oldum. Yani ikisi arasındaki yakınlaşma ve filizlendiği iddia edilen aşk da beni bu kitaba bağlayamadı. Feyre zaten hep aynı. Tamlin'e de böyle aşık olmuştu. Hakkında doğru düzgün bir şey bilmediği halde adama söver, küfreder, hareket çeker, sebep sonuç düşünmez falan. Ryhsand'a ilk kitaptan beri böyleydi. Adam ona yardım ettikçe daha nankör oluyordu hatta. Başta yine pislik, mikrop, abv, senin gibisi olmaz olsun modlarında ergen triplerini sürdürdü. Gittikçe adamı tanımaya başladı, yine hakaret ediyordu ama eğlenmek için. Adama aşık oldu, yine aynı. Her türlü R hakaret duyacakmış. Hahaha, çok komiklerdi, çok tatlılardı, dersem inanmayın tabii. Benim midem hassas. Birbirlerine hareket çeken, laf sokan, hakaret eden, sürekli bel altı şakalar yapan bir ikilinin gerçek aşkla bağlı olduğunu hissetmek? Benim için mümkün değil. (Günümüzde böyle çiftler görürsünüz, kınamak katiyen istemiyorum ama üzüldüğüm kişilerden kendileri. Sevdiğini iddia ettiği insana küfürlü mesaj falan atan, hakaret eden, vuran falan kimseler. Eh R&F de biraz böyle işte.) İkisi birbirini şiddetle istiyor, fiziksel olarak çok uyumlular, kafa yapıları falan uyuyor deseniz kabul ederim ama okuduğum kısımlara aşk demek, beni aşar. Hayaller sarayımda böyle aşk görmek istemiyorum bro. İkisinin yakınlaşma sahneleri için yazar kitabın sonunda onlar aslında peri değildi de panter, jaguar falandı dese inanın şaşırmam. Hoşuma gider. Zira kitabın içinde birçok belgesele taş çıkaracak vahşi, haşin sahneler mevcuttu. Üzüntüm şu ki çoluk çocuk bunları aşk diye okuyor. Çiftten daha fazla bahsetmek istemiyorum, benden bu kadar arkadaşlar.

    Geçelim yazarın bir türlü rayına oturtamadığı şeylerden birine: Zaman. At arabası, fayton, mum ışığı gibi detaylarla bize kurgunun bildiğimiz zamanlarda değil eski zamanlarda yaşandığı izlenimini veren ünlü yazar Sarah; karakterine tost yaptırıyor, tayt + kazak kombini giydiriyor, doğum kontrolü, şemsiye, duvar saati, konserve, bar, kafe ve daha aklıma gelmeyen birçok detay ile "N'oluyoruz be?" dedirtiyor ve biz bunu mantıklı mı görüyoruz? Biz, ben ve ben, hayır. Ya siz gençler? Yani güler misin, ağlar mısın?

    Son kısım: Sis Evi. Yine ergen tribiyle ona yardım eden, hayatını kurtaran -defalarca-, onu koruyan, özgürlüğünü veren, güçlerini kullanmayı öğreten, yetkilerle donatan adama ölümden dönmüşken sırtını dönen kızımız bir yerden sonra beynini kullanır ve ne yapıyorum ben, der ve çift mevzusu güzelce çözülür.

    Ah, bir dakika. Son kısma gelmeden bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bu kadının güç algısı beni dehşete sokuyor. Kitapta ne idüğü belirsiz Amren diye bir kadın var. Kadın en güçlü peri olan Ryhsand'dan bile güçlü, gücünün sınırı yok, kimse onunla baş edemez falan. Bir sahne var, Feyre ile bir yerde hapis kalıyorlar ve ölmeleri işten bile değil. Yine çok saçma bir detay ile -yani bariz bir zorlama detayla- kızımız ve Amren kurtuluyor. Sonrasında Amren'in istese tek üfürüğü ile koca bir şehri yıkabileceğini söylüyorlar, onu durdurmak istiyorlar falan. Şimdi abiciğim, madem böyle güçlüsünüz, başınız dertteyken nasıl bu kadar kolay ölüme yaklaşıyorsunuz? Kitapta en güçlü, en akıllı denen kim varsa en çok hata yapan ve saçma sapan ölümlerden dönen de onlar. Yani güç algısı o kadar abes ki nerede nasıl kullanacağını bilemeyip lafta tutuyor. Kitabı tokatlamak istiyorsunuz ama kağıda sevginiz mani oluyor falan. Daha böyle onlarca sahne var. Sağı solu tıpışlatır insana, öyle sahneler.

    Üçüncü kısım, son çile. Hazır mıyız gençler?

    Ne akla hizmet kraliçelere güvendiklerini bilmediğimiz, Feyre'nin bile yav yapmasak mı bu salaklığı diye düşündüğü bir olay yaşanıyor kraliçeler ve 1000 yıllık en güçlü adamımız Ryhsand arasında. Bu saçma vakanın sonunda saldırıya uğruyor, bir plan yapıp Hybern sarayına saldırıyorlar. Yeşilçam & Bollywood ortak yapımı şeklinde yazılmış, insana saçını başını yoldurtan saçmalıklar silsilesi de böylece bizi karşılıyor. En güçlüler kılını kıpırdatamazken acımasız katil olan kral eğlence peşinde koşuyor, her kitap ve filmde gördüğümüz aslında şu sahnede çok kolay bir şekilde birinden biri öldürülürdü ve olay hiç uzamazdı dediğimiz onlarca şey yaşanıyor, çok güçlü, deneyimli ve akıllı insanlar bunları düşünemiyor ve kahraman anlatıcı kendince bizden bir olay gizleyip sonunda kendini feda ediyor ve tüm yaşanan SAÇMALIKLAR, daha da saçma bir finalle sona eriyor. Elimize geçen?

    Bir bakalım hadi...

    Birinci kitap sonunda elimize geçenler:
    Bir savaş geliyor.
    Feyre çok güçlü.
    Tamlin şerefsiz.
    Ryhsand bebeğimiz.
    Devam etmek için lütfen ikinci kitabı temin ediniz.

    İkinci kitap sonunda elimize geçenler:
    Bir savaş geliyor.
    Feyre çok güçlü.
    Tamlin şerefsiz.
    Ryhsand bebeğimiz.
    Devam etmek için lütfen üçüncü kitabı temin ediniz.

    Neresinden tutsam, elimde kalıyor.

    Kitabı çok zorlanarak okudum. Sıkıldım, bunaldım, daraldım falan ve hep bundan kötüsü olamaz diye devam ettim. Fakat son elli sayfa? Ey Rabbim, bu gözler neler gördü böyle. Keşke birisine araba ile çarpılsa ve sonra kör gözü açılsaydı. Keşke Altar'ın oğlu Tarkan tek yumruk ile sağı solu tıpışlasaydı. Keşke her şey bir rüyaymış deyip günümüze uçsaydık. Yani o kadar mı kötü olabilir? O kadar mı? Neden ya?

    Toparlamam gerekirse seriyi aldığım için kendime kızıyor, bu çileli yolculukta bana güç veren arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Tüm dünya sevse ve tavsiye etse ben edemeyeceğim, üzgünüm. Sevene lafım yok, yanlış anlaşılmasın. Sadece bu kitabı, seriyi ve yazarı tavsiye listeme eklemem söz konusu değil. Sevenlerin yorumlarına da bakmanızı tavsiye ediyor, buraya kadar sabredip okuyan herkese kocaman kalpler gönderiyorum.
  • Sonra belki içimdekini kağıda dökmek bana bir çeşit ferahlık verir.
    Dostoyevski
    Sayfa 44 - Kültür yayınları
  • Öyküsüyle yaşamalı insan. Yaşatmalı, yazmalı. Üzülse de unutmamalı, yaşadığı sürece hatırlamalı.

    Unutamadı Aysel o günü, o geceyi. Küçüklüğünden bu yana anne babasının kavgalarına bir çok kez şahit olmuştu. Bu Aysel'in gerçeğiydi artık. Böyle bir gerçekle büyümüştü o. Kendini diğerlerinden soyutlamasının, diğerleri gibi olamamasının en büyük nedeni de bu kavgalarmış. Sorunları ile başa çıkma gerekliliğini de öğrenmeye başlamış bu dönemde. Çünkü Aysel bu evin tek çocuğuymuş ve dayanabileceği bir kardeşi yokmuş. Diğer çocuklarla zaten anlaşamıyormuş. Belki güçlendirmiş bu yaşadıkları onu lakin aynı zamanda kırgın ve hassas bir çocuk yapmış onu. Zor zamanlarında, içini dökmek istediğinde yardımına okuldaki edebiyat öğretmenin tavsiyesi yetişmiş. Bir gün Aysel'in gereğinden fazla dalgın olduğunu ve canının sıkıldığını fark etmiş, Aysel'e nedenini sormuş, Aysel de anlatmamış tabi ki. Geçiştirmiş.Sonuçta bir gururu varmış. Hiç anlatılır mıymış böyle konular öyle önüne gelene. Her neyse öğretmeni de pek üstlememiş, yalnız bir tavsiyede bulunmuş. Yazmasını istemiş. Her ne sorunu varsa içine atması yerine, kağıda geçirmesini, böylece hem bir nebze de olsa rahatlamasını hem de her ne sorunu varsa onu unutmamasını sağlarmış yazmak. Çünkü insan öyküsüyle yaşamalıymış. Ayrıca onu hem yaşatmalı hem de yazmalıymış. Üzülse de unutmamalıymış, yaşadığı sürece hatırlamalıymış.

    ''Peki o geceyi unutamamasının nedeni neymiş?'' dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü o gün diğerlerinden farklıymış. Yine hiç anlam veremediği saçma bir mevzu yüzünden kavga etmişler o akşam/gece. Annesinin ses tonundan bile beliymiş farklılığı, tuhaflığı o günün. Çünkü o ağlamıyormuş ama ses tonu ağlayan bir insana ait gibiymiş. Annesinin içi ağlıyormuş. Anlayamamış Aysel. Bir köşede onları izlerken tüm utancıyla, duyabildiği bu cümle kulaklarında tıkılı kalmış:
    ''Hiç, hiç sevmedin beni, ben de hep seni severek kendimi çürüttüm, hep, hep...''
    Hep kavga ettikleri bir gerçek olsa da bugün en kötüsü yaşanmış, bugün farklıymış. Yüreğine oturmuş bu sözler. Kurşun gibi diye nitelendirmiş o an bu sözleri çünkü gerçekten çok canını yakmış annesi Melis Hanım'ın sözleri. Fakat canının yanmasının, ve o günün farklı olmasının bir başka nedeni de Nâzım imiş. Nâzım okuldan sevdiği çocukmuş. Bir anlamda ona, bihaber olsa da bu süreçte güç vermiş. Çünkü Aysel onu öylesine sevmiş ve bağlanmış ki. Her gün ona, mavi gözlerine baktığında umut toplamış. Ve gerçekten de mutlu olabilmiş bir nebze onun sayesinde. Ama tek taraflı bir aşkmış onunkisi. Tıpkı babası gibi Nâzım da Aysel'i hiç, hiç, hiç sevmemiş. Bir yandan onu uzaktan avutan ona umut veren o çocuk bir yandan da sevgisizliği ile içten içe çürütmüş Aysel'i. O gün, o kavga esnasında, köşesinde Aysel bunun annesi ve kendisine bağışlanmış ortak bir kader veyahut keder olduğunu aklına takmış. Sevgisizlik bir yanda, anne babası bir yanda çürütmüş Aysel'i. Hayat hem çok tuhaf hem de çok acımazmış. Silip süpürmüş bu hayattan onu. Bir daha da toplanamamış.

    -Berdan
  • "Yazmalıydım. Ruhumu mengene gibi sıkıştıran iblisi söküp atmalıydım. Dile getirmekten çekindiğim ne varsa kağıda dökmek istiyordum."
  • Sebep okuyucular değilse hatıralarımı kâğıda dökmeden zihnimde de tutabilirdim, değil mi?
    Orası öyle efendim, ama kağıt üzerinde daha azametli görünüyorlar. Böylece daha içe işleyici olacaklar, hakkımda daha ciddi olarak hüküm verebileceğim bir üslup tutturacağım. Sonra belki içimdekini kâğıda dökmek bana bir çeşit ferahlık verir. (...) Zaman zaman bunlardan (hatıralarımdan) biri durup dururken canlanıp beni ezmeye başlıyor. Nedense yazmakla onu defedeceğime inanıyorum. Denemekten ne çıkar sanki?