• Gün ağarıyordu otobüsten indiğimde,
    Deniz kokusuyla karışmış kokunu çektim içime,
    Sana gelen yolları incitmemek için,
    Yürümeye başladım yavaş yavaş,
    Her adımda bir kat daha artan heyecanım,
    Bir hamalın taşıyabileceği yükten de ağırdı.
    Birden ağlamaya başladı bulutlar,
    Her damlada sen yağıyordun üstüme,
    Saklanacak bir kuytu yer aramadım,
    Seninle sırılsıklam olmak için,
    Bir bardak çay içmek için börekçiye girdim,
    Her yudumda sen kokulu çayımı yudumladım,
    Hiç bitmesin diye damla damla içtim.
    Son yudumda sen girdin içeri,
    Delice yağan yağmurun ardından güneş olup doğdun,
    Hem İstanbul’a hem de gönlüme,
    Seni görmek ne güzeldi uzun zamandan sonra,
    Sabahın huzuruyla nura dönmüş yüzün,
    Gözlerinse güneşi kıskandırıyordu,
    Öylece bakakaldım gözlerindeki deryaya,
    Sen çıkalım dedin ben kendime geldim,
    Birlikte yürümeye başladık, biraz önce sana geldiğim yollarda,
    Sen yanımdayken yürümek ne hoştu,
    Hele birde koluma girip gözlerime bakıp gülmen,
    Ne çok özlemişim her halini,
    Sonra sen işe gittin bense senin şehrinde yalnız bir aşık,
    Oradan oraya attım kendimi, akşam olsun istedim hemen,
    Yalnızlığa inat akmayı bilmeyen zamanla kavga ettim,
    Biraz buruk ama şehrinde olmanın huzuruyla,
    Yine o kahveciye gittim,
    Az şekerli bir kahve söyledim,
    Seni yudumladım kendime gelmek için,
    Birden kağıt kalem düştü önüme,
    Yazmaya başladım yüreğimden dökülenleri,
    O kadar çok kırıntı vardı ki,
    Hangisini alıp hangisiyle birleştirecektim,
    Her kırıntıda sen vardın ya ,
    Anlamsız olmamalıydı kelimeler,cümleler ,
    Seni anlatırken yakışmalıydı bütün harfler sana,
    Ve her noktada, virgülde seni hissettim,
    Gelgitler arasında boğuldum kimi cümlede,
    Bazen karaladım, bazen yırttım attım kağıtları bir kenara ,
    Ama seni gönlüme yazarken kağıt kalem kullanmadım.
    Sensiz zaman durma noktasındaydı,
    Bir aşağı bir yukarı beynimde karmakarışık düşünceler,
    Aynı caddeden on defa geçtim belki de,
    Sanki herkes bana bakıyordu kim bu adam dediklerini duydum sanki,
    Hiç yorulmadım,
    Haberin olmadan bastığın yerlere basıyorum diye düşündüm.
    Ayaklarım nere basarsa bassın, gönlümün taşıdığı sendin.
    Akşam olmak üzereydi sabahtan beri beklediğim zaman nihayet geçmişti.
    Sen gelecektin ya gönlüm bayram yeri gibi,
    En kalabalık caddenin tam ortasıydı,
    Sen gelince kalabalıklar dağıldı sanki,
    Sonra yürüdük yavaş yavaş o en kalabalık cadde de yan yana,
    Yine bir kahveciye attık kendimizi,
    Sen bir kahve söyledin, ben sadece su,
    Başladık konuşmaya nerelerden nerelere geldik,
    Sonra düğümlendi kelimeler boğazımızda,
    Ne söyleyeceğimizi bilmiyormuşuz gibi bakıyorduk gözlerimize.
    Avuçlarımın arasına aldım,
    O çok özlediğim pamuktan farksız,
    Ayazda kalıp buz kesmiş, hiç ısınmayan ellerini,
    Avuçlarımın arasında biraz ısınsa da,
    Her dokunduğumda, yüreğimin yangınına ateş olup düştü.
    Derin derin baktım gözlerine, gözlerimi kaçırmadan,
    Boğulmak istercesine atladım sonumu düşünmeden,
    Güzelliğiyle beni benden alıp giden gözlerine,
    Birden nemlendi o güneşi kıskandıracak güzellikteki gözlerin,
    Şiddetli bir yağmur misali, ha yağdı ha yağacak,
    Zor tutuyordun kendini,
    Bende senden farklı değildim.
    İçimde taşan sensizlik bir kıvılcıma bakıyordu,
    Bir başlasam ağlamaya daha susturamazdım kendimi,
    Sensiz geçen günlerde hem ağladım hem sildim gözyaşımı ,
    Teselliyi verecek sendin, kendimi teselli etmeden ağladım.
    Gözyaşı dinerken yürek yangınım alev alev yanıyordu hem de kaç yerden.
    Ağlamayacaktım ve ağlamana müsaade etmeyecektim,
    Boğazında düğümlenen kelimelere arkadaş oluyordu gözlerinden süzülen inciler,
    Söylemekte zorlandığın aklından geçen o kadar çok şeyi anlatmaya çalışıyordu,
    Haykırıyordu sanki her damla en içten ve en cana dokunurcasına,
    Biriktirdim inci gibi kıymetli gözyaşlarını,
    Her damla yüreğime akıp sel oldu taşmadım,
    O selde boğulmak istedim.
    Sonra birden her şey değişti,
    Sanki mevsimler tersine döndü,
    Daha demin yaşlı olan gözlerimiz yerini mutluluğa bıraktı,
    Mucize gibiydi.
    İçimden taşan sevginin geri dönüşüydü,
    Hiç eksilmeyen sevdama cevaptı bu,
    Gözyaşlarının, düğümlenen cümlelerin altında ezilen gönlüm bir anda kuş gibi oldu.
    Otobüse kadar eşlik ediyordun bana ama yüzümüzde güller açıyordu,
    Benimde gönlümde huzur dolu bir aşkın tekrar gelişi,
    Ayaklarım gitmek istemiyordu,
    Ayaz vardı ve dışarıdaydık, aşkımızın ateşi beni çoktan sarıp sarmalamıştı,
    Öyle güzel bakıyordun ki, yüzündeki nur beni rahatlatıyordu,
    Nefesin nefesime değiyordu, bir nefes kadar yakındım sana,
    Her nefeste tazeliyordun ve başımı döndürüyordun.
    Ayrılık vakti yaklaşıyordu ve otobüs geldi.
    Doya doya öpüp koklayamadım, sımsıkı sarılamadım ama,
    Seni yüreğime sarıp sarmalamıştım ki ben,
    Ve yine yüreğime bastım seni ,
    İncitmeden usulca, aşk dolu,
    Sonra seni öperken dudağımda kalan yangın ve hoş tat,
    Kokunu içime çektim en derinde hep hissetmek için,
    Ve bir el sallaman ve bakışın eşliğinde ,
    Senide aldım gönlüme ayrıldım aşkınla dolu İstanbul’dan…
  • 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Eğer sen de bir "hasta" isen, bu kitabı kaçırmamalısın.

    Bir hastane koridoru. Yağ, eter, ifrazat kokan. Sıralarda yer kalmadığından duvar diplerine çömelmiş annelerin kucaklarında oturan sargılı, alçılı çocuklar. Birbirlerini hiç tanımamalarına karşın acı ve korkunun akraba yaptığı yaralı bu insanlar, saatlerce duvarlarına kan kokusu sıvanmış uzun koridorda muayene odasından kendi isimlerinin okunmasını bekliyorlar. Yazar, "beklemesini onlar kadar bilen yok" diyor. Yazar, "Küçük çocuklar çok benzeşirler:Korku ile acının derinleştirdiği anlayışlı gözler, yaşlarına nispetle ağır tecrübelerin kırıştırdığı ve soldurduğu manalı yüzler, tahammülün düşürdüğü başlar, ve ümit.." diyor.

    Sekiz yaşından beri sol dizinde meçhul bir hastalık taşıyan 15 yaşındaki kuruntulu bir kenar mahalle çocuğun hikayesi. Aslında, bir otobiyografik roman. Yani Peyami Safa'nın hikayesi. Sokaklarda sendeleye sendeleye yürüyen bir çocuk. Operatörlerin uyarısına karşı, hala değnek veya baston kullanmayan biri. Aşkın ve bacağının dinmek bilmez ıstırabı... Günden güne şiddetlenen ağrılar. Ve kaçınılmaz sonuç: Ameliyat. Yazar, "iki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur", diyor.

    Dokuzuncu hariciye koğuşunun duvarlarındaki çığlık, yüreğinize yürüyecek ifrazatlı bir bacakla.

    Alıntılarım:

    "Yeni gelenlere karşı alakaları gayet kısa sürer. Düşük başlar hafif kalkar, büyük kapıya doğru hafifçe eğilir ve tekrar eski vaziyetine döner; herkes kendi üstünde toplanan dikkatini başkasına pek az ayırır, hem de onlar ilk gördüklerini bile eskiden tanıyorlarmış gibidirler, aralarında kandan fazla akrabalık vardır; acının ve korkunun birleştirdiği müşterek bir manevi aileye mensup olduklarını hissederler, emindirler ki insanlar arasında sabretmesini, beklemesini en iyi onlar bilir."

    "Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürüdüm."

    ".. ve yalnız başıma bir köşeye ilişirdim, kımıldamazdım, susardım, beklerdim, korkudan büzülürdüm, rengimin uçtuğunu hissederdim."

    "...zihnim boş, hiçbir şey düşünmeden, fakat içim dolu, ağır ağır, etrafıma bakınarak, biraz da sendeleyerek yürüyorum. Hasta çocuğun türküsü uzaklaşıyor."

    "Fakat eve gittim. Şehrin bir ucundan öbür ucuna.
    Kenar mahalleler. Birbirine cerahatli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgârdan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok... çok seviyorum.

    Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğuyla ve çerden çöpten yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin arasında kendi evimi ararım ve adeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.”

    "Bir ağaç altına oturdum, ve hasta dizimin zaviyesini her vakitki itina ile ayarlarak bacağımı uzattım. Bu zavaqllı uzvumun talihine ait hiçbir şey düşünmek istemiyordum, şuurumun hastalığım üstüne boşaltacağı aydınlıktan kaçmak için ruhumun daha karanlık ve izbe katlarına kendimi atıyor, daha korkun ve karışık hayallere dalıyordum.

    Arada bir, bu karanlıklardan çıkarak, öğle güneşiyle yanan karşıki tepelere baktıkça, karanlık bir odadan gayet aydınlık bir yere ansızın geçmiş gibi gözlerim kamaşıyor ve hayret içinde kalıyordum.

    Ne aydınlık! Ne aydınlık! Bütün taşlar, topraklar, boşluklar, camlarla, aynalarla, beyaz madenlerle dolmuş gibi parıldıyordu..

    Fakat bu ışığa çok bakamıyordum, bu güneş bile gözlerimden içeriye girince, kendimden daha büyük bir karanlık denizine düşmüş gibi derhal sönüyor ve içimin rengini alıyordu."

    "Uyuyamıyordum.
    Birçok fedakârlıklara hazırlanmak lazım geldiğini anlıyordum. İçimde hep ne olduklarını bilmediğim gizli ve meçhul ümitlere sarılmıştım; onlar olmasa bir saniye nefes alamazdım; çünkü bütün hesaplar aleyhime çıkıyordu, bu meçhul ümitler beni aldatırlarsa mahvolacaktım."

    "Meçhul ümitlere inanmadığım an, beni kurtaracak şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum. Ümit etmek bile az. Emin olmak ihtiyacı. Yalancı istikbalin şüpheli vaatlerine değil, teminatına ve senedine ihtiyacım var. Hâlbuki o vaat bile etmiyor ve kendine beni nasıl karşılayacağını sorduğum vakit, korkunç bir dilsizlikle susuyor."

    "Nüzhet'in kahkahası ve Nüzhet'in içi: Zavallı! diyor o, zavallı, ben kan, cerahet,irin, ciddi adam, mahzun çocuk sevmem. Ben mesut olmak isterim."

    "Bir ölü. Çırçıplak, sapsarı, upuzun bir vücut. Sivri yerleri morarmış, kaburgaları siyahlanarak fırlamış. Adaleler düşük. Kollar ve bacaklar incelmiş. Bir bacağı uzamış, öteki hafifçe yana kıvrık ve dizi yukarı kalkık. Başı yana dönük ve masanın kenarına doğru biraz kaymış. Ucu sivri ve etrafı mor bir daireyle çevirili burun uzamış, şkakları çökmüş ve tıraşı gelmiş. Alnı çok buruşuk. Yüzünde de şiddetli nefret ve azap: Halâ yaşıyormuş gibi, işkence çekiyormuş gibi, hâlâ içinde büyük duygular varmış gibi."

    "Doktor: " Buz taze bir kadavra, yeni gelmiş." dedi. "Taze" ve "Kadavra" kelimlelerinin garip tezadı beni ürpertti."

    " (otopsi salonunda, Hamlet'ten alıntı)
    Doktor sordu:
    -Size burası dokundu mu yoksa?
    -Bir piyesten bazı parçalar hatırlıyorum.
    -Biz o kadar alışkınız ki.
    "Hattâ şimdi, şu ağzının yanındaki buruşukla gülmeye sen bile muktedir değilsin. Ne yanak kalmış, ne ağız. Haydi, git, şimdi güzel kadınlarımızdan birine, tuvaleti arasında görün; ve ona de ki, yüzüne bir parmak kalınlığında boya süredursun, günün birinde şu cazip şekle dönüşmekten kurtulamayacaktır. Bu fikre onu güldür."

    "Merdivenlerden indim. Bahçeye çıktım. Havuzun başında Nüzhet'le geceleyin oturduğumuz demir kanapeye oturdum. Fakat bahçeyi göremiyordum, o yaşımda kuvvetli acıların bana verdiği geçici sağırlık ve körlük içinde idim; o acılardan biri ki, saniyeler içinde artıyor, azamiye çıkıyor, gözlerimin arkasında bir karanlık ye kulaklarımda bir uğultu yapıyor, kendimi taşıyamayacak kadar dermanımı kesiyordu. "

    "Başımı arkaya dayadım. Bahçenin uzaklarında, yeşillikler arasında bahçıvanın görünüp kaybolan iki kat eğilmiş vücudu gözlerimi biraz oyaladı. Fakat gene içim karardı. Biraz evvelki yatak odasından parça parça hayaller. Paşa'nın çapaklı sesi. Nüzhet'in dizlerinde sinirlilik. Nurafşan'm gözleri, aynalı dolap kapısının gıcırtısı. Ve bu ses, bu dizler, bu gözler, kapı, gizli şeylerin diliyle bana neler söylüyorlar! Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir hâdise olur ki ince teferuatına kadar bunu sezeriz, fakat hiçbir şey idrak etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh herşeyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar. "

    " Arkamdan bir şehir kaçıyor. Dizlerimde bir kerpeten. Hastalık ve tabiat. Çamların arasında beyazlıklar. Bünye! Bünye! Sizin için her şeyden evvel bu. Evimizin sokak kapısı önünde çocuklar, birdenbire keskin bir çığlık. Daha sabredelim mi? Yengemin Paşa'ya uzattığı çanta ve Paşa'nm bana elini uzatırken yüzündeki şefkatin arkasına gizlenen küçümseme, alay, nefret, hâkimiyet, mum ışığının sallantıları arasında uzanıp kısalan bir boy. Canlı, hareketli gözler, simsiyah ve hareketsiz. Uyuyamadım, diyor, ben de uyuyamadım, sen niçin uyuyamadm? Ben bir şeyler düşündüm, ben de bir şeyler. Gömleğinin üstünde bir şal... Arkamda açık duran balkon kapısından hafif bir rüzgâr giriyor. Hani benim kitaplarım? Çırılçıplak, sapsarı, upuzun bir vücut. Yanakları çökmüş ve traşı gelmiş. Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?

    Mermer masanın üstünde bir ölü. Heyhat! Ben onu tanıdım, Horatio. Soytarıların en alaycısıydı. Bin defa beni kollarında gezdirdi. Şimdi ne yanak kalmış, ne ağız! Bin defa beni kollarında gezdirdi. Geniş bir hayal gücü! Hani senin şarkıların, latifelerin, davetlileri kahkahalarla boğan şakaların?Operatörün bana bakışlarındaki merhamet, nefret ve ciddiyet. Ağır ağır yokuşu iniyoruz. Bir köy lokantası. Lokma. Zavallı Yorik! Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?"

    "Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana herşey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hattâ yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filân... Zavallı çocuk...

    Nüzhet bana yalan söyledi.

    Ah ben ruhumun içindeki o ikinci ruhu bilirim, esrarı gören gözleriyle ve esrarı duyan kulaklariyle her şeyi sezer ve bana sezdirir ve beni aldatamaz, ah, içim beni aldatmaz. "

    "Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgâr dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!" der.

    Nüzhet bana yalan söyledi.

    Hem ne çabuk yaratılmış, ne mükemmel, ne güzel yalan! Annesi, aynalı dolabın içinde çıplakmış! Yalanlarla besli bir hayal gücü hakikatin unsurlarını ne çabuk buluyor, etraftaki eşyayı, hâdiseleri kendi gayesine göre ne çabuk tertip ediyor ve malzemesi hakikat olan, hakikî toprakla, alçıyla, suyla yoğrulan bu âbide en kuvvetli gözleri nasıl aldatıyor, ne sanat, ne sanat!"

    "Ona dikkatle bakıyor, gözlerimi onunla dolduruyor, görüşüme karışan öteki eşyayı görmemeye, onun gözlerimdeki aksini saf bırakmaya çalışıyordum."

    "Geleceğime dair içimden fena işaretler almaya başladım. Üstüme devamlı bir melankoli çöktü, her an susturan ve sarartan o derin elemlerden biri ki, beni kendi içimden de uzaklaştırıyor, ruhumu haritasını bilmediğim ıssız adalara götürüyor, beni kendi hudutlarımın dışına sürüyordu."

    "Sabah güneşinin parlattığı renkli bir boşluk ortasında kapkara, donuk ve geceden kurtulmamış bir tabiat parçası gibi duran mezarlığa arasıra gözlerim kayıyordu ve acı sergüzeştimle bu manzara arasında gayri ihtiyarî bir ilişki kurarak ürperiyordum.

    O günlerde beynime Fikret'in bazı mısraları dadanmıştı; ümitsiz anlarımda, bu mısralar, benim iradem haricinde, kendi kendilerine yaşıyor ve ses veriyorlardı; onların bu şairane saldırısı, herhangi bir çocuğun ilkel "Sentimentalite"sinden ziyade, hakikî ıstıraplarla dolu bir ruhî zemin bulabilmelerindendi.

    O mısralar gene içimde canlandılar ve ses vermeye başladılar:

    Hep samt ü râşe saklı bu vâdi-i muzlimin
    Her hatvesinde şüpheli bir hufre, bir kemîn
    Hep samt ü râşe... Kaynaşıyor canlı gölgeler
    Bir mahşer-i cünun gibi pürcûş u bihaber."

    "Denizde, dalgalar arasında boğulacağını anladıktan sonra hiçbir hareket yapmayarak kendilerini suya salıverenler ve felâketi bir an evvel isteyenler gibi kendimi bırakmıştım. Bir şey ümit etmemenin rahatlığından başka barınacak ruhî bir köşem kalmamıştı.

    Artık hiçbir şey tahmin etmiyor, hiçbir şey beklemiyordum.

    Hep samt ü râşe saklı bu vâdi-i muzlimin
    Her hatvesinde..."

    "...Vücudumun büyük bir parçasını kaybetmek hayaline bir saniye katlanamıyorum, içime baygınlıklar geliyor, ellerimle hasta bacağı tutuyorum ve onun ölümünü kendi ölümümden daha dehşetli buluyorum.

    Giyinip soyunurken, pansuman yapılırken, minderin üstünde uzanırken, dakikalarca, mahkûm uzvuma bakıyorum; her parçası, her hareketi, her yeni aldığı şekil bana birçok düşünceler veriyor, canlanıyor, ehemmiyet kazanıyor, şahsiyet sahibi oluyor ve öteki sağlam uzuvlar arasında idama mahkûm bir kardeş gibi, endişeli bir hareketsizlikle susuyor. Cellâdın bıçağına teslim olacak olduktan sonra senelerce bu işkenceyi niçin çekti? Niçin kan ağladı?

    Onu testere altında tasavvur edemiyorum; keskin bir çeliğin kalın bir kemik üstünde yürüyüşü -hele çıkaracağı ses- tüylerimi ürpertiyor. Fakat tahayyül etmekten daima kaçtığım bu korkunç tasavvur, en ummadığım zamanlarda beynime musallat oluyor. Evde bıçakla ekmek kesilmesine bakamıyorum. "

    "Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, bir çok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk. Garip ve büyük bir his, derinliklerime doğru kaçıyor, gizleniyor. Ruhum karartılarla, sessiz ve şekilsiz gölgelerle, eşya arkasına saklanan hayaletler gibi kendilerini göstermeden korkutan meçhul varlıklarla dolu."

    "Korkudan elimi yüreğime bastım."

    "Tepsiyi almak için yaklaşınca, yüzüme, beni hiç anlamayan, varlığmı inkâr eden gözlerle baktı."

    "Bizden uzaklaşmadıkça bize görünmeyen sıhhat, alışkanlığın verdiği hissizlikle, sağlamların şuurundan kaçıp nasıl ve nereye saklanıyor? Onu ben görüyorum, çünkü benden uzak; onu ben Mithat Bey'in kırmızı yüzünde, çelikli damarlarında, arkadaşımın otururken rahat gerilişlerinde, bacaklarını uzatışlarında, korkusuz bakan gözlerinde görüyorum. "

    "Müthiş ağırlığı altında ruhumu deviren korkudan kurtulmak için, felaketin üstüne yürümek istiyorum. Istıraptan korkmamanın tek ilacı ıstıraptır. Bu ateşi o ateş söndürür."

    ""Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum.

    Kendi kendime karşı çok borçlandım. Kendime vaadettiğim şeyleri yapamazsam utancımdan aynaya bakamayacağım.

    Dört duvar arasında.

    Kendimi, kitapların kahramanlarından daha mühim bulduğum için, okumaktan sıkılıyorum. Istırabımın verdiği bencillik mâni oluyor."

    "Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.

    İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.

    Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!"

    Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
  • 402 syf.
    ·6 günde·10/10
    “Kendi ellerimle şekillendirdiğim ve ebediyen içine hapsolacağım ışıklı bir kafes görür gibi oldum.”


    Kayıp Zamanın İzinde serisinin 5. kitabı olan Mahpus, diğer ciltlerin taşıdığı prototipin cisimleşmiş, rayına oturmuş, sorgulama mekanizması içinde tutsak kalan bir insanın gelgitlerini en canlı genişliğiyle gösteren/göstergeleyen halidir. Peki, Kayıp Zamanın İzinde hayatın neresindedir?


    3.000 sayfalık dünyanın en uzun romanı içerisinde çok sık rastladığımız davetler, edebiyat ortamları, eşcinsel ilişkiler, otantik snoplar, metresler, hayat kadınları, kutsanan şehirler, ziyaretler, yalanlar ve insanoğlunun zayıflığına şahitlik eden birçok unsur, bu sayfaların arasında gizlenen parçalardan ibarettir. Her insan kendi adasında birer Crusoe değil midir? İnsan kendi adasında yalnız kalmak için geride çok fazla hikaye bırakmıştır ve artık orada olduğuna göre parçaları toplayabilir, dahi bir yazarın cümlelerinin öğretisiyle silah ve zırhını oluştururak büyük bir sorgulamanın içinde bulur kendisini. Yine, her zaman korku vardır ancak bilerek lades demenin zevki hiç böylesine yaşanmamıştır.


    “(…) Mevsimler artık ruhlarda” demişti bir yazar. Yedisinde neysek, yetmişte o olacağımız söylenmişti, öyleyse aradan geçen zamanın, çehremizdeki değişiklikler gibi ruhumuzda da farklılıklara yol açabileceğini düşünebilirdik. Sürekli bir değişim dehlizi içinde bulunan insan yaşadığı çevrenin birer parçası haline gelirdi çünkü. Bu bir tutsaklık ise en yakınımızla geçirdiğimiz geniş anlar ‘Mahpus’luk zamanları mıydı?


    “Albertine’in varlığı, Albertine’le birlikte yaşamak beni bunlardan mahrum ediyordu işte. Mahrum mu ediyordu? Tam tersine bana bunları bahşediyordu diye düşünmem gerekmez miydi? Albertine benimle birlikte yaşamasaydı, özgür olsaydı, bütün bu kadınları onun arzu ve hazlarının muhtemel hedefleri diye görecektim haklı olarak. Yoksa her şeyden, (…) nefret edecektim.”


    “Bir insana mı aitiz yoksa zamana mı?” Bu kitap hakkında sorulacak en köşeli cümle. Bu soruları Proust’un yukarıdaki cümlesinden yola çıkarak sıralayabiliriz: Zaman, zamandan mı ibarettir? Bir zamana aitsek bir insana da ait olmaz mıyız? “Ait olmak” bir teslimiyetin sorgulanışı mıdır, yoksa paylaşmanın özgürlüğü mü? Bir insana ait olmadan, zamana ait olmak fark edilebilir bir şey midir? Zaman-insan-mekan tasavvuru içerisinde boy gösteren farklı yaklaşımlar Kayıp Zamanın İzinde'nin, dolayısıyla Mahpus’un çok yönlü derinliğini açıklamaya kânîdir.


    Diğer ciltlerde olduğu gibi Mahpus’ta da iç içe geçen hikayelerin bağlantıları ani geçişlerle sıkılaşır; Dreyfus aleyhtarlığını yeren satırların noktası konulmamışken, anlatıcının büyükannesi ile olan anılarına, oradan Albertine’in ilişkilerine, M. Charlus ve Morel’in sadakatsizliklerine, aynı anda ve sıkıştırılmış olarak birçok noktanın üzerinde durmuş oluruz. Ve her şey bir tekrarlar silsilesi gibidir, farklı karakterlerin benzer ihanetlerine şahitlik ederiz roman boyunca; hayatımıza giren her insanın bir ikizini içimizde taşırız Proust’a göre ve bu farkına varamadığımız izdüşümü bizi alışkanlıkların insanı haline getirir… Anlatıcı, Albertine’le konuşurken -hatırlamanın doğasında hatırlayamama vardır- hatırlayamama kusurları gün yüzüne çıkar. “Uzun süre boyunca hatırlama melekesine sahip değilimdir." Tanımayla geçen uzun süreçlerin değişimleri de beraberinde getirmesi romanın gerçeğe olan yakınlığını gösterir niteliktedir. İnsan beyni magazin gibidir; duyulan bir nesne, bir doğa parçası, bir eşya tahayyülde ucuz ve spesifik unsurlar -insana olan yaklaşım gibi- kazanır. Bir insanı paralamak isteyen bir söylenceye olmadık şekiller giydirerek zihnimize bunu kabul ettirir ve yapacağımız onlarca tanımdan soyutlandırmış oluruz, -ki bu zihindeki imgeyi ufak kırıntılar halinde oluşturmaya, kendi içinde yanlış kanılara sebepler yaratır. Zihnimiz, -Proust’un ifadesiyle- bir tür eczane gibidir, kötüye yorar ve ikonlar yaratma eğilimindedir. Romanda karşımıza çıkan yüzlerce kusurlu insanın ortak noktasıdır bu: Çoğu insan tek bir noktaya odaklanarak birçok şeyi ucuz yaftalardan, kötü hatırlamalardan ibaret hale getirir. Anlam yüklemek? Gördüğümüz bir canlı bize bir şey anımsatmıyor ve bizim ona anlam yüklememizi gerektirmiyorsa, gördüğümüz canlı bizim için aslında yoktur ve bakmaktan görmeye geçememişizdir. Üç yüz sayfalık bir kitabı 20 dakikada hap olarak aldıktan sonra aynı boşlukta gezinerek gerçek manasıyla bir okuma yaptığımızı zannetmemiz gibi. Dolayısıyla nesneleri görmenin bakmak ile ilgili olmadığı kanısına varabiliriz, görmenin hali ve duygulanımlar -farklı olması yanlış olduğu anlamına gelmez- kurulan bağın esas noktalarıdır.


    Nuh, kavminin sel felaketiyle yok olduğunda altı yüz yaşındaydı ve çevresindekilere bakmak için yeterince zamanı olmuştu ancak çevresindeki nesnelerin orada olduklarını, kendi alanında kalıcı oldukları gerçeği, çevresindekilere yaklaşım olarak, yeniden bir yaratıyı ona düşündürmedi çünkü bir şeyin fiziksel olarak varolması, o şeyi fark etmemiz için yeterli bir neden olamazdı, ki fiziksel varoluş nesneyle aramıza bir set çekmekteydi. Nuh da asırlar süren yaşamında dünyaya buna benzer hisler beslemişti, ta ki sel felaketiyle tam tersinin doğru olduğunu görene kadar. Her şey güzel giderken bir şeyleri göremeyişimiz normaldir ne de olsa. Mahpus, zihnimizin görüntüler dünyasının seçkisidir ve böylelikle kendi yaratısını gerçekleştiren bir kelime haline gelir.


    Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir kitabında, romanın anlam arayışı üzerinde ve bu konunun çizgisinde önemli tezlerin olduğunun altını çizelim. Botton, bir şeyin fiziksel kanıtı varken o şeye akıl gözüyle bakmamanın faydasız bir benimseme olduğunu ifade eder. Nuh’un gemideki iki haftası, çevresindeki şeylerin özlemiyle geçmişti ve doğal olarak onları göremeyince belleğinde yeni imgelemlerin -ağaç, dağ, çiçek- görüntülerine yoğunlaşır ve böylece 600 yıllık hayatında onları ilk kez görmeye başlardı. Zamanın niteliği insanı özgürleştirebilirdi ancak rakamlar mahpusluktan kurtulmak anlamına gelmiyordu. Dostoyevski’yi Dostoyevski yapan Sibirya’daki sürgünü değil miydi? Asla yalnız kalmayı bilmeyen ve etrafında sürekli kalabalıklar bulunduran bir insan, kapalı fanüslerin ardındaki tefekkürün anlamını nasıl bilebilirdi?


    “Hoşlukla geçen bir dem, ömr-i Nuh’tan kıymetlidir.”
    Selîmî


    Kayıp Zamanın İzinde’de ilk kez anlatıcının (Marcel) gerçekten Proust’un kendisi mi olduğunu düşündüm. Anlatıcı da alışkanlıkların insanıydı ve bu yüzden kendisine tanıdık gelen her şeyi küçümsemişti, böylesine açık bir şekilde hatalar girdabına yüklenen bir karakter ancak romanın göstergebilim tarafını konuşturabilir ve dolayısıyla Anlatıcı, Proust’un parçalarını almış olabilir sadece, tıpkı Vinteuil’in dahi bestecilerin karışım modellemesinden ibaret olması gibi.


    Anlatıcı kıskançlık acısının ne olduğunu anlatmaya başlamıştır. Albertine’in ve binaenaleyh kendisinin gerçek kişiliğini sorgulayarak mercek altına alması, insanın sığındığı sanat bu ciltte iç içe geçmiştir. Albertine anlatıcı için gizemini tam olarak korumaktadır. Albertine acı demektir. Ancak Marcel'in mantığı gerçeği örtbas etmek, Albertine’le yakınlaşmak için sürekli yalanlar uydurur. Onun ortaya çıkan çelişkileri ve yalanları, bir yandan onu terk etmesi gerektiğini söylemesine, diğer yandan da onu bırakma korkusunu göze alamayıp daha fazla sorgulama eğilimini deşmesine neden olur. Mantık iyileştirme gayretiyle arzunun peşinden sürüklenir. Bir gerekçe göstermediğinde oluşan boşluk ruhu kemirir ve duygular zamanaşımına uğrayarak acıyı kemikleştirir. İşte tüm bu gelgitlerin arasında yaşanılanlar anlatıcının cümlelerini hiç olmadığı kadar sivrilterek seride deyiş haline gelen satırların nirvanasını tatmamızı sağlar.


    “Sevdiğimiz insanın uydurduğu öyküler bize acı çektirir ve bu yüzden de, yüzeysel bilgilerle oyalanacağımıza, insan doğasının derinine inmemize imkan verir. Kader içimize işler ve sancılı bir merakla daha derinlere nüfuz etmeye zorlar bizi. Buradan çıkan gerçekleri gizleme hakkını bulamayız kendimizde.(…)”


    İnsanoğlu, inanır. Ama yapaylığın netliğini fark etmekte de gecikmez. Hemen ardından bu yapaylığın nasıl ustalıkla maskelendiğini düşünmeye başlar. O sırada algoritmayı saptıracak hoş şeylerin serpiştirildiğini görür ve bu da her şeyi dondurmaya, tüm düşünceleri zamanaşımında eritir hale getirir. İnsan, kendisinin fark edemediği kişilikler barındırmaz mıydı içinde? Marcel bir kez daha haklılığını ilan etmişti.


    Ruhların karşılıklı işkencelerinin tecrübe edilmesi bir son değildir, kuşatma her zaman, dört bir yandan devam edecektir. İnsan, tüm anlaşmalardan, sözleşmelerden ve olabilecek tüm kesinliklerden korkarak tiksinecek ancak bu dehlizlerle aşılanmaya, yeni mahpusluk savaşlarını sürdürmeye devam etmek durumunda kalacaktır.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Polifonik bir insan olma mücadelem hava muhalefeti yüzünden askıya alındı ki bunu yapana deli diyorlar. Neymiş efendim yolun karşısından geçen bir arkadaşına oradan bağırılmazmış. Sebep ne diye sorduğunda ise adap kuralları, ahlak kuralları, lisans, eğitim, doktora, yaş gibi birçok zırva sunuyorlar. Belki de ben eğitimli bir deliyim, bunu bilebilir misin? İşte suskunluğum tamda burada başladı. Ve ben sustuğum içinde onlar için hastayım. Eee bağıranda deli diyorsun ama susunca ise adam olmuyor musun? dediğinde “melankolik” deyip deliliğin tam karşıt halini teşhis ediyorlar bedeninde… Hüzünlü bir adam olup çıkıyorsun.

    Aslında bu delilik ve gülme hali için size çok iyi bir Hippokrates ve Demokritos ile alakalı hikâye anlatabilirim ancak uğraşmak istemiyorum. Belki bir gün hikâye ederim ve hatta yeniden okuma şansım olursa Hippokrates’in kitabını, size inceleme dahi yazabilirim.

    “Nefret ediyorum, ama ne kadar istesem de, nefret ettiğim şey olmaktan kurtulamıyorum.” (Alıntı #47485023 )

    Yukarıdaki her iki paragrafı da ben yazdım. Eğer ki halen okuyorsan bu yazıyı ki muhtemelen okuduğunu düşünmek istiyorum. Melankoli halleri az çok buna benzer. Hüzün zaten işin vazgeçilmezidir. Bunun yanında ise kısa sürede aşırı uç noktalara iniş ile çıkışlarda bu rahatsızlık ile alakalandırılabilir. Hatta çevrene dikkat kesilmen ve en ufak ayrıntıları büyütmende bir işaret olabilir. Uykudan uyanınca dinlenmemiş bir bedeni ile karşılaşmanı da sayabiliriz, keyifli anlarda hüzünlenmekte buna tabidir. Bir genelleme yapılacak ise bu bir depresyondur ve ilgi alanı psikoloji bilimidir.

    Robert Burton İngiliz yazar ve akademisyendir. 17. Yüzyılda yaşamamış ve Oxford Üniversitesi’nde “melankoli” başta olmak üzere birçok bilim dalında araştırmalar yapılmıştır. Aynı zamanda çok imanlı bir din adamıdır. Ancak imanlı kısmını az açmak istiyorum ve ölüm nedenini intihar olması imanını sorgulamama neden oluyor. Buradan ise araştırdığı konunun kurbanı olduğu izlenimini çıkarıyorum. Sonuç olarak yine aklıma gelen ise günümüzde ve geçmişimizde terzi hiçbir zaman kendi söküğünü dikememişti demekten alıkoyamıyorum kendimi.

    “İrade ya da akıl nebati ve hissi olanı kontrol eder ve gem vurur; ya da vurmalıdır zira çoğunlukla insanoğlu arzularına sahip çıkamaz ve onlar tarafından tutsak alınır. Böylece insan tıpkı hayvanlar gibi içgüdüleri tarafından yönetilir ve dizginleri şehvetine ve çeşitli arzularına teslim eder.” (Alıntı #47481259 )

    Kitap Burton’un kendi öz yaşamı, okudukları, gördükleri ve duyduklarının kâğıda dökülmüş halidir. İyi bir gözlemci olduğu inkâr edilemez ve o tarihte günümüze ışık tutacak birçok harika tespitlerini biz okurlarına sunmuştur. Bedeni ruhbilimi ile harmanlamak ve bunu yaparken de modern çağ bilgini havası vermesi ve insan anatomisinin o çağda bu kadar harika bir şekilde betimlenmesini muazzam buldum. Özellikle felsefi yaklaşımları muhakkak okumalı ve üzerine düşünmelisiniz.

    Asıl sorunun kalabalıklar içerisinde yalnız kalmak olduğunu görmekle kalmayıp Hz. Davud ile örneklendirmesi gayet şaşırtıcıydı. Örneğinin doğruluğuna hemfikirim, lakin bu alanın kısalığı beni üzen taraf oldu. Çünkü bundan ötesi insan anatomisi ve harikulade diyebileceğimiz anatominin çalışma hali. Dipnotların aşırı fazlalığı ise okurda konudan kopma gibi durumlar yaratsa da az bir geçmiş bilgisi bunun üzerini kapatıyor. Her şeye rağmen kitap benim için önem arz edecek türde ve saygınlıkta olan bir kitaptı.

    “Biri için sinek ısırığı olarak nitelendirilen şey, diğeri için dayanılmaz bir acı kaynağı olabilir.” (Alıntı #47457018 )

    Kitabım Aylak Adam Yayınları’ndan iki cildin birincisi ve çevirisi gayet yerinde. Zor bir kitap olması ve bazı terimlerin okurlar tarafından bilinmemesi ek birkaç bilgiye uzanmayı gerektirmektedir. Sayfa kalitesi gayet yerinde, kısa bir çevirmen önsözü ile başlayıp, 50 sayfa yazarın şiirsel bir dille yazdığı kitap hakkındaki girizgâhını okuyoruz. Kitabı ve yazım amacını iyice kavradıktan sonra iki bölüm halinde kitap bizlere sunulmaktadır. Birinci başlığa ben hastalıklar ve dışsal faktörler, ikincisine ise anatomi ve diğer şeyler demek istiyorum.

    Sözün özü; melankolinin ve üzerine söylenmiş düşüncelerin tamda düşündüğüm gibi olması ve beni desteklemesi bende ciddi bir heyecan yarattı ve kitabın daha kolay okunmasına sebebiyet verdi. Kitap kesinlikle meraklısına okunulası ve tavsiye edilesidir. Sizde “ben niye böyleyim?” diyorsanız ve duyduğunuz bir oyun havasında dahi hüzünleniyorsanız lütfen okuyunuz.

    Sevgi ile kalın…..

    Size bir hediye ek sunmam sizi, bunu okumanız ise beni mutlu eder.

    “Bu tamburların sesi değil mi? Gece karışmış gündüze, bulutlar neden gri. Keşmekeş olan kaldırımlarda biriken sular bir yandan yıkar pabuçlarımı, kim bu diyarın bekçisi? Sigaranı yakarken rüzgârda durup beklediğin kadar, dikkat eder misin çevrene? Etmem tabi. Bununda tadı değişti, sigara değil zehir sanki. Sen ne bekliyordun ki? Kaldır kafanı göğe, biraz daha bak. Gör sonra seni bu denli deli edeni. Bulutlar neden gri.

    Hey sen şaman tipli, dur bekle! Sana diyorum bekle. Neden ardına bakmadan kaçıyorsun? Bir ayinin son demine mi yetişeceksin? İtme be! Söyle bulutlar neden gri? Takım elbiseli beyler geçiyor üzerimden, sizleri kim bey etti? Bu parayı neden verdin bana? Kurtulmak istersin değil mi benden? Neydi bu kurtulmanın sadakası mı? Saatin kaç para? Kolundaki değil! Seni bir saatliğine kiralama bedeli? Al o zaman şunu şimdi söyle bulutlar neden gri?

    Buz gibi binalarda çalışıyor, taş duvarlar arasında kalmaktan zevk alıyorsunuz belli. Daha çok çalışıp çok para kazanmak istiyorsunuz, neden? Sizi kim bu şekilde makineleştirdi? Ooww bak yeni araba alışmışsın, eskisi eskimiş miydi? Bu kadınlarda çok güzel, söylesene birisi beni de sevebilir mi? Hesabımda bin üç yüz lira var. Kaç sevimlik eder? Birazını ayır ama birde şu bulutlar neden gri?

    Kopuz çalan deli zenci, solaryumdan hiç çıkmadığın belli? Bacağım kadar kolun var, sizin vücutlarınız neden bu kadar iyi? İçimdeki tenya uluyor, sabah ki yemeğini beğenmedi mi? Yine sinirlerim bozuldu, acaba bedeni servise çeksem mi?

    Sıvazladım, bir kere daha sıvazladım. Öteden bağırıyor biri hey dayı hacı, söyle dedim canım taksi. Bineceksen bin kaynıyor her yan müşteri. Hadi be kerkenez, uçarsın yükseklerde bilmezsin bulutlar neden gri?” (İleti #34191347 )
  • SAZAN SARMALI
    Osman Başıbüyük
    07.03.2019
    OdaTV

    Soğuk Savaş döneminde ABD’nin izlediği stratejinin 3 ana ayağı vardı:

    1) Dünya petrol ticaretini kontrol etmek,

    2) Komünist olmayan ülkelerin silah pazarına hâkim olmak,

    3) Dünya tarımsal üretimi üzerindeegemenlik kurmak[1].

    Aslında bugün de değişen pek bir şey yok. Sadece stratejinin üçüncü ayağı diğerlerine göre daha ön plana çıkmış durumda.

    Mesela, Türkiye ölçeğinde bir ülkeyi silahla falan diz çöktüremezsiniz; ama midesinden yakalarsanız, burnuna halka takılmış ayı gibi oynatmanız mümkün olur.

    ABD dışişleri eski bakanı Henry Kissinger, 1970 yılında “petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz” şeklinde bir cümle sarf etmişti. Bu cümlenin ne anlama geldiğini ne yazık ki hâlâ anlayamayan siyasetçilerimiz var. Oysa ki Atatürk; “Üreticilerden yoksun olan milletler üretenlerin esiri olur. MİLLİ EKONOMİNİN TEMELİ ZİRAATTIR. Köylü milletin efendisidir.” diyerek, çok önceden bu tehlikeye karşı bizleri uyarmıştı. Bizi bekleyen tehlikenin büyüklüğünü anlatabilmek için yaşanmış örneklere bakalım.

    YEŞİL DEVRİM VE AFRİKA

    2’nci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan gıda sıkıntısı, savaşan ülkeleri tarımsal üretimini artırmaya yönlendirdi. Bu konuda başı çeken hiç kuşkusuz ABD idi. Yeşil Devrim olarak adlandırılan 1950-70 yılları arasında ABD, daha fazla ürün elde etmek amacıyla tohum ıslahı, makineleşme, kimyasal gübre ve sulama gibi çeşitli teknolojileri tarımda kullanmaya başladı. Bunun bir sonucu olarak, ülkede zamanla küçük ölçekli çiftçilik kayboldu, endüstriyel tarıma geçildi. Bu dönemde dünya tarımsal üretimini kontrol etme, ABD kapitalizminin jeopolitik stratejisinin en önemli unsurlarından biri haline geldi. Bu süreci Avrupada yakından takip etti.

    1970’li yıllarda petrol fiyatları hızla tırmanırken aynı paralelde tahıl fiyatları da 3-4 katına çıkıyordu. Kendi ihtiyacının çok çok üzerinde bir üretim kapasitesine ulaşan ABD, bu sayede Dünyada tahıl arzını ve fiyatını kontrol eden tek ülke haline geldi[2]. Kissinger’ın istediği şey hayata geçiyordu.

    Gelişmekte olan ülkelerin, geniş topraklar üzerinde, çok büyük üretim kapasitene sahip tarımsal işletmeleri kuracak ekonomik güçleri yoktu. Üstelik buralarda yapılacak üretimi destekleyecek, makine, kimyasal ilaç ve gübre ile ıslah edilmiş tohum teknolojilerinden de yoksundular. Bu sebeple dünyada yaşanan acımasız tarımsal rekabetin giderek gerisinde kalarak, her geçen yıl daha az üretir hale geldiler ve sonunda halklarını doyuramayacak duruma düştüler. Bunun bir sonucu olarak da gıda temini için, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve küresel piyasalardan borç almak zorunda kaldılar. Borçlarını ödeyecek üretim kapasitesini hiçbir zaman yakalayamadıklarından, zamanla faiz sarmalında tekrar sömürgeleştiler. Zaten planlanan da buydu[3].

    Bahse konu dönemde Afrika ülkeleri bağımsızlıklarını daha yeni kazanmıştı. Bu ülkeler, 1960’lı yıllarda gıda konusunda sadece kendi kendilerine yetecek üretime sahip değil aynı zamanda net tarımsal ürün ihracatçısıydılar. Fakat Yeşil Devrim’in yaşandığı yıllarda tarımsal üretim teknolojisinin gerisinde kaldıkları için bugün Afrika kıtası yiyeceğinin %25’ini ithal eder hale geldi. Kıtadaki ülkelerin neredeyse tamamı gıda ithalatçısı. Kıtlık ve açlık ve bu sebeple çıkan politik krizler, Afrika için olağan bir durum halini aldı[4]. Bu durum bir tesadüf değildi.

    Afrika’nın yaşadığı gıda krizinin iç savaşlar ve salgın hastalıklar gibi birçok nedeni var. Ancak asıl neden, devlet kontrolü ve desteğinin tarımdan safha safha çekilmiş olmasıdır. Devleti tarımın dışına iten mekanizma ise hiç kuşkusuz Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü’dür. Bu kuruluşlar, dış borçların geri çevrilmesine yardımcı olma görüntüsünde, devletin tarımdan desteğini çekmesini sağlayarak, tam tersi yönde ülkeleri borç sarmalına mahkûm ederek, yeniden yarı sömürge olmalarını sağlamıştır[5].

    TARIMSAL ÜRETİM KÜRESEL ŞİRKETLERE BAĞIMLI HALE GELDİ

    ABD tarım bakanı John Block, 1986’da Uruguay’da yapılan tarımla ilgili bir toplantıda; “ülkelerin kendi kendini beslemeye yetmesi fikrinin artık çağ dışı kaldığını” söyleyerek katılımcıları, gıda güvenliklerini ABD’den çok daha ucuza ithal edebilecekleri tarım ürünleriyle sağlayabileceklerine inandırmaya çalışıyordu[6]. Bu sözlere inanan Venezüella’nın başına neler geldiğini birazdan anlatacağız. Bu arada John Block, o yıllarda ABD’nin tarım ürünlerini nasıl bu kadar ucuza mal ettiği konusunda hiçbir bilgi vermiyordu. Washington, Dünya Ticaret Örgütü’nün kaldırılmasını dikte ettiği tarımsal destekleri (sübvansiyon), kendi çiftçisi için her sene giderek attırmaktaydı[7] ve aynı zamanda tarım araştırmalarına inanılmaz destekler veriliyordu. Böylece tarımda gen devrimi yaşandı.

    Bugün geldiğimiz noktada, Monsanto, Bayer, Cargil gibi büyük şirketler, neyin yenileceğine, nasıl üretileceğine ve nasıl işleneceğine karar verir hale geldi. Bu şirketler tohumdan tabaktaki yemeğe kadar tüm gıda zincirini kontrol etmeyi amaçlıyor.

    Çiftçilerin binlerce yıl tecrübeyle elde ettikleri tohumlar çalındı. Çiftçi, kimyasal yöntemlerle üretilen, genetiğiyle oynanmış ilaç ve besin bağımlısı, hibrit tohumlara mahkûm edildi. Büyük şirketlerin tekellerinde topladıkları tohum sertifikaları, çiftçiler arasındaki tohum ticaretini neredeyse bitirdi[8]. Bu tohumlar, tek bir seferlik ürün verdiği için, çiftçiler her yıl bu şirketlerini kapısını tekrar çalmak zorunda. Aynı zamanda ülkeler, vaat edilen verimliliği sürdürebilmek için yine bu şirketlerin ürettiği pestisit ve herbisit gibi ilaçlarla, kimyasal gübrelere döviz ödemek zorunda. Bütün bunlara çiftçinin kullandığı tarım makinaları ve onların yaktığı mazotu da eklerseniz, tarım üretiminin ne kadar çok dış girdiye bağımlı olduğunu görürsünüz. Gelişmekte olan ülkeler ara malı girdisi olmadan tarımsal üretim yapamaz hale geldi.

    VENEZUELLA ÖRNEĞİ

    Hugo Chavez, 1998 yılında iktidara gelirken, ülkenin petrol gelirlerini fakir halk ile paylaşacağını ve gıda güvenliğini garanti altına alacağı vaatlerinde bulunmuştu. Sosyalist programını finanse etmek için petrol gelirinden başka kaynağı yoktu. Petrolü devletleştirerek ana gelir kaynağı kontrol altına aldı. Takiben yüzlerce özel şirketi ve yüzbinlerce dönümlük araziyi devletleştirerek ülkedeki servet dağılımını dengelemek istedi. Fakat el konulan varlıklar tecrübesiz ellerde çok kötü yönetildi için yerel tarımsal üretim giderek azalmaya başladı. Bu durum pek önemsenmedi;“paramız var ki, ithal ediyoruz” diyerek ithalata dayalı bir düzen kuruldu. İthal edilen tarım ürünleri üzerinden sübvansiyon yapılarak fakir halkın gıdaya daha ucuza ulaşması sağlandı. Doğal olarak ithalat, ülkedeki tarımsal üretimi daha da baskı altına aldı. 2003 yılında döviz alım satımının devlet tekeline alınmasıyla birlikte birçok şirket üretime devam edebilmek için gerekli olan aramalı ve ekipmanları ithal edemez oldu. Bu durum tarımsal üretimi ciddi ölçüde baltaladı[9].

    Halefi Nicolas Maduro döneminde petrol fiyatları düşmeye başlayınca, bütçede ciddi açıklar vermeye başladı. 2014 yılında Amerikan ambargosuyla birlikte petrolden akan para iyice kesilince Maduro döviz yokluğundan gıda ithalatını kesmek zorunda kaldı. Bu sefer de gıda fiyatları yükselmeye başladı. Gıda fiyatlarındaki artışın yarattığı enflasyonist baskı, Maduro’nun iktidarını tehdit ediyordu. Maduro, çare olarak fiyatları makul seviyede tutmak adına üretimi sübvanse etmeden, fiyatları düşük tutmak için kanuni düzenlemeler yapma yoluna gitti. Yeni yasalarla gıda ürünlerinin üretimi, dağıtımı (tanzim satış) ve fiyatlandırılması düzenlendi. Hükümetin gıda sorununa çözüm diye geliştirdiği yöntemler tam tersine yerel tarım üretimini daha da azalttı. Bu düzenlemeler birçok şirketi kâr edemez hale getirdi. Sonuç olarak; şirketlerin üretimi durdurmak zorunda kalması, gıda krizine yol açtı[10]. Artık halk ancak tanzim satış merkezlerinden, Maduro taraftarlarının kontrolünde dağıtılan ucuz gıdaya ulaşabiliyor. Maduro karşıtı gösterilere katılırsanız aç kalmak garanti! ....

    Normalde gıda ithalatının durması birçok ülkede çiftçi için büyük fırsattır. Venezüella’da bir çiftçinin ihtiyacı olan, verimli toprak, su, güneş ve dünyanın en ucuz yakıtı var. Ama çiftçi üretemiyor. Niçin? İnsanlar uzun gıda kuyruklarında saatlerce sıra bekliyor; çöpleri karıştırarak beslenmeye çalışanlar var. Acaba neden? Çünkü çiftçinin elinde yerli tohum kalmamış; hibrit tohum ithal edecek para yok; tohum bulsalar kimyasal ilaç ve gübrelere ulaşamıyorlar. Bozulan biçerdöverin parçası bulunamıyor, bulunsa bile parasını ödemek zor. Köylerde çalışacak insan gücü kalmamış. İşin özü tarımsal üretim zinciri kırılmış.

    Ülkede insanlar ortalama 11 kg zayıflamış durumda ve ABD sınıra tırlarla yüzlerce ton gıda yardımını yığmış, köpeğe kemik sallar gibi Venezüella’nın zavallı vatandaşlarına isyan işareti veriyor. Ülkedeki krizin sonucunu hâlâ merak edeniniz var mı? Küresel şirketler Venezüella’nın petrolüne çökecek. Mesele Maduro’yu sevip sevmemek değil düşülen tuzağı görmek...

    TÜRKİYE’DE DURUM NE?

    Gelelim Türkiye’ye. Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye tarım konusunda ilk dayatma 1954 yılında geldi. Başbakan Adnan Menderes, ABD’den Türkiye’ye yapılan yardımı, 300 milyon dolar artırmasını istemişti. ABD, Türk ekonomisinin düzelmesinin ancak tarıma uygulanan desteklerin azaltılmasıyla başarılabileceğini vurgulayarak isteği geri çevirdi[11].

    Asıl ciddi saldırı 12 Eylül 1980’de oldu. Darbe öncesi ülke ekonomisi batık vaziyetteydi. Borçlarımızı geri çevirecek miktarda borç bulabilmek için neoliberal ekonomi politikalarını yürürlüğe koymak zorunda kaldık. 24 Ocak kararları, temelde tarımda korumacılığın kaldırılması ve desteklemelerin azaltılmasını dayatıyordu. Dışarıdan gıda alımına konulan gümrük tarifelerinin iç piyasayı terbiye etmek maksadıyla düşürülmesi isteniyordu. Konu ile ilgili bazı çevreler, isteklerin ABD ve Avrupa ülkelerinde giderek artan tarım ürünleri stoklarının eritilmesine bağladı. Ama aslında yapılmak istenilen bambaşka bir şeydi.

    1988 tarihinde tohum ithalatına gümrük muafiyetleri getirildi. İlerleyen yıllarda baskının dozu giderek arttı. 5 Nisan 1994 kararları bağlamında IMF’ye verilen taahhütler kapsamında destekleme alımlarına giren ürün sayısı giderek azaltıldı. Daha sonra 10 Ocak 1996 tarihinde devreye giren Gümrük Birliği Antlaşması ile tarım ürünlerinin ithalatına konulan kısıtlamaların bir kısmı daha kaldırıldı. Tarım ürünlerinde fiyat oluşumu serbest piyasaya bırakıldı. Tarımsal kitler özelleştirildi. Tarım Satış Kooperatifleri gibi örgütlerden devlet desteğini çekti[12].

    Bu süreçte yavaş yavaş bireyler değişmeye başladı. Mesela, tarım ürünleri ihracatı 2004 yılında 1980 yılına göre %58 oranında artarken, ithalat %5322 oranında arttı. 2002 yılını fazla ile kapatan tarım ürünleri dış ticaret dengesi, 2003 yılından itibaren açık vermeye başladı[13].

    2001 yılında yaşanan ekonomik krizle birlikte yeni dayatmalar gelmişti. Örneğin, Kemal Derviş’in talimatıyla çıkarılan Şeker Kanunu’yla şeker pancarı üretimi yasaklandı ve mısır glikozu-şeker kamışı ithalatı serbest bırakıldı. Cargill gibi firmalar bu kararın ardından ülkede hızla yatırıma başladı. 2016 yılında da ABD menşeli 80 bin ton şeker ithalatında %50 olan gümrük vergisi %0’a indirilerek şeker pancarı üretimi tamamen bitirildi.

    IMF’ye 9 Aralık 1999 tarihinde verilen niyet mektubu ile Dünya Bankasına verilen 10 Mart 2000 tarihli niyet mektubu esas alınarak 2000 yılından itibaren tarımda “doğrudan gelir desteği” uygulamasına geçilmişti. Bu uygulamayı AKP Hükümetleri de devam ettirdi. Bu yöntem ile teşvikler, üretime göre değil, arazi büyüklüğüne göre verilmeye başlandı. Bu yöntem, niyetin tam tersi yönde küresel kuruluşların planladığı şekilde, üretim azalmasına sebep oldu. Hatta geçtiğimiz günlerde basında “doğrudan gelir desteğinin” yatak odasından dağıtıldığını iddia eden yazılar çıktı. Habere göre konuya hâkim tek bir personel, bakanlığın bilgisayarlarını evine götürmüş, dağıtımı kafaya göre yatak odasından yapıyormuş![14]

    2006 yılında AKP hükümeti “Tohumculuk Kanunu”nu çıkartarak köylülerin sertifikasız tohumları üretmesi, çoğaltması ve satması yasaklandı[15]. Bu yasayla köylüler, küresel tohum şirketlerinin sertifikalı tohumlarına bağımlı kılınırken, binlerce yılda ıslah ederek geliştirdikleri yerli tohumların kaybolmasının önü açıldı. Ülkedeki tohum çeşitliği hızla azalmaya başladı. Her geçen yıl dışarıdan daha fazla tohum ithal eder hale geldik.

    Örneğin 1990’ların başında ABD ve Kanada, Türkiye’den aldıkları mercimek ve nohut tohumları ile üretime başlamıştı. Bugün ülkemizde yetişen ve anavatanı Anadolu olan buğday, mercimek ve nohut gibi ürünlerin üretimi iç tüketimi yetemez hale geldiği için bu ürünleri Kanada ve ABD’den ithal ediyoruz[16].

    Türkiye'de 1986 yılından beri ithal tütünde kg başına 3 dolar, sigarada paket başına 40 cent "Tütün Fonu" uygulanmaktaydı. Bu uygulamanın amacı Türkiye'de üretilen tütününü, Türk tarımını korumak ve ihracat rakamlarını yükseltmekti. 2010 yılından itibaren bu fon kaldırıldı.Tütün Fonu'nun kaldırılması ile Türk tütünü bitirildi[17]. Yerli sigara markası kalmadı.

    AKP’nin 2006’da çıkardığı Tarım Yasası ile Gayri Safi Yurt İçi Hasılanın (GSYH) %1’inin tarım üreticisine destek olarak verilmesi hükme bağlanmıştı. Ancak bu oran hiçbir zaman yakalanamadı, destek %0,3 ile %0,5 arasında kaldı. Devletin Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri üzerinden verdiği kredi miktarları göreceli olarak artıyormuş gibi gözükse de artan döviz fiyatları ve GSYH’ya orana göre verilen krediler sürekli azalıyor. ABD ve AB’nin denetiminde olan Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü’nün yönlendirmesiyle tarıma verilen destekler göstermelik hale getirildi.

    Bu arada ABD ve AB tarıma destek konusunda ne yaptı dersiniz? ABD, tarımsal üretim değerinin %25’ini üreticiye destek olarak vermekte; bu değer AB’de %40’ları bulmaktadır[18]. Bu haksız rekabet zamanla Türk çiftçisini üretemez hale getirdi. Son 16 yılda çiftçi, Belçika büyüklüğünde toprağı ekmekten vazgeçti. Hollanda büyüklüğündeki topraklarımız da her yıl nadasa bırakılıyor.

    Para kazanılmayan yerde insanları tutamazsınız. Geçim sıkıntısı çeken çiftçiler özellikle genç olanları köyleri terk etmeye başladı. Bu arada büyükşehir yasasıyla bazı köyler mahalle oldu. Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü kapatıldı. Görevleri, İl Özel İdarelerine devredildi. Sonra onlar da kapatıldı. Arkasından köy okulları da kapatılıp taşımalı eğitim sistemine geçilince, köyler tamamen boşaldı.

    2002 yılında tarımın istihdam içindeki payı, %34,9 iken 2017 yılında bu oran %19,4’e geriledi[19]. Tarımda istihdam rakamlarını yüksek olduğu dönemlerde önceki hükümetler oy kaygısıyla tarımdan desteği tamamen çekemiyordu ancak tarımdan ekmek yiyen insan sayısının azalması AKP Hükümetlerinin daha pervasız davranmasına müsaade etti. Bu pervasızlık, göreve geldikleri yılda %9,98 olan GSYH içindeki tarımın payının, 2017 yılı itibariyle %4,35’e düşmesine sebep oldu. Tarımsal üretimde hiç artış olmazken, Türkiye’nin nüfusu sürekli artıyordu. Plansız bir şekilde Suriye ve diğer ülkelerden gelen 5 mülteci gıda ihtiyacını daha da artırdı. Bütün bunlara bir de de tatillerini Türkiye’de geçirmeyi tercih eden yıllık 40 milyondan fazla turist eklenince, gıda üretimi tüketimin çok çok gerisinde kaldı. Bütün bu sürecin sonunda tarım ülkesi Türkiye, gıda ithal etmeden karnını doyuramaz hale geldi. 2017 yılı verilerine göre 8 milyar 895 milyon dolarlık gıda ithalatı yapmak zorunda kaldık.

    Bütün bunlar olurken AKP’li Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlarından Mehmet Mehdi Eker'e, Fransa Hükümeti “Tarım Alanında Şövalye Liyakat Nişanı” verdi! Bakan Eker, “ortak idealler ve hedeflere sahip iki ülkenin rekabet etmek yerine işbirliği içinde olması gerekir” diyordu[20].

    Atatürk’ün “Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir” sözünü hayatında hiç duymamış olan AKP’li Faruk Çelik, bakanlığı döneminde, “Tarım Teknolojisi ve Kapasite Geliştirme” görevini İngiltere’ye havale etmişti! Kozmik odadakiler kadar mahrem bilgilerimiz, plan, öngörü ve hedeflerimiz İngilizlerin elinde ve insafındaydı![21]

    Tarımla ilgili hiçbir eğitimi olmayan çiçeği burnunda son bakanımız Bekir Pakdemirli ise göreve gelmeden önce dünyanın en büyük dondurulmuş patates üreticisi Kanada merkezli küresel McCain Food şirketinin Ortadoğu danışmanı idi. Endüstriyel hazır gıdalar Türkiye pazarına Pakdemirli'nin “başarısı" ile girmişti![22] Bu sene hastalık tehlikesiyle 25 ilde toplam 141 bin dekarda patates ekimi yasaklandı[23]. Ne yazık ki bu hastalığın dışarıdan donmuş patates ithalatını artırma ihtimali var. Zaten sevgili bakanımız da “Saman ithal ettiniz, buğday ithal ettiniz diyenlere karşı şunu söylüyorum; Türkiye'de para var ki ithalat yapabiliyor” diye cevap veriyor[24]!

    Bütün bu beceriksiz siyasetçiler Türkiye’yi açlık tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Yerel seçimler öncesi Cumhur İttifakının meydanlarda halkı ikna etmek için kullandığı en önemli argüman “beka tehlikesi”. Evet Türkiye’nin gerçekten de beka tehlikesi var. Ancak bu tehlike ne Kuzey Irak’tan ne Suriye’den ne FETÖ’den ne de PKK teröründen kaynaklanıyor. Beka tehlikesi, SAZAN SARMALI tezgahına düşmek üzere olduğumuzdan kaynaklanıyor.

    SAZAN SARMALI

    Bu SAZAN SARMALI da ne diyeceksiniz? Anlatalım.

    AKP iktidarında, son 17 yılda acımasızca uygulanan neoliberal ekonomi politikalarıyla her şey haraç mezat satılarak devlet ekonominin dışına itildi. Devlet koruması ve güvencesinin olmadığı bu dönemde, şehirlerin çevresindeki asgari ücret ile köleliğe mahkûm edilen insan sayısında büyük artış oldu. Tarımdan devlet desteğinin çekilmesiyle birlikte köyden kente göç daha da hızlandı. Nüfusun %15,5'i daha gettolarda yaşamaya başladı. Köyünde başına buyruk çalışarak, çok çeşitli olmasa da doğal gıdalarla para harcamadan karnını doyurabilecek bu insanlar da gettolardaki asgari ücretli köleler ordusuna katıldı. Bu geniş kitleler, ucuz gıda satan marketlere ve devlet yardımlarına mahkûm hale geldi. İşin ilginç yanı, AKP hükümetlerinin izlediği yanlış politikalar sebebiyle bu zor hayata mecbur edilen dar gelirli bu geniş kitleler, inanç sömürüsü üzerinden oluşturulan algı sebebiyle AKP’nin oy deposunu oluşturuyor.

    Demirel’in söylediği; “tencerenin düşüremeyeceği hükümet yoktur” sözü doğrudur. Ekonomik krizin derinleşmesiyle, gıda enflasyonu iyice artarsa, bu geniş kalabalıklar eve ekmek götürmekte daha fazla zorlanmaya başlarsa hatta daha da ilerisi, işsiz kalır ve asgari ücretle bile iş bulamazlarsa veya bankamatikler gün gelir para vermezse, yani devlet maaş ödeyemezse ne olur? Hükümetin devrilmesini bir tarafa bırakın, yaşanması kaçınılmaz olan sosyal patlamalar sonu belli olmayan bir istikrarsızlık sürecini başlatır.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir konuşmasında şöyle diyor: “Bugüne kadar Türkiye'yi istedikleri gibi eğip bükemediler. Baktılar kurla faizle olmuyor, bu defa ülkemizi soğan, patates, biber, patlıcan, salatalık üzerinden ters köşe yapmaya çalışıyorlar. Aldığımız tedbirlerle bu hamleyi de boşa çıkardık. Çadırlar kuruldu. Bütün bunlarla birlikte tanzim satış yerlerini kurduk; fiyatlar yarıya indi daha da inecek. Temizlik ürünlerinden tutun marketlerde ne varsa onların da belli bir kısmını buralarda satmaya başlayacağız. Bunlar terör estirdiler terör. Gıdada teröre estirenlere gereken dersi veriyoruz, vereceğiz”[25].

    Aslına bakarsanız Erdoğan doğru söylüyor. Ama adamlar saldırıyı bugün başlatmadılar ki. 50 yıldır bu ortamı hazırlamaya çalışıyorlar. Peki biz ne yaptık? Gıda fiyatlarındaki enflasyon hızla tırmanmaya başlayınca ilk aldığımız tedbir, fiyatı artan tarım ürünlerinin gümrük vergisini sıfırlamak ve ithalat kotasını kaldırmak oldu. Arkasından marketlere zabıta gönderdik. Sonrasında belediyeler tanzim satış çadırları kurdu. Şimdi de Rekabet Kurulu, perakende gıda ticareti alanında faaliyet gösteren 23 zincir market hakkında soruşturma başlattı. Yani fiyat kontrol sistemine geçtik.

    Piyasada bir mal ziyadesiyle varsa stokçuluk yoluyla vurgun yapma ihtimali yoktur. Stokçuluk ancak ve ancak mal darlığında olur. Mal darlığı sorununu çözmek ise ithalatı artırmakla değil üretimi artırmakla olur. Bir ürünün fiyatını, maliyet artı kâr belirler. Eğer siz maliyetleri düşürecek tedbirler almadan, kâr oranlarını düşürecek şeklinde tedbir almaya çalışırsanız, üretimi daha da baltalarsınız. Üreticiler üretimden, tüccarlar ticaretten vazgeçerler. Emir komuta ile serbest pazar ekonomisi olmaz. Tarım alalında üretim zinciri kırılır, bu süreç ciddi devalüasyon ve ekonomik yıkım getirir[26].

    Gıda fiyatlarını düşürmek için yapılması gereken, üretimi artırmaktır. Peki Hükümet, gıda krizi yaşadığımız son 4-5 ayda üretimi artırmak için tek bir önlem almış mıdır? Almadı, alamaz. Peki niçin?

    Hükümet, maaşları ödeyebilmek için küresel piyasalardan borçlanmak zorunda. Üretimi artıracak yönde tedbirler almaya kalkışırsa 1 kuruş para vermezler. İşte çeşitli baskı araçları kullanılarak bir ülkeyi üretimi artıracak tedbirler almaktan alıkoyarken, ithalata yönlendirmeye, bunun bir sonucu olarak fiyat kontrolü rejiminin doğmasına neden olmaya, bu süreçte borç vermeye devam ederek krizi daha da derinleştirmeye ve sonunda hedef ülkeyi iç ve dış politikada kendi kararlarını alamaz hale getirerek esir alma tezgahına SAZAN SARMALI diyoruz. Maalesef Türkiye bu sazan sarmalı tezgahına düşmüş bulunuyor.

    Bugün Türkiye’nin Batı ile en önemli sorunlarından bir tanesi, Rusya Federasyonu’ndan alacağımız S-400 füzelerinin yarattığı kriz. Bütçede para yok, bu silah sistemini temin etmek için de kredi gerekecek. Mesela “beton” için kredi isteseniz herkes verir. Hatta S-400 alımı için bile küresel piyasalardan kredi bulabilirsiniz. Ama tarımsal üretiminizi artırmak için 1 kuruş kredi vermezler. Çünkü tarım en stratejik sektördür. 21’inci Yüzyılın en önemli silahı nükleer silahlar değil gıdadır.

    Bir ülkede toplumsal yapıyı, gelir ve kişi sayısı açısından bir piramide benzetebiliriz. Tepeye doğru çıktıkça gelir düzeyi artarken, kişilerin sayısı azalır. Aynı şekilde tabana doğru indikçe gelir düzeyi azalırken, kişilerin sayısı artar. Ekonomik kriz dönemlerinde tabandaki çok büyük kitleler gelirlerinin büyük bir kısmını sadece karınlarını doyurmaya ayırmak zorunda kalırlar. Peki bu insanlar ne yer dersiniz? Anadolu insanının en çok yediği; ekmek, hamur işi, makarna ve bulgurdur. Buğdaydan yapılanı yiyecekler. Sonra nohut, fasulye ve mercimek gelir. Biz bu gıdaları nereden ithal ediyoruz? Kanada ve Amerika’dan. Demek ki 1990’larda bizden bu tohumları boşuna almamışlar.

    Yerel seçimlerden sonra Türkiye ciddi bir borçlanma arayışına girecek. Borcu borç ile çevirmekten başka çare yok. Ülkenin çok miktarda dövize ihtiyacı var. Seçim sebebiyle bu tablo şimdilik saklanıyor. Erdoğan haklı olarak yeni yaptırımlardan kaçmak için IMF’den borç almak istemiyor. Peki başkaları verdikleri paranın nereye harcanacağına karışmayacak mı? Mesela Londra (Rothschildlar). Para vermek için seçimlerden AKP’nin güçlü çıkıp çıkmayacağını görmek istiyorlar. Çünkü şimdiye kadar uygulanan hatalı ekonomi ve tarım politikalarının devamını, Erdoğan gibi halkı inandıran güçlü bir liderden başkası sağlayamaz. Seçimden sonra para muslukları açılacak. Ülkede ciddi bir rahatlama olacak. İthalata devam edileceğiz. Bu arada tarımın her geçen gün biraz daha öldüğünü hiç kimse önemsemeyecek.

    Türkiye benzer bir durumu II. Abdülhamit döneminde yaşamıştı. Ulu Hakan(!), 33 yıllık iktidarı döneminde tam 13 defa borç anlaşması imzaladı. Borç alarak iktidarını uzattı. Alınan borç ile iktidarda kalma süresi doğru orantılıydı. Ama aynı zamanda alınan borç ile devletin hayatı ters orantılıydı. Yükümlülük altına giren devlet giderek zayıflıyordu[27]. Sonuç itibariyle Abdülhamit bugünkü Türkiye’nin tam 2 katı büyüklüğünde toprak kaybetti. Sanılanın aksine Abdülhamit yıkılmakta olan Osmanlı’nın ömrünü uzatmamış, tam tersine kendi iktidarını uzatmak için borç alırken yapısal sorunların gizlenmesine sebep olarak devleti yıkıma hazırlamıştır.Abdülhamit’i bugün göklere çıkartan zihniyet uyanmamızı önleyerek aynı numarayı tekrar yememiz için çalışmaktadır. Bütün dünyada her ülkenin din adamları milliyetçiyken bizimkilerin Cumhuriyet düşmanı olması bir tesadüf değildir.

    NE YAPMALI?

    1) Döviz, yurt içinde üretilemeyen mallara ulaşmak için kullanılmalıdır. Gıda ithalatına bağımlılık diğer ürünlerin ithalatını da tetikler. Çünkü alım gücü azalan köylü ve ülkeden çıkan döviz, diğer sektörlerdeki tüketimi azaltarak zamanla onların da batmasına neden olur. Böylece diğer alanlarda da ithalata mecbur kalırız. Gelişmiş ülkelerin tamamı, aynı zamanda tarım ürünleri ihracatçısı olup, tarım üretimi fazlası vermektedir. Türkiye’nin SAZAN SARMALI’ndan kurtulmak ve sonrasında orta gelir tuzağını yenmesi için en önemli ve ilk yapması gereken şey,tarımsal üretim fazlası vermektir. Aksi takdirde hiçbir alanda gelişme kaydetmek mümkün olmaz.

    2) Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit gıda güvenliğidir. Barzanistan, Membiç, Terör Koridoru, PKK, FETÖ gibi tehditler bu tehdidin yayında solda sıfır kalır. Bu manada önümüzdeki 10 yıl bizim için en önemli bakanlık Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır. Yerel seçimlerden sonra Bakan dahil, bakanlığın bütün kilit kadroları hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadan değiştirilmelidir. Bakanlıktaki akrabalık ve hemşerilik ilişkilerine son verilmeli, liyakat esasına dayalı, küresel şirketlerle ve ithalatla bağlantısı olmayan, mesleğini çok iyi bilen kişiler görev başına getirilmelidir.

    3)Üretimi artırmak için tarım ve hayvancılık mutlaka ciddi oranda desteklenmelidir. Verilen destek, devletin bütçesine yük getirmeyecek, tam tersine katkı sağlayacaktır. Ziraat mühendisi veya iktisatçı değiliz ama konuyu kabaca şöyle anlatmaya çalışalım. 2017 verilerine göre aşağı yukarı 9 milyar dolar tutarında gıda ithalatı yapmışız. Üretimi artırmak ve iç tüketimi karşılamak için devlet, 2 milyar doları çiftçiye çeşitli yollarla teşvik olarak verse; bir sonraki sene üretimimiz yeterli miktarda olursa,9 milyar dolar cebimizde kalır. Devlet 2 milyar dolar kaybetti diyeceksiniz. Kaybetmez. Piyasada yurt dışına çıkmayan bir 9 milyar dolar olacak, buna devletin teşvik olarak verdiği 2 milyar doları ilave edersek, piyasada elden ele dolaşan miktar 11 milyar dolar eder. Devlet,vatandaşının cebine giren bu 11 milyar dolardan, insanlar her alışveriş yaptığında KDV ve ÖTV şeklinde vergi alacak. Devlet, verdiği 2 milyar doların tamamını vergi yoluyla geri alabilir mi bilemem ama verilen teşvik ile yakalanan üretim artışı oranına göre önemli bir miktarın geri döneceği kesindir. Teşvike para harcamak yerine ithalatın önü açılırsa, devletin kasasından hiç para çıkmaz. İthal edilen malları kim alıyorsa, para onların cebinden, yani vatandaşın cebinden çıkar. Burada devlet, cebinden para çıkmadığı için kârlı gibi gözüküyor ama para çıkışı oluğu için zararı ülke etmektedir. Bu noktada önemli olan ülkenin kaybetmemesi dövizin ülke ekonomisinden dışarı kaçmasının önlenmesidir. Dolayısıyla devlet, cebinden biraz feragat ederse,yurt dışına kaçmayan o 9 milyar dolar, ülkeye çok şey kazandıracaktır.

    4) 3 yıl içerisinde temel gıda maddeleri olan tahıl ve bakliyatta ithalata bağımlılığı sıfırlayarak ihracatçı duruma geçmemizi sağlayacak bir plan yapılmalıdır. Aynı paralelde pamuk gibi sanayi bitkilerinde dışa bağımlılık sonlandırılmalıdır. Daha sonra aşama aşama teknoloji gelişimi ile tohum ithalatı azaltılarak en geç 10 yıl içerisinde tamamen yerli tohuma geçilmelidir.

    5) Tarımsal üretimde arzu edilen artış sağlansa bile dışarıdan ithal edilen tohum, gübre ilaç ve katkı maddelerine bağlı kalındığı sürece tarımdan beklenen katma değer sağlanamayacaktır. Katma değeri artırmak için dış girdi mümkünse sıfıra indirilmelidir. Bu maksatla devlet tohum, gübre ve ilaç üretimi gibi alanlarda her türlü desteği vermeli gerekirse kendisi doğrudan yatırım yapmaktan çekinmemelidir.

    6) Yerel seçimlerden sonra tanzim satış uygulamasına son verilmelidir. Üretim maliyetlerini düşürmeden fiyatları kontrol etmeye çalışmak tam tersi sonuç vererek üretim zincirini kırar.

    7) Herkesin işi gücü bırakıp tarım konuşup tarım yazması gerekir. Dış güçler tarafından baskı altında tutulan hükümeti, oy kaybı endişesi yaşatmadan harekete geçirmek mümkün olmaz.

    İki tespit ve Atatürk’ün bir sözüyle bu uzun makaleyi sonlandıralım:

    1. Erdoğan ya “yiğit düştüğü yerden kalkar” hesabı, bizi bu SAZAN SARMALI’ndan kurtaran ya da anavatanında buğday, nohut ve mercimeği bitiren bir lider olarak tarihe geçecek.

    2. Türkiye, S-400’den vazgeçerse burnuna halka takılmış demektir. Bu kaybedecek hiç zamanımız kalmamış anlamına gelir.

    “Bir ulus, yalnız kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa, şunun-bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Böyle uluslar başkalarının denetimini de yönetimini de hak etmişlerdir.” (K. Atatürk)

    [1]https://www.globalresearch.ca/...our-food-supply/7735

    [2]A.g.e

    [3]A.g.e

    [4]https://fpif.org/...african_agriculture/

    [5]A.g.e

    [6]A.g.e

    [7]A.g.e

    [8]https://www.globalresearch.ca/...ium=related_articles

    [9]https://www.nytimes.com/...zuela-shortages.html

    [10]A.g.e

    [11]Furkan Arda, 1950-1960 Döneminde Türkiye-ABD İlişkilerinin İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi 2018, Trakya Üniversitesi

    [12]https://odatv.com/...ildi-0412171200.html

    [13]http://dergipark.gov.tr/.../article-file/289257

    [14]http://www.ngazete.com/...lan-dogrud-4049h.htm

    [15]http://www.resmigazete.gov.tr/...06/11/20061108-1.htm

    [16]http://r-komplex.org/...htac-adnan-cobanoglu

    [17]https://ilerihaber.org/...i-kuruldu-93516.html

    [18]https://www.globalresearch.ca/...o-evangelist/5506414

    [19] Türkiye Nereye Gidiyor, Prof.Dr. Duran Bülbül

    [20]http://www.hurriyet.com.tr/...-ye-verildi-22106769

    [21]http://www.ngazete.com/...-ingiltere-4433h.htm

    [22]https://www.sozcu.com.tr/...ine-notlari-2514583/

    [23]https://yesilgazete.org/...es-ekimi-yasaklandi/

    [24]https://www.yenicaggazetesi.com.tr/...apiyoruz-217981h.htm

    [25]https://www.tgrthaber.com.tr/...ik-verecegiz-2629179

    [26]https://odatv.com/vid_video.php?id=8FHD0

    [27]https://odatv.com/...enildi-11101822.html

    Osman Başıbüyük