• Ezel bezmi öyle bir meclis idi ki,orada yan yana olanlar, yakın olanlar, birbirlerini görenler, birbirleriyle konuşanlar; bu dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle yan yana ve yakın olur, buluşur veya konuşurlar.
    İskender Pala
    Alfa Yayıncılık
  • Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesîf (kalabalık) orduların yükleniyor dördü beşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki (yığınak ki) ufuklar kapalı!
    Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı!"
    Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    (hapishanesi ya da kafesi!)

    Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    (insanoğlunun bütün kavimleri)
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
    Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
    (yeryüzünün yedi ikliminden gelenler duruyor karşında)
    Avusturalya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
    (veba mikrobunu bile utandırır)
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl (soylu yaratık),
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı (gizlediklerini) hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti (çok güzeldi) o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
    (Sonra lanet olasının yakıp yıkmak için kullandığı araçlar)
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
    (öylr korkunç ki: her biri bir ülkeyi yıkık eder)

    Öteden sâikalar (yıldırımlar) parçalıyor âfâkı (ufukları) ;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı (derinlikleri);
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam (ateş),
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    (insan parçaları)
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
    Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
    Ne çelik tabyalar (siperler) ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı (kale mi) göğsündeki kat kat îman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    (hangi kuvvet ona boyun eğdirebilir ki)
    Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.
    (çünkü o sağlam kuvvetli siper Allah'ın eseri)

    Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    (sağlamlaştırılmış yerler bile sarılır, indirilir)
    Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
    (insanlığın azminden alıkoyamaz insan yapısı eserler)
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi (sonsuz sınırı);
    "O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
    ("o benim en güzel eserim, onu çiğnetme" dedi)
    Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    (Şşehidlerin gövdesinden oluşmuş bir baksana dağlar taşlar)
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i... (birliği)
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi (mezarı) kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    (o tarih kitabı, altüst ettiğin çağlara da yetmez)
    Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
    (sen ancak sonsuzluklara sığabilirsin)
    "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Rûhumun vahyini (ilhamını) duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle (örtü diye),
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle (yıldızlarıyla);
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı (ülker yıldızını) uzatsam oradan;
    Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    (Türbenin bekçisi gibi gibi ta güneşin doğuşuna dek bekletsem)
    Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
    (gündüzün taze ışıklarıyla avizeni silme, taşkın doldursam)
    Tüllenen mağribi (günbatımını), akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

    Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
    (Sen ki, son Haçlı Ordusu'nun saldırısını kırarak )
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline (büyüklüğüne) ettin hayran...
    Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran (azgınlık),
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    (Sen ki, cisimlerde dolaşır ruhun ve adın)
    Sen ki, a'sâra (yüzyıllara) gömülsen taşacaksın...
    Heyhât, (yazık)
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    (yerler, yönler)

    Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber (mezar),
    Sana âgûşunu (kucağını) açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif Ersoy
  • SÖZÜN HAKKI VAR
    Sözün hakkı vardır. Dilden bir çırpıda ifadeye döküldüğünde, basit bir kelime değildir artık… Korunması gereken hukuku bulunur. Hattâ hesap gününde şâhitlik edecek bir dâvâlıdır artık o… Söz dosdoğru olmalıdır; içine yalan, gıybet, iftira girmemelidir.

    İnsanoğluna lutfedilen cüz’î irâde ve akabinde sözle ifade, halifeliğin sembolü ve sorumluluğudur. “Cüz’î irâde”, Âlemlerin Rabbinin muhatabı olmayı gerekli kılarken “sözle ifade”, kimlik ve mensubiyetimizi belirlemektedir.

    Söz, mukaddestir. Ruhlar, bir çift sözle “Kâlû belâ” diyerek İslâm olmuş; bir tek sözle, “kelime-i şehâdetle” İslâm dairesi içerisine kabul edilmiştir.

    “Güzel söz, sadakadır.” (Buhârî, Edeb, 34; Müslim, Zekât, 56)

    Söz, ahiddir. Kul olarak Âlemlerin Rabbine, ümmet olarak Rasûlullâh’a, insan olarak da ana-babaya, akrabaya, evlatlara verilmiş ahidlerimiz mevcuttur. Ahidler, riâyet edilmeyi bekler. Rabbimiz, “Verdiğiniz sözü ve yaptığınız anlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (el-İsrâ, 34) buyurmuştur.

    Ahde vefâ, insan olmanın şânındandır. Cenâb-ı Hak şöyle îkaz eder:

    “Onlar Allâh’a söz verdikten sonra verdikleri sözü bozarlar, Allâh’In gözetilmesini emrettiği kimselerle ilgiyi keserler ve yeryüzünde bozgnculuk yaparlar. İşte onlar lânete uğramışlardır; cehennem de onlar içindir.” (er-Ra’d, 25)

    Söz, emanettir. İlk günkü gibi hakkı, hakikati, adaleti te’yit için vardır. Rastgele kullanılamaz, mâlâyânî için israf edilemez. Çünkü her söz kaydedilmektedir, Kirâmen Kâtibîn melekleri tarafından… Kâf Sûresi’nde şöyle buyrulur:

    “İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf, 18)

    Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur:

    “Kul, Allâh’ın hoşnut olduğu bir sözü söyler, fakat onunla Allâh’ın rızâsını kazanacağı hiç aklına gelmez. Hâlbuki Allah, o söz sebebiyle, kendisine kavuştuğu kıyamet gününe kadar o kimseden hoşnut olur.

    Yine bir kul da Allâh’ın gazabını gerektiren bir söz söyler, fakat o sözün kendisini Allâh’ın gazabına çarptıracağını düşünmez. Oysa Allah o kimseye, o kötü söz sebebiyle, kendisine kavuşacağı kıyamet gününe kadar gazap eder.” (Muvatta, Kelâm, 5; Tirmizî, Zühd, 12)

    Söz, önemlidir; vefâ ister, zerâfet ister, nezâket bekler. İlk günkü gibi gönle huzur vermek, el-Halîm ve er-Raûf olan Cenâb-ı Hakk’ın rengiyle renklenmek ister.

    Sözün hakkı vardır. Dilden bir çırpıda ifadeye döküldüğünde, basit bir kelime değildir artık… Korunması gereken hukuku bulunur. Hattâ hesap gününde şâhitlik edecek bir dâvâlıdır artık o…

    Söz dosdoğru olmalıdır; içine yalan, gıybet, iftira girmemelidir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

    “Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve bire (üstün iyiliğe) yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (her hâli doğru) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücur da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.” (Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103-105)

    Görüldüğü gibi, güzel ahlâk ve tatlı söz, cennete giden yolu kolaylaştırdığı kötü ahlâk ve yalancılık da insanın cehenneme düşmesine sebep olmaktadır.

    Sözün değeri ve mânâsı yoksa susmak en hayırlısıdır. “Üsve-i Hasene” Mübârek Elçi, şöyle uyarır ateşten kurtardığı ümmetini:

    “Her kim Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun.” (Buhârî, Rikâk, 23; Müslim, İman, 74)

    Peygamber Efendimizin sevdiği söz sahipleri, mütevâzî, samimi ve doğru sözlü güzel ahlâk sahibi kimselerdir. “Güzel sohbet ediyor dedirmek için uzun uzun konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler ve bilgiçlik etmek için lügat paralayanlar (kibirliler) ise, onun hiç sevmediği ve kıyamet gününde kendisine en uzak mesafede olacak kimselerdir.” (Bkz: Tirmizî, Birr, 71)

    Kaynak: Seher Küçük, Şebnem Dergisi, Sayı: 164
  • Kötü kadın Safinaz!

    Ayrılığımızın üzerinden aylar geçmesine karşın, özel yaşamımda iki yakam bir araya gelmedi. Pek mutlu sayılmam. Tabii Bridget Jones gibi televizyon karşısında nutella kaşıklayarak gözyaşlarına boğulmuyorum. Bilirsin, kadınlar üzgün olduklarında içgüdüsel bir hamleyle kuaföre gidip değişim geçirirler, çoğu zaman da moralleri düzelir. Bu düstura güvenip dün mahalle berberine uğradım. Maksadım yeni yıla yeni imajla girmekti ama adeta cücük kafalı Japon askerine döndüm ve moralim çok daha fazla bozuldu. Cevap versene Safinaz, erkekler niçin berberden mutlu çıkamaz? Saçı yeni kesilmiş erkek sendromuna bilim adamları neden halen çözüm bulamadı? Ve özgüvenimi deniz seviyesinin üzerine senden başka kim çıkarabilir?

    Çağımızın bilim adamları ve mucitlerinden çok rahatsızım. İnternetin icadından beri şahsımı heyecanlandıran bir yenilik getiremediler ki onu da ABD ordusu muhtemel bir nükleer savaşta haberleşebilmek için tasarlamıştı. Literatüre baktığımda yaşamımı güzelleştiren tek bir icat göremiyorum. Sakın dolgun ve sanatsal dudaklarından “akıllı telefon” lafını duymayayım! Aşkın ve göz göze geçirilen nice anın katili onlar! Ayrıca batının icatları ülkeme beş, evime on sene sonra girdiğinden modaları çoktan geçmiş oluyor. Mesela akıllı gözlük ve saate henüz nail olabilmiş değilim. Tabii proleterya adına konuşuyorum, sen üstüne alınma Safinaz. Kaldı ki müstakbel kocanın epey varlıklı olduğunu duydum. Ne şanslısınız, artık akıllı saatlerinizle cehennemin dibinden doyasıya yer bildirimi yaparsınız.

    Sen de mi Safinaz?

    Yaşlanmanın en kötü yanı, şaşırma duygusunu kaybetmek olmalı. Çünkü yaşlandıkça, insanların Yeşilçam filmlerindeki gibi salt iyi veya kötü olmadığını; dosttan kötülüğün, düşmandan iyiliğin pekala gelebileceğini anlıyorsun. Hayatı siyah beyaz görmemeyi öğrenip ölüm dahil her felaketi kanıksıyorsun. Söz gelimi sırtından hançerlenen Sezar, “sen de mi Brütüs?” derken bile fazla şaşkın değildi. Zira her diktatörün eninde sonunda alaşağı edileceğini biliyor, yalnızca kaçınılmaz sonunu ertelemeye çalışıyordu. Hikayemiz onlarınkine çok benziyor aslında. Sen Sezar gibi baskıcı ve kıskanç olduğuma kanaat getirdin, bense ihanetinin ardından “sen de mi Safinaz?”diye iç geçirmekle yetindim. Bu benzerliğin yaşlılıkla ne ilgisi var dersen, cevap cümledeki “de” bağlacında gizlidir.

    Yeni yıla girdiğimiz bugünlerde, insanların mutsuzluktan çıldırdıklarına tanık oluyorum. Kuran’da İsa’nın mucizelerinden açıkça bahsedilmesine rağmen, doğumunu sembolize eden Noel’i kutlayanlar linç ediliyor. Noel Baba figürünü kanlar içinde resmeden afişler okul duvarlarına asılıyor. Nefret salyalarıyla ıslanmış gazetelerde, “Elhamdülillah Müslümanım diyen nice kadın, kırmızı külot almak için mağazalarda kuyruğa girdi” başlığı atılıyor. Fazlasıyla hoşgörüsüz bir toplum olduk ama umurumda değil artık. Birisine daha “sen de mi?” diyecek takatim kalmadı. Sanırım yılbaşı gecesini evde, uygulamayı beceremeyeceğim radikal kararlar alarak geçireceğim. Radikal kararlarım arasında elbette seni unutmak da var. Öte yandan Ege Denizini boğulmadan geçmenin yollarını arayacak ve batılı büyükelçilere vatandaşlık talebimi aktaran mektuplar yazacağım. Cevap gelmeyeceğini biliyorum, zira Avrupa ülkesi olsam kendimi sınırlarımdan sokmazdım.

    “Hiçbir evli kadın, yasak bir aşk ilişkisi kadar coşturamaz ama hiçbir yasak ilişki de erişilemeyen bir kadın kadar çıldırtamaz” der eski bir Çin atasözü. Meşru sevgilimken bile daima erişilmez oldun nezdimde. Ve toplumun bizi onayladığı dönemlerde dahi, Titanik’in güvertesinde Rose’u öpen Jack gibi telaşlıydım. Birlikte geçirdiğimiz yılbaşı gecelerini hatırlıyor musun? İtinayla meyve tabağı hazırlardın bana; mumları yakar, kırmızı elbisenle dans koreografileri sunar ve dışarıda katiyen bulamayacağım bir eğlence yaşatırdın. Bense içkiyi fazla kaçırıp erkenden sızardım ayyaş gibi. Muhtemelen sırf o nahoş hallerimi anımsıyorsundur; malum sadece olumsuzlukları kaydeden, vicdanını aklamak üzere programlanmış, tamamen yanlı bir hafızan var.

    Dünyaya tekrar gelirsem kesinlikle noter olmak isterim.Düşünsene, insanlar birbirlerine inanmak için sana muhtaç. Yunan tanrısı gibi tek dokunuşla taraflara itimat aşılıyorsun. Ayrıca noterlerin aşk hayatları da nispeten kolay olmalı. Mesela evlilik teklifi veya ilan-ı aşk ettiklerinde, otomatikman noter huzurunda yapmış oluyorlar. Yahut kavga ettiklerinde kuyumcu ve çiçekçilere abone olmaktan ziyade, noter onaylı bir özür mektubuyla tüm sıkıntıları çözebilirler. Enteresan değil mi? Umarım şu an latifeme gülüyorsundur. Gerçi ilişkimiz boyunca ne vakit espri yapsam, “komik mi bu şimdi?” diyerek beni bozdun. Midemdeki kelebeklere böcek ilacı sıktığın gibi, içimdeki komedyeni de hunharca öldürdün. Gülmezsen gülme Safinaz, umurumda değilsin, Allah senin belanı versin! Tamam sakinim, bela okuduğum için özür dilerim, dava açmanı gerektirecek bir durum yok.

    Bu sana son mektubumdu. Yeni yılının mutlu ve huzurlu geçmesini dilerim. Umarım tez zamanda bolca kilo alır, yırtıklı kot pantolonlarına ve dar taytlarına giremez hale gelirsin. Bakalım müstakbel kocan seni o halinle de sevecek mi, göreceğiz.

    Hoşça kal.

    İSMAİL PİŞER
  • Ne demek belî? Bu belî sözcüğü ancak İslami bir yapıtta kullanılabilir. "Evet, kabul ettim, inandım," anlamlarına gelir ve İslamda vardır. Azeri Türkçesinin konuşma diline "Beee-li" diye geçmiştir. "Kâlû belâ"daki "belâ", "belî" demektir. Adem'in Allah'a evet dediği anlamını içerir. Ve hangi tarihte olursa olsun bir Müslümana "Ne zamandan beri Müslümansın?" diye sorulursa, bunun bütün Müslümanlar için tek yanıtı vardır: "Kâlû belâ'dan beri". Yani Adem'in "belî" dedii günden beri.
  • Ruhlar Kâlû Belâ'dan tanıyordu birbirini...
  • Sıla hasret kokuyor.
    Gitsemde bir kalsam da.
    Hançer gibi saplandı yüreğime
    vatan hasreti ..
    Ölsem de bir yaşasam da.
    Benim için yok hiç farkı.


    Kalû belâ