• BİTMİŞ YOLU YÜRÜMEK

    Uykusuzluk yeni bir durum değildi benim için, yalnız da olduğumu düşünmüyorum. Tıbbi bir durum, ruhsal bir durum falan söylemleri var her yerde, konuşmayan da gözüyle söylüyor: Uyuyamıyorsan sıkıntı hacı...


    Yine uyuyamıyorum, düşünüyorum. Seni göremiyorum bari ihtimalini gözden geçireyim diyorum, yok sonuçlar iç açıcı değil. Senin beni görebilme ihtimalin, o hiç yok. Hiç mi yok sorusundan korkuyorum çünkü peşin peşin söylüyorum. Düşünüyorum, seni hangi hayalden, rüyadan çıkardım da vücut buldun. Bu düşten de istediğimi alamıyorum. Boktan işler... Saat de bunları düşünmeye çalışırken gece yarısını geçmiştir diyorum. Evet geçmiş saat sabahın 8'i. Üstümü giyip evden çıkıyorum, saçlarım boşlukta salınıyor. Dolmuş geç gelmiyor Allahtan yoksa beklerken uyurdum. Çünkü beklerken uyumak dolmuşta uyumaktan daha olası bir durum, uzatmayan kaldı mı koordinasyonunu sağlarken ya da öndeki bonus kafanın Metallica'sını dinlerken uyu uyuyabilirsen. O kadar konuşup bir de ritim tutmama ne demeli. Neyse ki yolculuk bitiyor cümlesinin henüz başındayım... Dolmuş ani bir fren yapıyor. Çok uzun bir zaman geçtiğini sanmıyorum gözlerimi açıyorum.

    Ön cam patlamış, biz de hep beraber öne doğru uçmuşuz. Uzun atlama değil, uzunca uçma. Bakıyorum, bu kadar az kişi değildik sanki. Meğerse 3 kişi ön camdan fırlamış. Herkes birbirine yardımcı oluyor, kapının kırılmasıyla dışarı çıkıyoruz. Ben uykudayım sanıyorum, o kadar uykusuzluk yaşadım ama ayakta bile böyle rüya görmedim. Çıktığımda bağırış çağırış uyumadığımı daha net anlıyorum. İyiyim, sadece bacağım biraz, ayağım biraz şeklinde açıklamaya çalışıyorum kendimi. Ayağıma bir şey takılıyor. Bir cüzdan. Mor. İki bölümü birbirinden ayrılmış, bir kaç tane fotoğraf gözüküyor parlak kaplamalı bölümlerinde. Bu cüzdan kimin demeye kalmadan yaşlı kadın:
    -Benim cüzdanım çocuğum pazara çıkmıştım ben, ben elma, ben diye kekeliyordu... Su getirdiler, önce yaşlı kadına, sonra kendime içirdim. İçirdim evet içmek değildi o çünkü, ellerim hâlâ titriyordu ve kavrayamıyordum şişeyi acıdan, teşhis 'et ezikliği'reçeteyi yazdım bile. Tamam diyorum, tamam korkmayın, iyisiniz, yaralı değilsiniz geçti, hatta burdan pazara bile gideriz ağlamayın. Pazar şimdilik kalacak, hastaneye gidiyoruz diyorlar, herkes muayeneden geçecek. Benim ayak bileğimde çatlak var, sarıyorlar, boynuma da bir krem, hemen teyzenin yanına gidiyorum seke seke. Ağlıyor:
    -Oğlumu aramayın dedim, zaten o... neyse, deyip gözlerini indiriyor.
    -Torunum elmayı çok sever, doktor bol vitamin dedi.
    Daha 3 yaşında annesizmiş, annesiz ve vitaminsiz. Cüzdanımdan para alıp, kafeteryadan elma alır mısın varsa 2 3 tane diyor. Bir kendime bir ona bakıyorum, beli incimiş, kolu kırılmış onun sağ kolu, tamam karşı tarafta hasar daha büyük. Cüzdanı alıyorum, fotoğraflara yine bakamadan, parayı alıp 3 tane elmayla dönüyorum, kırmızılardan. İlaçlarımız yazılıyor, taburcu ediliyoruz. Zar zor ikna ediyorum onu eve bırakmaya. Taksiye atlıyoruz öveçler diyor, vadi apartmanı. Diyorum teyzem bu kadar zenginsin, taa pazarlarda ne işin var? Binadan içeri giriyoruz, asansörle diyor -2'ye ineceğiz. Kapıyı başka bir yaşlı kadın açıyor, yine bir feryat figan ne oldu sana'lar falan, içeri geçip oturabiliyoruz sonunda. Boynumda hafif bir ağrı der demez kadın, teyzeyi yatırıp geliyor, boynumu ovuyor, kremimi sürüp tülbentle sarıyor. Ayağıma da bir sandalye getirip uzat lütfen rahat ol diyor. Bir de sıcak çay, kakaolu kek, kendime geliyorum. Tanışalım diyorum Zümrüt ben, ben de Ayşe diyor, teyzenin adı da Filiz. Dünürüm.


    Akşam olmuş, ben uyumuşum, bir koltuğa yatırıp, üstümü örtmüşler.
    Tam geriniyorum uzunca, uyanıyorum derken yanımda biri olduğunu anlıyorum ağır çekimde açıyorum gözlerimi. Korku mu ürperti mi bilmiyorum, tanımadığım bir his. Bakıyorum, biri yan taraftan omzuma dokunuyor. Çığlığı basıyorum. Sakin olmam için bir şeyler söylüyor galiba. En azından hareketlerinden bunu anlıyorum. Sakin olmaya çalışıyorum ama gözlerine baktıkça daha çok ürperiyorum. Gözümü yere eğip sakinleşiyorum. Elini uzatıp dizime koyuyor, o kadar sıcak ki eridim sanırım.
    -Sakin olun lütfen geçti.
    Diyorum ki o gözler bir defa gerçek, çok kez de rüyamda...

    En son gözümü açtığımda beni öpüyordu. O yüzden tekrar kapatıyorum. Göz açıp kapayıncaya kadar 3 yaşında tutkusunu evladına değişen bir annenin çocuğuna anne oluyorum, gözlerini cüzdandaki fotoğraflar arasında iki saniyeden fazla göremediğim, rüyalarım olmasa yüzünü bile bilemeyeceğim bir adamla da ruh eşi. Günlük bir yoldan uzun bir yolculuğa uzanıyorum. Hayat veremiyorum belki ama o hayatı besleyen dallardan biri oluyorum.
    ...
    Gerçekte kaybettiğim bütün rolleri yazdım yine kendime, kazada yalnızmışım ve kurtulmuşum, ve ve ve. O sırada muavin kahve mi çay mı diye soruyor, çay diyorum. Emre de çok severdi, bir de süt yok mu, ikisini karıştırıp içsem, maalesef diyor muavin. Ağlama nöbetleri geçirdiğim de annem sütlü çay yapardı bana, ikisini birlikte anmış oluyorduk böylece. Süt kokan birine özlemimi anca böyle gideriyordum. Yolculuk bitti, okula gelmiştik. Sadece bana ait olan tek rol vardı artık. Kentten o kadar yolu tepip müzik yapmaya nasıl geliyormuşum bu köy'e, bu çocuklar için miymiş hepsi, peh!... Ne yapsam sevinirsiniz acaba? O kazadan kurtuldum evet, yıllar önceydi. Her şeyiyle sevdiğim adamı, dünyadaki her şeyden güzel kızımı müzik olmasa nasıl böyle anabilirdim. Anmak, mazi'yi hatırlamak, unutmuş muydum sahi, yaptığım şey bu muydu?
  • Aslında bir etkinlikle başladı her şey. Sevgili arkadaşım Roquentin ‘in açtığı ileti ile. Sabahattin Ali kampı yapmışlardı ve paylaştıkları bilgiler doğrultusunda, öldürüldüğünde yazarın çantasından çıkan Modeste Mignon ve Yevgeni Onegin adlı iki eser ile ilgili konuşulmuş. Bunun üzerine de Sabahattin Ali’nin bir bildiği vardır diyerekten bu eserleri okuma etkinliğine davet etti bizleri Elifçim. İyi ki de etmiş.

    Sürekli kitaplar üzerine araştırmalar ve listeler yapan birisi olarak bu kitabı görmemiş ve duymamış olmak beni hem üzdü hem de şaşırttı. Çok uzun yıllar öncesini saymazsak, Balzac’a ilk başladığım kitap sayabilirim Modeste Mignon’u. Tam bir klasik. Her şeyi ile belli bir ağırlığı olan, okunması gereken bir eser. İlk sayfalarında biraz kafanız karışıyor; kim kimdi, ne söylemişti, bunu hangisi yapmıştı vs klasiklerin o ağırlığını ve ilerleme zorluğunu hissediyorsunuz biraz ama sabrederseniz bunun karşılığını alacağınızdan emin olabilirsiniz.

    Kısa bir şekilde bahsedersek; asıl adı Honore Balssa olan yazar daha sonra değiştirip Balzac yapmış ve ‘de’ ön takısını da eklemiş. Köy kökenli bir ailenin çocuğu. Hayatı boyunca edebiyata ilgi duymuş ve bunun için asıl alanı olan hukuğu bir kenara itmiştir. Aşırı dozda kahve içerek geceleri sabahlara kadar eserlerini yazmak için uğraşıyormuş. Zenginlik ve ün hayranlığıyla hayatını sürdürmüş ve aşk hayatına da bu hırsları üzerine yön vermiş. Hayatına giren tüm kadınlar kendisinden yaşça büyük ve zenginler. Maddi sıkıntılarını da genellikle bu sayede aşıyor.

    Eserin bir çok kısmından otobiyografik ögeler taşıdığını yazarı biraz tanıyorsak anlayabiliriz. Canalis ve Balzac’ın ün ve zenginliğe olan düşkünlüğü, Modeste’in ablası Bettina’nın yaşadıklarının çok benzerini yazarın kız kardeşinin de yaşamış olması, Modeste ile La Briere’nin mektuplaşarak aşık olması ile Balzac’ın son aşkı Eveline Hanska ile de 15 yıl boyunca mektuplaşması gibi. Eserin başında da Polonyalı bu kadına ithaf yazısı vardır.

    Güzeller güzeli, asaleti ve zekası ile herkesi büyüleyen Modeste.. Edebi yanı ağır basan, şairane ruhlu bir insanla birliktelik kurmak ister. Okuduğu kitabın şairine mektup yazarak hayranlığını belirtmeye karar verir. Peki bu yazar sizce Modeste’in umduğu gibi birisi midir? Yazdığı şiirlerde yansıttığı hisler gerçek karakteri midir? Bir çok kişiden hayranlık mektupları alan Canalis bu mektubu dikkate almaz ve sekreteri La Briere Modeste’ye cevap yazar. Yazdıkları ile mest olur karakterimiz. Tabii olunmayacak gibi de değil. La Briere’nin mektuplarındaki içten ve güzel sözler benim bile kalbimi kazanmadı değil. Bir oyun gibi başlayan hikaye aşka dönüşürse ne olur dersiniz? Neler olmuyor ki.. Düellolar, atışmalar, egoların çarpışması, kibir, gurur… Bir pembe diziye dönüşüyor biraz ama daha farklı ve biraz daha asil bir şekilde. Tam da bu kısımlarda işte hikaye sizi kendisine iyice çekiyor. Ama yalan üzerine kurulan bir ilişki tabii bir takım sıkıntılara yol açıyor. Peki kim bu aşk savaşının galibi? İşte bu tatlı, bol çekişmeli, kimi zaman kibrin kimi zaman gerçek aşkın masum dünyasının, dostluğun, güvenin vb bir çok duygunun güzel çıkarımlar ve diyaloglar halinde yansımasını okuyacaksınız. Saflığın egoların beslenmesiyle nasıl kurnazlık ve ukalalığa dönüştüğüne, aşkın hem tatlı hem acı taraflarına tanık olacaksınız.

    Yer yer Fransa ile ilgili yergiler, döneminin özellikleri, siyaset üzerine atıflar, Napoleon ile ilgili bir takım sözlere de rastlayacaksanız. Yani bu kitapta ne ararsanız var! Modeste’in kitaplara olan düşkünlüğü üzerinden eserlerle ilgili bilgiler, karakterlerin konuşmalarından mitolojik bir çok ögeler de bilgilerinize yenilerini ekliyor. Balzac’ın büyük gözlem yeteneği, empatisiyle kadınlar üzerine yaptığı değerlendirmeler de onun ustalığını gözler önüne seriyor. Ne desek az belki de. Sanırım boşuna ‘romanın Shakespeare’i ’ olarak anılmamış.
    Okunmalı, okutmalı bu eseri. Yaşatmalı.
    Teşekkürler Balzac.
  • Şükrü Erbaş, eşi Hatice Erbaş'ın ölümünün ardından biriktirdiği şiirleri bu kitapta topluyor. Birçok mısra ölümü iliklerine kadar hissettiriyor insanın. Bir adam kahve yaparken bile halâ eşinin öldüğünü düşünmeden ona da yapabilir mi? Şükrü Erbaş yapıyor.. Tek solukta okudum. Sevmek gerek, sadakatli bir şekilde.. mısralar bunu gözler önüne müthiş seriyor.. okunmalı..

    Burak Abatay'ın bu kitap hakkında düşüncelerinin bir kısmını da paylaşmak istedim. Şöyle:
    "Bilmiyorum, kaç kere uzun uzun iç çeker bir insan bu kitabı okuyunca. Kaç kere kitabı kapatır da etrafına uzun uzun bakar ve ölümlülüğü hisseder. Şükrü Erbaş, neredeyse her şiirinde okuruna ‘gök’ imgesiyle gökyüzüne bakmayı hatırlatıyor. Ferah bir nefesin insana iltiması da, karanlık bir duvarın cezası da gökyüzünden çıka geliyor. Erbaş, şiiriyle ölüm denen duvarı yıkamıyor belki ama bambaşka bir duvarı ölümün rengiyle boyuyor. Zaten ölüm ki kısa konuşmaya gelmiyor hiç."
  • Hani aşkını, duygularını, korkularını, çaresizliklerini ustaca kâğıda döken, sevilmekten çok sevmenin değerini vurgulayan, dizelerini okurken bize kendimizi buldurtan şairler vardır ya... İşte onlardan biri, şiirlerini bir mıh gibi yüreklerimize kazıyan, aşkın şairi Ümit Yaşar Oğuzcan’dır. Gelin, birlikte inceleyelim onu ve eserlerini...

    22 Ağustos 1926’da Tarsus’ta doğar. Babası Lütfi Oğuzcan hem memur hem de bir şairdir. İlk önce Konya Askeri Ortaokulu’nu, daha sonra Eskişehir Ticaret Lisesi’ni bitirir. Ardından pek çok bankada çalışır ve memuriyette otuz yılını doldurduktan sonra, 1977 yılında kendi isteğiyle emekli olur.

    Ona göre ölümü yaşamaya tercih ettiren duygu “erişilmezliktir”. Bazı yerlerde, bu duyguyla yirmi üç kez intihara kalkıştığı söylenir. Kendi söylediğine göre ise üç kez. Babasının bu intihar girişimlerinden çok etkilenen oğlu Vedat Oğuzcan, 1973 yılında daha on yedi yaşında iken, bir fincan kahve ve ardından bir fincan da konyak içip kendini Galata Kulesi’nden aşağı bırakmıştır. Cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kâğıtta bir not vardır:

    “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!”

    Oğlunun ölümünden iki yıl sonra çok sevdiği babasını da kaybeden şair, bu zorlu süreci atlatmak için çeşitli ülkelerde dolaşır durur.

    1976 yılına geldiğimizde, şiir konulu bir konferansında, kendisi gibi şair olan Ulufer Hanım ile tanışır. Ayrılırken de;

    Siz şiir yazacak değil, şiir yazılacak bir hanımsınız” der. Ulufer Hanım’ın dediğine göre; Ümit Yaşar onu bu birinci görüşünde beğenmiş, ikincide de âşık olmuştur. 1978 yılında, tanışmalarının üstünden iki yıl bile geçmeden evlenirler. Çok mutlu ve huzurlu bir evlilik yaşamları olur.

    ÜMİT YAŞAR’A GÖRE AŞK

    Çoğunlukla aşk, ayrılık ve hasret temalı şiirler yazan Ümit Yaşar’a göre aşk, her şeyden önce insanın kendini sevmesiyle başlar. Kendini seven insan âşık olduğuna da bu sevgiyi aynen yansıtır. Ona göre aşkın ve hayatın anlamı ve de yaşamanın anahtarı sevgilidedir.

    Aşk anlatımında, o da çoğu şair gibi acıyı betimlemeyi tercih etmiştir. Ona göre aşk acısı ve çekilen ıstırap aşkı yaşatır ve olgunlaştırır. Yazılacak şiirlerin de temelini atar. O ölümü de, yaşamı da hep aşkla anlatmıştır... Ancak oğlunun intiharından sonra, genellikle acılı ve ölüm temalı şiirler yazmıştır.

    EDEBİYAT DÜNYASI

    Henüz dokuz yaşlarındayken şiir yazmaya başlayan Ümit Yaşar, 1940 yılında daha on dört yaşındayken “Yedigün Dergisi” şairlerine katılarak, edebiyat dünyasına ilk resmi adımını atar. Bu dergideki başarıları, kısa sürede şiir dünyasının dikkatini çeker. Bunun üstüne ardı ardına çeşitli dergilerde şiirleri yayınlanır ve 1947 yılında ilk kitabı olan “İnsanoğlu” basılır. 1960 yılında “Ümit Yaşar Yayınları”nı kurar. 1965 yılında ise “Yeni Dergi” adında bir hiciv ve mizah dergisi çıkarır. Görüldüğü gibi, memurluk hayatı boyunca edebiyat dünyasıyla bağını hiç koparmamıştır.

    Geriye çok sayıda unutulmaz eserler bırakan Ümit Yaşar, 1984 yılında genç sayılacak bir yaşta, elli sekiz yaşında İstanbul’da vefat eder.

    Haydi, ışıklar yoldaşın olsun, rastgele sana büyük şair!

    Milyon Kere AytenBen bir Ayten'dir

    tutturmuşum oh ne iyi Ayten'li içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum Ayten üstüne Saatim her zaman Ayten'e beş var Ya da Ayten'i beş geçiyor Ne yana baksam gördüğüm o Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz Günlerden Aytenertesidir Odur gün gün beni yaşatan Onun kokusu sarmıştır sokakları Onun gözleridir şafakta gördüğüm Akşam kızıllığında onun dudakları Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz Bir kadeh de sizinle içeriz Ayten'li İki laf ederiz Onu siz de seversiniz benim gibi Ama yağma yok Ayten'i size bırakmam Alın tek kat elbisemi size vereyim Cebimde bir on liram var Onu da alın gerekirse Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar Parasızlık da bir şey mi Ölüm bile kötü değil Aytensizlik kadar Ona uğramayan gemiler batsın Ondan geçmeyen trenler devrilsin Onu sevmeyen yürek taş kesilsin Kapansın onu görmeyen gözler Onu övmeyen diller kurusun İki kere iki dört elde var Ayten Bundan böyle dünyada Aşkın adı Ayten olsun