Siyabend, bir alıntı ekledi.
09 May 20:24 · Kitabı okudu

Okur-yazar olmayan, gelenek olarak kitaptan fazla söze inanan Kürtler, yaşadıklarını, duyduklarını, düşündüklerini "kağıda dökmek" yerine, sözlü olarak anlatmışlardır.

Kürt Edebiyatına Giriş, Mehmed Uzun (Sayfa 41 - İthaki Yayınları)Kürt Edebiyatına Giriş, Mehmed Uzun (Sayfa 41 - İthaki Yayınları)
Dilara Ulaş, bir alıntı ekledi.
02 Nis 22:25

Hayatımın şu acı dolu son yılını bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. Hepsini kağıda dökmek istiyorum

Ezilenler, Dostoyevski (Sayfa 13)Ezilenler, Dostoyevski (Sayfa 13)

"Doğuda kara yaralar çoktur. Ancak, en kötülerinin ve var olan tüm bu yaraların anası bilgisizlik ve yoksulluktur."

Kürt Edebiyatına Giriş; Kürt Edebiyatını tanımak, bazı konularda bilgilenmek için iyi düzeyde. Kürt edebiyatının geçmiş dönemlerde yazılı olarak gelişememesinin sebeplerinden birisi de bilgisizlikti. Bunun yanında Kürt kültürü zengin bir sözlü edebiyat geleneğine sahiptir; yaşadıklarını, duyduklarınü, düsündüklerini kağıda dökmek yerine sözlü olarak anlatmışlardır. Latin, Arap ve Kiril alfabesini kullanan Kürtler, eserlerinde Kürtçenin, kuzey kürtçesi ( Kurmanci), güney kürtçesi ( Soranca) ve Zazaca ( Dımıli) lehçelerini kullanmışlardır.

Kürt edebiyatında önemli kişiler; Ali Hariri, Ehmedê Xanî, Feqîyê Teyran, Melayê Cizîrê, Melayê Batê, Evdalê Zeynıkê, Şeyh Huseynî Gazi, Hesenê Qızılcî, Erebê Şemo, Cigerxwin...

Kürt Edebiyatının, sözlü edebiyat geleneğiyle ayakta durduğunu anlatan kitap aynı zamanda, yazılı edebiyatına geçişini, Çağdaş Kürt edebiyatını, İran, Irak ve Suriye kürtlerinin edebiyatına ışık tutmakta, klavuz etmekte.

herseydnbiraz, bir alıntı ekledi.
17 Mar 00:01 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Belki içimdekini kâğıda dökmek bana bir çeşit ferahlık verir. Hem canım sıkılıyor, daima işsiz güçsüz oturuyorum. Yazmak ne de olsa bir iştir sonuçta. İnsanın çalışmakla daha iyi, daha namuslu olduğunu söylerler.

Yeraltından Notlar, DostoyevskiYeraltından Notlar, Dostoyevski
Esengül E., Sis'i inceledi.
 04 Mar 22:35 · Kitabı okudu · 4 günde

Varolan insan zihninin, insanın fiziki boyutlarını aşarak ağır ve yoğun bir atmosfer içerisinde yavaş yavaş belirmesini izliyorum satır aralarında. Henüz yoğrulmamış benliğinin, gecikmiş tüm gelişim aşamalarından bir hayal metaforu gibi sıyrılmasına şahit oluyorum.

Anne gölgesinin ardından sıyrılırken süregelen tüm yaşam kaygılarının salt bir mutlaklık boyutuna ulaşması da sanırım oluşturulan karakter için varoluştan yokoluşa sürüklenen sürüklenen bir hengame gibi.

Daha nasıl anlatabilirim, kelimelerimden emin değilim. Bilmek istediğim ya da zihnimden kağıda dökmek istediğim birtakım evrensel duyuşlara şahitlik mertebesine ulaştığımı beyan etmek isterim, öncelikle.

Daha başka nereden devam edebilirim sorusundan sıyrılırken Unamuno'nun yaratmış olduğu karakteri yaşamın gerçekliğine döndürmesi için bir silüet yeterdi. Yetti de... Eğer elimde olsaydı, Augusto'nun içinde bulunduğu sisten çıkmasını önlerdim. Geniş bir yelpazeden bakınca yaşama, kesinlikle Augusto'nun yerinde olmamayı düşlerdim.

Bu durumdan ötesinde ise Augusto'nun sisinin dağılması mutlak gerçeklik bakımından da insan doğasının hayatla olan mücadelesini, benliğini kazanmasını, elde edilen benlik sonucunda istek, arzu, öfke, sevinç ve üzüntünün kıymeti dahilinde insanın hayata hükmedebilmesi de gözle görülecek kadar büyük bir tablo halinde sunuluyorken bu manzaradan esirgenmemeli gözlerimiz.

Augusto'nun etrafındaki sisin dağılmasını önleyecek şekilde o dört duvarın arasından çıkmazken yaşamın asıl amacına, süreğenliğine, insanın içindeki o boyuta, varoluş kaygısına birebir benlik ile karşı karşıyayken sorgulamaya devam etmek yaşanan o yaşamı, soyut anlamda belki birkaç tık daha kutsallaştırabilirdi. Zira sevgili İspanyol yazar Unamuno, bu şekilde kurgulamayarak karakterimizi yaşamın gerçekliğine sürüklüyor.

Canlıların varoluşu arasında insani boyuta, insanın ahlak yapısına, sevgi ve aşkın mahiyetine, evliliğe, özellikle de evliliğin yasal yönüne, anne-baba olmanın gerektirdiği çizgiye, bunlardan daha ziyade insanın varolmaktaki kaygısına, varlıkla yokluk arasındaki tereddüdüne 'SİS' adında bir başlık açıp 225 sayfalık çerçeveden bakmamızı sağlayan son derece etkileyici ve kült bir eser.

Kült diyorum, çünkü yazar metnin arka planına yerleştirdiği felsefi, edebi, politik ve sosyal kaygıyı bariz belirgin kılmasa da alttan alttan zihninizde psikolojik bir yaptırım halinde kurguluyor.

Bir Sefiller kadar olmasa da hacminin hayli kalın olmasını dilerdim. Okuduğum süreç içerisindeki edebi şölenin uzaması benim için mükemmel bir deneyim olurdu.

Bu deneyimle birlikte Unamuno'nun kitabın son bölümlerinde kurmacanın, kurmaca ile gerçekliğin, yazar ve karakter ilişkisinin yazınsal süreçte nasıl olageldiğine işaret etmesi de ayrı bir özgünlüktü diyebilirim.

Çünkü bir süre sonra yazar ve karakter arasında rekabetin zorlu ve yaptırım gücünün yoğun olduğu bir sona doğru ilerlemesi hayli kaçınılmaz oluyor.

Augusto'nun yadsınamayacak bir varoluş süreçteki hayatını ve bu hayatın çetrefilli, dolambaçlı labirent misali intihar olgusunu gözler önüne serecek kadar düşüşünü, film seyrederken fark edilen gerilimi hissederek okumaksa apayrı bir deneyimdi.

Abartmak doğamda pek yoktur. Abartmıyorum da. Zira bu kitabın okunmasını, kitabı sımsıkı tutarak havaya kaldırmak suretiyle anlatmak kanaatindeyim.

Evren, Değirmen'i inceledi.
 02 Mar 00:14 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 7/10 puan

Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan'dan sonra içimde Sabahattin Ali'nin tüm kitaplarını okuma isteği doğmuştu. Elbette okuduklarım en iyi ve en bilinenlerdi(Kuyucaklı Yusuf ta yakında okuyacağım) ancak öykülerini okurken hayal kırıklığına uğradım. Bazen bir olaya tepki veren insanın düşüncelerini yine uzunca yazmış, roman okur gibi ilerliyorum ancak birkaç sayfa sonra hikaye son buluyor. Kısa, eksik ve yetersiz kalıyor. Sanki bir romanın kesitleri gibi detaylı yazılmış. Sanki herhangi bir romanından bağımsız aklına bir anda düşüncelerini kağıda dökmek gelmiş ve hemen kısa bir senaryoyla öyküleştirmiş gibi. Ne roman ne hikaye tadı veriyor. Yine aynı karakter tahlilleri var, fikir ve düşünceler güzel bir dille aktarılmış, ancak karakteri tanıyamadan, ona karşı olumlu veya olumsuz bir şeyler hissedemeden hikaye bitiyor.

Tabii ki tüm hikayeleri kötü diyemem. Aslında kötü de değiller ama ya daha uzun olmalıydılar ya da bu kadar detaya girmemeliydi diye düşünüyorum.

Cizmesizkedi, bir alıntı ekledi.
28 Şub 16:48 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Ne tuhaf, şimdi ben de aynı mavi deftere yazıyorum. Isabel ancak beş-altı sayfasını doldurabildi. O öldükten sonra defteri atmaya kıyamadım. Nereye gittiysem yanımda götürdüm, o zamandan beri de yanımdan ayırmadım. Defteri de, sarı kalemleri de, yeşil kalemtıraşı da. Bunları geçen gün çantamda bulmasaydım sana yazmaya başlamazdım herhalde. Ne var ki onca sayfası boş olan defteri karşımda görünce kalemlerden birini alıp bu mektuba başlamak için dayanılmaz bir istek duydum. Şimdi de en önemli işim bu. Söyleyeceklerimi söylemek, iş işten geçmeden hepsini kâğıda dökmek. Olan biten her şeyin birbiriyle ne kadar yakından ilgili olduğunu düşündükçe ürperiyorum. Isabel sesini kaybetmeseydi, benim bu sözlerimin hiçbiri var olmayacaktı. Onun söyleyebildiği kelimelerin kökü kuruduğu için benim ağzımdan bu sözler dökülüyor. Bunu hiç unutma. Isabel olmasaydı benim anlatacağım bir şey de olmayacaktı. Yazmaya hiç başlamayacaktım.

Son Şeyler Ülkesinde, Paul Auster (Sayfa 84 - Can)Son Şeyler Ülkesinde, Paul Auster (Sayfa 84 - Can)
Elif KY., bir alıntı ekledi.
27 Şub 23:07 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

"Ve kitapları düşündüm. İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı. Her birini bir insan düşünüp yaratmıştı. Bir insan onları kağıda dökmek için günlerini veriyordu."

Fahrenheit 451, Ray Bradbury (Sayfa 86)Fahrenheit 451, Ray Bradbury (Sayfa 86)

"Ben senin gibi yazmayı bilemiyorum, kafamın içindekileri kağıda dökmek istediğimde parmaklarımın ucundan eriyip akıyorlar. Bilsen, seni nasıl sevdiğimi yazabilsem şaşardın, anlatamıyorum ki."
Leyla Erbil