Ehl-iKıraat, Anna Karenina'yı inceledi.
18 Nis 18:57 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 8/10 puan

Hayatlar... Başı da sonu da kısmen aynı olan, sarmal bir düzen içinde sayısız neden-sonuç ilişkisi. Kendimizinkinin merkezinde dururken, tercihlerimizle yön verdiğimiz sayısı belli nefesler topluluğu. Tabi bu tercihler bazı hikâyelere kenarından, köşesinden veya ta ortasından müdahale ederken, bizim için kurulmuş bu alem içinde halleniyoruz. Hislerimiz duyguları, duygularımız kararları, kararlar davranışlarımızı, davranışlarımız hayatımızı etkiliyor. İstediklerimiz de biziz istemediklerimiz de.
İşte bu gerçeklik burgularını gayet anlaşılır bir şekilde anlatan ve hissettiren kitaplardan biri Anna Karenina. Klasik ismini fazlasıyla hak ettiğini düşündüğüm, nasıl oluyor da sadece his dünyasında yaşanılan şeyler böyle kolayca satırlara dökülmüş? demekten kendimi alamadığım kült bir eser. Anlatımının basit ve hayata yakın olduğu aşikâr. Anlatımda ustalıkla yapılan seçimler okurken oluşan soru işaretlerini ortadan kaldırıyor. Kahraman önceleri bir süre ortalarda gözükmezken sonrasında ilk intibasının aksine hallere bürünüyor. Tabi hikayede birkaç asıl karakterin etrafında dönüyor.Yazarın arayışının tezahürü romanın her yerine serpilmiş. Özellikle birisi onun ağzıyla konuşuyor. O dönemlerin kült yaşantısı içinde her daldan dem vuruyor. Din, inanç, ticaret, işçi, memur, geçim kaygısı, sevgi, saygı, rekabet ve özellikle de ihanet. İlginçtir o dönemde moda mı bilmiyorum, eşlerin birbirini aldatmasıyla alakalı örnekler normalmiş gibi anlatılıyor. Bu yüzden hikâye boyunca karakterler tahmin edilen özelliklerini koruyamıyorlar.
Yazar arayışını kitabın sonunda buluyor gibi görünse de sonrasında yazmaya devam etmesi daha bulamadığının kanıtı belkide.

Black Hole, bir alıntı ekledi.
21 Mar 01:46

Şu noktaya bir daha bakın. O burada. O yuvamız. O biziz. Sevdiğimiz herkes, bildiğimiz herkes, şimdiye dek duyduğumuz herkes, gelmiş geçmiş herkes hayatını onun üzerinde yaşadı. Türümüzün tarihi boyunca sevinç ve acılarımızın tümü, kendinden emin binlerce din, ideolojik ve ekonomik doktrin, her bir avcı ve toplayıcı, her bir kahraman ve korkak, medeniyetin her yaratıcı ve yıkıcısı, her bir kral ve köylü, birbirine aşık her genç çift, her bir anne ve baba, ümit dolu çocuk, mucit ve kaşif, her ahlak eğitmeni, her yoz politikacı, her "süperstar", her "üstün lider", her aziz ve günahkar burada yaşadı; gün ışığında asılı duran bir toz zerresinin üzerinde...

Soluk Mavi Nokta, Carl SaganSoluk Mavi Nokta, Carl Sagan

Soluk Mavi Nokta
Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her “yüce önder”, her aziz ve günahkâr onun üzerinde – bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.

Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza…”

kirmizicekic, Üç Beş Kişi'yi inceledi.
 07 Şub 13:59 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

"Okuduğum bütün romanlar sahici bir başlangıçla bitsin istedim."

‎ Romanın bitiş cümlesiyle başlamak istedim ben de. Bitmemiş, bitememiş bir roman.. Ve 'belki de hiç bitmeyecek hayatlar' kapılarını aralıyor bu iki kapağın arasındaki 316 sayfada bize.Kitabı okurken inceleme metni oluşturmak gibi bir düşüncem yoktu; ancak karakterlere ait birtakım düşüncelerin günlerdir kafamı meşgul etmesi ve - özellikle- kitaba dair daha önce bir incelemenin yapılmamış olmasından doğan sorumluluk hissiyatıyla kendimi bu satırları yazarken buluyorum.

‎Neden bu kitabı okumaya karar verdim? Ne umdum? Ne buldum? İnceleme genel olarak bu başlıklar altında (en çok son soru) çok dallanıp budaklanmadan, konuyu dağıtmamaya dikkat ederek(-teen, bade süzerekteen, inci dizerekteeen gel canım gel ammaaan) bitirmeyi planlıyorum. (Hiçbir zaman planladığım gibi gitmedi hayatım.)

‎Darbeler, suikastler, ihtilaller benim için de merak konusu olmuştur hep. İşin gündemde tutulan siyasi boyutundan ziyade asıl merak ettiğim tarafı 'gündemde tutulması gereken' toplumsal boyutudur.Üç Beş Kişi, 12 Eylül öncesi toplumsal yapıyı gün yüzüne çıkarmak gayesiyle ortaya konmuş bir roman.

‎Yedi bölümden oluşan bir kitapla karşılaşıyoruz ve her bölüm, karakterlerin biri tarafından anlatılmakta, daha doğrusu düşünülmekte. Bu 'düşünmek' fiili o kadar başarılı ve gerçekçi yapılmış ki yazarın, insanların psikolojik analizleri ve bunu okuyucuya aktarımı konusundaki yeteneğini yadsıyamayız. Geçenlerde bir incelemede, yazılanların yaşananlar mı karakterlerin düşünceleri mı olduğunun ayırt edilemediğinden yakınıldığını görmüştüm, belki bu yüzden ilgimi çekti bu nokta, bilemiyorum; fakat "aklından şunları geçirdi, bunları düşündü" gibi belirleyici ifadeler kullanılmamış olmasına karşın, sokağa çıkma yasağına az bir zaman kala, bilmediği sokaklarda varlığından emin olmadığı bir insanı ararken vurulduğunu, ertesi gün Kısmet'i gardan almaya gidemediğini ve Kısmet'in başına gelenleri okuduğunuzda üzüntü hissetmiyorsunuz çünkü siz de Murat'la birlikte bekçi düdüğünün sesiyle gerçek dünyaya dönüp yabancısı olduğunuz sokaklarda adımlarınızı hızlandırmaya başlıyorsunuz. Ya da hepimiz Türkan Hanım oluyoruz, daldığımız deriiin düşüncelerden soğuyan çayımızla uyanıyoruz yüzümüzü buruşturarak... Sanki Kısmet biziz de, şişlerimize ipi anlamlandıramadığımız hız ve serilikte dolayıp birbiri içinden geçiriyoruz, 1.15 treniyle İstanbul'a kaçarken yakalanıyoruz evden çıkar çıkmaz, annemizin üzüntüsü, konu komşunun rafa kaldırılmış dedikodularının gün yüzüne çıkarmasıyla duyduğumuz hicap, Türkan Hanımın 'o sırayı yanlış ördün galiba' demesiyle gözümüzü açıyor. Benzeri örneklere sıkça karşılaşıyoruz. Eklemek istediğim bir diğer konuda biraz yardım alıyorum Özdemir Asaf'tan: "Baktım kimde ben ne kadarım?/Kim bende ne kadar kalmış diye..." Kitabın son sayfasını da çevirdikten sonra bu üç beş kişi için kenara çekilip kimin kimde ne kadar olduğunu siz tartmaya başlıyorsunuz çünkü Adalet Ağaoğlu, bu sözün uygulamalı pratik kitabını almış, tutuşturmuş elimize.

‎Kitap, 80'li yılların ortalarından başlayarak 60'lara doğru bireylerin özlemle yad ettikleri anılarına geri dönüş şeklinde karşımıza çıkıyor, binevi zaman yolculuğu. Ancak, zamanı yıllardan saatlere indirgediğimizde gerçekten çözümlenmesi güç bir yapıtla karşılaşıyoruz. Hemen her bölüm ‎“Gece. Haziran. Ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var daha." şeklinde başlıyor. Zaman zaman kendimizi düşünmekten alıkoyamadığımız "Acaba falanca şu an napıyo?" fikri geçer ya, işte romandaki 'şimdiki zamanı' bize anlatan kelime grubu bu ve bu andan başlayarak karakterler geçmişe gidiyorlar. Belirtmek zorundayım ki ben ne yazık ki kitap bittikten sonra "Niye hep bu kalıbı kullanmış? " soruma yanıt ararken anlayıveriyorum böyle bir durumun varlığını. Okurken herkes için ortak bir zamanın olduğunu anlayabilmiş olsaydım heralde benim için bazı detaylar daha anlamlı hale gelirdi, bu kadar kafa yormak zorunda kalmazdım.

Kısaca karakterlerin 'kim olduğundan' bahsetmek gerekirse, ‎Eskişehirli Emin Bey dönemin (40-45 dönemleri olacak) CHP'de söz sahibi kimselerinden. İki çocuğu var, Türkan Hanım ve Ferit. Devam eden yıllarda Türkan, DP'de ağırlığı bulunan Ahmet Kaymazlı'yla evleniyor. Kısmet ve Murat da bu çiftin çocukları. Yani zengin bir aile. (milletvekili olup da fakir olacak halleri yok ya, benimki de laf..) Kardelen, Kısmet'in en yakın arkadaşı. Neval Rıfatzade, kökenleri Osmanlı saraylarına uzanan bir kocanın 3 karısından biri. Farklı babalardan,iki kızı var Belgin ve Selmin. Bu iki aileyi birbiriyle buluşturan şey de Murat'ın Selmin tutkusu. Kitabın başlarında ana karakterinin Murat olduğu düşünülüyor ancak, olayların merkezinde olan asıl kahraman Kısmet. Kısmet'in sadece kalbinin sesini dinleyerek, aile ve toplum baskısını arkasında "bırakabilerek" kendisi için yaptığı ilk şeyle bitiyor.

‎ Somut olarak kitapta 'siyasi olayların' örnekleri bulunulan döneme göre az, başta da belirttiğim gibi. Gece ikide başlayan sokağa çıkma yasağı ve ertesi gün duyulan bugün şu kadar ölü şu kadar yaralı...İnsanların tepkisizliğini, alışmışlığını, boşvermişliğini o kadar güzel ifade etmiş ki yazar.. Hayır, herhangi bir şey söylemiyor, okuyucunun gözüne sokuyor yalnızca, karakterlerin günün telaşesi içinde bunu fark edemeyişini gösteriyor bize. Ferit Sarıkaya, içkisini yudumlarken düşüncelerini bölen 5 ölü, 8 yaralı haberi... Sonrasında gelen umursamazlık ve hiçbir şey olmamışçasına düşünmeye devam etmesi...Hatta şaşırmam gerekirdi belki ama kimsenin ölmediği bir geceyi hayret edilecek bir durum olarak görüyorlardı.
‎Bu dün de böyleydi, bu gün de böyle, kabul etmek istesek de istemesek de yarın da böyle olacak(diyor ya Adnan Yücel,"Bitmedi daha, sürüyor o kavga ve sürecek..." öyle işte..).Toplumumuz farklı kılıklara bürünmüş aynı acılara alıştırılıyor, alıştırıldı.
‎Konudan sapmayayım zira değinmek istediğim başka noktalar da var.

‎Hepimiz dedelerimizin, annelerimizin, babalarımızın sevgilerini, mutluluklarını, üzüntülerini göstermemelerinden zaman zaman sitemkar olmuşuzdur.(Sana sitem ettiysem sitem sevgiden doğar, diyor Buray) Bu durum yazarın da üzerinde durduğu sorunlardan biri ve bu problem Türkan Hanım ve Kısmet üzerinden anlatılıyor. Bir dizinin fragmanında "Bu ailede herkes birbirini seviyor ama kimse birbirine şevkat göstermiyor" şeklinde sözcükler sarf etmişti oyuncu, ne diziyi hatırlıyorum ne diyeni(Bilinçaltı denen o şey her neyse hayran olmamak elde değil!).Türkan Hanımın serzenişlerini okurken aklıma geliveren bu tesadüf eseri karşıma çıkan replikle gün yüzüne çıkıyor sözcüklere dökülmeyi bekleyen fikirler.
En basit şekliyle, aile toplumun temel taşıdır ve bütün canlılar sevgiye muhtaçtır. Bir annenin çocuğunu sevdiğini hissettirememesi onu yalnızlığa iter. Yalnız kişi mutsuzdur ve bu mutsuzluğu ortadan kaldırmak için tabir doğruysa sevgi dilenir tanımadıkları insanlardan...Ve çoğunlukla ardından pişmanlık getirir bu arayış, daha geniş bir çerçeveden bakılarak adlandırılacak olursa bu durum, "ahlaki yozlaşma" uygun bir ifade olur. Kitapta üstünde fazlaca durulmuş bu konunun.

Durulmuş da...

Herkes mi birbiriyle votdiri votvot, zotdiri zotzot kardeşim ya?

Sonra vay efendim Türk dizileri bugün niye böyleymiş! Eski Türk filmlerinin tadı yokmuş... Böyle romanlar yazılırsa, 35 sene sonra elbette, çocuğun cici annesiyle ablası aynı kişi olur, ya da aynı çocuğun babasıyla ablasının karı koca olduğu beyin yakan aile tablolarını ağzımızı ayıra ayıra izleriz.(bkz: Fazilet Hanım ve Kızları).

Şöyle bir göz atacak olursak, büyükten küçüğe başlıyorum:
Emin Bey... Seksenlerine gelmişsin(tahmini), herkes ölümünü bekliyo, dilinden bir saniye bile ayetleri düşürmüyosun(hem de mealini ezberlemişşin), sen yorganını düzelten torununun elini tutup tövbe estağfurullahlık şeyler yapar mısın ? Yapma. Hadi yaptın diyelim.
Ya sen Türkan Hanım, babanın başında Kur'an okumaya karar vermişken elalemin adamlarıyla ayıplı hayaller kuruyosun ? Adalet Ağaoğlu'nun bulunduğu çizgiyi az çok biliyoruz. İnsanın aklına hoş olmayan düşünceler gelmiyor değil lakiin bunları hemen kışalıyorum ve Neval Rıfatzade'yi sahneye davet ediyorum. Kendisi 'cinsel özgürlük' adı altında votdiri votvot, zotdiri zotzotta sınır tanımıyor. "Ey tanrım bana üç tane, üç de yetmez beş tane, beş de yetmez yediiii taneee ver veer veeeer"in hayat bulmuş hali yani.İki kızını da bu şekilde yetiştiriyor. Herkesin kendi kararı, kendi yaşantısı, bu bir tercihse eğer eleştirmeyi pek doğru bulmuyorum. Eee,hazıra dağlar dayanmaz. 'Gece, haziran ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var'ken kulağımıza çalınan görüntü: "Bir kedim bile yok, anlıyor musun..." İki kızımız da bundan nasibini almış haliyle.Ehh hayat bu, ne getireceği belli olmuyor, tamam, ama ey yüce rabbim, sen bu kadına nasıl bir çaresizlik yaşattın da "eğlendiği" bir adamla evlendirdi bu kadın gurur duyduğu kızını? Sana müstehak "şimdi" üst kattan gelen seni uyutmayan 'hatasız kul olmaz hatamla sev beni'ler..Sonra tövbeler tövbesi çektiren, oda arkadaşımın diş gıcırtısıyla beynimin delindiği geceler hatırıma düşüyor, tüylerim diken diken oluyor...
Affet Neval Hanım, kimse hak etmez böyle şeyleri diyerek diğer talihlimiz olan Ferit Sakarya'ya geçiyorum. Bu karakter özellikle yazarın okuyucuya sevdirmek istediği bir karakter. Kendini sanat alanında olsun, eğitiminde, işinde fazlasıyla geliştirmiş birisi. Eskişehir'de(aslında Türkiye'de demeliyim) sanayinin gelişmesi adına büyük işler başarmış, ülkenin kalkınmasına destek olmak amacıyla (hiç cebine girecek paranın hesabını yapar mı canııım) sürekli fabrikalar kurarak aileden gelen saygınlığa saygınlık katmış, herkes tarafından takdir gören bir kişi. Kitabın bir bölümünde Porsuk Çayı'nı temizlettirdiği anlatılmış, bu kısmı okurken suratıma yerleşen aptal gülümsemeye mani olamadığımı fark ediyorum. Bir 15 yılı var, gökkuşağından nehirler çizdiğim resimleri anımsıyorum ve ardından bu sanat eserlerime(!) ilham kaynağı olan teyzemi.. Eskişehir'de okuduğu dönemlerde Porsuk'un bir gün mavi, bir gün kırmızı,ertesi gün yeşil.... her gün başka bir renkte aktığını söylemişti. Bunun o zamanlar benim icin ne kadar masalımsı olduğunu da varın resimlerden anlayın işte.. Anlayamıyorum tabi o zaman fabrika atığının ne demek olduğunu, kötü bir şey olduğu ezberletilmiş ama hayallerimde çok güzel görünüyor, ne yapayım, seviyorum :) Konuyu dağıtmam demiştim di mi? Ferit Beyle devam ediyoruz.. Bütün kızların(en yakın arkadaşları dahil) aşık olduğu-45 yaşında, evli olanların bile- yakışıklı, boylu poslu, dik duruşlu, havalı yürüyüşlü o aranan insan kendileri olur, fazla methetmek istemiyorum zira ben bu karaktere pek ısınamadım. Bu adam çok güzel bir kızla hoşuna giden bir gece geçiyor, kız kendisinden yaşça epeyi küçük. Bu pek anormal değil, karını da aldatmışsın bu da artık alıştığımız şeylerden ancak bu kız, senin abilik hatta babalık etmen gereken yeğeninin yıllardır tutkuyla bağlı olduğu kızsa?
Bizim toplumumuzda bu var mı gerçekten? Biz böyle günlerden mi geldik? Benim dinlediğim, okuduğum, gördüğüm; bi kıza -ne kadar boncuk dağıtırsa dağıtsın- karşı bir şey hissetmişse bir genç, aileden birini bırak, bu adamın arkadaşları bile yan gözle bakmayı "aklından geçirmezdi".Yanlışım varsa düzeltin. Peki o geceyi düşündüğünde içinde en ufak bir vicdan azabı olmadan hissettikleri... Yazar için yine hoş olmayan düşünceler uçuşmaya başlıyor ve yine gerçekliğine inanmak istemediğim için Kısmet'e geçiyorum.
Sevmediği bir adamla bir evlilik yapıyor, sevdiğinin peşinden gitmeye korktuğu için kendini bu evliliğe mecbur hissediyor, -hoş, istemiyorum demesinin de pek etkisi olmazdı- kocasıyla yakınlaştığında hep bir kıyaslama içinde buluyor kendini. Ancak bu kıyaslama iki kişi arasında değil, kocası, sevdiği adam ve kardeşi.

Umarım ben fesatımdır da bu kıyaslamaya dahil olan kardeş düşüncesi gerçekten masumdur.

‎Bütün bu ahlaki yozlaşma örnekleri bir araya geldiğinde roman anlamını yitiriyor benim için, her biri ayrı ayrı, tek başına işlenmiş olsa inandırıcılığını-belki de gerçekliğini- yitirmez, amma velakin az önce yazarın insanların iç dünyasını aktarma konusundaki yeteneğini ifade etmişken, tamamıyla zıttı bir düşünceye sahip oluyorum burda. Yani, bu durum kabul edemeyeceğim şekilde fazla ve absürt. Ben bunları düşünürken, Müge Anlı "Bir şey mı dediniz?" diyor el sallayarak, "bir cinayeti çözmeye çalışırken köydeki kadınların bütün sevgililerini ifşa ettiği" programın tekrarını yayınlıyor benim için.. Teşekkürler...

‎ Hatıraların canlandığı bölümlerin birinde çiftçilerin şehre göçmelerinden yakınılıyordu. Bunu okuduğum günün akşam haberlerinde, üretimin azaldığı, çiftçinin kente göçtüğünü hatırlatıyordu spiker ve ekranlara bir köy kahvesi geliyor. Muhabir köy kahvesinde oturan çiftçilerle muhabbet ediyor, dertlerini dinliyor. Köylülere takım elbiseleri giydirilmiş, kavruk yüzlerinde gizleyemedikleri bir heyecan, önceden çalışıldığı belli olan bir takım sözler... Keşke o amcaya nasıl yaşadıklarını, 1 hafta boyunca ne yediklerini, nasıl karınlarını doyurduklarını anlattırsaydınız... Ardından, bir uzman geldi ekranlara. Devletin sertifikasız tohuma destek vermediğini hatırlatıyor, üreticinin 1 liraya sattığı tohumu, 19 liraya ihraç edildiğini belirtiyordu.
‎ """Vergileri, masrafları hariç..."""
Üreticiye kaça mal olacağınını ne önemi var ki? Çiftçi üretsin biz de alalım, önemli olan tek şey var o da: BEN! Kimse bana bunun aksini iddia etmeye çalışmasın, 50 yıldır biz bu sorunu ÇÖZMEMİŞSEK, çiftçiliği canlandırmaya yetecek kadar çiftçiyi asgari ücretle 300 koyun verip döndüremezsin o topraklara.. Bu konu hakkında söyleyecek çok fazla şey var ancak
Fazlasıyla uzattım...

Bitiyorum :) Böyle farklı ve zekice hazırlanmış bir kitabın bu kadar az okunmuş olması beni hayal kırıklığına uğratsa da hak ettiği yere geleceğini umuyorum. Belki birgün bir buluşma icin bu kitap kararlaştırılır da, hitap ettiği kitleye ulaşılması adına önemli bir adım atılmış olur. Okuyan herkesin kendinden bişeyler bulacağı geniş bir konu skalasına sahip..Kapılar aralanmış ve o kapıdan girmenin okuyucunun isteğine bırakıldığı bir eser. Ne yaşanmışlıkları gün yüzüne çıkarır... Ne muhabbetler döndürür...

‎Burdan yetkililere sesleniyorum!

Gereğinin yapılmasını arz ederim:)

Sürç-i lisan ettiysek affola...

Değerli 1K Okurları!
Yaklaşık 1 ay önce bir etkinlik düzenlemiştik;
İslam Düşüncesi Üzerine Kitap İncelemelerİ.
Bu bağlamda İnceleme yapan arkadaşların iletilerini ayrı zaman dilimlerinde paylaştım.
Şu an hepsini bir araya getirdim ve sizlerle paylaşmak istiyorum tekrardan:)))
Öncelikle;
İnceleme zahmetinde bulunup da değerli vakitlerini bizlere ayıran tüm arkadaşlarıma can-ı gönülden teşekkür ediyorum...
Rabbim her daim muvaffak eylesin inşAllah...:))

Süha Murat KAHRAMAN
İNCİ
Sabriye YABANCI
ŞİMAL
NURAY
Ali Cahil BİLGE
Zeynep DEMİR
Mustafa AK
ERKAM
ÖZLEM
Zeynep ŞAŞKAN
Meryem YILMAZ
Hatice AYDIN
Gülsüm İLERİ
Ve;
Salih TURHAL

K İ T A P T A N I T I M I ~
》Kitabın ismi: Helaller ve Haramlar
‎》Kitabın Yazarı: İmam- Gazâlî
‎》Sayfa sayısı: 372
‎》Yayınevi: Çelik Yayınevi
İNCELEME YAPAN: Nuray

‎》Konusu: Çeşitli konularda konulan haram ve helal boyutları... Hadis ve Kur'an-ı Kerim ayetleri baz alınarak kendisine sorulan ya da insanın düşüncesi ile ortaya çıkan sorun ve soruları yanıtlayan İmam-i Gazali kitabında yalnızca yemek bahsinde değil bir çok alanda da helal ve haramı derin bir şekilde açıklıyor. Hangi malın ne durumlarda kişiye haram olacağı ne durumlarda helal olacağı ayrıntısı ile anlatılıyor.

Bu nadide eser helallerin ve haramların en keskin çizgilerini belirliyor ne yapmamız gerektiğine işaret ediyor ve hatta "Müslüman dikkatli olmalı!" düsturu ile bizlere dikkatli olmamızı söylüyor. Helaller ve haramları sadece yemek bakımından almıyor ve en akla gelinmeyecek şeyleri bile ayrıntısı ile anlatıyor. Tabiki de devrine göre yaşananları baz alıyor ve günümüzde belki çok az bulunan durumlardan kesitler bulunuyor kitapta. Misaller ile anlamayı güçlendiriyor ve sürekli tekrarlarla pekiştiriyor.

Helalleri aramanın bulmanın faziletini anlatırken, haramında kötülüğünden bahsederek mananın bir ucunu açık bırakmıyor. Bilindiği gibi her şey kesin bir ifade ile helal ve haramdır denilmediğinden şüpheli hususlardanda bahsedip alimlerin ve kendi görüşlerini toparlayarak bir sonuç elde ediyor lakin bunu da sizin tasvirinize açık bırakıyor. Helallere ve haramlara dikkat edilmesi amacıyla insanların araştırmasını, soruşturmasını ve incelemesini belirtiyor ihmal durumlarından bahsediyor.

Sonraki bölümlerde devlet adamlarından alınan hediyeler bahşişler hususunda anlatılan hadisler ve kıssalar bir hassa insanı bu konularda bilinçlendiriyor. Âlimlerin de bu bakımdan dikkat etmesi gerektiği anlatılıyor. Tabi insanın aklına acaba bu devirde hala var mı? sorusunu insanın aklına getirmiyor değil. Devir değişse de insanların hâl ve davranışları tekerrür ediyor. Verilen bütçe hakkı ile kullanılıyor mu herkes emeğinin karşılığını hakkı ile alıyor mu Allah (c.c) bilir.

Tabi işin ahiret boyutu da anlatılınca insanın aklına "Keşke şu baştaki olan insanlar şunları bir okusa!" diyorum kendimce. Allah (c.c) hakkı ile aş kazandıranlardan eylesin.

Son bölümlere yaklaştıkça işin hediye, fazladan alınan maaş, devlet erkanıyla oturup kalkmayı anlatıyor ve bunların kişi üzerinde etkilerini, hükümlerini belirtiyor. Bizde biliyoruz ki dinimizde en önemli hususlardan biri de kul hakkıdır. O hususları da anlatatıp toparlayarak esere son veriliyor.

~ K İ T A P T A N A L I N T I L A R ~

Faiz yasağı İslâm'ın kesin hükümleri arasındadır ve faizin her çeşidi haramdır. İster bireysel olsun ister toplumsal olsun, zaruret hallerindeki durum müstesna olmak üzere bunlar devamlı değildir. İslam'ın ekonomik, sosyal, ahlakî sistemi bir bütün olarak uygulandığı ya da işletildiği zaman faiz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaz; çünkü, İslam ekonomisi,sermaye birikimini teşvik için faizi değil, ortaklık modelini öne sürmüştür. Bu modelde sermaye faizsiz olacağından hem maliyet ve hem eflasyon problemi ortadan kalkacaktır. (Syf 15)

"Doğrusu dünyanın helalinden hesaba çekilmek, haramından da azab görmek vardır."

Başkaları bu ifadeye " Şüphelilerden dolayı da azarlanmak vardır" diye eklemişlerdir. (Syf 26)

Âlime: " Sen neden şu bilgine aykırı davranarak hareket ettin?" diye sorulacağı gibi, cahil bir kimseye de, "Sen neden bu cahillikte direndin durdun ve neden bunları öğrenmedin?" diye sorulur ve böylece âlim bilgisi yüzünden sorgulanır, cahil de neden öğrenmediği için sorgulanır.

Kaldı ki sana: "Herbir müslümanın üzerine ilim öğrenmek farzdır" diye de söylenmiştir. (Syf 40)

İçki/ şarap vb. sarhoşluk veren maddeler ve diğer günahlardan sayılan birçok şeyler de, yaşaklanmış olmasına rağmen terk edilmemişlerdi. Hatta gelen rivayetler arasında kimi sahabinin içki sattığı da vardır.
...
Ancak bu sahabi içki satışını yaparken, içkiden elde ettiği paranında tıpkı içki gibi haram olduğunu anlamış/kavramış biri değildi. (Syf 90)

Eğer ihtiyaç fazlası gıda maddeleri varsa, örneğin meyveler, et ve hububat gibi şeyler ihtiyaç fazlasıysa, bunların ya denize dökülmesi veya kokuncaya dek olduğu gibi bırakılması gerekir. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı meyve ve hububat gibi ürünler, halkın ihtiyaçlarından ve refah içinde geçimlerini sağlamalarından daha fazla olarak yaratılmıştır. Kısaca halkın çok bol harcamalarına rağmen bunlar yine de artmakta ve fazla gelmektedirler. (Syf 113)

Ayrıca fetva alan kimsenin, o fetvayı beğenmemezlik ederek ondan farklı bir görüş ortaya koyan ve kendisine genişlik tanıyan diğer bir mezhebe hemen atlamaya kalkışmamalıdır. Burada fetva isteyen ve alan kimsenin yapacağı şey, kendi üstün kanaatine göre en doğrusu ve değerlisi hangisi olduğuna kanaat getirene dek araştırmasını sürdürmelidir. Sonra galip zannın hangisinde karar kılmışsa, ona uymalı ve onu da asla terketmemeli/ ona aykırı harekette bulunmamalıdır. (Syf 153)


Somut bir delil olmadan soyut bir ifadeyle hüküm verilemez. Çünkü malın kişinin elinde bulunmuş olması ve istishap, hükmü ortadan kaldırmaz. Yani şüphe ile durum değiştirilmez. Eğer mal adamın elindeyse, istishap yönünden de malın ona aitliği kabul edilir. Çünkü elde buna ters olabilecek bir başka ipucu da bulunmamaktadır. Şüphe ile bir hükme varılamaz. (180 syf)

KİTABIN ADI:MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME ÜZERİNE DENEMELER
YAZAR: Rasim ÖZDENÖREN
İNCELEME YAPAN: Zeynep DEMİR

"Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz . İslam' in gözüyle çağa bakar. "

Kitapta gördüğüm ana fikir bu. Özdenören' in düşünce yapimizdaki hataları gözler önüne serdigi ve Müslümanın nasıl dusunecegini ornekledigi bu denemeden yaptığım çikarimlar şu sekilde:

İnsan yaşadığı toplumdan ve zaman diliminden etkilenir. Bir yerde kültür ve alışkanlıklar dinin önüne geçebilir. Burada kişi kendisinin hayatını şekillendirecek duruşunu belirlemeli ve o pencereden dünyaya bakmalı.

Yazarın harika bir ifadesi var: Ebu Talip kompleksi. Yani iman ettiğini söyleme ancak mesele imanın gereklerini yerine getirmeye geldiğinde " bana dokunmayın" deme, alışkanlıklarindan, rahatından vazgeçememe... Halbuki iman bir bütündür.Ya iman edersiniz ya etmezsiniz. Iman ettiyseniz de bu imanın gereklerini yerine getirmeniz gerekir. Aksi takdirde tutarlı olamazsınız.

Dikkatimi çeken bir nokta da, Özdenören'in İslam'ın hayatın yalnızca bir noktasında çekilmeye çalışmasına duyduğu kızgınlık. 'Din adamı ' diyerek sanki din 'bazı adamların' görevi ve sorumluluğuyumuş gibi davranıyoruz. Halbuki biz de ruhban sınıfı yok. 'Dini ibadet' derken sanki dini olmayan ibadet varmış gibi soyluyoruz. Dini, hayatın içinden tecrit ediyoruz. Oysa bizde ibadet Hristiyanlıktaki haftanın bir günü Kiliseye gidip dönmek gibi bir anlayıştan uzaktır. Otururken, kalkarken, uyurken, konuşurken hep dinin içindeyiz. Annem sabah yatağından kalkarken "Allah'ım senin rızan için" der, yemeği yaparken, yemeğini yerken de... Onceleri garipserdim bunu; kendi ihtiyaçlarını sağlarken bile Allah'ın rızası iddiasını.Meger yemek yemeyi bile Allah'a kulluk için güç verici bir iş olarak görüyormuş.

Sonra bir de nihai hedef meselesi var. İslam'ın yaşanması bizim için aynı zamanda İktisadi ve sosyal fayda da sağlıyor. Burada şöyle bir soru soruyor yazar: Biz bu getirileri için mi Müslümanız, yoksa bunların hiçbiri olmadan da Müslüman olmaya devam eder miyiz? Yani materyalistik beklentilerimiz mi var yoksa hedefimiz sadece Allah'ın rızası mı?

Allah'ı ilah olarak tanımadığımızda ister istemez kendimize yeni ilahlar ediniyoruz: eşya gibi, şöhret gibi, makam gibi... Kime kul olacağımıza karar vermemiz lazım.

Son olarak İslam'ı tam anlamı ile yaşamanın ancak Müslüman bir toplumla mümkün olacağını hatırlatıyor bize yazar. Kendini ve yaşadığı dünyayı bilen bireylerden oluşan bir toplumla...
Kisacik bir deneme olmasına rağmen dönüp dönüp okunacak iyi bir başucu kitabı.
İyi okumalar

ALINTILAR
Bazi Genellemeler
...bugün problem alanı olarak önümüze getirilen konuların tümüne düzmece problemler diye bakılmalıdır. İnsanlar her neyi put olarak görmüşlerse, o putlar karşılarına problem olarak çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, günümüz dünyasında asıl problemlerin problem diye ugrasilan konular olmadığını,fakat asıl problemin kafa yapısından doğduğunu söylemek gerekecektir.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 6)
Inanmanin Diyalektigi
Müslümanların dinin hükümlerine sırf dinin hükümleri olduğu için riayet eder, sırf Allah böyle dediği için riayet ederler. Şeriat, nefse zıt olarak gelmiştir diyen İslam büyüklerinin sözünü anlamak gerek. Nefse zıt olarak, yani onu terbiye için.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
Inanmanin Diyalektigi
Demek ki, insan dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmalidir. (...) Bu yanlıştan hareket ederek dine varan veya vardığını sanan insan, aynı heveslerle ve aynı usulle dinden de çıkabilir.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
Inanmanin Diyalektigi
Dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla, mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 9)
Inanmanin Diyalektigi
Bizim doğru veya yanlış diye kabul ettiğimiz şeyler, taşıdığımız zihniyetin dışa vuran yansımaları oluyor.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 12)
Inanmanin Diyalektigi
Bugün yaşayan Müslümanlarda tuhaf bir biçimde bir Ebu Talip kompleksinin yansıdığına şahit oluyoruz.Ebu Talip kendisi için "Atalarının dininden döndü derler." diye kelimei şehadeti getirmekten kacinmisti. Şimdi bir başka biçimde baskalarimiz tıpkı Ebu Talip'in yürüttüğü mulahazalar içinde bulunuyoruz ve adeta onun gibi Resulullah(sav )'a "Sen doğru söylüyorsun,Allah birdir." diyoruz da, iş teslim olmaya gelince, Ebu Talip nasıl atalarının dini uğruna teslim olmaktan kacindiysa, biz de sanki atalarımızın diniymiş gibi baktığımız bir takım ilmi safsatalara bakarak teslimiyetten kaciniyoruz. En azından yaptığımız, bu ilmi safsatalarla Islam' i telif etmeye kalkismamiz oluyor.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 14)
Yabanci Terimlerle Islam'a Bakmak
"Dinî ibadet" derken sanki dinî olmayan bir ibadet biçimi varmış gibi veya davranışlarımızin bir kısmı ibadet hükmünde, diğer bir kısmı ibadetin dışında kalıyormuş gibi bir izlenim uyandirmaktadir. İbadeti Hristiyanlikta olduğu gibi, bir seramoni, bir ayın olarak telakki edenler için mesele yok elbette. Fakat hakkını vererek yaşayan bir Müslüman için ibadet olmayan, ibadet hükmüne geçmeyen hangi davranış vardır?
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 20)
...Oysa Müslüman, çağın gözüyle İslam'a bakmaz, Islam'in gözüyle çağa bakar.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 26)
Muslumanin Nitelikleri
...Fakat acaba bir Müslümanı Müslüman yapan husus, Islam' in gerek bu alandaki, gerek diğer alanlardaki üstün düzenlemesi mıdır? Yoksa İslam hiç bu türden düzenlemelere girmemiş bile olsaydı, Müslüman gene de Müslüman olmaya devam mı edecekti?
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
Muslumanin Nitelikleri
...Müslüman bir takım materyalistik beklentiler ve umutlar sonucunda mi Müslüman oluyor? Yoksa Allah'in rızasını kazanmanın dışında ve onun önüne geçebilecek başka hiç bir beklentiye yer vermeden mi Müslüman oluyor?
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
Müslüman, ne daha fazla gelir elde etmek, ne total gelirin adil dağılımını sağlamak, ne insanlar arasında barışı, sükûnu, kardeşliği tesis etmek için Müslümandır. Bu ve benzeri şeyler İslami bir hayat sürdürmenin doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar. Kendi başına bunların hiçbiri ulaşılacak bir gaye ve hedef diye alınmaz. Müslüman için, hedeflerinin en önünde ve en sonunda bulunan biricik husus yalnız ve ancak Allah' in rızasını kazanma faaliyetidir.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
Bugünün Müslümanları aslinda teslim olmanın anlamını kavramaktan daha çok Müslümanların geçmişteki tecrübelerine, geçmişteki başarılarına gözlerine dikmiştir.İslam'ın hakkını verdikleri zaman yeniden o aynı başarıları ulaşabileceklerini düşünmektedir. Çünkü bugünün Müslümanı, itiraf etmeli ki, zihnini materyalist anlayışlara da bulaştırmıştır.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)

Mesele İlk Müslümanların İslam'a teslim olurken gösterdikleri hasbilikteki inceliği kavramakta ve onlara benzemeye çalışmakta yoğunlaşmaktadır. İslamî anlamda teslim oluşta hiçbir dünya kaygısının yeri olmadığın, gerçek anlamıyla iman etmenin insanlari zaten bu tür endişelerden münezzeh kıldığı idrak edilebilmelidir.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)
Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
Mevcut hayat tarzı içinde insan kendini eşyaya hükümran sanmaktadır. Fakat aslında eşyanın kendisine hükümran olduğunu bilmemektedi Her fert kendi ekonomik bağımsızlığıni istemektedir. Fakat bu yolla ekonomiye bağlandığını hissetmemektedir. Eşya hevesi gitgide artmaktadır da bu hevesine bir sınır çekmeye gücü yetmemektedir, daha doğrusu bu hevesi için bir sınır olabileceğini tahayyül edememektedir. Çok sayıda küçük küçük İlahları var da, bu ilahlara tapindiğının farkında değildir. Çünkü "kul"luğunu farkında değildir unutmuştur.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
...Gene unutmuştur ki, Allah' tan başka ilah tanıyana Allah her şeyi ilah kılar. Allah'tan başkasına kulluk edeni de Allah her şeye kul eder.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
İslam'ı hayatımız için her şey yapmamışsak, onunla hiçbir şey yapmadığımızı ve onunla hiçbir şey yapmak niyetinde olmadığımızi açıklamış oluruz.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
Mesele şudur: İslam'ın bir inanış ve yaşayış tarzı olarak bize öngördüğü hükümlerle amellerimizi icra ederken bu hükümlerdeki hikmeti İslam'ın bütününü gözeterek anlamaya çalışmalıyız.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
İslam'ın hükümlerini, gene İslam'ın emrettiği vasatı gözeterek uygulamalıyız. Bize bir hükmün uygulanmasında ne kadar katı olmamız emrediyorsa o kadar katı olmalıyız; daha fazla değil, daha eksik de değil. Yoksa ifrata veya tefrite düşmek tehlikesi önümüzdedir.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
Sözü şuna getirelim: İslam, İslamdışı dizgelerin ortaya çıkardığı sorulara cevap vermek zorunda değildir. Nasıl ki Öklit geometrisinin sorularına Öklidci olmayan bir mantık kurgusuyla cevap aramak da abestir. Günümüzde yürürlükte olan pek çok müessesenin İslam dışı alışkanlıkların İslami toplum düzeninde de mevcut bulunacağını farzeden bazı Müslümanlar ona göre müessese icat etmeye kalkişarak aynı yanlış uslamlamaya düşüyorlar. İslami kurumlar kendi iç mantığı içinde eksiksiz fazlasiz yeterli bir dizge meydana getirir.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 90)
Bir hüküm veyahut bir uygulama İslam'a aykırı olmayabilir veya İslam'ın koyduğu hükümler ile çatışmayabilir; fakat buna rağmen o hüküme yahut uygulamaya genede İslamîdir demek imkanı bulunmayabilir.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 92)
Bir hükmün, bir uygulamanın Islamî olup olmadığını söyleyebilmek için, başlica kistasimız, o hükmün Allah'ın rızası uğrunda yapılıp yapılmadığına bakmaktır.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 93)
Batının kafa yapısı , dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayata müdahale edecek, hayatı sevk ve idare edecek özünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu.Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirecek sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu. Oysa dinin hakikati zihnî bir spekülasyon (düşünce birikimi) olmak değil, doğrudan doğruya insana bir hayat tarzı getirmektir. Yani yaşanacak bir şeydir din. Vehimlerle, hayallerle, ilizyonlarla ilgisi yoktur.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 97)
... Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri "sinekler olmasaydı" diye düşünmek felsefenin işi iken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 98)
Şuraya varmak istiyoruz: günümüz Müslümanları Bati aleminde üretilmiş bilim de dahil hiçbir dogmayı hesaba katmadan İslamî esaslara uygun bir hayatı yaşamayı göze almalıdır. Eger Bati ile hesaplaşmak isteniyorsa bu hesaplaşma ancak fiili bir ortam teessüs ettirildiğinde mümkün kılınabilir. Aslında bugünkü Batı da fikrî değil, fiilî gücüyle kendisini dinletebilmektedir.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 100)
Bir İslam büyüğünün dediği gibi, "Bir insanın amelleri şeriata uygun değilse, onu uçarken bile görseniz inanmayınız."
İslam'da marifetlerin en üstünü ihlas ve takva ile hayatını sünnete uyarlayabilmektir. Böyle yapmaya gayret eden Müslümansa hayatında bunun dışında bir beklentiye yer vermez.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 101)
Batıli her ne pahasına olursa olsun, kendi kültürün korunmasıni ister. Müslümansa her ne pahasına olursa değil, gerektiği ölçüde kendi geçmiş kültürünü sahiplenir, gerektiği yerde de bu kültürü reddetmesini bilir. Çünkü onun asıl amacı geçmiş başarılarına yaslanmakta değil, Müslümanca bir hayatın sürdürülmesinde odaklaşır. Böyle bir hayatı sürdürmeye yarayan kultür makbuldür onun için, yoksa atalarının bu kültürü yaşamış olmaları değil. Ataları yaşamış da olsa Müslüman o yasayisin yanlışligini duyumsuyorsa o kültürü reddetmekten çekinmez. Çünkü o sadece kendisine yüklenen emanetin bilinci uzerinde bulunmak ister.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 107)
İnsan aklı Vahiy ile bildirilmiş temel kavramları idrak edecek bir güçte yetenek ve niteliktedir. Ne var ki, bu temel kavramların kaynağı insan akli değildir, yani bu bilgiler insan aklının bir icadı ya da keşfi olmadığı gibi onda doğuştan var olan şeyler de degildir. Akıl, Vahiyle bildirilenleri kabul ve idrak eder; fakat kabul ve idrak ettiği şeyler kendisi tarafından yaratılmamıştır.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)

... aklın yerini ve fonksiyonunu dile getirmek sadedinde şu Hadisi Şerif dikkate değer. Mealen: İslam'da aklı aşan şeyler vardır, fakat akla aykırı bir şey yoktur.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)
Ben merkezli insan anlayışı ile insanı eşrefi mahlukat olarak görme aynı şey değildir. Her iki anlayışta da, insan belki yaratıkların en şereflisi olarak kabul edilmektedir. Fakat İslam'da eşrefi mahlukat olan insan bazı kayıtlarla sınırlanmışken, antropocentrism'de de eşrefi mahlukat diye anılan insan bütün kayıtlardan boşanmıştır. Bu insan için son tahlilde, yararlanabilmesi için tabiat üzerinde her türlü tasarrufta bulunmak mubah sayılmaktadır
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 110)
KONU: Bu Ülke
YAZAR: Cemil Meriç
İNCELEYEN: özlem
Bölümler:
Sihâm-ı Kazâ
-Bâbil
-Müstağripler
Biz ve Onlar
Münzevi Yıldızlar
Fildişi Kule
Bâki Kalan



Sedef rengi, incilerden yapılmış, gün ışığını aynı incilerde biriktirmiş bir kule.. Sol elimde tuttuğum, ismi kitap olan isimsiz, bomboş sayfalar.. Bir sayısı var, yalnız sayfaların 300 kadar ve neden 300 bilinmez, onun da benim de kaderimi bulmak için bu yoldayız biliyorum ve kule, tam karşımda..

Sararmış sayfalardan koparılmış gibi gök, herşey biraz kirli, rüzgar bile durmuş, dinlemekte, belki kendi kaderini, zamanın haznesinde biriktirmek için yeniden zamanı..

Kapıda bir yazı, - Cemil Meriç - kulenin kime ait olduğuna dair ki çevrede birçoğu var ama dokunsa kirpiklerim varlıklarına, sislerde kayboluyorlar sanki ve bu kapı, bu kule, fildişi rengiyle öylesine belirgin ve tanıdık..

Kapı açılıyor, hiçkimse yok. Merdivenler bitmeyecek gibi ve öylesine karanlık.. pencereler küskün kalmış ışığa sanki, pencereler yetmiyor, duvarları yıkmalı..
Merdivenlerden çıkıyorum, tek bir kat, oysa ne uzun, ne uzundu.. Geçtiğim yola bakıyorum, sol elimde kitap..
Bir odanın içindeyim. Kapısız,daha dün sökülmüş gibi menteşeleri..
Bir adam görüyorum karşımda, geldiğimi farkediyor ve biliyorum,
O davet etti beni.
Gözlükleri fil dişinden,gözleri yıldız. Yüzünde yabancı bir tebessüm, dokunsam gülümseyecek..

Kitaba bakıyor, sonra bana;
Bir suç işlemişim gibi hiddetle, yıldızlar çarpışır gibi sonsuzluğunda.. almak istiyor kitabı, vazgeçiyor. Sanki bir kilit varmış da açılmış gibi, kitap mürekkeple buluşuyor..
Cemil Meriç, içinden,en derinlerinden, karşımdaki bu sonsuz yaşıyla yazıyor ve ağırlaşıyor kitap, suyun nesnedeki etkisi gibi…


Bu Ülke


Cemil Meriç, eseri hakkında şöyle der: " Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği. "

Ben ise kendisini şu sözde tanıdım:

“Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmazlaş” tıranlardır.”

O halde Bu Ülke'yi anlamak için, Cemil Meriç'i anlamak gerekti, Kitabı okumak..
Hayatındaki o ışık bütünlüğü parçalara bakarak, uçları yakılmış birer fotoğraf gibi.. Dumanı üstünde, kanayan..

Bu Ülke bir çığlıktır, şairin nefesinden, içindeki dumandan ve anlaşılmazlıktan genzime, genzimize karışan. Toplumun, hayatın ve bedenin mağarasından çıkan bir adamın feryadı. Ona gözlerini yitirdiği söylenirken üstelik, bakışını, ışığını…
Bu ülke inanışlara, tabulara bir başkaldırı.

Bir toprakta büyüyen çiçek yadırganmaz, oranın çiçeğidir ve rüzgar batıdan dahi olsa eser, ruhunu doldurur, yaşamı öğretir.
Bu ülke; Batıda yahut doğuda doğan bir çiçeğin topraklarından sökülmesi ve öylece bırakılmasına sorgudur, hayatta kalma çabası bireyin ve o yarı hayattaki halini hayat bellemesi, onu söken fikirleri unutup gözlerini bilmediği topraklara düşman etmesidir. Burada olduğum için söküldüm, dışlandım der gibi..
Bir kamûstur Bu Ülke, bir dil, bir tarih.. Tarih sadece kahramanlıkları yazmaz, ona kemik ve kan veren halklarıdır.. Bu eser o halkların, en küçük bireyine kadar öneminin kavranması için yazılmıştır. Sen bir ışıksın, aydınlan ve aydınlat!!

Nuh'un gemisidir. Kelimelerin peygamberi, kaptanı ise Cemil Meriç.

Gidilen ve aşılan her toprağa, her su ve kara parçasına bırakılan bir cam şişesi.. içinde binbir yemiş gibi Anadolu'nun, Asya'nın olduğu.. Asya'ya ve Batı'ya davet.
Zamandır Bu ülke, kıyılarımıza vuran cam şişelerinden oluşturduğumuz bir Kule,içinde ne var dahi diye bakmadığımız, sırrıyla gömüp ihtişamıyla övündüğümüz.. ses geçirmeyen bir yapı.. Oysa mesaj alınsaydı belki tek bir tanesinin içinden, tüm şişeler devrilirdi ve insanlar, tüm toprak parçası kainat gibi, bir kalp gibi birlikte atardı..


Bu kitabı yazan karşımızda ışıktan yaratılmış gibi duran bir yazar değildir,maddenin anlamını içindeki hinti bulan.. gülümseyen..

300 sayfalık bir harf, turuncu bir gül yaprağı..
Ve kitabın kapağı her birimize temiz bir yaprak, her birimize ruhumuz, rengimiz, fikrimiz ve Cemil Meriç'i anlamamız nispetinde mürekkep..
Hayatın her karesine çarptığım kabuk,aklı buluş, aklın ve gözlerin perdesini yırtmak..


...
Fil dişi kulenin sonu, ayrılık..
Artık daha silik bu yapı ve bir o kadar parlak..

Bu bir yolculuk.. Sağ elimde bir tohum, küçük bir kitap..
Yüreğime ektiğimde, yüreklere ekildiğinde hayata karışacak.. Oradan da Cemil Meriç'e selam gönderecek rüzgar..


Bu Ülke bir yaşam..
Bu Ülke, Bizim Ülkemiz. Ötelerde aranacak kadar uzak olmayan, uzaklığın sadece yüreklerde olduğu bir mesafe..
Bir kıvılcım, bir ateş, yüzyılların gözyaşını ve kitabı kurutacak..
Bu Ülke, Benim Ülkemdir. Bizim.
İnsanlığın Ülkesi, Kainat..


BU ÜLKE – ALINTILAR
Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ( s.82 )

Kelâm bütünüyle haysiyettir. ( s.85 )

Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma'nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri. ( s.87 )

Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, haysiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhlali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa.
( s.88 )

Batı'nın en talihsiz fikir adamı, bir ba's-ü bâd-el mevt hayaliyle avunabilir. Türk yazarı, böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.
Ba's-ü bâd-el mevt: İsrafil'in sur'a ikinci kez üflemesinin ardından cesetlerin dirilmesine verilen ad.
Penelopun örgüsü: Odysseus'un karısı penelope, kocasının truvadan dönüşünü beklerken kendisine yapılan başkasıyla evlenme baskısını bertaraf etmek için çevresindekilere örgüsü bitince evleneceğini söyler. Tezgahta dokuduğu motifleri akşama kadar dokur, dokuduklarını da sabaha kadar çözer. Yani o örgü hiç bitmez.

Edebiyatta “ yenilik “ ne demek? Her kemal yeni, her bayağı fersûde. Şiirinden şuuru kovan ve nesri, bir saralı “ tümceler “ tımarhanesine çeviren bu yeni, ne bir cüceler edebiyatı, ne bir mikro-edebiyat: Rüştünü idrak etmeden kocayan nesillerin kendi kendini tahrip insiyâkı.
( s.90 )

… Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biziz. ( s.91 )

İzm'ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
(s.92 )

İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce çığlık ile bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. ( s.95 )


Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet,ölmek ve öldürmek hürriyeti. (s.96 )
Demopedi: halkın demokrasiyi daha iyi anlayıp yaşaması için bilinçledirilmesi.

Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol. ( s.96 )

Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok.
Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “ yaşanmaz “ laştıranlardır.
Bu firar bir Kabil kompleksi. (s.97 )

İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalı yım, “ demeğe başladı, “ Asya bir cüzzamlılar diyarıdır. “
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “ Hayır delikanlı, “ diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
Ve Hristiyan Batı nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “ nişân-ı zîşân “ gibi gururla benimsedi aydınlarımız. (s.98 )

Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı'nın putlarına perestiş olsun?
Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin köleliğe razı olmak değil mi? .. Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. ( s.99 )

Asırlar geçti, bire bir söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. ( s.101 )

Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an” ın kendisi. Kitap,beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. ( s. 102 – 103 )

Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek, ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika dalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı,duygularımızı,kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da . Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: Kitaplar dünyası. ( s.108- 109 )

ESER:Uçuş Denemeleri
Yazar: İbrahim TENEKECİ
İNCELEYEN:Zeynep ŞAŞKAN

Köşe yazıları ve şiirleri ile tanıdığımız İbrahim Tenekeci, bu kitabında günlük hayata dair gerçeklikleri kendi bakış açısıyla bizlere anlatıyor .Kitap üç ana oluşuyor; Rabb'im sen olmasan Kimin aklına gelirim ben mısraları ile başlayan giriş adını verdiği bölüm." Eski defterlerden "adını verdiği 2. Bölüm ve "Başka yerler" adını verdiği son bölüm. 1. Bölümdeki denemeler ,şiir tadında. Bir inzibattır ölüm, dolaşır caddelerde Yakmak için iznini acemi bir askerin... günlük hayatta karşılaştığı olayları, mizansen benzetmeleri şiirsel ifadelerle dile getiriyor .ÜÇ ŞEY Gözü paçamız da olan üç şey : Terzi ,köpek ve çamur .Bazen sorduğu sorularla, bazen de verdiği cevaplarla okuyucuyu şaşırtıyor. "İnsan bir fabrika olsaydı ,ne üretiyor olurdu?"- "mazeret ".
Şiirle de hemhal olan yazar satır aralarına küçük şiirler serpiştirmekten de vazgeçemiyor .
TAŞ İsmini anarsam serinliyorum
Sen her yerde ağırsın
İşte bu yüzden beykonakları
Saraylar ve onların yavruları
Uzak dururlar senin olduğun
Çorak topraktan taşlı tarladan
Uzak dururlar o suskunluğun
Kendini ören parmaklarından
Yazar ,çevresinde şahit olduğu olayları karşılaştığı insanları incelerken ,toplum olarak yitirdiğimiz değerleri de tek tek sorguluyor .Nineleri, dedeleri ,anneleri, kimsesizleri ,bize ihtiyaç duyan komşularımızı...
Duyarsızlaşan yeni nesli" bırakın savaşı, kahramanlık türkülerinden bile korkuyor." şeklinde kelimelere döküyor.
Eski defterlerden adlı ikincibölümde, hayattan edindiği izlenimlerle, kesin yargılara varıp, çıkarımlarda bulunuyor; "Yanlış yapmamak ,doğruyu yapmak değildir" ."Dünya malına aşırı düşkün olanlar ,cephaneliğe siper kazıyorlar." "Çocuklar cahil değildir .İnsan büyüdükçe, öğrendikçe cahil olur." Başka yerlerde adlı son bölümde; farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda insanlara söylemek isteyip de söyleyemediklerini, hayıflanarak ifade ediyor .Duygularını sorgulayarak , anlatamadıklarını cesaretle anlatıyor. Velhasıl ,hayat koşuşturmacasında ,satır aralarında ,kitabın her sayfasında kendimizden bir şeyler buluyoruz.
Farklı zamanlara ve mekanlarabir yol buluyoruz. Kitaptan alıntılar ;
"Öğreteni biliyorum .Peki ya, ona bir harf öğretmeyene ne demeli ?" "Yaşlılık ölümün tadını çıkarmak olmalı" "Kuru su içiyoruz babamızın yanında" KUYRUK
Modern insanın bileği değil ,kuyruğu vardır. BEŞİBİRLİK
Taburcu oldu bugün ,bir tabutun içinde . Dört adam, bir tabut; beşibiryerde .
YENİ DÜNYA DÜZENİ
Kuru bir dere yatağı .
Biraz üstünde lüks bir ev .
Evin bahçesinde ağzına kadar suyla dolu kocaman bir havuz . Yeni dünya düzenini başka nasıl özetleyebiliriz? KITLIK
Koltuk örtüsü satan dükkana girip ,oradaki tek numune koltuğun fiyatını soran ... Evet, sen... HEYKEL
Bir heykel ne kadar başına buyruksa, insan olarak İşte o kadar başıma büyüğüm. O Doktorların yasaklamasına rağmen, hastaların uymamak için direttiği neyse, işte oyum ben.

DUA
Allahım, sadece annemi babamı değil, gökyüzünü de başımdan eksik etme ... BANA ÖĞÜT VERENE Yerin kulağı varsa, ağzı da vardır .
İNTİHAR "intihar, can alıcı bir konudur ,"dedim. Güldüler... "Birini örnek alıp da yola çıkanlar, yolun sonunda kendilerini bulamıyorlarsa, onların vay haline .Mesela ben ,İsmet Özel olmak için yola çıkmıştım, İbrahim Tenekeci oldum. " "Yaşından büyük gösteren tek şey ölümdür ." "Ölüm herkesi eşitlermiş." Bu kadar mezarın arasında ne büyür Diyecektim ,demedim ." Kapısında ,"Çarşamba ve Cumartesi günleri açıktır "yazıyor . Sorun şu ki ,dünya ,haftanın yedi günü de açık . Açılır kapılar, elimiz açılırsa Diyecektim, demedim . Masayı kütüphanemin yanına koymam hiç iyi olmadı .Ne zaman şiir yazmak için masaya otursam ,cesaretim kırılıyor. karşımda İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ,Ezra Pound, Eliot Rilke ..
Gözü üstümde bir dolu insan Diyecektim ,demedim . Onu hep kitap okuyor buluyorum. D
ersine çalışmış gibi emin .
Emin .
Senin yanında ömrüm uzuyor
Diyecektim ,demedim .
Güzel insanlar güzel atlara binip erken gidermiş ... Sen böyle güzelken söz düşmez Diyecektim, demedim.

Hz. İnsan - Dücane Cündioğlu
Kapı Yayınları, 15. Basım: Ekim 2017
İnceleme: Meryem Yılmaz 19.01.2018

Önsöz ile beraber otuz deneme ile karşı karşıyayız eserde. Çok yönlü, çok yazan, çok düşünen bir kelâm sahibi Cündioğlu ve ben onu tarif etmeye kalkışırsam en kestirme yoldan 'ıstırab sahibi' derim, Kemal Sayar'ın ifadeleriyle "Istırabı uyuşturduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. Çılgın bir hızla ve, alabildiğine tüketerek, acıyan yerlerimizle yüzleşmekten kaçarak." evet işte böyle bir dünyanın orta yerinde -çoğunlukla- kendi halinde ama yerinde bir feryad ile ıstırabı baş tacı ediyor Dücane Hoca, rahatımızı bozuyor, yüzleşmekten kaçtığımız ne varsa ortaya döküyor, 'hakikatte ve hakikaten' bir ıstırab çektiriyor ancak okumak kapısına varmışsanız ortak oluyorsunuz siz de bu hâle. Çünkü soruyor, sorguluyor evet belki derdi cevaplar bulmak ama işin sonunda varıp bir cevaba kavuşulamayacağını bildiği ân'larda dahi sormaktan geri durmuyor. "Istırabı veren sorudur, cevap değil. Cevaplar yatıştırır, sorular kışkırtır. Yatışan nefisler ıstırab duymaz." (sf 71) diyor kendi lisanıyla. Belkide Cenabı Aşk kitabında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım" ifadesiyle evvelâ dert sahibi olmaya davet ediyor bizi ve belli ki o mertebeden sonra nice kapının başka türlü açılacağını bilme bilinciyle ıstırabı derman olarak görmenin mümkün olduğunu duyuruyor.
Daha ilk sayfalardan itibaren sarsılmamak elde değil, böyle başladıysa nasıl devam eder diye korkmadan edemedim. Nuh as'dan ve tufandan çarpıcı sahneler, "Herşey O mudur, yoksa O'ndan mıdır?" Sorusuyla çepeçevre, sıratı müstakimi bulma gibi zorlu bir mücadelenin ortasında kalakalmak. İşte başlangıcı böyle yapıyoruz.
Sayfada kalan boşluğa şöyle iliştirivermişim; Herşeyin O(c.c) olduğunu bilerek herşey O(c.c)'ndandır demek, makbul olandır.
"Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
Mirat-ı Muhammedden Allah görünür daim." Barla Lahikası/98. Mektup
O halde Hz. Peygamber Aleyhisselam'a tabî olup, sadık bir ümmet olanlar da Hakk'a birer aynadırlar fakat kabiliyet ve makamları nispetinde. Burda mesele; ifrat ve tefritten mümkün mertebe sakınmak gerekliliğidir.

Her birimiz kendimizce devam ettiriyoruz hayatlarımızı ve bakıp görmeyi başarabildiklerimizle mertebemizi bulma yahut yüceltme gayretindeyiz, mesela; dillere pelesenk ifadesiyle 'Ben kulumun zannı üzereyim.' evet bu hadis-i kudsîyi biliriz, yeri gelince de dilimizden öylece dökülüverir ama kaçımız mahiyetini anlamış durumdayız, "Herkes Hakk'ı kendi makam ve mertebesinden makamı ve mertebesi kadarınca bilir ve tanır; kendi rabb-i hassı neyse, ancak o kadarıyla fark eder, edebilir." (Sf 12) satırları hâkiki mahiyeti anlamaya yönelik yazılmış ne güzel satırlardır.
Sayfalar Hz. İnsan'a yol alırken önce tevazu sonra delilik kapılarından geçiyoruz.
Tevazu hakikatte nedir bunun keşfi epeyce mühim öyle ki; riyakârlık bir adım ötesinde, pusuda.
"Hasılı, aşağıda olmak başka, aşağıda görünmek daha başka!" (Sf 16) diyor demek ki maharet aşağıda olma bilinci ile kendini aşağı çekmede.

Cündioğlu okurken belki de iple çektiğim bölümler kendisinin ifadesiyle "sözü soyduğu" satırlar. Dil bilimci olması bu işi muhakkak kolaylaştırıyor ama kelimelerin alt anlamlarını, kökenlerini okumak, harf harf ayrıştırılırken harf harf çoğaldığını görmek gerçekten çok iyi geliyor bana. Tabi bu durumun dezavantaja dönüşmesi de mümkün, her ne kadar 4 sayfayı geçmeyen denemelerden oluşsada, bazen son sayfaya ulaştığınızda 'ne okudum ben?' deyip bağlantıyı kaybedebiliyorsunuz ya da bitiriş yavan gelebiliyor, bazı ifadelerde de tekrara düşülmüş olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. Ama bunun manayı pekiştirmek gayesiyle yapıldığını düşünüyorum.
Yani anlam arayışında olan, kendi arayışını başka arayışlarda soluklatmayı ganimet sayan her okura ulaşması gereken satırlar bunlar.

'kalbin kalbe secdesi' başlığı var ki; secde halinin de vecd halinin de tertemiz bir anlatımı ile karşımızda, "Bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?"(sf 29) derken hiçleşiyorsunuz evet öyle ya zaten "secde hiç olmaktır" ve "kalbin secdesi âzaların secdesi değildir." Evet belki asıl marifet kalbin secdesidir, âzaların secdesinden hasıl olan gaye; kalbi secdeye davettir.
Takip eden bölümlerde dilimizde bir zarafet ifadesi olarak yer bulmuş, uzun yıllarda öyle kullanılmış fakat her nasılsa bazı tahribatlar görmüş deyiş ve deyimlerde (hayy'dan gelen hû'ya gider) yaşanan mâna kaymaları irdeleniyor. 'hû sorusu' ve 'hû'nun sorusu' bölümleri gerçekten doyurucu, idrakimin genişlediğini ve bocaladığımı hissettiğim anlar bütünü.
"Hûnun özünü merak ediyor muyuz?
Hayır!
Etseydik sorardık." (Sf 43) Sorduğumuz ne olmalı, soracağımız ne? Bir tek anlam mı, yoksa ehemmiyetinden haberdar olmayışımız da bu sorgulamaya dahil edilmeli mi? Yazılmış sorulara siz de yenilerini ekleyiverdiniz işte.
Buraya kadar bir basamak geçmişizdir herhalde şimdi başka bir tanesinin ayak ucundayız;
-'hz. insan'ın tevazûu'
- 'hz. insan'ın fakrı'
- 'hz. insan'ın urûcu'
- 'hz. mi, hazret mi?'
Bölümleriyle kitabı ortalamış oluyoruz böylece.
Mesele dönüp dolaşıp tevazûa geliyor; tabiatta Cemadât, Nebatât ve Hayvanât sıralamasını İnsan takip eder ve evet her şey insan için yaratılmıştır fakat insan da Allah için yaratılmıştır. ( Bakara, 2/29, Casiye, 45/13, Bakara, 2/156)
O halde insan evvelâ kendini tanımalı ve haddini bilmelidir. Kişi kendini bildikçe tevazu sahibi olur, göğe erecek kıvama ulaşır belki ama kanadının ucu yere değer. "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsîn sen!" diyen Şeyh Galib'i iyice bir anlamalı öyleyse.
Bu hâl, fakrı ikrarı da beraberinde getirir, yoksulluğunun, acziyetinin, garipliğinin farkına varmış bir kimse de elbet yükselişe geçer. Çünkü garipler bizzat Efendimiz'in (s.a.v) diliyle müjdelemiştir.
Tam bu bölümde (hz. insan'ın urûcu, sf 53) Cündioğlu bizi oruca dair acayip bir aydınlanmanın içine sürükler, "selef-i salihîn'in savm-ı samt denen 'susma orucu' tuttuklarını, Kur'an da Hz. Meryem'in de susma orucu tuttuğunun ifade edildiğini, susmanın aslında hiç konuşmamak olmadığını, aslında kendi kendine konuşma fırsatına kavuşmak için başkalarıyla konuşmaya ket vurma olduğunu etraflıca anlatır. Tüm bu ifadeler bana 'tefekkür'ün ehemmiyetini, düşünmenin hakkının ancak bu şekilde verileceğini düşündürttü.
Neden Hz. İnsan diye sormak geçiyor insanın içinden; kitabın adını duyunca yahut kitabı elinize alınca, bazı açıklamalarının ardından "Hz. İnsan ifadesini, insanlık mertebesine karşılık olmak üzere değil, bilakis bu mertebenin hakkını vermiş olan örnek kişi anlamında kullandığımı söyleyebilirim." (sf 61) diyor Cündioğlu, mertebesinin hakkını verdiğinde insan-ı kâmil olan varlık; insanlık mertebesinden; zeval, noksan yahut afet'e düşebilir pek tabî. O halde yazar eserini evvelâ kendine yazmış ve her bir okurunun penceresinden, kendi hakikatlerini bulma yolunda, yine kendi kabiliyet ve istidatlarının dereceleri mukabilinde okurunun istifadesine sunmuştur.
Burdan sonra takip eden iki bölüm bir başa dönüş sanki çünkü yeniden tevazûu konuşuyoruz satırlarla.
Mevzunun rota değiştirmesinden hemen önce 'bilmek niçin ıstırab verir?'(sf 70) sorusunun fitili ateşleniyor ve bilme dairesini tamamlamak için soru sormak gerekliliğini, lakin soru sorulduğunda ıstırabın da cemalini gösterdiğini hatta öyle ki pusuda beklediğini ama tüm bunlara göğüs gerebildiğimiz takdirde ıstırabın kendiliğinden sona erdiğini ifade ediyor yazar. Çünkü hakikatini bulan artık sormaz, soru yoksa ıstırab da yoktur! Ancak hakikati hakkıyla bulmak mümkün müdür ondan pek emin değilim ben, yaşamak devam ettiği müddetçe aramak da devam edecek bence ve evet "arayınca bulunmaz" lakin "bulanlar hep arayanlardır."

Kitabımızın son çeyreğine girmeden hemen önce birbirinden ilginç iki yazının karşısındayız, 'insan' mevzû olur da 'cinsellik' bundan geri mi kalır, yüzyıllardır münakaşası bitip tükenmeyen bir meseleyken üstelik.
İlk yazı 'hikmet ve cinsellik' ne enteresan, ne yerinde bir başlık. Hristiyanlık, özellikle Batı Hristiyanlığı gıyabında cüretkâr, oldukça yerinde tespitler var bu satırlarda, belki bir şuur meselesi demek çok daha doğru olur. "Cinsellik ve müstehcenlik İslam'da değil, Hristiyanlıkta tabudur.
Cinsellik Asya dinlerinde hikmet'in bir tezahürü, bir boyutu, bir ayetidir; nefsin mertebe ve makamlarında dervişlerin seviyelerinin alameti, nefse hakimiyetlerinin göstergesidir..." (sf 77)
Bunlar ne sağlam ifadeler, şimdi köşe bucak kaçışımız, her bir şeyi ayıp kabul edişimiz yüzünden mi yaşıyoruz tüm bu manasız, ahlâksız kırılıp, dökülmeleri.
"Madde ve Mânâ.. Ruh ve Beden... Fizik ve Metafizik... Erkek ve Kadın..." (sf 78) birbirinden ayrılmayan, ayrılmaması gereken hakikatin vecheleri. Sadece kendini tanımak, haddi bilmek yeterliyken bu dağıtmışlık niye? Kendi hakikatine bigane olan gafletteyse; cinsel kuvvet ve kudretine hakim olamayan da, bilemeyen de gaflettedir.
"Doğu bilgeliği cinsellik konusunda abartılı aktarımlardan kaçınmak bir yana niçin cinsel kudret ve kuvvet meselesini özendirici bir tarzda sunar?
Abaza muhabbeti yapmak için değil elbette. Hikmeti öğretmek için. Çünkü ruha, nefse mânâya hakim olan, bedene de, doğaya da hakim olur" (sf 79) Düşmanı tanıyıp ona göre taktik geliştirme dersem yanlış birşey demiş olmam herhalde.

'cinselliğin hı ristiyancası'* (*yazım kitaptaki gibidir, sf 81) başlığı altındaysa daha derin ve yaralanmış bazı hakikatlerin tesbiti sözkonusu. Bir yanda Hz. İsa'yı (a.s) örnek alan rahipler diğer yanda Hz. Meryem'i örnek alan rahibeler yani çarpık bir zihniyetle kadınsız erkekler, erkeksiz kadınlar.. İnsanın doğasını baltalayan bu zihniyetle, bir beşeri, ilah oğlu makamıyla ilahlaştırma. Buna elbette en güzel cevap Kur'an'î eleştirinin en veciz ifadelerinden biri olan İhlas Suresi ile verilir.

Bu kısımda Nietzsche'den, Sadizm ve Mazoşizm'e ad verenlerin hayatlarından kesitlere kadar doğasına aykırı hareket eden, o minvalde inanan insanın yaşayabileceği vaziyetler ifade edilmiştir. Kanaatimce dikkatli ve şuurlu bir okuma gerektiren bu kitap bu bölümlerle zirveye oynadı.

Kalan 25-30 sayfalık bölüm biraz daha ağır bir tempoda okuduğum kısımdı belki yoğun bir okuma olduğu için finale enerji bırakmamış olabilirim ya da değişen okuma koşullarım yüzünden de böyle bir durum oluşmuş olabilir, incelemeyi yazmaya çabalarken gördüğüm; bu kısımların da satır aralarında pek çok meslenin gün yüzüne çıkarıldığı.

Kitabın son satırları şöyle;
"Sana ancak hüznümü miras bırakabilirim ey talip!
Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." (sf 124)

Ne paha biçilmez bir hediye, hüzünlerimiz değil midir bizi diri kılan?
Bekâ arzusundan kurtaramadığımız benliğimize vurulabilecek en güzel pranga değil midir hüzün? Ve böylesi hüzünlerin ardından gelmez mi en büyük sevinçler.
Aldım, kabul ettim.
Cündioğlu'nun hakikat arayışına bizi de böylece dahil etmesi ve yüksek bir bakış kazandırmaya çalışması, son sözlerini de tevazû ile bitirmesi bana Ali Ural'ın şu satırlarını hatırlattı; "Ey yolunda parçalarıma rastlayan arkadaş. Göz ucuyla bakıp geçme eksiklerime. Merhamet et ki yerdekine, merhamet olunsun gökten."

Buraya kadar okuma sabrını gösterebilen okur arkadaşım, göz ucuyla bakıp geçmediğin için eksiklerime teşekkürü elbet borç bilirim. Keyifli bereketli okumalar nasip ola! Selametle..

ALINTILAR
"Yaşama umudunu değil, bizatihi yaşam sevincini nerede arayip nerede bulacağım öyleyse?" Önsöz 10
"Küf kokan bir yazı bu!
Ne burnunu tıka, ne huzurdan ayrıl ey talip!" Önsöz 11
"Dayanabileceği son kertede çatırdayan muhkem balkon demir- lerinin bile acusina dayanamadığı bir hüznün eşliğinde kendini boş luğa uçarken bulan adamun, izni olmaksızın güneşe bakmaktan ka- maşmış gözlerden saklamayu tercih ettiği şaşkın bakslanya karsi laşmak için ne denli büyük bir günah işlemiş olmalıyım?" Önsöz 11
"Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak olfu. Zahirde." Sf 7
"Nuh, Varik'in birliğine değil, Tann nun birliğine çağrd Tan nm ne olduğunu söyleyenleri knadu, ne olmadant soyledi. Teybihi berakan, tenrih edin o dedi. Tanri se Varliki ayrda putperestleri lanetledi. ortakkonculan. Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli." Sf 8
"Hakk'a dair her tasavvur, tasavvur sahiplerince haktır ve fakat Hak nezdinde (hakikatte) hepsi de zandan ibarettir, zira tasavvurun kendisi zandır." Sf 12
"Zahirde bâtını, zanda ilmi teşhis etmek, gölgede ışığı, alacalıda beyazı bulmaya çalışmak gibidir. Hakkı hakla, ilmi ilimle bilmelidir." Sf 13
"İdrakin mertebeleri vardır; herkes kendi idrakince hakkı ve hakikati idrak eder; bazıları hissen, bazıları hayalen, bazıları vehmen, bazlan da aklen..." Sf 13
"Ey talip, görüşünden, bilişinden değil; görüşünde, bilişinde ısrar etmekten utan! Sen aklınsıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, farkında bile değilsin!" Sf 14
"Uslu olanlar,usun sınırları içinde kımıldamadan duranlardır. Aşk ise harekete geçmeyi, yerinde durmayı gerektirir." Sf 22
"Fiil değildir ki aşk, infialdir. Tercih değil, zarurettir. Kuvve değil, fiil değil, bizatihi istidaddır." Sf 26
"Kalp secde eder mi?
Elbette eder; hem de ebediyete kadar!" Sf 28
"Basit bir misal verecek olursak, kişi ya çocuk sahibi ol(a)madığında acı çeker ya da çocuğunu kaybettiğinde. İkisi de 'mülkiyet' talebiyle alakalıdır; zira mülkiyet talebi, ya şeyleri kendimiz için var kılmayı ya da varlığına sahip olduklarımızın varlığını sürekli kılmayı istemekten ibarettir.
Her iki halde de insanoğlu şeylerin kendisi için var olmasına sevinmekte, yokluğuna ve/veya yok olmasına yerinmektedir." Sf 31
"İsteklerinizden vazgeçiniz -ki buna rıza ve teslimiyet denir- göreceksiniz ki acılarınızın en önemli kaynağı kuruyacaktır. Nitekim "Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna yerinirim" diyen Yunus'umuz, dikkatlerimizi bu hakikate çekmeye çalışır." Sf 32
"Sahip olmak değil, sadece olmak, yani rıza ve teslimiyet. Nasip edilen kadarıyla, yani sevilme istidadı kadarınca sevilmek." Sf 33
"Bizi, yoksulluğa, yoksulluğumuzu idrake davet edecek olanların sesini duyabilmek için şehrin öte yakasindan koşup gelen sevgiliyi (habib) kendi ellerimizle frrlattığımız taşlarla yine bizler katlediyoruz; kendi sevgilimize, kendi özümüze hançeri başkası değil, biz saplıyoruz. Yoksulluğumuzu duymak ve duyurmak istemiyoruz. Fakrımızı idrak etmekten korkuyoruz." Sf 52
"Düşünebilmek icin sesin hareketi de durmalı, başkalarıyla konuşmamalı insan, susmalı, sükut etmeli." Sf 54
"Şehr-i Ramazan'da oruç tutmak, muayyen bir süre içinde bedeni kuvvelerden bir kısmının hareketini durdurmak maksadina matuftur; zihnin kuvvelerinin harekete geçebilmesi için bedenin kuvvelerini tatil etmektir. Düşünmenin hareketine alışmamış zihinter, bedeni faaliyetlerine bir süreliğine olsun ara verdiklerinde hemen güçten düşerler. Bu bir hakikat! Öyle ki onlara sanki zihinleri durmuş gibi gelir ve bunun nedenini yemek yememelerine veya bir şeyler içmemelerine bağlarlar. Oysa hareketi duran zihin değildir! Kendilerine oruç tutmalarını emreden, onlardan zihinlerinin hareketini durdurmalarını istememiş, bilakis düşünmeyi harekete geçirmeleri için onları sükûnete davet etmiş, bedenin her daim faal olan azalarını hiç değilse bir aylığına sükûna erdirip bu firsattan istifadeyle düşünmenin yolunu açmak murat edilmiştir.

-Ne var ki kapali bir musluk uzun bir aradan sonra açılınca hemen öksürmeye başlar, ilk aktğında ise paslı paslı akar; tıpkı bunun gibi düşünme yetilerini hareketsiz bırakmış ve buna mukabil bedenî yetilerine dinlenme imkânı vermeyi akıl edememiş yığınlar şehr-i Ramazan'ın bereketinden yeterince istifade edemezler; yeterince düşünmezler çünkü." Sf 57
"Evet tevazu tek kelimeyle bir itiraf biçimidir; insanın haddini itiraf etmesi demektir." Sf 62
"Kişinin kendisini 'hiç'likten daha da aşağıya indirecebileceği başka bir makam var mıdır?" Sf 64
"Çünkü ıstırab soru sorulduğunda Cemalini gösterir. Öyle ki soru bir kez sorulmaya görsün, ıstırab da hemen eşliğinde sızar odadan içeri..." Sf 72
"Maksud-ı aslî yaşamaktır. Yaşamak için bilmeye, bilmek için sormaya, sormak için cevaplamaya ihtiyaç vardır." Sf 73
"Rahmetli babam, Hz. Musa'nın maddeyi, Hz. İsa'nın mânâyı ve fakat Efendimizin (s.a) hem madde'yi hem de mânâ'yı temsil ettiğini söylerdi." Sf 75
"Cenab-ı Hak, hakîmdir, hikmet sahibidir. Efendimiz (s.a) de öyle. O da hikmetin sahibiydi, ehliydi, muallimiydi. Buna karşın fakihler cinselliğin hukukî, tabipler tıbbî tarafını bilirilerdi. Sufiler ise, cinselliğin hassaten manevî tarafıyla meşgul idiler." Sf 77
"Nefsi yenmek, şeytanı yenmek demektir; içerideki veya dışarıdaki şeytanı.." Sf 80
"Hz. Meryem annedir. Sadece anne. Bir oğula, kendi oğluna nispetle anne. Ama eş değil. Bir erkeğin eşi, zevcesi, kadını değil.
Nispeti olan iki erkek vardır hayatında: babası ve oğlu.
Bir babanın kızıdır ve bir oğulun annesi. Fakat bir erkeğin zevcesi değildir. Olmamıştır." Sf 82
"Hristiyanlığın bu kökten doğa karşıtlığına yönelik Kur'anî eleştiri, en veciz ifadesini İhlas Suresi'nde bulur. Cenab-ı Hakkı en veciz biçimde hem doğurmamış (lem-yelid), hem de doğrulmamış (lem-yûled) olarak niteler. Hak, varliğuni başkasana borçlu değildir. O birdir, biriciktir!
Doğası yoktur. Doğa değildir. Doğal değildir." Sf 82
"Annesiyle sorunu olanın, eşiyle ve kızıyla sorunu olmaması imkânsızdır." Sf 85
"Söylemekten niçin kaçınalım, Batı'nın tarihi biraz da şefkatsizliğin tarihidir. Yıkıcılığıbda bundan." Sf 87
"Bati'daki tüm sorunlar, Hıristiyanlığın yaşama, doğaya, insana ve Tanrı'ya ilişkin hastalıklı tasavvurlarindan kaynaklanır. Tüm nefretlerinin kökeninde bu hıristiyanca ekşime vardır. Doğa'ya ve Doğu'ya yönelik tüm nefretlerinin kökeninde...
Ortaçağ boyunca cadıları yakanlar biz değildik. Olmadık.

Cadılar, yani kadınlar..." Sf 88
"Bilimle sanatın konşu olmaması, aralarında konuşabilmelerini mümkün kılacak bir dilin mevcut olmamasından kaynaklanıyor. Çünkü:

Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası" Sf 92
"Modern insana göre insan canlı değildir.
Bizim nezdimizde ise otlar da, taşlar da canlıdır!
Yeter ki biraz kulak veriniz, inanınız o zaman bu âlemde varolan her şeyin nefes alıp verdiğini duyabilirsiniz." Sf 97
"Anlam taşıyıp taşımadığı dikkate alınmaksızın ağızdan çıkan seslere lafız; şayet hiç anlam taşımıyorsa laf, anlam taşıyorsa kelime (sözcük); tamlamaları kapsıyorsa kavl, cümleyi kapsıyorsa kelam (söz) denir. Belirli bir grup tarafından özel olarak kullanılan sözcüklere ise terim (ıstılah) adı verilir. (Jargon ve argo ise tasnifin daha at katmanları için kullanılır.)" Sf 102
"Konuşuyorsak sözcükleri iyi anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak duyguları iyi tanımak zorundayız." Sf 106
"Günümüz insanı için sadece 'bilmiyor' diyemeyiz; o artık bilmeyi de istemiyor. Hal böyle olunca, bu isteksiz insan, bilmediğini bilmek ister mi?
Asla!
Bu insan tipi o denli isteksiz ki bilmeyi istemediği için, bilmediğini bilmeyi de istemiyor. Çünkü bilmeyi isteseydi şayet, bilmediğini bilmeyi de isterdi. Bilmeyi istemeyen, bilmediğini bilmeyi niçin istesin ki?" Sf 107
"Dilerseniz, bu ezeli kaybediş öyküsünü bir de William Shakespeare'in dilinden dinleyelim:
Oh, I have lost my reputation!
I have lost the immortal part of myself, and what remains is bestial.

Ah, ki ne ah! Kaybettim haysiyetimi! Ölümsüz olan yanımı kaybettim ve geriye bir tek hayvanî yanım kaldı.

Ah, ki ne ah!" Sf 108
"Düşünceler ve düşler insan zihnine yukarıdan gelir, istikameti düşeydir." Sf 109
"Düşünmekle biliriz, ilim sahibi oluruz; düşlemekle tanırız, irfan sahibi oluruz." Sf 110
"Kuklaların dünyasında söz bir türlü öze gelmiyor; çünkü öz söze gelmiyor. Öz söze gelseydi, zann libasına bürünür; söz de ister istemez özü libasıyla nazarın önüne bırakmak zorunda kalırdi...
Oysa öz nâdanın nazarına da gelmez..
Ne yaman çelişki değil mi, öz, tanınmamak için her daim çıplak dolaşıyor." Sf 116
"Ey talip, unutma ki kirlenmemek kirden münezzeh olanlara, arınmak ise yazgısı kirlenmek olanlara özgüdür.
Demek ki sen kirlenmemekle değil, arınmakla mükellefsin!" Sf 120
"Sana ancak hüznümü miras olarak bırakabilirim ey talip! Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." Sf 124

Soluk Mavi Nokta
Uzayın derinliğinden bu resmi çekmeyi başardık. Eğer bu resme dikkatlice bakarsanız, orada bir nokta göreceksiniz. O noktaya tekrar bakın. İşte o nokta burası; evimiz... O nokta biziz. Sevdiğiniz herkes, tüm tanıdıklarınız, adını duyduklarınız, gelmiş geçmiş tüm insanlar hayatlarını o noktanın üzerinde geçirdiler. Türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, kendinden emin bin çeşit inancımız, ideolojimiz ve ekonomik öğretimiz; her avcı ve her yağmacı, her kahraman ve her korkak, uygarlığımızın mimarları ve tahripçileri, her kral ve her köylü, birbirine aşık olan her genç çift, her anne ve her baba, umutları olan her çocuk, her mucit ve her kâşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir "yıldız", her bir "yüce önder", her aziz ve her günâhkar işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinde.

Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün... Şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün... Anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun!

Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur.

Dünya... Şu ana kadar, yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. En azından yakın gelecekte, türümüzün göçebileceği başka hiçbir yer yok. Evet, ziyaret ediyoruz. Ama henüz yerleşemiyoruz. Beğensek de beğenmesek de, Dünya şu an için yaşadığımız yegâne yer.

Gökbiliminin alçakgönüllü ve kişiliği geliştiren bir uğraşı olduğu söyleniyor. Bana kalırsa, insan kibrinin akıl dışılığını, küçük Dünyamızın uzaktan çekilmiş bu görüntüsünden daha iyi gösterebilecek bir şey yoktur. Bu görüntü, bildiğimiz tek evimiz olan bu soluk mavi noktayı daha içten paylaşmamız ve koruyup şefkat göstermemiz gerektiği konusundaki sorumluluğumuzun altını çiziyor.

Sadık Cemre Kocak, Osmanlı Padişahları'ı inceledi.
23 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitabı, başlangıcından itibaren ele almamız gerek. Osmanlı için yazılan kitaplarda direkt olarak Padişah ve hikayelerine girişler yapılıyor ve bunu yapanların çoğunu da okurken insan ister istemez hani güzel bir başlangıç bekliyor. Bu kitap oan sahip. Güzel bir önsöz, hem Bizans, hem Osmanlı, hem Batılı hem de Günümüz tarihçileri kâle alınarak birtakım konuşmalar yapılıyor. Olması gereken bu. Bunun hemen akabinde de güzel bir başlangıç ve sade bir anlatım görmek mümkün.

Ardından başlangıcı da Osman Gazi yerine Ertuğrul Gazi'den yaparak, onun kimliğini, nasıl biri olup neler yaptığını anlatan, dil olarak da akıcı bir dil kullanan, okuyucuyu sıkmayan ve aynı anda meraklandıran ve kitaba sevk eden bir üslup, gerçekten çok etkileyici olmuştu.

Osman Gazi kısmı da oldukça ilgi çekiciydi. Kim olduğundan rivayetleri de dahil ederek bahsetmek olsun, Bafeus (Koyunhisarı) Savaşı olsun, şu gördüğü ve herkesçe bilinen meşhur rüya olsun, Amcası Dündar Bey olsun (Dündar Bey'i fetihlerine engel oluyor düşüncesiyle öldürmüştür) ve en son da eşleri ve çocukları olsun, herkes kendine biraz olsun bu kitapta pay buluyor.

Keza bir Orhan Gazi gerçeği var ki babasından geri kalmayan bu padişah önce yıllarca alınamayan Bursa'yı almış daha sonra İznik'i alarak bu 2 kenti sırayla başkent yapmış, Şile ve Üsküdar hariç ülkenin batıya açılan penceresi olmuş ve buradaki toprakları ele geçirmiş, aynı zamanda adaletiyle kendini, kendi halkı kadar Rumlara da sevdirmiş, onlara inanç ve ibadet özgürlüğü tanımış, döneminin en gözüpek, sert ve aynı zamanda bir o kadar da iyi kalpli hükümdarı olmuş, ismi diğer padişahlar gibi göklere çıkarılmasa da Osmanlının benimsenmesini sağlamış, mükemmel bir insan. Ayrıca Sultanü'l A'zam ünvanının sahibidir. (Bu ünvanı İlhanlılı Ebu Said Bahadır'ın ölümünden sonra kimse almaya cesaret dahi edememiştir, üstelik bu Sultan çok erkenden 30 yaşında vefat etmiştir ve tahta da 7 yaşında geçmiştir. )

I. Murat, nam-ı değer Dominus Armiratorum Turchie. Edirne Fatihi. Burada padişah adına dikkat çekici 2 unsur var. Birisi kendisi savaşlara giderken ve çarpışırken diğer kardeşlerinin savaşta safların içinde olmaması ve buna rağmen babalarının vefatı sonrası taht kavgasına haksız yere girişmesidir ki Sultan Murat 2 kardeşini de öldürmüştür. Diğeri de Osmanlı tarihçilerinin devletin devamında görülmeye başlanacak olan ve hatta bunun için "Kardeş Katli Vaciptir" fetvasının ileride verileceği olan ilk kavgayı ele almaması ya da önemsiz bulmaları (!) olmuştur diyebiliriz. Ayrıca kendisi büyük zaferlerimizden birisi olan Sırpsındığı zaferinin sultanıdır. Bir de burada değineceğimiz Savcı Bey vardır ki, babasına karşı başkasının aklıyla hareket ederek (hiçbir padişah veya oğluna hakaret edecek değiliz ama işler beklendiğinden de iyi giderken bir padişaha, herşeyin yanında bir babaya baş kaldırmak, devletin durumunu iyi veya kötü olsa da daha da kötü etkileyebileceğinden ben kötü kelimelerimi gene içime saklıyorum) baş kaldırmıştır. Bizanslılardan ve Bizans İmparatoru Yuannis'in oğlu Andronikos'un da bizzat isyanda bulunmuş olması benim 'başkalarının aklıyla hareket etme görüşümü' haklı bulduğumu gösterecektir. Ayrıca isyan bastırılmış ve Savcı Bey'in gözlerine de mil çekilmiştir(Kör ediliyor). Bundan ayrı olarak padişahın en büyük savaşı ve Osmanlı adına kara lekelerinden birisi de Kosova savaşıdır kanımca. Araştırırsak Sırpların en büyük efsanelerinden birisi bu savaştır. Neden büyüttükleri anlaşılmaz. Kitapta biraz bahsedilse de bu yüzeyselliğin yanında bahsetmem gerekir ki Yıldırım Beayezid'in, I. Murat'ın ölümünde payı olduğu saçmalığı yazılır. Kendilerine pay çıkartmayı meziyet zanneden Batı tarihinin kanımca yüzyıllar boyunca düşünemediği ise, Kosova Savaşında madem ki koskaca Yıldırım Bayezid böyleydi, acaba neden savaş sırasında Sol Kanat çöktüğünde (Sağ Kanadı da kendisi idare ediyordu) Sağ Kanadı kullanarak savaşın kazanılmasını ve hem komutan hem işbirlikçilerinin kaçmasını sağladı ? Tarihimizi çekemeyen ve bizden oldukça korkan bazı milletlerin tutumunun ve yazdıklarının kâle alınması gerçekten inanılmaz bir hatadır.

Yıldırım Bayezid. Savaşlarla başlayan savaşlarla biten, tehdit oluşturmasa bile kendi kardeşini öldürmek zorunda (!) kalan, Karamanoğulları ve Kadı Burhaneddin ile ciddi sınavlarını veren, cesaret ve atılganlığıyla (Karamanoğlu Alaaddin'e gerçekleştirilen savaşta kazandığı Yıldırım ünvanı da var) Yıldırım ünvanını alan padişah. İstanbul'u biraz güç gösterisi biraz da peygamber övgüsüne mazhar olmak için ilk defa ciddi ciddi kuşatan padişahtır. Tam tamına 7 yıl kuşatmıştır. Bunun yanında en büyük olaylarından birisi de ileride Osmanlıya bela olacak ve Macarların halen efsanesi olan Vlad'ı tahta geçirmiştir. Macarların baskısıyla dönemin en büyük Haçlı ordusu toplanmış (100000 kişilik bir kuvvet oldukları ve 60000 Macarın aralarında bulunduğu söylenir) ancak disiplinsizlikleri ve ön cephedeki Fransızların basit hataları yüzünden -iyi ki- savaşı kaybetmişler ve Yıldırım Bayezid hem üstünlük kazanmış hem de Türk Dünyasında ünü artmıştır. Bu ayrıca son ve en büyük Haçlı birliği olarak da kayıtlara geçmiştir. Ankara Savaşı ise hepimizin bildiği Timur tarafından 2 Müslüman devlet arasında yapılan en büyük savaş olma özelliğine sahiptir. Bu savaşta 2 tarafta da büyük sayıda şehitler verilmiştir ve tabiri caizse kardeş kardeşi vurmuştur. Burada dikkatimi çeken konu Batı tarafında İran ve doğu tarafında Çin padişahının ölmesiyle birlikte Çin ile uğraşan Timur'un neden bu seferlerde Bayezid ile anlaşmak varken ona düşman olması, topraklarına (Erzincan ve Sivas) saldırması ve böyle döneminin en büyük bağımsız 2 gücünün birbirinin kanını döktüğüdür. Bu savaşları beraber yapsalar 2 tarafında daha çok kazanacağı doğudan batıya hem Türklüğü hem İslamiyeti yayacağı oldukça aşikardır. Esaret altında üzüntüsünden vefat eden kimileri tarafından da şehit kabul edilen Bayezid Ata'nın da ruhu şad olsun.

Kitapta değinilen önemli noktalardan birisi de bu padişahların akabinde hemen Fetret Devri'nin de verilmesi. Bu devirde Doğu tarafının en büyük imparatorluklarından birisininin çeyrek asırlık döneme denk gelecek başsızlığı, yarım yüzyıl sürecek hadiselerinin başlangıcı olması ve sonradan tekrar düzenin oluşturulması. Bu devir gerçekten de tabiri caizse nasıl bir maçın kritik anı varsa bu koca çınarın da filizlenip gelişme döneminde böyle bir kritik anı olmuştur. 4 kardeşin birbiriyle amansız taht mücadelesi. Musa Çelebi ve Mehmet Çelebi'nin son ana kadar birbiriyle savaşmaları. Ayrıca dikkatimi çekti burası neredeyse kitaplarımızın çoğunda işlenmiyordu. Musa Çelebi, Mehmet Çelebi'yi kimden yardım alırsa alsın yeniyordu ta ki son savaşa kadar. O kadar başarılı adam olmasına karşın etrafına oldukça sert davrandığından yanındaki adamları ona yüz çevirmeye başlamış ve o da yalnız kalmıştı. Mehmet'in de vazgeçmeyen yapısı ve inatçılığı sayesinde Musa Çelebi son savaşını kaybedip boğduruldu. Osmanlı da başsızlıktan kurtulmuş oldu.
I. Mehmet, kuruluş döneminin en az fetih yapan padişahıdır kanımca. Ancak onun savaştan daha önemli yaptığı işler bu 600 yıllık koca çınarın 400 yılını daha kurtarmış, kendisine Osmanlının 2. Kurucusu olma şerefi kazandırmıştır. Ankara Savaşı sonrası kardeşleriyle olan mücadelesi ve bunu kazanıp tahta çıkması, ardından Batı devletlerinin tamamına güvence vererek anlaşmalar yapması, onlara saldırmak yerine içeriyi emniyete alması, baş kaldıran diğer beylerin başını kesmesiyle bilinir. Ruhu şad olsun.

II. Murat, daha gelir gelmez amcası Mustafa ile uğraşmaya başlamış, büyük zorluklarla hakkı olan saltanatı elinde tutmaya çalışmış, amcasının, Bizans'ın ve babasına sadık olan diğer beyliklerin bir anda ayaklanmalarına rağmen dimdik durmayı başarmıştır. Yani bu zorluklara bakıldığı zaman kendisine karşı amcasının yaptığı Gelibolu çıkarması, Bizans Kralının itaatsizliği, yeniden arkasından iş çevirmesi. Burada Bizans'a karşı Haziran-Eylül arası bir kuşatma da yapıldı. Bizans Kralı Manuel gene rahat durmadı bu sefer de Murat'ın 13 yaşındaki kardeşi Şehzade Mustafa'yı ayaklandırdı. Oldukça zor bir dönemden geçen Padişah, bir de Anadolu halkının çoğunun Amcası Mustafa'yı desteklemesiyle yalnız kalmıştı. Ancak Mustafa savaştan tekrar kaçınca Anadolu halkı bu gözüpek padişahı kabullenmişti. Gene aynı devirde bu sefer de Timur'un oğlu Şahruh'un Anadolu yürüyüşü düşmanları sevindiriyordu. Ancak Şahruh babası gibi olmamış, yeniden kardeş kanı dökmeyerek Azerbaycan dolaylarından geriye dönmüştür. En önemlisi bir türlü rahat durmayan bir an kendileriyle savaşan diğer zaman bize karşı hainliklerinden geri kalmayan Sırplar'a ait tüm topraklar ele geçirildi ve Sırplar haritadan silindi. Sadece Macarların elinde olan Belgrad kalmıştı. Bu olayların akabinde bir de Varna Savaşı vardır ki bu savaş o dönemin tüm yapısını tabiri caizse yerinden oynatmıştır. Varna Savaşı, Osmanlı'nın savaş taktikleri konusunda uzmanlaştığı özellikle savaşlarda Savaş Arabaları kullanımı görmeleri sonrası gelecek savaşlarda hem temkinli hem de daha tecrübeli ve kabiliyetli bir ordu yetiştirmelerine imkan sağlamıştır. Türkleri, Avrupa dışına çıkarma düşüncesi akıllardan kalkmış, iç siyasette II. Murat ve Oğlu Mehmet'e büyük bir güç kazandırmıştır. Bir de II. Kosova Savaşı var ki geçen Sırp efsanelerinden bahsederken bir de şimdi Macar efsanesinden bahsedeceğiz. Macar efsanelerine yerleşmiş Kral Hunyadibüyük bir birlikle ve savaş arabalarıyla Osmanlı'nın karşısına çıkmış ancak direnemediği gibi bir de kaçmış ve Osmanlı'nın Batı hakimiyeti güçlendiği gibi Macarların da Balkan hakimiyeti tamamen ortadan kaybolmuştur. Bu kadar büyük bir padişahtan ne kadar bahsetsek de azdır.

II. Mehmet, Fatih Sultan, Çağı Değiştiren Padişah, Grande Maestro.. Ne derseniz deyin, Dünya Tarihinde gerek zekası, gerek askeri bilgisi, gerek iletişimi, gerekse kültürü ve konuştuğu yabancı dillerin zenginliği ile birçok insana ve savaş kumandanlarına ilham olan, hele ki Peygamber Hadisi şerefine nail olmuş büyük kumandan. İlim ve Bilim Adamı. Çağının neredeyse tüm tanımlarına uyan nadir insanlardan. Burada herkesin tahmin edeceği üzere büyük fetih konusu var. İstanbul Fethi. Hatta bu durum öyle hal alıyor ki Bizans katoliklerle birleşme fikrini düşünüyor kurtulmak için. Tabi Latinlerle Rumların eskiden beri aralarındaki sorunları az çok bileniniz vardır. Ortodoks ve Katolikler bu sebeplerle birlikte olmaya dayanamazken bir de Osmanlı'nın adalet anlayışı ve rahat yaşatma fikri birçok Rum'un, Osmanlı hakimiyeti istemesiyle sonuçlanmış hatta İmparator'dan sonra Bizans'ın en yüksek kademesindeki Grandük Notaras tarihin en iyi sözlerinden birisini "Konstantinapolis'te kardinal şapkası görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim" diyerek aslında çoktan tarafını seçmiş, zindana atılmış ve fetih sonrası da Rum Patrikliğine bizzat Fatih tarafından getirilmiştir. Savaş ise bambaşka. İnsanda böyle çok beğendiği bir rüyanın gerçeğe dönmesi gibi his bırakıyor. Hani keyifle okuyorsun bazı şeyleri hissediyor, heyecanlanıyor, seviniyor, hatta tabiri caizse gaza geliyorsun derken biraz sonra başka bir olay ve heyecan sönüyor. Tabi o zamanın ateşini yüzyıllar sonra bile söndürmemek çok önemli. Ölümü bile yaşamı kadar büyük olan padişahın eceliyle veya hastalıktan öldüğü kesinlikle büyük tarihçiler tarafından kabul görmez. Onlara göre esas mantık 3 temelden oluşur. Bunlar hastalıktan ölmesi, verilen içeceğin ağırlığını kaldıramaması ve verilen şurubun ilaç değil de zehir olmasıdır. Mantıklı düşününce ayakta duramayacak hale gelen koskaca padişah neden 300000 kişilik ordu toplayıp sefer için yola çıksın, Üsküdar'dan yola çıkışı hastalığının bu kadar şiddetli olmadığını gösterirken atla birlikte Üsküdar - Maltepe arası gitmesi de ve bu sürede hastalığının ölümcül hale gelmesini de mantık çerçevesine oturtamadıkları için son 2 seçeneğe ve zehirlenme üzerine görüş belirtmişlerdir. Ruhu şad olsun.

II. Bayezid, Osmanlı tarihinde "Veli" sıfatıyla anılan tek padişahtır. Üstelik gençliğinde babası Fatih'in hışmına uğrayan, eğlence alemlerinden çıkmayan ve afyon kullanan biri olmasına karşın. Tahta çıkınca birçok iyilikler yapan ve askerinin maaşını arttıran bu padişaha kardeşi Cem ayaklandı ve bunun sonucu oldukça kanlı iç savaşlar ve devletlerarası çatışmalara yol açtı. Bayezid adına en önemli olayların başında İspanyol ve Venedik mücadeleleri gelir. İspanya'dan eziyet çeken Endülüs müslümanları kurtarılmış, Rusya ile dostluk kurulmuş ve bu Rusya ile ilk tanışmamız olmuştur. Tabi Bayezid gerek halkını gerek askerlerini mutlu edemediğinden her ne kadar 30 yıl tahtta kalsa da kıtlık, veba ve yangın hadiseleri sonrası bir de Şahkulu isyanı eklenince ortalık kızışmış, kardeşlerinden sıyrılarak Selim hak ettiği gibi de tahta geçmiştir. Bunu küçümsememek gerek çünkü tarihi verilere göre Bayezid'in çocuklarının ve torunlarının sayısının 300ü aştığı söylenir. Böyle bir devirde sarayın içinde bulunduğu durumu ve sıkıntıları tahmin etmek güç olmayacaktır.

I. Selim (Yavuz), daha kendi döneminde sert mizacı, cesareti ve atılganlığı sebebiyle "Yavuz" lakabıyla tanınmıştır. 25 yıl boyunca Trabzon'da kalmış daha o zamandan tehlikeleri babasına haber vermiş, güçlü donanmalar yapılmasını istemiş, bileğinin hakkı olan padişahlığı zorla (!) da olsa almıştır. Şehzadeler ve ölümlerine bakacak olursak da burada beni en çok etkileyen -aynı zamanda Yavuz da en çok bundan etkilenmiştir- Şehzade Korkut'un ölümü olmuştur. Kardeşine tam destek veren Korkut o zamana kadar kimseye güvenemeyen, çekingen ve abisine sadık bir kişidir. Selim ise gene de onu denemek için devlet adamlarıyla plan yaparak ona gizlice gelmiş gibi birtakım mektuplar göndererek devletin başına geçmesini istemişler, bu mektuplar çok fazla gelince o da buna sevinmiş daha kabul dahi edemeden sevindi diye Selim onu öldürtmek zorunda kalmış, cenazesinde oldukça ağlamış, tabutunu da taşımıştır. Diğer kardeşler ise bu 2 kardeşin gölgesi dahi olmayı başaramadan ölmüş veya öldürülmüşlerdir. Bir de halen daha Yavuz'un arkasından kötü konuşanların sığındığı gerçek (!!!) denilen 'Bahane' vardır ki o da Selim'in 40.000 aleviyi öldürmesi olayıdır. Tüm büyük tarihçiler bu konuda görüş birliğine varmış ve bunun uydurma olduğunu hele sayının da oldukça abartı olduğunu belirtmiştir. (Mustafa Akdağ, Robert Mantran, Erhan Afyoncu da bu tarihçilerden bazılarıdır) Yavuz'un büyük savaşları,mücadele ve askerinin kahramanlığı devam ediyordu. Özellikle küçük isyan ve baş kaldırı hareketlerini dışarıda tutarsak Mercidabık ve Ridaniye savaşları onu bambaşka bir insan yapmıştı. Mercidabık da 24 Ağustos 1516'da ortalama 100000 kişilik bir orduyla Memlük ordusuyla karşı karşıya geldiler. Hızını alamayan Yavuz ve birlikleri kazanmışlar ancak Memlükler halen boş durmamış ve yeniden orduyu yıpratma girişiminde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Yavuz da Kahire'ye sefere gidileceğini belirtmiş, çölün geçilemeyeceğini savunan, şiddetle divanda ayrılık çıkartan Hüsam Paşayı da çadırını başına yıkarak idam ettirmişti. Daha sonra bölgeye gidilecek ve Ridaniye Savaşı yapılacaktı. Yavuz'un Tomanbay'ı savaş meydanında ve sonra şehir içinde 2 kere yenmesiyle tam tarih olarak 13 Nisan 1517'de Mısır alınmış oldu. Hayarı seferle geçen bu yüce padişahımız Batı seferine çıakcakken hazırlıkların yapıldığı Edirne tarafında bir gece yakın adamı Hasan Can ile beraberken 21 Eylül 1520 gecesi vefat etti. Ruhu şad olsun.

I. Süleyman (Kanuni), Yabancıların Büyük, bizim tarihçilerin Haşmetli ve Kanuni dedikleri zaten isminden çok Kanuni lakabıyla tanınan Süleyman, II. Bayezid'in oğullarının baskısı sonucu sancağa 10 yaşında çıkması gerekirken gecikmeli olarak 15 yaşında çıksa da 7 yıl Manisa Sancakbeyliği yaptı. İleri de kendini Kanuni olarak tanıtacak sıfatı alacak adımları attı. Babasının eziyet ettiği birçok insanın durumunu olması gerektiği şekilde düzeltti, zorla alınan malları sahiplerine verdiği gibi, zorla tutulan sanarkarları gitmek veya kalmakta özgür bıraktı ve en önemlisi de halka zulmedenle çok ağır cezalar vererek kendini Kanun adamı, varlığını da Kanun yaptı. Halk tarafından sevgiyle karşılandı. Rodos fethi gerçekleştirilerek 213 yıllık son Haçlı Devleti de tarihe karışmış oldu. Macaristan'a seferler düzenlendi. Hele bir de Mohaç zaferi var ki dillere destan. 2 saat kadar süren bu savaşta tarihin en kısa ve en kanlı savaşlarından birisi yaşanmış ve 2 saatte 20000 piyade 4000 süvari cesedi sayılmış. 10000 de esir alınmıştır. Bu savaşlardan sonra Doğu tarafına yönelecek olan padişah adını dünyaya duyuran ve denizcilik tarihimizin tartışmasız en iyisi olan 'Barbaros' lakaplı Hayrettin Reis'i donanmanın başına geçirecekti. Doğu seferlerinde ise Safevi tehlikesi halen kalkmadığı için buralara yönelmek daha uygun bulunmuştu. Daha sonradan Preveze Deniz Savaşı gerçekleşecek ve kendinden 1.5 kat fazla gemiye sahip Andrea Doria komutasındaki düşmanlara karşı Barbaros, Osmanlı'ya büyük bir zafer kazandıracaktı. Tabi bir de saray içi olayları vardı ki bir dönem dizilere konu olan 'Hürrem' denilen bir kadın, layık olmadığı halde Osmanlı padişahının eşi olan ve geleneği bozdurarak cariyeyle nikahlanmasına neden olduğu Kanuni ile birlikte birtakım bozulmalara da yol açacaktı. Özellikle halkın çok sevdiği, hiçbir yanlışı olmayan, babası ve kardeşlerine saygılı ve hem halk hem de saray ahalisi ve Yeniçeri tarafından oldukça sevilen Şehzade Mustafa'nın 'Hürrem' tarafından sırf kendi oğlu başa gelsin diye öldürülmesi felaketlerin başlangıcı olmuş, toplumsal bozulmaya, rüşvete, sarayın devleti zor duruma soktuğuna dair halk söz birliğine varmış, insanlar artık Kanuni'yi açıkça istemez olmuşlardı. Bunda 'Hürremin' devlet işlerine Kanuni'nin eşi olduğu gerekçesiyle fazlaca karışması da etkili olmuştur ve bundan sonra ki 140 yıllık dönem yavaş yavaş gelen duraklama döneminin de habercisi olmuştur. Çünkü artık sarayda entrikalar başlayacak, rüşvetler artacak, herkes kendi tanıdığını getirmeye çalışacak, işini bilen ve yapanlar görevden azledilmeye ve idam edilmeye başlanacaktı. Daha sonra Cerbe Savaşı, Malta Kuşatması ve Son Sefer dediğimiz Zigetvar ve Eğri Kalelerine düzenlenen seferler olacak ve Kanuni Sultan Süleyman'ın 46 yıllık hükümdarlığı savaş zamanı otağındayken sona erecekti. En uzun süre padişahlık yapan kişi olup Duraklama, Gerileme ve Yıkılış dönemlerinde kendi devrinden sıkça Altın Çağ olarak bahsedilecektir.

II. Selim de bazı özellikleriyle diğer padişahlardan ayrılır. Mesela kendisi hem İstanbul'da doğan hem de Saltanata geçen ilk padişah olma unvanına sahiptir. Diğerlerinden ayrı olma sebeplerinden bazıları da, nazik olmaması, zevk ve sefaya düşkün olması, tembel olması, kimseye güleryüz göstermemesi gibi bir padişaha yakışmayacak hareketlerinin olmasıdır. 8 yıl süren saltanatı döneminde hiç sefere çıkmaması da sözün bittiği yer olarak adlandırılabilir. Sarayda sürekli eğlenceler düzenlettirmiş, işlerini de Sokullu Mehmet Paşa'ya gördürmüş birisidir. Osmanlı Hanedanının bozulmaya yüz tuttuğu devirde tahta geçmesi de tam isabet (!) olmuştur. Bu dönemde en önemli başarı Kıbrıs adasının fethi olmuştur. İnebahtı kaybedilmiş, ordumuz yok edilmiş hepsinden daha mühimi 20000 vatan evladı şehit olmuştur. Kendisi de sefa ve eğlencelerde yedikleriyle hasta olmuş bir daha da toparlanamamış ve -koyun sucuğu ve aşırı su içerek kalp krizi geçirdiği belirtilir- ölmüştür.

III. Murat, 12 yıl boyunca Saruhan Sancakbeyliği yapmış, tahta çıkınca ilk iş olarak Kabe duvarlarının tamirini emretmiştir. Atalarının mezarlarını ziyareti aksatmayan padişahın tek hatası o dönemin en büyük devlet adamı Sokullu Paşa'yı yanındaki dalkavukların sözlerine bakarak amaçsızca zayıflatmasıdır. Yanındakiler kendileri güçlenecek, sözleri geçecek diye devletin zayıflamasına göz yumarken koskaca ve 12 yıl Sancakbeyi olmuş bir padişahın bunu göremeyecek kadar yanındaki dalkavuklar tarafından kandırılması da sorunların önünü açmıştır. Ardından Sokullu Mehmet Paşa'nın (ruhu şad olsun) suikast ile ölüm haberini almıştır. Artık saray içinde sadrazam ve vezirler dahi yaşlarına bakmaksızın birbirleriyle saltanat yarışlarına girer olmuş, padişah iyice köşeye çekilmiştir. Burada olumlu diyebileceğimiz Sinan Paşa vardır. Padişahın orduyla sefere çıkması gerektiğini belirtince çok alakalı (!!) olarak 'kadınlar partisinin de desteği ile' görevinden azledilmiştir. Saltanatı adına olumlu bakılacak tek nokta ise Osmanlı Devletinin en geniş sınırlarına ulaşmasıdır diyebiliriz.

III. Mehmet, Osmanlı'da veliaht gözüyle bakılan şehzadelerin -artık adet olduğu üzere- 17 yaşında Saruhan Sancakbeyliğine atandı. Biraz yumuşak mizaçlı biri olması karşın daha padişah olmazdan evvel bile halkın içine karışması, sultanlığı zamanında bile baskılara rağmen halkın içine girip onları dinlemesi gibi özellikleriyle halka kendisini sevdirmeyi başarmıştır. Özellikle babasının yapısı göz önüne alındığında halk onu daha çok bağrına basmıştır. Tahta geçtiğinde 4ü yetişkin 19 şehzade adet üzere boğularak aynı gecede öldürülmüştür. İyi tarafları ise sarayda başı boş ve entrikalar çeviren kadınlarla beraber babasının eğlence için getirdiğği ve devlet hazinesini oldukça kötü etkileyen cambazlar, hokkabazlar, cüceler vs saraydan def edilmiştir. Askerlerine de oldukça önem veren padişahın cülus bahşişi dudak uçuklatacak cinstendir. Ne kadar mı ? Tamı tamına 660000 altın. Evet. Hayal gibi bir rakam. Babasının yaptıklarının tam tersini yapması, cuma selamlıklarına yeniden gitmesi, hazine düzenlemeleriyle halkın gözünde uzun yıllardan beri aranılan padişah özlemine son vermiş gibi görünüyordu. Üstelik Kanuni sonrası ilk kez bir padişah başta 'Anne' sıfatını taşıyan kişinin baskılarına rağmen boyun eğmemiş ve dedelerinin izinden giderek savaşa askerinin başında gitmeyi kafasına koymuştur. Haçova Savaşı bu konuda özel bir önem taşır. Savaş, padişahın geri dönme fikrine karşı çıkıp bizzat ordusuyla kalması sonucu lehimize sonuçlanmış, üstelik meydandan kaçan veya savaşa katılmayan 'Sözde Asker Sıfatlılar' yakalanarak gereken cezaları kesilmişti. Bu askerleden kaçanlar da Celali gruplarına katılmış, büyük bir isyanı perçinlemişlerdir. Osmanlı hazinesinin iflas durumuna geldiği bir dönüm noktası olmuştur bu savaşlar. En son bir de Kanije Müdafaası yaşanmış ve bu da padişahın son verdiği ve kazanılan sefer olmuştur. Doğu cephesindeki kayıplara oldukça içerleyen ve melankolik bir mizacı olan padişahın üzüntüleri sonucu hastalığı artmış ve fazla kilolarının da etkisiyle bazı kaynaklarda da belirtildiği üzere kalp krizi sonucu öldüğü belirtilir. Ruhu şad olsun.

I. Ahmet, Celali isyanları dolayısıyla sancağa çıkamamıştır. Ancak tahta çıktığında da küçük kardeşi Mustafa'yı öldürtmedi. İlk işi de Safiye Sultan'ı saraydan göndererek, yeniden devlet işlerine karışmasını engelledi. Bunları yaparken 14 yaşında olduğunu da belirtmek gerek. Askeriyede de Sinan Paşa ile uğraşmak zorunda kaldı. Şah Abbas'ın üzerine gitmeyen paşa, savaş mevsiminin boşa geçmesine neden olmuş, bir de üstüne üstlük Şah Abbas'a kaybetmiş, bunun yanında Halep Bey'i gene de yardımına tüm ordusuyla koştuğu halde suçlu oymuş gibi onu idam ettirmiştir. Bunlar öğrenilince tepki çeken Paşa da Diyarbakır'da ölmüştür. Bunun yanında Avusturya ile Zitvatorok imzalanmış, Balkanlardaki Türk hakimiyeti yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Bu imzada içerdeki Celali isyanlarının etkisi çok fazladır. Kuyucu Murat Paşa zekasıyla bu isyanların önüne geçse de onun vefatından sonra (ruhu şad olsun) isyanlar gene çoğalmıştır. I. Ahmet'in en iyi yönlerinden birisi de donanmaya verdiği önemdir. Öyle ki gerek paşaları, gerek askerleri ve gemileri oldukça kalitelidir. Donanmanın bu zor dönemler ve sonrasında en başarılı olduğu zaman onun zamanıdır desek yeridir. 51 gün süren mide rahatsızlığı sonrası vefat etmiştir. (ruhu şad olsun) Zevk ve sefaya kapılmayan, dindar, fakirleri gözeten hayır sahibi bir padişah olması onu halk nezdinde yüceltmiştir.

I. Mustafa, Osmanlı içerisinde akibetine en çok üzüldüğüm padişahtır. Akıl sağlığı yerinde olmadan tahta çıkarılan padişah aslında oldukça iyi kalplidir. Sadece 3 ay tahtta kalmıştır. Kimseyi öldürmediği gibi kimse de onu öldürmemiştir ama davranışlarıyla onu yaşatarak cezalandırmışlardır. Yaptığı tek şey silah ustalarına verdiği bahşişler olmuştur. Ulema, şeyh ve fakirlere yardımda bulunulmasını buyurmuş devlete de zararı olmamıştır. Ancak I. Ahmet'in oğlu II. Osman'ı tahta geçirmek isteyen asiler ona üstünü giymesine bile fırsat vermeden yaka paça odasından çıkartmışlar türlü eziyet etmişler, insanın okurken bile gözlerinin yaşamasına sebep olacak alçaklık etmişlerdir, bir de bunu yaşayan o savunmasız insanı düşünün. Ruhu şad mekanı cennet olsun.

II. Osman ya da bilindik adıyla Genç Osman'ı biz daha çok seferlerle değil de ordu ve onun durumu, askerin düzensizlikleri, yeni ordu kurma girişimi gibi olaylarla tanırız. Bir de böyle tanıyalım. Sıklıkla kılık değiştirerek sokağa çıkması ve başı bozuk askerleri meyhane gibi yerlerde yakalayıp cezalandırması ile ünlüdür. Sefere gidilirken ve 'Ocak devlet içindir' anlayışı yerine 'Devlet ocak içindir' diyebilecek kadar yozlaşan Yeniçerilere karşı gösterdiği tutum ve sertlik, askerlerin -haksız olduklarını bildikleri halde- işlerine gelmemiş, askerden kaçmaya, savaşa gitmemeye hatta şehirde evlenip (Yeniçeri için evlilik yasaktır) dükkan açmalarına kadar varmıştır. Bu yolsuzluğun önüne geçmek isteyen padişah her zaman asker sayımları yaptırmış ve yeniçerinin parasını kısmıştır. Ordu Lehistan seferinde de başarısız olunca Osman aklındakileri uygulamaya karar verdi. Ancak kendi sarayında ihanete uğraması ve yeni ordu ve ıslahatların saraydaki insanlar (!) tarafından öğrenilerek Yeniçerilere 'yetiştirilmesi' Osmanlı'nın yeniden toparlanmasının önünü kesmiş oldu. Genç Osman'da, Sultan Mustafa gibi ağır eziyet, hakaret ve küfürlere maruz kalarak, Yedikule'de boğularak şehid edilmiştir. Ruhu şad olsun.

IV. Murat, 11 yaşında tahta geçmiştir. 20 yaşına kadar 9 yıl boyunca devlet işleriyle annesi Kösem Sultan ilgilenmiş, 20 yaşında devlet idaresini ele almıştır. Öncelikli sorun otorite idi. Özellikle taşra bölgesi isyanları, Genç Osman'ın katledilmesini halen sindiremeyen Abaza Paşa başta olmak üzere birçok Paşa isyan etti. Murat, Abaza Paşa ile görüşerek onu Bosna'ya atadı. Böyle sadık bir paşaya her zaman ihtiyacı olacaktı. Aynı dönemde Avrupa'da 30 Yıl Savaşları buhranı sürüyor, Katolik ve Protestanlar birbirleriyle içerde ve dışarda hem askeri hem siyasi mücadelelerine devam ediyordu. Yeniçerileri de bastırmayı başarmış, saraydaki çoğu hileciyi idam ettirmişti. Tütün ve Afyon yasağı getirdi ancak içkiye düşkünlüğü ile tanındı. Revan seferinde yaptıklarıyla da dosta güven düşmana korku verdi desek yeridir. Gene uzun aradan sonra bir padişah ordunun başına geçmiş, top atışlarında bile bulunmuştu. Ordu da haliyle koca padişah savaşırken oturup izleyecek kadar da bozulmamıştır diye düşünüyorum. Bundan sonra büyük gayretlerle Bağdat alınmış, Murat'ın Osmanlı'yı yeniden ayağa kaldıracağı düşünülmeye başlanmıştı. Zaten kendisine de bu fetih sonrası Bağdat Fatihi denilmeye başlanmıştır. Daha sonra imzalanan Kasrı Şirin (17 Mayıs 1639) Antlaşması ile bugünün sınırlarına yakın İran sınırı da çizilmiş oldu. En son Venedik ile savaşa çıkacağı sırada da Gut Hastalığı neticesinde hayatını kaybetmiştir. Mekanı cennet olsun.

İbrahim dönemi çok değişik bir dönemdir. Padişaha (haşa) 'Deli' lakabı takmaya çalışanlar olmuştur. Ancak burada belirtmekte fayda var. Dördüncü Murat'ın, kardeşlerini boğdurtması, dedikodulara kanıp Kasım'ı öldürmesi zaten abisi Osman'ın katlini aklından çıkaramamış padişaha büyük eziyet olmuş ve kendi öleceği korkusuyla çocuk psikolojisi de eklenince akıl sağlığı ve ruh sağlığı etkilenmişti. Ancak tahta geçince cömertliği ve fakir ile kimsesizlere yaptığı yardımlarla çok sevilen birisi oldu. Kara Mustafa Paşa (Allah rahmet eylesin) sayesinde devleti çok iyi yönettiler. İranlılarla Kasrı Şirin'i imzalayan Paşa, ülkeye dönünce maliyeyi düzeltti. Ocaklı sayısını indirerek maaşların düzenli yatırılmasını sağladı. Donanmayla ilgilendi. Adete padişahın kendi gölgesi gibi yardımcı oldu. Girit, Osmanlı toprağı yapılmış ancak bu büyük Kara Musa Paşanın vefatından sonra bir daha devlet işleri düzene girememiş bu da İbrahim'in sonunu getirmiştir. Ruhu şad olsun.

IV. Mehmet, nam-ı değer 'Avcı'. Ava olan tutkusuyla bilinir, lakabını da buradan almıştır. Tahta 7 yaşında çıkarılmıştır. Bu tablo sık değişimlerin, entrikaların ve şehzadelerin sık eğitim alamamalarından kaynakları tecrübesizlikleriyle yavaş yavaş başarısız bir Osmanlı ailesinin gelmekte olduğunu haber vermektedir aslında. Dönemin bence en önemli olaylarının başında Kösem Sultan'ın ölümü gelir. Bir insanın kendi insanına, devletine nasıl ihanet ettiğinin canlı simgesidir o. Onun ölümü sonrası devlet biraz huzur bulmuş, sonra Vaka-i Vakvakiye (Çınar Vakası) meydana gelmiş, birçok saray mensubu Yeniçerilerin isteği üzerine öldürülmüştür. Bu dönemde Köprülü Mehmet Paşa büyük işler başarmış, önce Rum patriğini sonra Venediklileri ortadan kaldırarak Çanakkale Boğazını açmış ve Adalar geri alınmıştır. Mehmet Paşa'nın oğlu Fazıl Ahmet Paşa, babasının isteği üzerine Sadrazamlığa geçince öyle başarılar elde edilmiş ki Osmanlı'nın yükseliş devri adeta yeniden yaşanmıştır. Venedik, Fransa, Orta Avrupa, Lehistan, Avusturya gibi dev ülkeler Osmanlının gücünü yeniden tanımıştır. Ancak her iki Köprülü Paşanın vefatı sonrası işler eskisi gibi gitmemiş, gene de bunların içinde yetişen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadarete getirilmiştir. Bu Paşa biraz cahilliğinden biraz da ün hevesiyle aradaki kaleleri işgalle uğraşmadan Viyana seferi isteyince ordumuz yenilmiş kendisi de idam edilerek ölmüştür. Bu savaşlar ve sonrası 1699 Karlofça Antlaşmasına kadar olan dönem ise Osmanlı'nın yenilgisiyle sona erdi. Köprülü Paşaların vefatı sonrası toparlanamayan devlette, padişahın büyük kayıplara karşı ilgisizliği ve dalkavuklarıyla beraber ava devam etmesi sonucu çıkan ayaklanma, tahttan indirilmesiyle sonuçlanmıştır.


II. Süleyman ; şanssızlık, baskı ve korkunun simgesidir. "İzalemiz emrolunduysa söyle, iki rekat namaz kılayım. Kırk yıldır her gün ölmektense bir gün ölmek yeğdir" diyerek 40 yıldır esir tutulduğu Şimşirlik'te baskı ve korku ile yaşamıştır. Tahta geldiğinde Osmanlı özellikle Batı cephesinde aşırı derecede toprak kaybı yaşıyordu. İçeride de Cebeci isyanları patlak vermiş bu isyanlara Avusturya'da son başarılı seferleri yapan Yeğen Osman Paşa da katılmıştı. Burada Köprülüzade Mustafa Paşa, köprülü geleneklerinde olduğu gibi biraz toparlanmaya yardımcı olmuş, halkı rahatlatmış, haksız ve yüksek vergiyi halktan kaldırmıştır. Ordu önceki döneme göre biraz rahatlamış, kazanmaya başlamış hatta 8 gün gibi kısa sürede Belgrad ve birkaç günde Vidin ve Niş alınınca Osmanlı'nın toparlandığı haberleri yayılmıştı. Seferler devam ediyor ve önceden kaybedilen kaleler Süleyman ile birlikte geri alınıyordu. Ancak onun da hastalığı nüksetti. İstiska hastalığına yakalanmış, hastalığı artmış ve tadavisinden ümit kesilmişti. 3 yıl 8 ay tahtta kalan padişah, bu kısa sürede önemli zaferlerin kazanılmasında rol oynamış ancak 22 Haziran 1691 Cuma günü vefat etmiştir. Mekanı cennet olsun.

II. Ahmet, bir çok Osmanlı Haneden kardeşlerinin aksine abisine veya amcalarına kan kusmamış, hatta ve hatta kardeşi Süleyman'ı da bizzat kendi ikna ederek tahta kendinden önce çıkmasını sağlamıştır. Bu da ne kadar edep sahibi biri olduğunu göstermiştir. Tahta geldiğinde Macar seferleri devam ediyor başarılar ve başarısızlıklar birbirine karışıyordu. Ordunun zor durumu ve savaş mevsiminin dışında olmaları nedeniyle asker huzursuz olunca başarı da gelmiyordu. Böyle bir anda Sakız adası düşman eline geçmiş ; Ahmet "Madem ki Sakız düşman elindedir, bütün Engürüs (Macaristan) fethetsen makbülüm değildir" diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Duygusal yapısıyla öne çıkan padişah bütün komutanlarına Sakız Adası alınmazsa hepsinin boynunu vurduracağını haber vermiş ancak fetih haberi kendisine ulaşmadan vefat etmiştir. Ruhu şad olsun.

II. Mustafa dönemi de değişik bir dönemdir. Padişah barış görüşmelerine ve İngilizlere asla yanaşmamış, barışa karşı olmuş. Kaybedilen toprakları almak için savaşmak gerektiği ve bizzat ordunun başında olması gerektiğini emredip bunun hakkında fetva verdirmiş, zevk ve eğlencenin padişaha haram olduğu fatvasıyla da kendisini halka iyice sevdirmiş, böylelikle Avusturya seferine çıkmıştır. Zaferleri sonrasında şuan da Milli Kahramanımızın da aldığı ve çok değerli ünvan olan "Gazi" ünvanını da almıştır. Gene ilklerimizin padişahı 1500 kadar Edirne ve İstanbul bostancısına sefer emri verdi. Ayrıca kendisine Kanuni'yi örnek aldığı ve Hırkai Şerif sandığını açtırarak önünde Allah için yalvarıp ağladığı görülmüştür. Zaferler kazanılsa da çok akıllı (!) kumandanlarımızdan bazılarının kararları iyi giden Avusturya seferlerinin önünü tıkamış, ardından Lehistan, Rusya ve Venedik cephelerinde de savaşın kötü gitmesiyle en son Karlofça imzalanmak zorunda kalmıştı. Aslında bu Antlaşma sonrası 5 yıllık dönemde ekonomik olarak düzelmeler başlamış ama Yeniçeriler saray içinden aldıkları destekle ayaklanma çıkarmış, buna içerleyen Mustafa, kardeşi Ahmet'in yanına giderek "Birader, kul seni padişah istemişler" diyerek kendi rizasıyla tahtı kardeşine bırakmıştır. II. Mustafa, ordularının başında sefere çıkan son Osmanlı padişahı olarak hafızalarda yer eder. Üzüntü ve hastalıkları (Ödem ve Mesane) ile birlikte 5 ay sonra da vefat etmiştir. Ruhu şad olsun.

III. Ahmet, isyanlar sonucu kendisini başa getirenlere zorla verdiği rütbeleri tek tek geriye alarak etrafa dağılmış ve sindirilmiş gerçekten o mevkiyi hakeden alimleri ve eski vezirleri tekrar yanına toplamıştır. İşe yönetimden başlaması oldukça etkilidir. Her ne kadar tarafsızlığını korusa ve savaşlara katılmasa da Sadrazam Çorlulu Ali Paşa'nın İsveç kralına yardım etmesi -bundan padişahın haberi asla olmamıştı- Rusya'nın Osmanlıya savaş açmasına neden olmuştur ve bu savaşlar ileride Prut seferi olarak karşımıza çıkacaktır. İstanbul Antlaşması hükümlerini çiğneyen Ruslar, kaybettikleri savaş sonrası Prut Antlaşamasını da imzalamış sonra onu da çiğnemişlerdir. Avusturya ile imzalanan Pasarofça (1718) bir süre de olsa batı ve kuzeyde sükunet sağlanmış oldu. Ancak doğu tarafından özellikle İran konusunda Rusya ile mücadele ve kanlı savaşlar, padişahın savaşlara isteksizliği ve bu zor durumlarda bile yeniden eğlence alemlerine dalması, halkı canından bezdirdi. Bunun sonucu olarak Patrona Halil İsyanı doğdu. (1730) Bunun sonucu olarak da tahttan indirildi. Kendisi 27 yıl padişahlık yapmıştır ancak olumlu olarak sunabileceğimiz örnekler savaşlar değil, Batılılaşma hareketleridir. Paristen planlar getirtilmiş, Haliç ve Boğaziçi sahili ile Üsküdar civarına modern binalar yapılmaya başlanmıştır. Yenilik hareketlerini başlatması dışında da önemli bir icraati yoktur.

I. Mahmut dönemi ise tam bir gariplik timsalidir. Devletin önceliği savaşlardan çok Patrona Halil olmuştur. Kendi keyfine göre istediğini öldüren, padişaha ferman verdiren, istediği yapıyı yıktıran, değişik bir insan olan Halil'e karşı padişah her şeyden önce ondan kurtulmak gerektiğini düşünüyordu. Daha sonra halk içi bozulmalara karşı kadınların kıyafetleri, fuhuş, esnaf denetlenmesi ve narh meseleleri gibi toplumsal olaylara karşı önlemler alındı. Savaşlara bakılacak olursa İran, Rusya ve Avusturya bu dönemler ve sonrasında Osmanlı'yı en çok uğraştıran devletler olacaktı. Avusturya 3 koldan birden Osmanlı topraklarını işgale çoktan başlamıştı bile. Ruslar da Özi'yi işgal etmişlerdi. Ancak Osmanlı buraları geri almasını bildiği gibi yapılan anlaşmalara neredeyse tüm büyük dünya devletleri hatta Fransa ve İspanya bile katılmış, toplamda 28 yıl sürecek barış antlaşması imzalanmıştı. I. Mahmut'un en büyük tarafı ise Osmanlı Devletine son parlak dönemini yaşatan padişah olmasıdır. Ruhu şad olsun.

III. Osman, Osmanlı tarihinde en uzun süreyle Şimşirlik Dairesinde kalan şehzadedir. Biliyorsunuz ki bu daire de padişah olması muhtemel şehzadeler, padişahın emriyle göz altında tutuluyordu. Elli sekiz yaşında tahta çıkan padişah, icraat olarak Rumeli ve Anadolu'dan İstanbul'a oluşan sürekli göç hareketini yasaklamasıyla ünlüdür. Başka da bir icraati görülmeyen padişah, padişahlar arasındaki en sönüklerinden birisidir.

III. Mustafa'ya gelecek olursak artık padişahlık oyuncak (!) olma yoluna girmiştir. Yanındaki tecrübeli vezirleri ve komutanları dinlememek, saltanatın başındaki barış döneminde ekonomik düzelme sürerken hiçbir faaliyet yapmamak gibi nedenlerin yanında tecrübesiz olması ve kendine böyle bir durumda aşırı güvenmesi, savaş şartlarında hazinesinin yeterli olacağı inancı gibi sebeplerle oldukça rahat yaşayan padişah, savaşın patlak vermesiyle daha savaşın başında hazinesini, sonradan yaptıklarıyla vezir ve kumandanları ile birlikte bu yarışı kaybetmiş, kendi kardeşinden borç para alacak kadar hazine tüketimine sebep olmuş, oldukça başarısız bir padişahtır.

I. Abdülhamit daha tahta gelir gelmez Osmanlı-Rus savaşının kaybedilmesi üzerine 1774'te Küçük Kaynarca Antlaşmasını imzaladı. Bu metin ile Kırım bağımsız olmuş, Fransa ve İngiltere'ye verilen ticari imtiyazlar Rusya'ya da verilmek durumunda kalınmıştır. Padişahın ilk girişimi tabi ki iç isyanlar olacaktır. Zahir Ömer, Kölemenler ve Mora dize getirildi. Gazi Hasan Paşa ve Cezzar Ahmet Paşa, Sultan'a en çok yardımı dokunan insanlar oldu. Yaş ve Hötin kalelerinin kaybı ve ardından Özi Kalesinin düştüğü haberi de kendisine okunurken üzüntüsünden felç geçiren padişah 7 Nisan 1789'da vefat etmiştir.

III. Selim'in değişik yanı da hanedanda 40 yıl aradan sonra doğan ilk çocuktur. I. Mahmut ve III. Osman'ın çocukları olmadığından onun doğumu şenliklerle kutlanmıştır. III. Mustafa tarafından resmi işlere ve merasimlere alınması, elçilerle görüşmelerde bulundurulması ve devlet muamelesi öğrenmesi onun adına -son dönemde özellikle şehzedelerin yetiştirilmemesi ve zindana kapatılmalarıyla karşılaştırınca- oldukça iyi olmuştur. Halk tarafından da oldukça sevilen birisidir. Ordunun 'Padişah' emirlerini hiçe sayması ve kumandanların kendi aralarında sözleşme imzalayarak Selim'e gelmeleri de askeri bozulmanın artık had safhada olduğunu ve Selim'e aklındakileri yapma konusunda baskıcı olmuştur. Rus savaşının bitmesiyle Selim'i simgeleyen Nizam-ı Cedit yenilenmesi başlayacaktı. Ardından Kara Harp Okulu'nun açılmasıyla bu düzen devam edecekti. Ancak bizzat Sadrazam Hafız İsmail Paşa ihaneti nedeniyle ordu fikri, gelişimini tamamlayamamış ve Selim'in otoritesine kaybetmesine neden olmuştu. Burada bağnaz ve oldukça zeka sahibi (!!!) vezir ve yardımcılarının ihanetlerinden söz etmek gerekir. Bunun sonucu Kabakçı Mustafa isyanı patlak vermiş, devlete yine ihanet edilmiş, ihanet edenler cezasını bulmamış Selim tahttan indirilmişti. Oldukça feci şekilde katledilen Selim'i bir kez daha anıyor, yapanlara lanet, Selim'e Allah'tan rahmet diliyor mekanı cennet ruhu şad olsun diyorum.

IV. Mustafa, tahtı tabiri caizse oyuncağa çevirmiş, o çıksın ben ineyim ben çıkayım onlar insin düşüncesinden ve isyancıların baskılarından kurtulamamıştır. III. Selim ve II. Mahmut'un katlini emretmiş, Mahmut'u da bizzat öldürmeye çalışmış ama başarılı olamamıştır. İyi ki olamamıştır çünkü başarılı olsaydı Osmanlı soyundan hiçkimse kalmayacaktı.

II. Mahmut, oldukça zor bir zamanda tahta geçmişti. Kendisi öncelikle devletarası sorunlara oldukça güzel çözümlerle yaklaşıyor, Fransa tarafını tutuyor, Ruslarla savaşıyor, kaybetse bile Mısır ile savaşırken daha Ruslar kendilerinden yardım dahi istemeden Osman'a yardıma geliyorlardı. Böyle bir zamanda Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması imzalanmış ve ittifak kurulmuştur. Ancak Mahmut bunlarla yetinemeyip, ıslahatlar fikrini aklına koymuştur. Öncelikle Eşkinci Ocağı kurulacağı bilerek duyurmuş, Yeniçeri isyanı beklemiş, böylece onları tamamen kaldıracağı planını yapmıştır ve bu plan akılsız Yeniçeri Ocağı yönetimi ve Osman'ın yanında olup ona ihanet edenler tarafından anlaşılmadığından çok güzel uygulanmış ve Yeniçeriler tuzağa çekilmiştir. Ocağın kaldırılmasının yanı sıra aklıyla dönemin tüm şahlarına taş çıkaran II. Mahmut, tarikat ve şeyhleri de yanına çekmiş, halkı da kendi yanında bulundurmuş yetmemiş bir de halkına bile siyaset uygulayarak ayrıca ilk gazetemiz olan Takvim-i Vekayi gazetesini de çıkararak reformlar hakkında da halkı bilgilendirmiştir. Böylece her koldan kendisini destekletmiş ve bunu da yaptığı reformlarla elde etmiştir. Halk da zaten Selim olayından sonra gelecek reformlara karşı padişahı destekleme kararı aldığından başarılar çok çabuk gelmiştir. Ayrıca Avrupa'da ne varsa devlete getirtmiş, matbuat, takvimhane, posta gibi nazırlıklar kurulmuştur. Eğitimde de büyük başarılar aimza atmış, ilk defa yurt dışına öğrenci göderilmiş, tıp okulu açılmış ve öyle zannediyorum ilk defa Osmanlı Devleti, gayri müslim bir devletin dilini öğrenmeyi (Fransızca) zorunlu kılmıştır. Kendisi hakkında her ne kadar 'deli' ve 'gavur padişah' yorumları yapan ilerizekalı (!!) insanlar olsa da o bunları yaparak Osmanlının şan ve şerefini had safhaya çıkarmıştır. Devletin bekası için ömrünü feda edecek olan Sultanımız, son yıllarda artan aşırı içki kullanımına bağlı olarak vefat etmiştir, ruhu şad olsun.

Abdülmecit döneminde tartışmasız herkesin bildiği tek nokta vardır. Gülhane Hattı Hümayunu ya da bilindik adıyla "Tanzimat Fermanı". Bu ferman sayesinde Avrupa devletleri ile birlikte Mısır'a karşı Londra Antlaşması (15 Temmuz 1840) imzalandı ve işgal edilen topraklarla Osmanlı Donanması geri alındı. Ayrıca bir de Islahat Fermanı çıkarılarak Abdülmecit Efendi'ye ferman padişahı denildi. Düşüncesi çok güzel ve uygulamasına da sadık kalan padişah, gene de Avrupa'da çıkan Milliyetçilik akımlarına karşı Türkçüğü değil de Osmanlıcılığı benimseyince zarar kaçınılmaz olmuştu. Ayrıca padişahın kadın hakları savunucusu olması da Batı'da oldukça örnek alınmıştır. Bu bağlamda zaten kendisi de 1858'de İstanbul'da kız rüştiyesi açarak bunu göstermiştir. Eğitim alanında o kadar çok uygulama yapıldı ki, savaşlardan daha karmaşık bir eğitim sisteminde sadeleştirmeler ve herkese göre eğitim çok ön plana çıkmıştır. Ancak dış güçlere hizmet eden vezir ve kumandanların çokluğu da padişahı zorda bırakmıştır. Abdülmecit Efendi de babası gibi Tüberkiloz'a yakalanarak 25 Haziran 1861'de 39 yaşında vefat etmiştir.

Abdülaziz denilince benim için akan suyun durduğu noktadır, benim için ilk sosyal medyayı bulan adam gibidir, Osmanlı duraklama ve gerileme döneminde kendisine kadar ki hükümdarlar arasında ondan daha sosyal olanı yoktur kanımca. Önceliği saraya vermiş, haremi kapatmış, kadınların bir 'mal' edasıyla kullanılamayacağını belirtmiş ve tek eşle olacağını açıklamıştır. Şu sosyalliği neden biraz da şaka yollu belirttiğime gelecek olursak, rahmetli ilk defa Osmanlı İmparator'u sıfatıyla yurt dışına 'dost ve davetli' olarak gitmiş (Napolyon daveti üzerine), Belçika, Prusya ve Avusturya'ya da uğramıştır. Ayrıca biraz daha işi ciddiye alırsak, eğer Bulgar halkı şuan varlığı için birine teşekkür edecekse Abdülaziz onlar için yeterli olacaktır. Kendi dinlerini tanıdığını belirtmiş ve 1870'te onlara kendilerince yaşama hakları tanınmıştır. Bugün benim de okuduğum İstanbul Üniversitesi, o zamanların Harbiye Nezareti olarak yaptırılmıştı. Bahriye konusuna da o kadar öncelik verilmişti ki Dünyanın en iyi 3. filosu Osmanlı Devletinde idi. Ancak dışarıda bu kadar başarı, savaşlarla yıkılamayan devleti içeriden yıkma düşüncesi göstermiş, bu kadar başarılı, nazik, kibar, ayrıca kadın haklarının da baş savunucularından bir padişah (bu örneği verme sebebim ileride batıda kadın hakları ile ilgili hareketlerde kendisinin örnek gösterilecek olduğudur) oldukça hain bir darbe girişimiyle ve bildiğiniz üzere bilekleri kesilerek öldürülmüş, Hain ve Şerefsiz olduğunu söylemekten çekinmeyeceğim 'Paşa' sıfatlı Hüseyin Avni tarafından öldürüldüğü gerekçesiyle de onu sorumlu kabul etmişlerdir. Ayrıca bu konunun intihar mı yoksa cinayet mi olduğu günümüzde tartışma konusudur ve bu Paşa sıfatlı hainin, bizzat doktorlara emir vererek onun vücudunu incelettirmemesi de gerçeğin anlaşılacağı endişesiyle birlikte bir cinayet olduğunun göstergesidir. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

V. Murat, amcası Abdülaziz'in vahşice öldürülmesi sonucu psikolojisi bozulmuş biçimde tahta çıkmıştır. O kadar korkutulup sindirilmiştir ki, Biat tarihinin erkene alındığı söylenmediği için kapısına gelen askerler onu öldürecek sandığı için korkmuş, Hüseyin Avni'nin arabadan inmeyerek protokol rezaleti yaşattığı gün de padişaha bir de aniden silah uzatmasıyla padişah iyice korkmuş, berbat bir fırtınalı deniz gecesinde Beyazıt'a götürülmek istenmesiyle beraber tüm bunların kendini öldürmek isteyenlerin işi olduğuna inanmış, bazı olayların ardından Amcasının ölüm haberi ve amcasının ölümüne dayanamayıp 'paşa' sıfatlı Hüseyin Avni'nin de aralarında bulunduğu 5 kişiyi geberten Çerkez Hasan adlı kahraman subayın da öldürüldüğünü duyunca iyice akıl sağlığını kaybetmiş ve 93 gün kaldığı tahttan indirilmiştir. Mekanı cennet olsun.

II. Abdülhamit. Osmanlı tarihinde Fatih, Kanuni ve Yavuz'dan bile çok bahsedilen, Batı kaynaklarında oldukça övülmekle birlikte düşmanca tavırların takınıldığı ; Doğulu kaynaklarında övgüden yerlere göklere sığdıramadığı, Osmanlı'nın ömrünü uzatan padişahtır. Ayrıca bu padişahımızın hakkında artık nefret etme derecesine vardığım nokta, cahil ve bilgisiz, okumayan, internette gördükleriyle hareket edip araştırma zahmetine bile girmeyen birçok insanın ettiği hakaretler var ki bunlara değinip de can sıkmak istemiyorum. Kendisi hakkında yerli ve yabancı -güvenilir- kaynaklardan yapacağınız araştırmalarla kendi kararınızı kendiniz verirseniz daha akıllıca olacaktır.
Abdülhamit, hainliğiyle meşhur saray halkınca sevilmeyen birisidir ancak babasının fikriyle söylersek oldukça zeki olan bu çocuğu Mısır ve Avrupa seyahatlerine götürerek zekası ve politik kabiliyetine daha o yaşta güvendiği ve bunun gelişmesine yardımcı olduğu bellidir. Askere ve halka kendini sevdiren ve bütün hükümet üyelerini Yıldız Sarayında yemeğe davet eden padişah kısa sürede ülkeyi toparlanmı, ekonomik düzelmeyi başlatmış ve "İlk Anayasamız Kanuni Esasi" 23 Aralık 1876'da ilan edilmiştir. 93 Harbi yani alışılan Osmanlı-Rus Savaşı yapılmıştır. Bu savaşı kazansak da yapılan konferansta sanki kaybeden biziz gibi gelen metin net bir dille reddedilmiştir. Kafkasya Cephesi'nde savaş patlak vermiş kazansak da komutanların tecrübesiz kararları nedeniyle savaşın sonlarına doğru kaybetmişizdir. Tuna Cephesi açılmış, Şıpka Geçidi savaşı verilmiş burası kaybedilmiş ancak bir Plevne Savunması yaşanmıştır ki, Burada adına şarkılar türküler yazılan benim de çok sevdiğim, hatta Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün de ileri de örnek aldığım kumandan dediği Gazi Osman Paşa vardır ki, bu paşamız 100000'den fazla Rus'a 30000 askeriyle karşı koymuş, savaşta esir edilmiş ancak Rus general ve Çar emriyle kılıcına dahi dokunulmamış, düşman askerlerinin kimseye hatta komutanların birbirlerine bile göstermedikleri saygıyı Gazi Osman Paşamıza gösterdikleri belirtilir. Avusturya, İngiltere, Fransa ve Almanya, Rus üstünlüğünü gördüklerinde savaşa karşı çıkmışlar ve 1878'de Berlin Antlaşması imzalanarak savaş kesin olarak sona erdirilmiştir. Daha sonra başta Rusların desteklediği Bulgar isyanları çıkacak ve Bulgaristan, Balkanlardaki en büyük toprağa sahip devlet olarak Dünya Savaşına kadar gidecekti. Tabi burada özellikle Balkan Savaşları ile Abdülhamit kendi devletini korumayı başarmıştır. Akabinde yıllardır Türkler ile yaşayan, yediği içtiği ayrı gitmeyen ve çok sevilen Ermeniler isyan başlatmışlar, Osmanlı'nın kendisinden bekleyip onlardan bekleyemeceği kadar dostluk kurduğu bu insanlar devleti arkadan vurmuşlar ve günümüze kadar gelen sorunların ve günümüzde bile devam eden düşmanlığın tohumlarını ekmişlerdir. Ancak Abdülhamid'in başarısını hazmedemeyen Batı; Erzurum Olayı, Sason İsyanı, Zeytun İsyanı, Van İsyanı, Makedonya İsyanı, Kresna Ayaklanması, İlinden Ayaklanması gibi ayaklanmalar çıkartmış, yedirememiş Yıldız Suikasti tertiplemiş ancak çok şükür ki Başarısız olmuşlar ve Türkler başsız ve devletsiz kalmamıştır. Burada Yıldız Suikasti, çok çok önemlidir. Papazyan'ın da söylediği üzere bir gerçek ancak bu kadar net açıklanabilirdi. Aynen aktarıyorum. "Başarısı Ermeni davasına bir fayda getirmezdi, başarısızlığı herhalde halkımızı büyük bir felaketten kurtarmıştı" diyerek gerçeği gözler önüne sermiştir. II. defa Meşrutiyet ilan edilmiş Jön Türk isimli yurt dışında Türk düşmanlarıyla çalışan bu grup birçok vatanseveri de kandırarak içine almıştır. Bu vatanseverler başta Enver Paşa olmak üzere bu harekete katılmışlar, 31 Mart Vakasını çıkarmışlar hatta bu olaydan sonra Enver bizzat Abdülhamit'in yanına gelerek özür dilemiş ve sonuçların böyle olamayacağını dile getirmiştir. Bu da artık Osmanlı'nın yıkılışı ve geriye kalan dönemlerin sadece göstermelik olduğunun işaretidir. Dünya Savaşı döneminde bu çok daha net olarak anlaşılmış ve Abdülhamid'e karşı duran birçok yazar bile onun varlığının önemini daha iyi kavramış ancak iş işten geçmiştir. 10 Şubat 1918 günü hayata gözlerini yummuştur. Mekanı cennet, ruhu şad olsun, uçmağa varsın inşallah.

V. Mehmet ya da bilinen adıyla Mehmet Reşat. Birçok başarısızlığa imza atan bir padişahtır (!) Kendisine 'kukla' demek istememekle birlikte açıkçası yaptığı işler, yabancılara verdiği önemi Türk halkına verememesi gibi nedenlerle ondan açıkça söylemek gerekirse nefret ettirmiştir. Örneğin hain Ermeni meseleleri vardır ki bu meselelerde Ermenilere milyonlarca para harcamış, kendi ordusunu giydirememiştir. Üstelik bu Ermeniler, Türk ve Kürt köylerini basmış, Van'da büyük katliamlar yapmış gene de o yaşamalarına izin vermiştir. Hatta belgelerle de bunu destekleyecek olursak, hem Osmanlı hem de Yabancı kaynaklar dönemin Ermeni nüfusunu bizim topraklarımızda 1.250.000 civarı belirlemiş, soykırım olduğunu iddaa eden akıl yumakları (!) da 1.5 milyon ermeni öldü demiştir. Para konusunda da 1915 yılında 25 milyon, 1916 yıl sonuna kadar da 230 milyon kuruş harcandığı belgelerle sabitlenmiştir. Mehmet ise bunlara yardım etmekten çekinmemiş, askerimiz silahsız, yiyeceksiz ve hatta kıyafetsiz savaşmağa mecbur bırakılmıştır. Bu Padişah adına tek olumlu bakışım açıkçası Mustafa Kemal'in orduya ve Türk Milletine kazandırılmış olmasıdır. Ülkede başka hiçbir faydası olmamıştır. Eski usüller bırakılmış, savaşa çıkan padişah zaten kalmamış, diplomatik tecrübesizlikler eklenmiş, 65 yaşında tahta çıkan padişah 9 yıl padişahlık yapmış ve 3 Temmuz 1918'de kalp yetmezliğinden 74 yaşında vefat etmiştir.

VI. Mehmet ya da bilinen adıyla Mehmet Vahdettin. Son Osmanlı padişahıdır. Onun döneminde ona kalan hiçbir iş yoktur. Sembolik olarak kalmış ve Saltanatın kaldırılmasıyla da son hükümdar unvanını almıştır. Savaş sırasında Veliaht sıfatıyla Almanya'da gezi yapmış ve bu gezide yanında Mustafa Kemal'de bulunmuştur. Onun için vatana ihanet etti, Mustafa Kemal'in öldürülmesini söyledi ithamları tamamen yalandır. Kendisi silik olduğu için el altından Mustafa Kemal'e destek vermiş, asla yılmaması gerektiğini söylemiş hatta bazı kaynaklarda ona Sancak veya Tuğra verdiğinden de bahsedilmiştir. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Sultan Vahdettin'in fahri yaveridir. Hatta bizzat kendisi padişaha telgraf gönderip, hükümeti Ahmet İzzet Paşanın kurmasını istemiş ve Vahdettin'de yaverinin istediği gibi yapmış, Harbiye Nazırlığını Ahmet İzzet Paşa almıştır. Mustafa Kemal'e de 9. Ordu Müfettişliği verilmiş ancak Vahdettin ona verdiği belgeyle yetkilerini bütün Anadolu'yu kapsayacak şekilde genişletmişti. Her ne kadar Mustafa Kemal'e karşı olduğu yazılsa da İngiliz kaynaklarında da verildiği üzere Padişah, İngilizlerden olan can korkusu nedeniyle meclis açılışına sağlığını bahane ederek gelmemiş ancak Mustafa Kemal Paşa'nın temsilcisi Kara Vasıf ile görüştükten sonra da meclisin açılmasını net bir dille emretmiştir.
Son olarak kitabı genel hatlarıyla değerlendirecek olursak, bence yazar oldukça net ve akıcı bir dil kullanmıştı. Okurken herhangi bir zorluk çekmedim. Kendisi de benim gibi bazı padişahların öldürülmelerinden oldukça kötü etkilenmiş olacak ki fazla da detaya girememiş. Varsın olsun, tarihimizi bu kadar net anlatacak, bu kadar güzel toparlayacak şekilde dili kullanabilen insanlar pek kalmadı. Yazarımıza, bize böyle eserler kazandırdığı için teşekkür, Osmanlı gibi büyük bir çınarı ayakta tutarak Fatihler, Kanuniler, Mehmetler, Selimler, Osmanlar ve nice Mustafa Kemal'ler için Allah'a şükrediyorum. Umarım ki sizler de böyle faydalı eserleri okur ve şöyle bir çağda, insanların birbirinden iğrendiği bir zamanda, tarihimizi ve kimin ne olduğunu görme ve bilme ayrıcalığına sahip insanlardan olursunuz. Hepinize, hepimize mutlu günler dilerim..

Soluk Mavi Nokta/Carl Sagan
Buradan bakıldığında dünya, pek de dikkat çekecek gibi değildir. Ancak bizim için durum farklıdır. O noktayı tekrar inceleyin. O, burası. Evimiz.

O nokta biziz. Üzerinde, sevdiğiniz herkes, tüm tanıdıklarınız, adını duyduklarınız, var olmuş tüm insanlar yaşamlarını o noktanın üzerinde geçirdiler.

Türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, kendinden emin binlerce inanış, ideoloji, ekonomik doktrin, her avcı ve her toplayıcı, her kahraman ve her korkak, uygarlığımızın mimarları ve yıkıcıları, her kral ve her köylü, her âşık çift, her anne ve her baba, umutları olan her çocuk, her mucit ve her kâşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir yıldız, her bir yüce önder, her aziz ve her günahkâr, işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciği üzerinde. Bir ışık ışınına gömülmüş halde.

Dünya uçsuz bucaksız kozmik arena içerisindeki ufak bir sahne. Bütün o komutan ve imparatorların yarattıkları kan nehirlerini hatırlayın. Tüm bu kanlar, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için, şan ve şöhretin efendileri olabilmeleri için aktı.

Bu noktanın bir tarafında yaşayanların, başka bir tarafında yaşayan ve kendilerinden neredeyse farkı olmayan, diğerlerine yaptıkları zulmü düşünün.

Yanlış anlaşılmaların sıklığını, birbirlerini öldürmeye ne kadar meraklı olduklarını ve öfkelerinin ne kadar hararetli olduğunu düşünün.

Duruşumuza, hayal ettiğimiz şahsi önemimize, evren içerisindeki ayrıcalıklı bir konumda olduğumuz yanılgısına, bu soluk ışık noktası tarafından meydan okunuyor. -Gezegenimiz, onu sarmalayan kozmik karanlık içerisindeki yalnız bir nokta. Sonsuz belirsizliğimiz içerisinde bizi kendimizden kurtarmaya gelecek birilerinin var olduğuna dair hiçbir ipucu bulunmuyor. Dünya, bildiğimiz kadarıyla yaşam barındıran tek gezegen. En azından yakın tarihimiz için, türümüzün göç edebileceği başka hiçbir yer yok. Ziyaret edebilir miyiz? Evet. Yerleşebilir miyiz? Henüz değil. Beğenin veya beğenmeyin, şimdilik, Dünya kalabileceğimiz tek yer.

Astronominin aşağılayıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de, ufak dünyamızın bu uzak görüntüsü, insan kibrinin ne kadar aşağılık olduğunu göstermenin en iyi yoludur. Bu, bana birbirimize daha iyi davranmamız ve gezegenimizi koruyup geliştirmemiz gerektiğinin önemli olduğunu anlatıyor. Bildiğimiz tek evi. O soluk mavi noktayı...

Carl Sagan

Dursun KARATAŞ, Kozmos - Evrenin ve Yaşamın Sırları'ı inceledi.
21 May 2017 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

“Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr onun üzerinde - bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.

Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza.