• Bu, nasıl bir kitap(?). Yoksa kitabın başında dediği gibi bir hayal ürünü eserden ziyade, neredeyse bir otobiyografi mi(?).

    İki bölümlük bir kitap, edebi anlamda roman denilebilir mi bilemiyorum. Biraz kısa duruyor sanki roman için. Fakat içindeki yoğunlukla ölçülürse birkaç roman edeceği şüphesizdir.

    Kitaba değinmeden önce yazarın bu kitabı yazdığı sürece biraz bakmak istiyorum. –Ki; kendisi bu kitabı sürgün dönüşünde yazmıştır.

    Dostoyevski, İnsancıklar adlı eseriyle yazarlığa giriş yapmış ve büyük övgüler toplamıştır. Hatta yeni bir Gogol doğdu gibi sözler duymuş ve epey büyük bir özgüven kazanmıştır. Fakat sonrasındaki eserlerde düşünceler değişmiş hatta alay konusu bile olmuştur. Onun gibi yeraltına çekilen yazarlar o sıralar iki grupta toplanmaktaydı. Slavcılar ve Batıcılar. Yönetimdeki Çar I. Nikolay ikisini de zararlı görmekle beraber Batıcıları tam bir tehdit olarak algılamaktaydı. Bir emriyle yargılanmalarını istemiştir. Ardından yargılanıp idama mahkum edilmişler ve idam mangasının önünde kurşuna dizilmek üzereyken Çar’ın insafa gelmesiyle (ya da korku salmak amacıyla da olabilir) idamı sürgüne çevirtmiştir. Sürgünde çok kötü zamanlar geçirmiştir Dostoyevski. Bir böcek gibi göründüğünü kardeşine gönderdiği mektupta yazmıştır.

    Ve sürgünden döner yaklaşık on yıl sonra. Yeraltından notları kaleme alır. Tam kırk yaşındadır. Kırk yaşında geçmişine bakarak yaptıklarını gözden geçirmiştir. Dolayısıyla kitapta kendi de tarif ettiği gibi yeraltına çekilmiştir. Yeraltı dediği yer gizli bir köşedir. Belki de hepimizin sahip olduğu bir yerdir.

    Birinci bölümde biraz sıkıcı bulduğum yerler olmadı değil. Fakat oralarda bile devamında bir genişlik kazanacağını biliyordum. İkinci bölüm, neden birinci bölümde kendine yaptığı eleştirilerin bu denli büyük olduğunu açıklar nitelikte ve daha akıcı okunmakta.

    Aynı zamanda kitapta (bilardo salonundaki subay) yönetime olan eleştirisini de belirtmiştir. Aslında eleştirel derinliği çok yüksek olan bir anlatımda bulunmuştur Dostoyevski. Bireyciliği kurtuluş olarak gören bakış açısı nedeniyle topluluklara olan karşıtlığını da kendine has diliyle ortaya koymuştur.

    Daha önce de yazmıştım, okuyanlar hatırlayacaktır: Bu adam pazar listesi yazsa okumak isterim. Çünkü öyle güzel aktarıyor ki, yaşamış kadar oluyorsunuz olayları. Son derece gerçek ve son derece iyi analiz ediyor insanların duygu durumunu. Detaylar o kadar ince ki, kısacık bir kitabı detaylara saplanıp kalmanız nedeniyle gerekenden çok daha yavaş okuyabiliyorsunuz. Karakterler hayal ürünü gibi değil (her ne kadar o, öyle olduğunu iddia etse de). O dönemde yaşasaydınız sokakta karşılaşacağınıza emin olabileceğiniz kadar net insanlar. Üstelik bu kitabın kahramanı da (anti kahraman mı denilmeli bilemiyorum) öyle normal bir kahramana benzemiyor. Tam tersi itici, can sıkıcı ve uzak durulası bir şahıs. Peki bu insandan yok mu bu dönemde? Elbette var. Belki biziz. Belki de çok yakınlarımızda birileri. Ama varlar. Bu, çok net!
  • – beni şimdi iyi dinle delikanlı. benim dünya görüşüm paraya dayalı bir iş adamının dünya görüşüdür. iktisat adlı ilmin yapıcıları biziz. sen sanıyor musun ki devletleri bir takım devlet adamları yönetir? devlet bir sembol; o sembolü simgeleyen adamlar birer göstermeliktir. aslında söz sahibi benim, ben, ben!.. ben istediğim için o umum müdür oradadır, ben böyle istediğimden bilmem kim mebus, bilmem kim bakan olmuştur. ben istedim mi birden alt üst olur ekonomi dünyası, mort olur bütün iş hayatı. doğrusu şudur, değişme imkanı olmayan şeyi değiştirmek deliliktir. zengin zengindir, fakir fakir. ne demekmiş zenginin malıyla mülküyle uğraşmak, onu paylaşmaya kalkmak. nedir sokaklarda görünen şu sloglanlar ha! düzen değişmelidir, şu olmalıdır, bu olmalıdır.
    + lütfen memduh bey, konu başka.
    – hiç de değil, işi gücü olmayan bir takım çocukların sözleriyle mi değişecekmiş düzen? ne olmuş düzene?
    +bakınız memduh bey, dünya görüşlerimiz o kadar ayrı ki…
    – para, para, para. parayı bulmak bile yeterli değil. onu işletmek, paraya para doğurtmaktır marifet. insan yakaladığı fırsatı değerlendirmezse, ona ulaşmak için en yakınını bile çiğnemezse, hiçbir zaman üne, servete kavuşamaz. bir adamda para yoksa allame-i cihan olsa havadır hava. napolyon böyle demiş. para! para! para! biz çarıklı erkan-ı harpler, biz patronlar olmasak hiçbiriniz bir işe yaramazsınız. de bakalım, devlet kapısında bir iş buldun, kaç para verirler adama? bu parayla ne halt edersin? diyelim ki ben sana kancayı taktım; hangi kapıda barınabilirsin? hangi işi başarabilirsin? ben kaba ama doğru konuşurum. böyle bir durumda tahsilin, gençliğin, yakışıklılığın kaç para eder? kaç para!?
    + bana bak efendi. senin paran benim için bir boka yaramaz! çünkü bileğimi bükemez, yüreğimi susturamaz.
    – ne dedin? ne dedin? sen bana kafa tutamazsın! ben denizleri yutmuş bir filim, sense cılız bir dere. sen bana lokma bile olamazsın!
    +ben ezenleri ezerim. ben soyanları soyarım. silahım ve bileğim yoksulların elindedir. yıkılmayan adam derler adıma.
    – konuşmamız burada biter yıkılmayan adam. savaşacağım kişiyi tanıyorum artık. güçlülerle savaşmak kıvanç verir bana.
    + savaşacağız öyle mi?
    – gerekirse…
    +gerekecek! sonunda birimiz ölecek.
    – sen öleceksin yani, ben kalacağım daima. ebediyen. çünkü sermayeyim. yiyip yutanım. sömürenim. yönetenim.
    + ben de halkım. halktan yanayım! yalnız zulmü değil, zalimi de yok etmeli!

    kolsuz kahraman wang yu
  • Hayatlar... Başı da sonu da kısmen aynı olan, sarmal bir düzen içinde sayısız neden-sonuç ilişkisi. Kendimizinkinin merkezinde dururken, tercihlerimizle yön verdiğimiz sayısı belli nefesler topluluğu. Tabi bu tercihler bazı hikâyelere kenarından, köşesinden veya ta ortasından müdahale ederken, bizim için kurulmuş bu alem içinde halleniyoruz. Hislerimiz duyguları, duygularımız kararları, kararlar davranışlarımızı, davranışlarımız hayatımızı etkiliyor. İstediklerimiz de biziz istemediklerimiz de.
    İşte bu gerçeklik burgularını gayet anlaşılır bir şekilde anlatan ve hissettiren kitaplardan biri Anna Karenina. Klasik ismini fazlasıyla hak ettiğini düşündüğüm, nasıl oluyor da sadece his dünyasında yaşanılan şeyler böyle kolayca satırlara dökülmüş? demekten kendimi alamadığım kült bir eser. Anlatımının basit ve hayata yakın olduğu aşikâr. Anlatımda ustalıkla yapılan seçimler okurken oluşan soru işaretlerini ortadan kaldırıyor. Kahraman önceleri bir süre ortalarda gözükmezken sonrasında ilk intibasının aksine hallere bürünüyor. Tabi hikayede birkaç asıl karakterin etrafında dönüyor.Yazarın arayışının tezahürü romanın her yerine serpilmiş. Özellikle birisi onun ağzıyla konuşuyor. O dönemlerin kült yaşantısı içinde her daldan dem vuruyor. Din, inanç, ticaret, işçi, memur, geçim kaygısı, sevgi, saygı, rekabet ve özellikle de ihanet. İlginçtir o dönemde moda mı bilmiyorum, eşlerin birbirini aldatmasıyla alakalı örnekler normalmiş gibi anlatılıyor. Bu yüzden hikâye boyunca karakterler tahmin edilen özelliklerini koruyamıyorlar.
    Yazar arayışını kitabın sonunda buluyor gibi görünse de sonrasında yazmaya devam etmesi daha bulamadığının kanıtı belkide.
  • Şu noktaya bir daha bakın. O burada. O yuvamız. O biziz. Sevdiğimiz herkes, bildiğimiz herkes, şimdiye dek duyduğumuz herkes, gelmiş geçmiş herkes hayatını onun üzerinde yaşadı. Türümüzün tarihi boyunca sevinç ve acılarımızın tümü, kendinden emin binlerce din, ideolojik ve ekonomik doktrin, her bir avcı ve toplayıcı, her bir kahraman ve korkak, medeniyetin her yaratıcı ve yıkıcısı, her bir kral ve köylü, birbirine aşık her genç çift, her bir anne ve baba, ümit dolu çocuk, mucit ve kaşif, her ahlak eğitmeni, her yoz politikacı, her "süperstar", her "üstün lider", her aziz ve günahkar burada yaşadı; gün ışığında asılı duran bir toz zerresinin üzerinde...
  • Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her “yüce önder”, her aziz ve günahkâr onun üzerinde – bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

    Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

    Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

    Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.

    Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza…”
  • "Okuduğum bütün romanlar sahici bir başlangıçla bitsin istedim."

    ‎ Romanın bitiş cümlesiyle başlamak istedim ben de. Bitmemiş, bitememiş bir roman.. Ve 'belki de hiç bitmeyecek hayatlar' kapılarını aralıyor bu iki kapağın arasındaki 316 sayfada bize.Kitabı okurken inceleme metni oluşturmak gibi bir düşüncem yoktu; ancak karakterlere ait birtakım düşüncelerin günlerdir kafamı meşgul etmesi ve - özellikle- kitaba dair daha önce bir incelemenin yapılmamış olmasından doğan sorumluluk hissiyatıyla kendimi bu satırları yazarken buluyorum.

    ‎Neden bu kitabı okumaya karar verdim? Ne umdum? Ne buldum? İnceleme genel olarak bu başlıklar altında (en çok son soru) çok dallanıp budaklanmadan, konuyu dağıtmamaya dikkat ederek(-teen, bade süzerekteen, inci dizerekteeen gel canım gel ammaaan) bitirmeyi planlıyorum. (Hiçbir zaman planladığım gibi gitmedi hayatım.)

    ‎Darbeler, suikastler, ihtilaller benim için de merak konusu olmuştur hep. İşin gündemde tutulan siyasi boyutundan ziyade asıl merak ettiğim tarafı 'gündemde tutulması gereken' toplumsal boyutudur.Üç Beş Kişi, 12 Eylül öncesi toplumsal yapıyı gün yüzüne çıkarmak gayesiyle ortaya konmuş bir roman.

    ‎Yedi bölümden oluşan bir kitapla karşılaşıyoruz ve her bölüm, karakterlerin biri tarafından anlatılmakta, daha doğrusu düşünülmekte. Bu 'düşünmek' fiili o kadar başarılı ve gerçekçi yapılmış ki yazarın, insanların psikolojik analizleri ve bunu okuyucuya aktarımı konusundaki yeteneğini yadsıyamayız. Geçenlerde bir incelemede, yazılanların yaşananlar mı karakterlerin düşünceleri mı olduğunun ayırt edilemediğinden yakınıldığını görmüştüm, belki bu yüzden ilgimi çekti bu nokta, bilemiyorum; fakat "aklından şunları geçirdi, bunları düşündü" gibi belirleyici ifadeler kullanılmamış olmasına karşın, sokağa çıkma yasağına az bir zaman kala, bilmediği sokaklarda varlığından emin olmadığı bir insanı ararken vurulduğunu, ertesi gün Kısmet'i gardan almaya gidemediğini ve Kısmet'in başına gelenleri okuduğunuzda üzüntü hissetmiyorsunuz çünkü siz de Murat'la birlikte bekçi düdüğünün sesiyle gerçek dünyaya dönüp yabancısı olduğunuz sokaklarda adımlarınızı hızlandırmaya başlıyorsunuz. Ya da hepimiz Türkan Hanım oluyoruz, daldığımız deriiin düşüncelerden soğuyan çayımızla uyanıyoruz yüzümüzü buruşturarak... Sanki Kısmet biziz de, şişlerimize ipi anlamlandıramadığımız hız ve serilikte dolayıp birbiri içinden geçiriyoruz, 1.15 treniyle İstanbul'a kaçarken yakalanıyoruz evden çıkar çıkmaz, annemizin üzüntüsü, konu komşunun rafa kaldırılmış dedikodularının gün yüzüne çıkarmasıyla duyduğumuz hicap, Türkan Hanımın 'o sırayı yanlış ördün galiba' demesiyle gözümüzü açıyor. Benzeri örneklere sıkça karşılaşıyoruz. Eklemek istediğim bir diğer konuda biraz yardım alıyorum Özdemir Asaf'tan: "Baktım kimde ben ne kadarım?/Kim bende ne kadar kalmış diye..." Kitabın son sayfasını da çevirdikten sonra bu üç beş kişi için kenara çekilip kimin kimde ne kadar olduğunu siz tartmaya başlıyorsunuz çünkü Adalet Ağaoğlu, bu sözün uygulamalı pratik kitabını almış, tutuşturmuş elimize.

    ‎Kitap, 80'li yılların ortalarından başlayarak 60'lara doğru bireylerin özlemle yad ettikleri anılarına geri dönüş şeklinde karşımıza çıkıyor, binevi zaman yolculuğu. Ancak, zamanı yıllardan saatlere indirgediğimizde gerçekten çözümlenmesi güç bir yapıtla karşılaşıyoruz. Hemen her bölüm ‎“Gece. Haziran. Ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var daha." şeklinde başlıyor. Zaman zaman kendimizi düşünmekten alıkoyamadığımız "Acaba falanca şu an napıyo?" fikri geçer ya, işte romandaki 'şimdiki zamanı' bize anlatan kelime grubu bu ve bu andan başlayarak karakterler geçmişe gidiyorlar. Belirtmek zorundayım ki ben ne yazık ki kitap bittikten sonra "Niye hep bu kalıbı kullanmış? " soruma yanıt ararken anlayıveriyorum böyle bir durumun varlığını. Okurken herkes için ortak bir zamanın olduğunu anlayabilmiş olsaydım heralde benim için bazı detaylar daha anlamlı hale gelirdi, bu kadar kafa yormak zorunda kalmazdım.

    Kısaca karakterlerin 'kim olduğundan' bahsetmek gerekirse, ‎Eskişehirli Emin Bey dönemin (40-45 dönemleri olacak) CHP'de söz sahibi kimselerinden. İki çocuğu var, Türkan Hanım ve Ferit. Devam eden yıllarda Türkan, DP'de ağırlığı bulunan Ahmet Kaymazlı'yla evleniyor. Kısmet ve Murat da bu çiftin çocukları. Yani zengin bir aile. (milletvekili olup da fakir olacak halleri yok ya, benimki de laf..) Kardelen, Kısmet'in en yakın arkadaşı. Neval Rıfatzade, kökenleri Osmanlı saraylarına uzanan bir kocanın 3 karısından biri. Farklı babalardan,iki kızı var Belgin ve Selmin. Bu iki aileyi birbiriyle buluşturan şey de Murat'ın Selmin tutkusu. Kitabın başlarında ana karakterinin Murat olduğu düşünülüyor ancak, olayların merkezinde olan asıl kahraman Kısmet. Kısmet'in sadece kalbinin sesini dinleyerek, aile ve toplum baskısını arkasında "bırakabilerek" kendisi için yaptığı ilk şeyle bitiyor.

    ‎ Somut olarak kitapta 'siyasi olayların' örnekleri bulunulan döneme göre az, başta da belirttiğim gibi. Gece ikide başlayan sokağa çıkma yasağı ve ertesi gün duyulan bugün şu kadar ölü şu kadar yaralı...İnsanların tepkisizliğini, alışmışlığını, boşvermişliğini o kadar güzel ifade etmiş ki yazar.. Hayır, herhangi bir şey söylemiyor, okuyucunun gözüne sokuyor yalnızca, karakterlerin günün telaşesi içinde bunu fark edemeyişini gösteriyor bize. Ferit Sakarya, içkisini yudumlarken düşüncelerini bölen 5 ölü, 8 yaralı haberi... Sonrasında gelen umursamazlık ve hiçbir şey olmamışçasına düşünmeye devam etmesi...Hatta şaşırmam gerekirdi belki ama kimsenin ölmediği bir geceyi hayret edilecek bir durum olarak görüyorlardı.
    ‎Bu dün de böyleydi, bu gün de böyle, kabul etmek istesek de istemesek de yarın da böyle olacak(diyor ya Adnan Yücel,"Bitmedi daha, sürüyor o kavga ve sürecek..." öyle işte..).Toplumumuz farklı kılıklara bürünmüş aynı acılara alıştırılıyor, alıştırıldı.
    ‎Konudan sapmayayım zira değinmek istediğim başka noktalar da var.

    ‎Hepimiz dedelerimizin, annelerimizin, babalarımızın sevgilerini, mutluluklarını, üzüntülerini göstermemelerinden zaman zaman sitemkar olmuşuzdur.(Sana sitem ettiysem sitem sevgiden doğar, diyor Buray) Bu durum yazarın da üzerinde durduğu sorunlardan biri ve bu problem Türkan Hanım ve Kısmet üzerinden anlatılıyor. Bir dizinin fragmanında "Bu ailede herkes birbirini seviyor ama kimse birbirine şevkat göstermiyor" şeklinde sözcükler sarf etmişti oyuncu, ne diziyi hatırlıyorum ne diyeni(Bilinçaltı denen o şey her neyse hayran olmamak elde değil!).Türkan Hanımın serzenişlerini okurken aklıma geliveren bu tesadüf eseri karşıma çıkan replikle gün yüzüne çıkıyor sözcüklere dökülmeyi bekleyen fikirler.
    En basit şekliyle, aile toplumun temel taşıdır ve bütün canlılar sevgiye muhtaçtır. Bir annenin çocuğunu sevdiğini hissettirememesi onu yalnızlığa iter. Yalnız kişi mutsuzdur ve bu mutsuzluğu ortadan kaldırmak için tabir doğruysa sevgi dilenir tanımadıkları insanlardan...Ve çoğunlukla ardından pişmanlık getirir bu arayış, daha geniş bir çerçeveden bakılarak adlandırılacak olursa bu durum, "ahlaki yozlaşma" uygun bir ifade olur. Kitapta üstünde fazlaca durulmuş bu konunun.

    Durulmuş da...

    Herkes mi birbiriyle votdiri votvot, zotdiri zotzot kardeşim ya?

    Sonra vay efendim Türk dizileri bugün niye böyleymiş! Eski Türk filmlerinin tadı yokmuş... Böyle romanlar yazılırsa, 35 sene sonra elbette, çocuğun cici annesiyle ablası aynı kişi olur, ya da aynı çocuğun babasıyla ablasının karı koca olduğu beyin yakan aile tablolarını ağzımızı ayıra ayıra izleriz.(bkz: Fazilet Hanım ve Kızları).

    Şöyle bir göz atacak olursak, büyükten küçüğe başlıyorum:
    Emin Bey... Seksenlerine gelmişsin(tahmini), herkes ölümünü bekliyo, dilinden bir saniye bile ayetleri düşürmüyosun(hem de mealini ezberlemişşin), sen yorganını düzelten torununun elini tutup tövbe estağfurullahlık şeyler yapar mısın ? Yapma. Hadi yaptın diyelim.
    Ya sen Türkan Hanım, babanın başında Kur'an okumaya karar vermişken elalemin adamlarıyla ayıplı hayaller kuruyosun ? Adalet Ağaoğlu'nun bulunduğu çizgiyi az çok biliyoruz. İnsanın aklına hoş olmayan düşünceler gelmiyor değil lakiin bunları hemen kışalıyorum ve Neval Rıfatzade'yi sahneye davet ediyorum. Kendisi 'cinsel özgürlük' adı altında votdiri votvot, zotdiri zotzotta sınır tanımıyor. "Ey tanrım bana üç tane, üç de yetmez beş tane, beş de yetmez yediiii taneee ver veer veeeer"in hayat bulmuş hali yani.İki kızını da bu şekilde yetiştiriyor. Herkesin kendi kararı, kendi yaşantısı, bu bir tercihse eğer eleştirmeyi pek doğru bulmuyorum. Eee,hazıra dağlar dayanmaz. 'Gece, haziran ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var'ken kulağımıza çalınan görüntü: "Bir kedim bile yok, anlıyor musun..." İki kızımız da bundan nasibini almış haliyle.Ehh hayat bu, ne getireceği belli olmuyor, tamam, ama ey yüce rabbim, sen bu kadına nasıl bir çaresizlik yaşattın da "eğlendiği" bir adamla evlendirdi bu kadın gurur duyduğu kızını? Sana müstehak "şimdi" üst kattan gelen seni uyutmayan 'hatasız kul olmaz hatamla sev beni'ler..Sonra tövbeler tövbesi çektiren, oda arkadaşımın diş gıcırtısıyla beynimin delindiği geceler hatırıma düşüyor, tüylerim diken diken oluyor...
    Affet Neval Hanım, kimse hak etmez böyle şeyleri diyerek diğer talihlimiz olan Ferit Sakarya'ya geçiyorum. Bu karakter özellikle yazarın okuyucuya sevdirmek istediği bir karakter. Kendini sanat alanında olsun, eğitiminde, işinde fazlasıyla geliştirmiş birisi. Eskişehir'de(aslında Türkiye'de demeliyim) sanayinin gelişmesi adına büyük işler başarmış, ülkenin kalkınmasına destek olmak amacıyla (hiç cebine girecek paranın hesabını yapar mı canııım) sürekli fabrikalar kurarak aileden gelen saygınlığa saygınlık katmış, herkes tarafından takdir gören bir kişi. Kitabın bir bölümünde Porsuk Çayı'nı temizlettirdiği anlatılmış, bu kısmı okurken suratıma yerleşen aptal gülümsemeye mani olamadığımı fark ediyorum. Bir 15 yılı var, gökkuşağından nehirler çizdiğim resimleri anımsıyorum ve ardından bu sanat eserlerime(!) ilham kaynağı olan teyzemi.. Eskişehir'de okuduğu dönemlerde Porsuk'un bir gün mavi, bir gün kırmızı,ertesi gün yeşil.... her gün başka bir renkte aktığını söylemişti. Bunun o zamanlar benim icin ne kadar masalımsı olduğunu da varın resimlerden anlayın işte.. Anlayamıyorum tabi o zaman fabrika atığının ne demek olduğunu, kötü bir şey olduğu ezberletilmiş ama hayallerimde çok güzel görünüyor, ne yapayım, seviyorum :) Konuyu dağıtmam demiştim di mi? Ferit Beyle devam ediyoruz.. Bütün kızların(en yakın arkadaşları dahil) aşık olduğu-45 yaşında, evli olanların bile- yakışıklı, boylu poslu, dik duruşlu, havalı yürüyüşlü o aranan insan kendileri olur, fazla methetmek istemiyorum zira ben bu karaktere pek ısınamadım. Bu adam çok güzel bir kızla hoşuna giden bir gece geçiyor, kız kendisinden yaşça epeyi küçük. Bu pek anormal değil, karını da aldatmışsın bu da artık alıştığımız şeylerden ancak bu kız, senin abilik hatta babalık etmen gereken yeğeninin yıllardır tutkuyla bağlı olduğu kızsa?
    Bizim toplumumuzda bu var mı gerçekten? Biz böyle günlerden mi geldik? Benim dinlediğim, okuduğum, gördüğüm; bi kıza -ne kadar boncuk dağıtırsa dağıtsın- karşı bir şey hissetmişse bir genç, aileden birini bırak, bu adamın arkadaşları bile yan gözle bakmayı "aklından geçirmezdi".Yanlışım varsa düzeltin. Peki o geceyi düşündüğünde içinde en ufak bir vicdan azabı olmadan hissettikleri... Yazar için yine hoş olmayan düşünceler uçuşmaya başlıyor ve yine gerçekliğine inanmak istemediğim için Kısmet'e geçiyorum.
    Sevmediği bir adamla bir evlilik yapıyor, sevdiğinin peşinden gitmeye korktuğu için kendini bu evliliğe mecbur hissediyor, -hoş, istemiyorum demesinin de pek etkisi olmazdı- kocasıyla yakınlaştığında hep bir kıyaslama içinde buluyor kendini. Ancak bu kıyaslama iki kişi arasında değil, kocası, sevdiği adam ve kardeşi.

    Umarım ben fesatımdır da bu kıyaslamaya dahil olan kardeş düşüncesi gerçekten masumdur.

    ‎Bütün bu ahlaki yozlaşma örnekleri bir araya geldiğinde roman anlamını yitiriyor benim için, her biri ayrı ayrı, tek başına işlenmiş olsa inandırıcılığını-belki de gerçekliğini- yitirmez, amma velakin az önce yazarın insanların iç dünyasını aktarma konusundaki yeteneğini ifade etmişken, tamamıyla zıttı bir düşünceye sahip oluyorum burda. Yani, bu durum kabul edemeyeceğim şekilde fazla ve absürt. Ben bunları düşünürken, Müge Anlı "Bir şey mı dediniz?" diyor el sallayarak, "bir cinayeti çözmeye çalışırken köydeki kadınların bütün sevgililerini ifşa ettiği" programın tekrarını yayınlıyor benim için.. Teşekkürler...

    ‎ Hatıraların canlandığı bölümlerin birinde çiftçilerin şehre göçmelerinden yakınılıyordu. Bunu okuduğum günün akşam haberlerinde, üretimin azaldığı, çiftçinin kente göçtüğünü hatırlatıyordu spiker ve ekranlara bir köy kahvesi geliyor. Muhabir köy kahvesinde oturan çiftçilerle muhabbet ediyor, dertlerini dinliyor. Köylülere takım elbiseleri giydirilmiş, kavruk yüzlerinde gizleyemedikleri bir heyecan, önceden çalışıldığı belli olan bir takım sözler... Keşke o amcaya nasıl yaşadıklarını, 1 hafta boyunca ne yediklerini, nasıl karınlarını doyurduklarını anlattırsaydınız... Ardından, bir uzman geldi ekranlara. Devletin sertifikasız tohuma destek vermediğini hatırlatıyor, üreticinin 1 liraya sattığı tohumu, 19 liraya ihraç edildiğini belirtiyordu.
    ‎ """Vergileri, masrafları hariç..."""
    Üreticiye kaça mal olacağınını ne önemi var ki? Çiftçi üretsin biz de alalım, önemli olan tek şey var o da: BEN! Kimse bana bunun aksini iddia etmeye çalışmasın, 50 yıldır biz bu sorunu ÇÖZMEMİŞSEK, çiftçiliği canlandırmaya yetecek kadar çiftçiyi asgari ücretle 300 koyun verip döndüremezsin o topraklara.. Bu konu hakkında söyleyecek çok fazla şey var ancak
    Fazlasıyla uzattım...

    Bitiyorum :) Böyle farklı ve zekice hazırlanmış bir kitabın bu kadar az okunmuş olması beni hayal kırıklığına uğratsa da hak ettiği yere geleceğini umuyorum. Belki birgün bir buluşma icin bu kitap kararlaştırılır da, hitap ettiği kitleye ulaşılması adına önemli bir adım atılmış olur. Okuyan herkesin kendinden bişeyler bulacağı geniş bir konu skalasına sahip..Kapılar aralanmış ve o kapıdan girmenin okuyucunun isteğine bırakıldığı bir eser. Ne yaşanmışlıkları gün yüzüne çıkarır... Ne muhabbetler döndürür...

    ‎Burdan yetkililere sesleniyorum!

    Gereğinin yapılmasını arz ederim:)

    Sürç-i lisan ettiysek affola...