• Yoğun Çikolatalı Kek

    1 fincan+2 çorba kaşığı tereyağı
    1 buçuk fincan şeker
    1 fincan kakao ve kahve
    150 gram sütlü çikolata
    2 yumurta
    2 fincan un
    1 bardak Porto şarabı

    Glazürü için;

    200 gr bitter çikolata
    Yarım fincan toz şeker
    Yarım fincan krema
    Yarım fincan Kahlua (isteğe göre)


    Tereyağı ile şekeri kavuruyorum. Şeker eridikten sonra kakao ve kahveyi ekliyorum. Bir kaba iki yumurta kırıp çırpıyorum. Yumurtaya unu ve şarabı ekleyip karıştırıyorum. Kek kalıbını yağlıyorum. Önceden ısıltılmış fırında maximum derecede kontrollü olarak pişirmeye bırakıyoruz.
    Sütlü çikolatayı benmari usulü eritip, pişen kekimizin üzerine ekliyoruz.
    Kalıptan çıkarmak için yarım saat bekleyiniz.
    Afiyet olsun! :)
    Mark Crick
    Sayfa 21 - Can Yayınları
  • En önemlisi, şirketin gıda maddeleri ticareti elli milyar doları buluyor, yani bugün yediğiniz ya da içtiğiniz her şeyin içinde muhtemelen Cargill’den satın alınmış bir malzeme var. Cargill, fırınlar için un öğütüyor, bira imalathaneleri için malt üretiyor, tahıl gevrekleri ve atıştırmalıklar için mısır kurutuyor ve kakao çekirdeklerinden çikolata yapıyor.
  • Son yüzyıllarda neredeyse tüm kültürler, küresel bir taşkın sonucunda tanınamayacak ölçüde değişmiştir. Bu küreselleşmenin sonuçlarına verilebilecek en ilginç örneklerden biri "etnik" mutfaklardır. Bir İtalyan lokantasından domates soslu spagetti, Polonya ve İrlanda lokantalarında bolca patates, Arjantin lokantasında da onlarca farklı biftek çeşidi, Hint lokantasında hemen her şeye serpilmiş acı biberleri, İsviçre kafelerinde de çırpılmış kremalı koyu ve sıcak çikolata bulmayı bekleriz. Oysa bu yiyeceklerin hiçbiri bu ülkelerin yerel ürünü değildir. Domates, acı biber ve kakao Meksika kökenlidir ve Asya'yla Avrupa'ya ancak İspanyollar Meksika'yı fethettikten sonra ulaşmıştır. Jül Sezar ve Dante Aleghieri yaşamları boyunca hiç domatesli spagettiyi çatallarına dolayamadılar (o dönemlerde çatal bile icat edilmemişti), William Tell hiç çikolata yiyemedi ve Buddha hiç yemeğine acı biber koyamadı. Patatesler Polonya ve İrlanda'ya ulaşalı henüz dört yüz yıl bile olmadı. Arjantin'de 1492'de yiyebileceğiniz tek biftek lama bifteğiydi.
  • 112 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Marx'ın damadının selamlarıyla.. Kapitalist kodamanların yüce kavramlar ve eylemler olarak öne sürdüğü emek, iş, çalışma gibi eylem gerektiren ama para getirmeyen, tam tersine emeği sömürenin zengin olduğu düzen anlayışına mükemmel bir eleştiri kitabı. Çalışmanın aslında ne olduğu, kimin işine geldiği, kime eziyet ettiği, neden bu sürecin hala devam ettiği, proleterlerin bu işkence mekanizmasındaki yeri, çalışma kaldırılırsa ne gibi sorunlar doğacağı ve bu sorunların nasıl çözüleceği gibi başlıklara değinilmiş. Kendine yabancılaşacak kadar çalışmanın ne kadar gereksiz, yorucu, üstelik karşılıksız olduğunu, artı ürünlerin ihtiyaç duyulduğundan çok daha fazlaca üretildiğini ve fazlalıkların dahi üretenler tarafından kullanılamadığı gerçeğini anlatıyor. Kakao toplayıcısı çocukların hayatında hiç çikolata yememiş olması gibi bir şey.. Bu örnek kitaptan değil, bir öğretmen örneği. Kitapta çok daha başkaları var.. "Her devrim kendi çocuğunu yer" mantığından dolayı Dünya'nın işleyişinin düzelişine dair umudunu kaybetmiş biriyken yeniden toparlanmaya başladım diyebilirim, tabı ki bu kitap sayesinde. Emek sömürüsü olduğu sürece hiçbir devrim istenilen, arzu edilen, vaat edilen sonucu veremez. Para ve değeri toplumdaki sınıfları kendiliğinden tekrar oluşturur ve iktidarda olanlar "yeniden" kendilerini üstün görmeye başlar. Sonuç olarak gerçekleşen tek şey altın kaplamalı koltuklarda oturan kişiler olur.. Ama Paul'ün dediği gibi çalışma, iş, emek kavramı ortadan kaldırılırsa, herkes kendi ihtiyacı ve zevki kadar çalışırsa, Bob'ın eklediği şekilde oyun düzenine geçilirse ve kuralına göre oynanırsa.. belki bu sefer çocuğu kurtarabiliriz. Bir kitabın, üstelik tembelliği anlatan bir kitabın bana bunca derin düşünce ve filizlenen umutlar vereceğini tahmin edemezdim.. Yeter, dinlenelim artık!
  • Hiç gelmemiştim bu eve

    Odanda devasa tapınaklar gibi dolaplar,
    eski,
    çekmeceleri
    gri kahverengi mağaralar gibi hâlâ haraplar

    Kağıtlar, alelacele alınmış küçük notlar - içerlerinde -
    yazı eskizleri
    bir sırrı açığa çıkartmak
    bir olayı aydınlatmak için üzülmek gibi
    sadece üzülerek kanıtlamak. kahrı, hüznü, esefi
    kanıtlayıp ölmek! biterken o harikulade yaz..

    bütün giysilerin katlanıp konmuş bir kenara
    spor ayakkabıların, bilekliklerin, bandanaların hepsi burada
    sanki yün kaşkolun sökülmüş
    nerede, neye, kime takılıp kaldıysa
    Öyle

    Yatağının altındaki ahşap kutuda bir defter
    Ya da defterin altındaki ahşap yatakta bir kutu
    Ya da kutunun altındaki ahşap defterde bir yatak
    Artık hangisi aramızda tasarlanan şu kısacık aşksa
    sadece birdenbire yok olarak kanıtlamak hakikati!
    kanıtlayıp kanatlanmak. biterken o harikulade yaz!

    Hiç gelmemiştik bu eve
    Penceresinden görünen sahilde
    selfie çekiyor sevgililer şimdi şu an
    gülüşüyorlar, şakalaşıyorlar, sarılıyorlar birbirlerine
    kuş onlar!
    Akşamüstü, günbatımı, huzur. eylül ve şarap
    Hepsi de güzel çocuklar
    Hepsine iyi yolculuklar.
    İstemsizce veya senin adına el salladım karanlıktan.
    Salladıkça elimi; karanlık bulandı. yıvıştı. parmaklarıma bulaştı
    karamel, çikolata, kakao kıvamında
    Sahi sen ne zaman karar verdiydin, esmer olmaya
    Ya da kara bir tren gibi, raydan çıkıp devrilmeye. aşağı uçmaya.
    Durduğun, konakladığın istasyonları anlatmadın ki
    Binen, inen yolcuların hakkında tek kelimen yoktu aslında.

    Hiç göstermemiştin bana bu defteri.
    Kendi sağlamsa da ruhu buruşmuş
    Sararmış, kavrulmuş. neyi koruyup kolluyorsa sayfalarca
    Yaşlanan defterlerin ağır gençlik hatırası
    Yaşlanan defterlerin mecbur ağır hasta tebessümü
    Safrası kandan, çapası kırık, savrulmuş
    Kim bilir kime, kimlere yazıldıysa bunca ısrarlı mısra
    Kim bilir kimin, kimlerin kayalıklarında sonlandıysa ömrün..
    sadece zor soruları bırakarak geride, kanıtlamak intiharı!
    kanıtlayıp utanmak bir de bile bile, biterken o harikulade yaz

    Hiç gelmemiştim bu eve
    Gelmem de bir daha
    Odanı olduğu, olduğun gibi saklamış annen.
    Kaldırmamış eşyalarını, silip temizlememiş
    parmak izlerini ürkerek dokunduğun kuşkulardan..

    Sahile inip
    oturacağım bir kuytuya
    Okuyacağım defterini defalarca en baştan
    Milat öncesinden, milat sonrasından -
    Beni neyle cezalandırdığını anlarsam şayet
    - ki suçum büyük ihtimal aklımızın bir türlü ermediği hayat
    Belki yeniden hayal ederim; nerdesin neler oluyor
    Nerde canlanır buradan giden ölüler, biterken o harikulade yaz

    *küçük iskender
  • 366 syf.
    Pek değeri bilinmeyen kitaplardan sadece Bi tanesi...
    Uzun zaman önce okumaya başladığım ama araya başka başka kitaplar girince,
    Yarıda bıraktım,
    Hep erteledim okumayı...
    Lebensborn.
    Kısacası Adolf Hitler Almanyası 'nın manyaklıklarından en ilginç ve çok az bilineni...
    Peki Lebensborn ne demek?
    Ne demek mi?
    Şöyle düşünün bir sütlü çikolata fabrikasını hayal edin. Kakao ve süt bir araya geldiğinde oluşan yüzlerce, binlerce ve onbinlerce piyasaya sürülen çikolata..
    Ah işte bu Lebersborn 'da tıpkı sütlü çikolata fabrikası gibi.
    Alman Savaş makinasına asker yetiştirmek için kurulan bebek üretim fabrikası...
    Tipini beğenmedikleri bebekleri de imha ettiklerini yazmasam olmaz...
    Burada,
    Ya bebek üretiyorlar,
    Ya da işgal ettikleri ülkelerden kaçırdıkları onbinlerce bebeği Alman Askeri olarak yetiştiriyorlar.
    Bi araştırmaya göre Polonya 'dan iki yüz bini aşkın çocuk kaçırılmış.
    Tabi bunlar 1933-1945 yıllar arası.
    Bu Çocuk Doğum Fabrikasıyla ilgili aşağıda kısa Bi video paylaştım..

    https://youtu.be/OgOPLX6XLcQ