• Kardeşim, ben şu son iki ayda içimde yepyeni bir insan doğduğunu hissettim. Varlığımda hapisti, bu patırtı kopmasa meydana çıkacağı da yoktu. Korkuyorum! Ama maden ocaklarında yirmi yıl kazma sallamaktan değil, vız gelir bu bana… Ben, içimde dirilen insanın şimdiden sonra beni bırakmasından korkuyorum. Orada da ocaklarda, toprak altında omuz omuza çalışacağım benim gibi bir sürgünde ya da katilde insan kalbi bulacağıma, onunla dost olabileceğime inanıyorum. Orada da sevgiyi, acıyı biliyorlar… Bir sürgünün durmuş kalbini diriltmek mümkün; yıllarca üzerinde işleyerek sonunda ıstırap içinde yücelmiş, yenilenmiş bir ruhla bataklıktan bir melek, bir kahraman halinde ışıklı hayata geri vermek mümkün. Bunlar öyle çok ki, sayıları yüzleri bulur ve hepsinden sorumlu olan biziz!
  • Buradan bakıldığında Dünya, pek de dikkat çekecek gibi değildir. Ancak bizim için, durum farklıdır. O noktayı yeniden inceleyin.
    O, Burası. O evimiz. Biziz!
    Üzerinde, sevdiğiniz herkes, bildiğiniz herkes, duyduğunuz herkes yaşıyor. Var olmuş tüm insanlar yaşamlarını orada geçirdiler.
    Keyif ve acının toplamı. Türümüzün tarihindeki kendinden emin binlerce din, ideoloji, ekonomik doktrin, her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, medeniyetin her yaratıcısı ve yıkıcısı, her kral ve köle, her aşık çift, her anne ve baba, umutlu çocuk, mucit ve kaşif, her ahlaki öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her süperstar, her yüce lider, her aziz ve günahkar burada yaşadı.
    Bir toz parçacığı üzerinde, bir ışık ışınına gömülmüş halde...

    Dünya uçsuz bucaksız kozmik arena içerisindeki ufak bir sahnedir. O generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini hatırlayın.
    Tüm bu kanlar, bu kişiler bir noktanın ufak bir kısmının şan ve zafer içerisindeki anlık efendileri olabilmeleri için aktı.
    Bu pikselin bir köşesinde yaşayanların onlardan ayırt dahi edilemeyecek, diğer köşesinde yaşayanlara yaptıkları sonsuz zalimlikleri düşünün.

    Yanlış anlaşılmaların sıklığını, birbirlerini öldürmeye ne kadar meraklı olduklarını ve öfkelerinin ne kadar hararetli olduğunu düşünün. Duruşumuza, hayal ettiğimiz şahsi önemimize, evren içerisindeki ayrıcalıklı bir konumda olduğumuz yanılgısına bu soluk ışık noktası tarafından meydan okunuyor.

    Gezegenimiz, onu sarmanlayan kozmik karanlık içerisindeki yalnız bir nokta. Sonsuz belirsizliğimiz içerisinde bizi kendimizden kurtarmaya gelecek birilerinin var olduğuna dair hiçbir ipucu bulunmuyor. 
    Dünya, bildiğimiz kadarıyla yaşam barındıran tek gezegen. En azından yakın tarihimiz için, türümüzün göç edebileceği başka hiçbir yer yok.
    Ziyaret edebilir miyiz? Evet. Yerleşebilir miyiz? Henüz değil. Beğenin veya beğenmeyin, şimdilik, Dünya direnebileceğimiz tek yer.

    Astronominin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de, ufak dünyamızın bu uzak görüntüsü, insan kibrinin ne kadar aşağılık olduğunu göstermenin en iyi yoludur.

    Bu, bana birbirimize daha iyi davranmamız ve gezegenimizi koruyup geliştirmemiz gerektiğinin önemli olduğunu anlatıyor.
    Bildiğimiz tek evi.
    Soluk mavi noktayı... 

    Carl Edward SAGAN
  • 282 syf.
    ·5 günde
    “Uzayın derinliğinden bu resmi çekmeyi başardık. Eğer bu resme dikkatlice bakarsanız, orada bir nokta göreceksiniz. O noktaya tekrar bakın. İşte o nokta burası; evimiz... O nokta biziz. Sevdiğiniz herkes, tüm tanıdıklarınız, adını duyduklarınız, gelmiş geçmiş tüm insanlar hayatlarını o noktanın üzerinde geçirdiler. Türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, kendinden emin bin çeşit inancımız, ideolojimiz ve ekonomik öğretimiz; her avcı ve her yağmacı, her kahraman ve her korkak, uygarlığımızın mimarları ve tahripçileri, her kral ve her köylü, birbirine aşık olan her genç çift, her anne ve her baba, umutları olan her çocuk, her mucit ve her kâşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir "yıldız", her bir "yüce önder", her aziz ve her günahkâr işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinde.” Carl Sagan – Soluk Mavi Nokta

    Yukarıdaki konuşmasını ilk kez youtube üzerinden dinlemiştim. Konuşmanın ilk paragrafı tüylerimi diken diken etmeye yetmişti ve konuşmanın devamında Carl Sagan aynı etkileyicilik ve samimiyetle devam ediyor. Uzun olduğu için hepsini buraya koymadım fakat merak edenler Google’da ‘Soluk Mavi Nokta’ diye aratırlarsa kolayca bulabilirler veya şu linke bakabilirler.

    http://www.bulutsu.org/smn.php

    Burada da kendi ağzından dinleyebileceğiniz video linki;

    https://youtu.be/hMj8SFBZ4Q8

    Bu konuşmanın hikayesi ise daha da etkilemişti beni. Voyager 1, 14 Şubat 1990 (Sevgililer Günü evet ) tarihinde 6.4 milyar km uzaktan evimizin fotoğrafını çekip göndermişti. Fotoğrafta ise sadece soluk bir nokta vardı. Toz zerreciği kadar. İşte o nokta bizim evimiz. O nokta için Carl Sagan konuşmasının devamında şöyle diyor:

    “Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün... Şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün... Anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun!”

    Alan Lightman, Richard Dawkins, Richard Feynman, Lawrence M. Krauss, Ronald Wright, Erich Von Daniken ve son olarak Carl Sagan. Kendi arayışım içinde yanlış bir sırayla okuduğuma inanıyorum bu yazarları. Her şeyi unutup baştan başlamam gerekse Carl Sagan okuyarak başlardım. Yine de pişman değilim . Evrene, geçmişe, yaratılışa dair içimde çoğalan merak duygusu beni bu yazarlara yöneltmişti. Her okuduğum kitabın ardından biraz daha fazlasını öğrenmek istedim. Elbette her şeyi öğrendim diyecek kadar kendimi kaybetmedim. Hatta okudukça anladım ki, aslında gerçek anlamda hiçbir şey bilmiyorum.

    Sonra karşıma Voyager 1 uydusu çıktı. Dünyadan milyarlarca km uzakta bir başına yol alan minik dost. Üzerinde evimize ait ses kayıtları, evimizin evrendeki konumu vb. bilgilerin olduğu altın bir plak taşıyor. Bir umutla... Minik dostumuzun anlatıldığı bir video linki de bırakıyorum;

    https://youtu.be/R0KO3gHkBho

    Ve gelelim kitaba. Milyarlarca Ve Milyarlarca. Carl Sagan’ın okuduğum ilk kitabı. Son da olmayacak çünkü şu an Kozmos adlı kitabına başlıyorum. Kitaba başlarken neden ‘Milyarlarca ve Milyarlarca’ adının verildiğini anlatıyor Carl Sagan. Aslında kitapta birçok konu başlığı var. Bunlardan birkaçı şöyle; sera etkisi ve teknolojinin arasındaki bağ, din ve bilim, ahlak kavramı, başka gezegenlerde yaşam. Beni en çok şaşırtan veya etkileyen bölümse Carl Sagan’ın ABD’yi eleştirdiği ve bunu yaparken de hiç çekinmemesiydi. Bunlardan bazıları:

    #36676268

    #36676303

    #36676367

    #36676329

    Bu kadar öğretici ve samimi olmasında çevirmenin etkisi asla göz ardı edilemez elbette. TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları’ndan Füsun Baytok’un çevirisiyle epub olarak okudum. Genelde bilim, uzay gibi konularda yazılan kitaplarda ya da en azından benim okuduğum kitaplarda yer yer anlaşılmayan terimler okumayı zorlaştırıyor. Fakat bu kitapta tüm bunların aksine akıcılık birinci öncelikmiş gibiydi. Elbette Carl Sagan’a bilimi halka sevdiren insan yakıştırması boşuna değildi. Bunu okuyarak öğrenmiş oldum. Dili, anlatımı, samimiyeti ve bahsettiği başlıklar dahil bu kitap bence liseden itibaren okutulabilir, hatta okutulmalı.

    Toparlamak gerekirse Carl Sagan’ın bu kitabı bana ahlak, uzay, evren, zehirli gazlar, din ve bilim, evrenin sınırları gibi konularda yeni bilgiler kattı. Anlaşılmayan herhangi bir nokta yoktu. Belki benim bu kitaba kadar altyapımı diğer yazarlarla biraz da olsa geliştirmiş olmamdan kaynaklanabilir ama yine de dilinin sade olduğunu siz de okuyunca anlayacaksınız. Farklı düşünmek, evrene bakmak, geçmişe bakmak istiyorsanız gönül rahatlığıyla bu kitabı okuyabilirsiniz.

    Ne diyordu Carl Sagan:

    “İnanmak istemiyorum, bilmek istiyorum.”



    Kitapla, sevgiyle ve bilimle kalmanız dileğiyle.

    EDİT: Ben epub olarak okuduğum için linkini bırakıyorum. Olur ya epub okumak isteyen ya da kitaba ulaşamayan birileri olur.

    https://yadi.sk/i/_vuzAfg93LiLB5
  • Uzayın derinliğinden resmi çekmeyi başardık. Eğer bu resme dikkatlice bakarsanız, orada bir nokta göreceksiniz. O noktaya tekrar bakın. İşte o nokta burası; evimiz... O nokta biziz. Sevdiğiniz herkes, tüm tanıdıklarınız, adını duyduklarınız, gelmiş geçmiş tüm insanlar hayatlarını o noktanın üzerinde geçirdiler. Türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, kendinden emin bin çeşit inancımız, ideolojimiz ve ekonomik öğretimiz; her avcı ve her yağmacı, her kahraman ve her korkak, uygarlığımızın mimarları ve tahripçileri, her kral ve her köylü, birbirine aşık olan her genç çift, her anne ve her baba, umutları olan her çocuk, her mucit ve her kâşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir "yıldız", her bir "yüce önder", her aziz ve her günâhkar işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinde.

    Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün... Şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün... Anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun!

    Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur.

    Dünya... Şu ana kadar, yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. En azından yakın gelecekte, türümüzün göçebileceği başka hiçbir yer yok. Evet, ziyaret ediyoruz. Ama henüz yerleşemiyoruz. Beğensek de beğenmesek de, Dünya şu an için yaşadığımız yegâne yer.

    Gök biliminin alçakgönüllü ve kişiliği geliştiren bir uğraşı olduğu söyleniyor. Bana kalırsa, insan kibrinin akıl dışılığını, küçük Dünyamızın uzaktan çekilmiş bu görüntüsünden daha iyi gösterebilecek bir şey yoktur. Bu görüntü, bildiğimiz tek evimiz olan bu soluk mavi noktayı daha içten paylaşmamız ve koruyup şefkat göstermemiz gerektiği konusundaki sorumluluğumuzun altını çiziyor.

    https://www.youtube.com/watch?v=hMj8SFBZ4Q8
  • 168 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Hadım edilmiş Afrikalı bir zenci kölenin ağzından anlatılıyor roman. Bazen korkak bir hizmetkâr, bazen kahraman, bazen de değersiz başı ezilesi bir böcek..

    Başta bir tarih kitabı gibi görünse de ne bir padişah ne de vezir isimlerinden bahsedilmiş.

    Topkapı Sarayı`nda geçiyor roman. Osmanlı İmparatorluğu'nun en karışık, en kelle koltukta gezmeli dönemlerinden birini anlatıyor gibi görünse de insan psikolojisinin karmaşık dünyası ele alınmış daha çok.
    İktidarın göz kamaştırıcı görkemi uğruna kardeş kardeşi..ana oğlunu..babanne torununu gözünü kırpmadan öldürebiliyor. Sokaktaki adam sırf at arabası kullandı diye kellesi uçuruluyor ve bu normal karşılanıyor.

    " 'Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' deyimini yaratan biziz. İktidara yakın çevreler hep kelle koltukta yaşarlar ve çoğunun hikâyesi trajik bir idamla noktalanır; Osmanlı vezirlerinden Adnan Menderes'e kadar. Osmanlı tarihçilerini okuduğumuz zaman, padişaha yakın olmanın, devlet sorumluluğu üstlenmenin korkunç tehlikeli bir iş olduğunu anlıyoruz. Buna rağmen insanlar o tehlikeli makamlara gelebilmek için çırpınıp duruyorlar. Bu normal bir davranış değil ama siyasetin öyle bir büyüsü var ki insanın aklını başından alabiliyor.."demiş Livaneli .

    Okudum,beğendim,tavsiye ediyorum sevgili okurlar. Keyifli okumalar dilerim..
  • 140 syf.
    ·30 günde·Beğendi·9/10
    Bu, nasıl bir kitap(?). Yoksa kitabın başında dediği gibi bir hayal ürünü eserden ziyade, neredeyse bir otobiyografi mi(?).

    İki bölümlük bir kitap, edebi anlamda roman denilebilir mi bilemiyorum. Biraz kısa duruyor sanki roman için. Fakat içindeki yoğunlukla ölçülürse birkaç roman edeceği şüphesizdir.

    Kitaba değinmeden önce yazarın bu kitabı yazdığı sürece biraz bakmak istiyorum. –Ki; kendisi bu kitabı sürgün dönüşünde yazmıştır.

    Dostoyevski, İnsancıklar adlı eseriyle yazarlığa giriş yapmış ve büyük övgüler toplamıştır. Hatta yeni bir Gogol doğdu gibi sözler duymuş ve epey büyük bir özgüven kazanmıştır. Fakat sonrasındaki eserlerde düşünceler değişmiş hatta alay konusu bile olmuştur. Onun gibi yeraltına çekilen yazarlar o sıralar iki grupta toplanmaktaydı. Slavcılar ve Batıcılar. Yönetimdeki Çar I. Nikolay ikisini de zararlı görmekle beraber Batıcıları tam bir tehdit olarak algılamaktaydı. Bir emriyle yargılanmalarını istemiştir. Ardından yargılanıp idama mahkum edilmişler ve idam mangasının önünde kurşuna dizilmek üzereyken Çar’ın insafa gelmesiyle (ya da korku salmak amacıyla da olabilir) idamı sürgüne çevirtmiştir. Sürgünde çok kötü zamanlar geçirmiştir Dostoyevski. Bir böcek gibi göründüğünü kardeşine gönderdiği mektupta yazmıştır.

    Ve sürgünden döner yaklaşık on yıl sonra. Yeraltından notları kaleme alır. Tam kırk yaşındadır. Kırk yaşında geçmişine bakarak yaptıklarını gözden geçirmiştir. Dolayısıyla kitapta kendi de tarif ettiği gibi yeraltına çekilmiştir. Yeraltı dediği yer gizli bir köşedir. Belki de hepimizin sahip olduğu bir yerdir.

    Birinci bölümde biraz sıkıcı bulduğum yerler olmadı değil. Fakat oralarda bile devamında bir genişlik kazanacağını biliyordum. İkinci bölüm, neden birinci bölümde kendine yaptığı eleştirilerin bu denli büyük olduğunu açıklar nitelikte ve daha akıcı okunmakta.

    Aynı zamanda kitapta (bilardo salonundaki subay) yönetime olan eleştirisini de belirtmiştir. Aslında eleştirel derinliği çok yüksek olan bir anlatımda bulunmuştur Dostoyevski. Bireyciliği kurtuluş olarak gören bakış açısı nedeniyle topluluklara olan karşıtlığını da kendine has diliyle ortaya koymuştur.

    Daha önce de yazmıştım, okuyanlar hatırlayacaktır: Bu adam pazar listesi yazsa okumak isterim. Çünkü öyle güzel aktarıyor ki, yaşamış kadar oluyorsunuz olayları. Son derece gerçek ve son derece iyi analiz ediyor insanların duygu durumunu. Detaylar o kadar ince ki, kısacık bir kitabı detaylara saplanıp kalmanız nedeniyle gerekenden çok daha yavaş okuyabiliyorsunuz. Karakterler hayal ürünü gibi değil (her ne kadar o, öyle olduğunu iddia etse de). O dönemde yaşasaydınız sokakta karşılaşacağınıza emin olabileceğiniz kadar net insanlar. Üstelik bu kitabın kahramanı da (anti kahraman mı denilmeli bilemiyorum) öyle normal bir kahramana benzemiyor. Tam tersi itici, can sıkıcı ve uzak durulası bir şahıs. Peki bu insandan yok mu bu dönemde? Elbette var. Belki biziz. Belki de çok yakınlarımızda birileri. Ama varlar. Bu, çok net!