• 518 syf.
    ·1 günde·9/10
    Kitap beklediğiğimden çok daha iyiydi. Bir Türk yazardan bu kadar iyi fantastik bir kurgu beklemiyordum. İlk defa yazarı Türk olmasına rağmen sonu ne olacak diye merakla okudum. Sonunun böyle bitmesi kalbimi kırdı. İkinci kitap için farklı tahminlerim var umarım gerçekleşir çünkü bu kitapta tahmin ettiğim hiçbir şey gerçekleşmedi. Sayfaları merakla çevirdim ve nasıl bittiğini anlamadım. Fantastik sevenlerin severek okuyacağı bir kitap yakın zamanda ikinci kitapla buluşma dileğiyle.
  • 269 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Yıllar evvel İstanbul Beyoğlu’nda bulunan Galata Mevlevihanesi’ne yolum düşmüştü. Halihazırda müze haline getirilmiş dergahın; şehrin göbeğinde, kalabalıklar içerisindeki kendi halinde, huzurlu atmosferi beni çok etkilemişti. Özellikle de bahçesinde bulunan mezarlık. Şöyle yazmışım orda, Şair Leylâ Hanım’ın kabri başında çektiğim fotoğrafın altına:

    “Şiir gibi adı olan kadınlar, elbette şair olurlar. Şair ölürler.

    Bulunduğum yer Mevlevi mezarlığı.
    Mezarlıklara ayrı ilgim var benim. Görmeyi, zaman geçirmeyi çok severim. Burası ise tam olarak kendimi ait hissettiğim, gömülmek istediğim yer. Esasında mezarlık da değil zaten. Ev.
    Öyle yazıyor kapısında:
    Hamuşan. Sessizler, susmuşlar evi.

    Zor ama ne bileyim, söylemek istedim. Bi gün bu yerde, bu evde, kim bilir belki Şair Leylâ Hanım'ın koynunda uyumayı ne çok isterdim.”

    Neden anlattım bütün bunları şimdi? Çünkü okurken fark ettim ki eserin ismi işte tam da buradan, bu mezarlıktan geliyor. Hamuşan: Suskunlar. Bir mezarlık için bundan daha iyi bir ifade kullanılamazdı sanırım. Ve daha önce; anlattığım duygularla gezip gördüğüm, hayaller kurduğum yerleri yeniden, böyle mucizevi şekilde ancak İhsan Hoca gezdirebilirdi. Bahsedilen yerlerin bu mekanlar olduğunun farkına vardığımda, kitap benim için çok daha anlamlı bir hale geldi. İhsan Oktay Anar hikayesini anlatırken elimden tutup bu mekanlarda, Galata’da, Sultan Ahmet’te, Karaköy’de, Çemberlitaş’ta, eski İstanbul sokaklarında adım adım dolaştırdı sanki beni. Dolaştırırken beli hançerli yeniçeriler, namlı dilenciler, ihtiyar arzuhalciler, celladlar, Rum tüccarlar ve İstanbul'un daha nice ahalisiyle, belki şair Leyla Hanımla değil ama Eflatun’la tanıştırmayı da ihmal etmedi.

    Suskunlar, musiki ile tasavvufu birbiriyle harmanlamış büyüklere anlatılan bir masal aslında. İhsan Oktay Anar, diğer kitaplarında olduğu gibi yine büyülü bir gerçeklikle masal içinde masallar anlatıyor bize. Bu kez masalları müzik üzerine; ud, ney, kanun ve daha niceleri üzerine. Eser; Yegâh, dügâh, segâh gibi ismini musiki makamlarından almış bölümlerden oluşuyor. Ancak buna rağmen sesleri değil, sessizliği anlatıyor. Eflatun’un başından geçenler, kulağına gelen sesle katettiği yol, vardığı noktadaki serüven bizi bambaşka alemlere sürüklüyor. Ve bu alemlerde karşımıza yine çok farklı karakterler çıkıyor. Kalın Musa, Davut, Rafael, Tağut, Lazarus, Âsım, Neva, Kirkor.. Hepsinin ayrı bir hikayesi, ayrı bir felsefesi, ayrı bir güldürüsü var. Bütün kahramanlar sanki içimizden birilerine sesleniyorlarmış gibi. Kısa bir an için toplumumuza dönüp baktığımızda aslında içimizde Kalın Musaların, İbrahim Dede Efendilerin, Eflâtunların olduğunu görüyoruz. Kalın Musa’yı, tavuğu Zümrüd-ü Anka ile kurduğu tamamen duygusal o bağı, torunlarının canı helva istediğinde takındığı tavrı gülümseyerek hatırlayacağım. Ve tabiki Eflatun. Suskunlar'ın en güzel köşesi ona ait bende. Kitap tasarımının tamamının eflatun renkte olmasının onunla bir ilgisi olmalı.

    İhsan Oktay Anar, postmodern roman tekniğine fevkalade hakim bir yazar. Kitaplarında oluşturduğu kurgularla gerçekliği sorgularken, onu bize değiştirerek aktarıyor aslında. Örneğin bu hikayede, Zahir'in sofular tarafından öldürülmesi ile Hz. İsa'nın Yahudiler tarafından çarmıha gerilişine gönderme yapılıyor. Bir rivayete göre, Hz. İsa çarmıha gerilmeden önce gerileceği çarmıh kendisine taşıtılıyor. Suskunlar'da ise Zahir'e boyunduruk takılarak bize bu olay anımsatılıyor. Kitapla ilgili dikkatimi çeken bir diğer nokta ise yedi sayısı üzerine kurulu motifler. Yedi musiki ustası, yedi kahin, yedi makam, kahinin gören tek gözü ile aynaya yedi kere bakması. Ve Eflatun'un kendisini çağıran sesi ararken karşılaştığı yedi kişinin her birinin yedi ölümcül günahtan birini temsil eden hikayeleri. Kıskançlık, kibir, tembellik, oburluk, öfke, açgözlülük, şehvetin sebep olduğunu yedi günah ve yedi hikaye.

    İhsan Hoca, tartışmasız bugün yaşayan en iyi Türk yazarlardan birisi. Bakış açısı çok farklı ve özgün. Bu hayal gücünü ve bilgi birikimini yakalayabilmek kolay değil. Ancak şunu da söylemeliyim ki her kitapsevere hitap edecek bir yazar değil, özellikle de yolun başındakilere. Uzun mekan betimlemeleri, dönem havasını yansıtan Osmanlıca sözcükler, oluşan atmosferle hayal ve gerçeğin iç içe geçmesi Anar’ın üslubuna alışık olmayan okuyucuyu hayal kırıklığına uğratabilir. Bu sebeple Suskunlar, onu tanımak isteyenlere ilk olarak önerebileceğim bir kitap değil.

    Popüler olma kaygısından uzak, kendi halinde mütevazi bir yaşam süren İhsan Oktay Anar, bilgi birikimiyle, duruşuyla ve kalemiyle büyük hayranlık duyduğum bir yazar. Kimi zaman kitaplarında, Sofuayyaş mahallesinde, Uzun İhsan Efendi olarak çıkıyor karşımıza. Onun dışında münzevi bir hayat sürüyor. Apartman komşuları bile onun usta bir yazar olduğunu bilmiyor. Şehirdeki bir kitapçıya yazar olduğunu söyledikten sonra şunları duyduğunu anlatıyor Anar: “Getir istersen birkaç imzalı kitap da vitrine koyalım, faydamız dokunsun.” Bazıları ise kapısına gelip çocuklarına okuldan ödev olarak verilen kitabın özetini yazmasını istiyor. Böyle kendi halinde, sessiz bir hayat sürüyor. Suskunluğunun kibirle ilgisi olmadığını, reklam veya pazarlama yöntemi yakıştırmalarının acımasız olduğunu söylüyor. “Peki neden konuşmuyorsun?” diyenlere “Neden konuşayım? Kitabı yazmışım işte. Ama başkalarını da konuştuğu için kınamıyorum. Ben buyum.” diyor.

    En son eserini 2014 yılında yazmış Anar. Keşke daha çok yazsa da sayılı birkaç eserini tüketme kaygısı yaşamadan rahat rahat okuyabilsek.
    Kendisine sağlıklı, uzun ömürler diliyorum.
  • "Bu bir elveda değildi," dedim.
    "Bu yeni bir başlangıç."
    Ve unutmamak gerekirdi. Her yeni başlangıç beraberinde sonu getirirdi.
  • 518 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Fantastik seviyor muyuz? SEVİYORUZ! Elementleri konu alan fantastik kitapları seviyorsanız. E daha ne duruyorsunuz? OKUSANIZA! Bayilmaktan ayılamadığım kitaplar kategorisinde.
  • 5183 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Her gece sabah kadar okuduğum bir kitap... Bittiği için ağladığım, okurken duygudan duyguya atladığım bir kitap.
    Geçmişin izlerinin asla silinmeyeceğini hatırlatan, bunu yanında makamın büyüdükçe üstüne binen zorluğu anlayacağın bir kitap.
    Kesinlikle okumalısınız. Yazarımız Buse PENDAZ harika bir iş çıkarmış.
  • 518 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Küçük yaşta kaybettiği ailesinden habersiz yaşayan melany. Ansızın bir gün başka bir diyara başka bir yaşamın içine düşmüştü. Kimseyi tanımıyor ama bir o kadar da tanışmak istiyor.
    Özel güçlere Hasip bir çok insan ile birlikte kalıyordu. Sorumlulukları gün geçtikçe daha fazla olmuştu. Ve normal hayatındaki sorumlulukları zorlukları hile özlemeye başlamıştı. Ve sonrasında mükemmel bir son sizi bekliyor benden bu kadar. Okumanızı tavsiye ederim
  • 105 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Kafka'nın eserlerinde oluşturduğu karakterler sislerin içinde gezinen sembollerdir. Kafka sizi de bu sisin içine çeker ama küçük bir el feneriyle işaret vermeyi de unutmaz...
    Aslında bu bir kayboluş değil tam tersi kendini bulmaktır...
    Ernst Fischer kitabı yazma amacını şu cümlelerle ifade eder: "Kafka'nın yaratısı üzerinde onurlandırıcı değerlendirmelerden oluşma bir piramit yükselir. Ben bu piramide yeni bir taş eklemek gibi bir haddini bilmezlik yapacak değilim. Katkım, yalnızca bazı sorunlara ilişkin notlar düşmek."
    Fischer'e göre yapılması gereken şey, Kafka'yı aziz ilan etmekten korumak ve onu dogmatik aşırılıklara kayanlar karşısında savunmatır. Çünkü bir aziz değildi Kafka, aziz olmanın çok ötesindeydi...
    Fischer, Kafka'nın yaratısını çöküş edebiyatı ve çöküş belirtileri ile olan bağları yönünden irdeler ve bu irdeleme sonunda ortaya çıkan Kafkaizm'in sakıncalı yanlarına değinir.
    Kitap içerik olarak 14 başlıktan oluşmaktadır. Bunlar arasında benin ilgimi en çok çeken kısımlar "Yabancı", "Yabancılaşma" ve "Baba"dır.
    Bu başlıklar doğrultusunda karalamaya başlayalım o zaman...

    1.Franz Kafka
    *Kılı kırk yaran bazı kişilerce Kafka, yalnızca küçük ayrıntıları görmüş, büyük bağlamı algılanmamış olmakla suçlanır; bunlara göre Kafka, dünyayı sarsan gök gürültülerine değil, duyulması olanaksız seslere kulak vermiştir. İnsan uyumazdan hemen önce bir "çelişki" konumuna girer: Gök gürültüsünü duymazken bir saatin tiktaklarını algılar. Kafka'nın tiktaklarını duyduğu saat - sonradan ortaya çıktığı gibi- bir saatli bombaydı. Bu bomba, yıldırımın düşmediği evi havaya uçurdu. Küçük ayrıntı, yıkıma götüren büyük bağlamın habercisiydi.(sf.14)
    Franz'ın beni en etkileyen özelliği keskin gözlem gücüdür...Ayrıntılar, önemsiz diye nitelendirdiğimiz minik şeyler onun gözünden kolay kolay kaçmaz. Özellikle Felice'ye mektuplarda sıkça karşılarız onun irdelemelerine.
    Peki bizler ne kadar farkındayız saatin ve haberci görevi üstlenen küçük ayrıntıların?
    Her gün yürüdüğümüz yolun, gölgesine sığındığımız ağacın, eskimiş bir fotoğraf karesinin, saatlerce konuştuğumuz yüzlerin ne kadarını gerçekten görüyoruz?
    Bütün hızınızla geçip gidiyorsunuz...büyük bir yıkıma doğru. Yavaşlayın dostlarım yavaşlayın...ve durağanlığın sesine kulak verin. Kafka'nın gözleriyle bakmayı deneyin.
    Kafka geleceğe dair haber niteliği taşıyan eserleri sayesinde Kahin ilan edilmiştir. onun zamanının ilerisinde olduğunu öne süren yazarlar olduğu kadar Elias Canetti gibi buna karşı çıkan yazarlarda olmuştur.

    2.Zayıflığın Yarattığı Deha
    " Yazma eyleminin, yaradılışımın en verimli yönü olduğu ortaya çıktığında, tüm gücüm bu noktada odaklaştı ve cinselliğin zevklerine, yemeye, içmeye, felsefi düşünmeye, özellikle müziğe yönelir tüm yeteneklerimi ortada bıraktı. Bu yanlarımın tümünde zayıf düştüm Bu da zorunluydu, çünkü sahip olduğum tek tek güçler bir bütün olarak o denli azdı ki, ancak hepsi bir araya geldiklerinde yazma amacına biraz olsun hizmet edebilirlerdi."(sf.16)
    Kafka'nın 12 Eylül 1912 tarihinde güncesinde şu satırlara rastlıyoruz: " Bu öyküyü, 'Yargı' adlı Öykü'yü, 22'yi 23'e bağlayan gece, akşamın onu ile sabahın altısı arasında bir solukta yazdım... Öykünün önümde gelişmesi, bir suda ilerler gibi ilerleyişim, hem korkunç bir çaba, hem de mutluluk. Bu gece sırtımda birkaç kez kendi ağırlığımı taşıdım... insan ancak böyle yazabilir bedenini ve ruhunu bu denli bütünüyle adadığında..."
    Franz iç gerilimini bir doruk noktasına vardırarak üreten yazarlardandır. Zayıflığından, acılarından, korkularından bir anka kuşu misali yükselir ve oluşmaya başlar eserleri. Yazın çalışmalarının bedelini dayanılması neredeyse olanaksız baş ağrılarıyla, uykusuzluk, bitkinlik ve kendini yıkıma götürmekle öder. Yazmak onun için bir tapınma biçimiydi. Yaratılış ve yıkım arasında tapınmak...

    3.Yabancı
    Kafka'nın en temel yaşantısını yabancılık, dışlanmışlık, kendi kendine sürgün edilmişlik oluştur.
    " Kafka,bir Yahudi olarak tümüyle Hıristiyan dünyasının insanı değildi. Yahudiliğinu umursamayan -ki gerçekte umursamıyordu- bir Yahudi olarak tümüyle yahudilerden sayılamazdı. Almanca konuşan biri olarak tam anlamıyla bir Çek insanı değildi. Almanca konuşan bir Yahudi olması nedeniyle tam anlamıyla Bohemyalı bir Alman olduğu söylenemezdi. Bohemyalı olması tam anlamıyla Avusturyalı olmasını önlüyordu. Sosyal Sigorta memuru olarak tam burjuva değildi. Bir burjuva ailesinin oğlu olarak tümüyle emekçiler sınıfına girmiyordu; ama bir büro insanı da değildi çünkü bir yazar olduğunu duyumsuyordu. Gelgelelim bir yazar da değildi çünkü gücünü ailesi uğruna harcıyordu.
    Oysa "aile çevremde bir yabancıdan bile yabancı yaşıyorum."(Nişanlısının babasına yazdığı bir mektuptan.)
    Franz'da içselleştirdiğim şeylerden biridir ait olamama durumu. Kafka hiçbir parçaya tam olarak kendini ait hissedememiştir. Yakın olduğu kadar uzaktır hepsine...Şehir, aile, işi ve içinde bulunduğu toplulukla bir bütün olamamıştır. Oysa dört bir yanından zehirli urganlarla bağlıdır parçadan bütüne dayatılmış zorunluluğuyla...
    Onun cümleleriyle dile getirelim bu yabancılaşmayı:
    " Hepiniz bana yabancısınız," der Kafka annesine, " yalnızca bir kan bağı var ama o da kendini duyumsatmıyor..." Kasvetli aile yaşamından nefret eder ama, kurtulamaz. "Bundan da nefret ediyorum; evde annemle babamın yattıkları yatağın, kullanılmış çarşaflarını ,dikkatle yerleştirilmiş gömleklerin görünüşü, beni kusturacak kadar bunultabilir, içimi altüst edebilir, öyle ki, sanki doğmuşum bir türlü tamamlanamamış, bu karanlık evde, kasvetli bir yaşamdan hep yeniden dünyaya geliyorum, o evde sürekli olarak varlığımın onaylanmasını bekliyorum..."
    Franz'ın çektiği bu yabancılık, bizlere ailesine, toplumsal konumuna ve ülkesine yabancılaşıp yabancı ülkelere yola çıkan Kleist'i anımsatır.

    4.Baba
    Üzerine birçok şey yazabileceğim ama bu gücü hiçbir zaman tam anlamıyla kendimde bulamayacağım bir kavram: "Baba".
    Franz'ın bütün eserlerinin önsözü niteliğinde gördüğüm kitabı "Babaya Mektup"ta babasına söyleyemediklerini ve kendi üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi dile getirir. Babası ile yaşadığı olumsuz ilişki ailenin diğer fertleri ile olan ilişkisine de yansır. Baba figürü aile içindeki otoritenin yansımasıdır. Bu yüzden baba ile olan ilişki otorite ile girişilen mücadelelerin ilkidir.
    Babasının Kafka'nın yaşamına olan etkisini " dünya üç ayrılıyordu benim için: Birincisi, yalnız benim için konan ama benim nedense bir türlü uyamadığım yasaların egemen olduğu ve içinde bir köle gibi yaşadığım dünya; ikincisi, benimkine sonsuz uzaklıkta bulunup senin yaşadığın ve hükmetmeler, sağa sola buyruklar vermeler ve verilen buyrukların yerine getirilmeyişine kızıp içerlemelerle vakit geçirdiğin dünya ve nihayet başkalarının buyruklardan ve buyruklara uyumalardan bağımsız, mutlu yaşayıp gittiği bir üçüncü dünya." sözleriyle bize gösterir. Baba figürü Kafka'da otoritenin baskının, suçsuz yere suçluluğun temsili olarak resmedilmiştir. *Baba Kafka için Dava romanındaki mahkeme kadar görünmez ama bir o kadarda müdahaleci yapının aile içindeki temsilidir.
    Kafka'nın eserlerinde haksızlığa karşı baş kaldıran ve mücadele eden karakterler ön plandadır ancak sonunda bu karakterler Kafka'nın babası karşısında teslim olması gibi teslim olurlar...
    [ Teslimiyet üç büyük romanında da(Dava, Şato, Amerika) işlenir. Dava,da Josef K. hukuk sistemine karşı verdiği mücadeleye teslim olur; Şato'da kadastrocu K. düzenin kendisine biçtiği role teslim olur; Amerika'da Karl Rossman yabancısı olduğu ülkeye ve onun düzenine teslim olur. Her üç romanda da kahramanlar giriştikleri tüm mücadelelerden yenik ayrılırlar. Dönüşüm ve Yargı adlı hikayelerinde de kahramanlar ebeveynlerine teslimiyetin hizmetini yaşarlar.]
    Kitaptan bir alıntıya değinmek istiyorum:
    #45194873
    *Bu tüketiliş, Yunan mitolojisindeki ana-baba örneğindeki gibi( oğullarını yiyen Kronos-onurlu baba) bedenin yem yapılması biçiminde olmaz; belki de Kronos, sırf oğullarına acıdığı için onları yemeyi, öteki yöntemlere yeğlemişti...
    (Kitapta "Baba" kısmında Kafka'nın, çocukların yetiştirilmesinden söz ettiği mektuplarında Swift'in anne ve babaların çocukları yetiştirmede çoğunlukla en uygunsuz kişiler oldukları yolundaki görüşlerine katıldığı belirtilmiş. Bireyin aile içinde çizilen sınırlar içinde anne-babanın egemenliği altında tüketilip kurallara uymadıkları takdirde aile içinden atılmayıp iki taraftan hedef haline dönüştürüldüğü üzerinde durulmuş. Asıl mesele şu Franz'ın babasının eğitim konusunda kullandığı yöntemlerin Kafka üzerindeki yıpratıcılıği işte bu noktada yazar bu durumla bağlantı kurduğu Kronos'a değinmiş.)
    Kronos'un çocuklarını yemesinin Franz'ın babasının yavaş ve yıpratıcı yöntemlerinden daha az acımasız olduğu...

    4.Bürokrasi
    Franz Kafka'nın yazıları modern insan tipine ve bürokrasi zincirlerine karşı bir eleştiri olarak okunabilir. Özellikle bürokrasinin yabancılaşma etkisi eserlerinde kendini hissettirir. Bürokrasinin etkisi yanında kapitalist sistem nedeni ile iş ve işçilerin düzen içerisinde yaşadıkları olumsuz durumlarda birbirinden farklı yabancılaşma şekilleri olarak eserlerde göz önüne serilir. Kafka "Kapitalizm içten dışa, dıştan içe, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya bağımlılıklardan oluşan bir sistemdir. Her şey bağımlıdır kapitalizm de, her şey zincire vurulmuştur"(jonouch,2008:62), diyerek kapitalist sistemin yabancılaşma ve modern insan üzerindeki etkisini dile getirmiştir.

    5.Yabancılaşma
    Kafka'nın eserlerindeki 'konu' ve 'karakterler' modern insanın yabancılaşma biçimlerini çarpıcı bir biçimde ortaya koyar.
    "İnsanın yabancılaşması, çalışma aracılığıyla, üretim aracılığıyla doğadan kopmasıyla birlikte başlar. "Üretim aracılığıyla doğa, insana kendi ürünü ve kendi gerçekliği olarak görünür." der Karl Marx Ekonomi ve Felsefe Elyazılarında.
    İnsan, " kendisini yalnızca bilinçte olduğu gibi ussal açıdan değil, aynı zamanda gerçeklikte etkin olarak bir kez daha yaratır ve böylece kendini, yine kendisinin yaratmış olduğu bir dünyada izler."(sf:39)
    Kafka'ya göre insanlar bu süreçte nesneleşmeye başlamıştır...
    [Dış saat ile iç saat birbirini tutmuyor, diye yazmıştır 1922 ocağında Kafka. Bu iki farklı dünyanın birbirinden ayrılması ve kopması. Yani bir yabancılaşma söz konusudur. Bunun temelinde de(içteki gidişin vahşiliğin temel nedenin) insanın kendi kendisini gözlemlemesidir.
    "öyle bir gözlem ki hiçbir tasarıma rahat vermiyor, tümünü dışa doğru kovuyor ve sonra kendisi yeni bir gözlem tarafından kovuluyor..." Kafka, daha 1910 yılında bu acımasız gözlemden, 'gezegenlere doğrultulan teleskopları' andıran gözlemden söz eder. İnsanın kendisine yönelttiği böyle bir gözlem karşısında ego, kendini hemen hiç bulamaz, ancak yitirir.
    Kafka, insanın bu tür kendisine yabancılaşmasını kahramanlarının adlarından bile kaçmallarıyla da dile getirmiştir. Amerika romanında kahramanın adı henüz Karl Rossmann'dır. Dava'da yalnızca Josef K.'dır. Şato'da ise K.'dan başka, yani anonim kişiden, kimseden ve herkesten başka bir şey kalmamıştır. Ve gelelim Milena'ya Mektup'daki imzasına:" Senin( artık adımı da yitiriyorum; giderek kısaldı bu ad ve şimdi böyle oldu: Senin)."]
    Franz, kuşkusuz en iyi gözlemcilerden biridir. Ve bu kimi zaman onu kendi içinde yok oluşa sürükler...

    ***
    "Koşulları aşıldığında, Kafkaizm geçecek Kafka ise kalacak."
    ***
    Kafka'ya dair yazmaya başlamak kolay belki de(bana bu da güç) ama içinden çıkabilmek gerçekten zor...
    Ben içinden çıkamamış biri olarak yarıda bırakıyorum...
    İyi okumalar diliyorum...